Kadim Dostlar ™ Forum: Osmanlı'da Askeri Yapı | Akıncılar - Acemi Ocağı -Cebeli - Cebeci ocağı - Beylerbeyi - Baruthane-i Amire - Asesbaşı - Asakiri Mansurei Muhammediye - Nizam-ı Cedid - Sekban-ı Cedid - Kadim Dostlar ™ Forum

İçeriğe atla

Yalnızca 1 dakikanızı ayırıp sitemize üye olduğunuzda, içinde daha az reklam bulunan temamızı kullanabilirsiniz ...

Aradığınız konuya ulaşamadınız mı ? Problem değil, arama Özelliğimizi Kullanabilirsiniz
GoogleKadim Dostlar Özel Arama
Facebook Sayfamıza Üye Olabilir ve Güncel Site İçeriğinden Kolayca Haberdar olabilirsiniz
Sitemize reklam vererek, sitelerinizi veya ürünlerinizi tanıtabilirsiniz
-------------------
Kurumsal Çözümler Uzmanı Erkan Okur
İnformatik: Mühendislik ve PLM Çözümleri



Tek sayfa
  • Yeni bir konu açamazsınız
  • Bu konuya cevap yazamazsınız

Osmanlı'da Askeri Yapı | Akıncılar - Acemi Ocağı -Cebeli - Cebeci ocağı - Beylerbeyi - Baruthane-i Amire - Asesbaşı - Asakiri Mansurei Muhammediye - Nizam-ı Cedid - Sekban-ı Cedid Konuyu Oyla: -----

#1
Kullanıcı çevrimdışı   Sema 

  • Ne Mutlu Türküm Diyene!!
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 5.470
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Forum İtibarı: 6
Henüz Tanınmıyor



İçeriği Arkadaşlarınla Paylaş

Osmanlı'da Askeri Yapı

:z30: Akıncılar

Seri hareketlerinden dolayı, Osmanlı Türklerinin hafif süvari kuvvetlerine verilen sıfattır. Akıncılar iyi binici olan atlılardan meydana gelirdi. Akıncılar ya sınırdaki yerlerde veya sınıra yakın bölgelerde bulunurlar, yaz-kış âkın yaparlar; mal ve esir alırlar, düşmanın durumu, yollar ve düşman kuvveti hakkında önemli bilgi getirirlerdi. Akıncıların hepsi de Türklerden seçilirdi. Babadan oğula geçmek üzere bir ocak da meydana getiren akıncılar, savaş zamanında ordunun keşif kolu hizmetini görürlerdi.

Akma kanunnamesi gereğince, bin akıncıya, bir binbaşı, yüz ere bir subaşı ve on ere de onbaşı komuta ederdi. Düşmanla karşılaştıklarında, belirli aralıklarla arka arka durarak takımlara ayrılırlar; hücum eden öndeki kısmın yardımına arkadakiler yetişirdi. Akıncıların hücumları çok ani ve sert olduğu için, düşman saflarım sarsarlar ve parçalarlardı.

Bir akının “akın” adını alabilmesi için, o saldırımın mutlaka akıncı beyinin emri altındaki bütün kuvvetler ile yapılması gerekirdi. Eğer akıncı beyi akına bizzat gitmez ve akına gönderdiği kuvvet yüz ve yüzden fazla olursa, böyle akına “haramilik” adı verilirdi.

Akın kuvveti yüzden az olursa “çete” adını alırdı. Akın ve haramilik akınlarından elde edilen esirlerden, “pençik” adı verilen beşte bir resim alınırdı.

Akıncıların isimlerini, eşkallerini ve tımara sahip olanların tımarlarını gösteren düzenli defterleri vardı. Bu defterlerin biri devlet merkezindeki defterhanede, diğeri ise akıncıların bulundukları eyalet veya sancak kadılıklarında korunurdu.

Akıncı ocağına girenler bulundukları bölgede, kefil göstermek mecburiyetindeydiler. Maaşları yoktu ve vergiden muaf idiler. Akına çıktıkları zaman düşman sınırına kadar yiyecekleri temin edilirdi. Bundan sonraki ihtiyaçlarını kendileri elde ederlerdi. Akıncılar, kılıç, kalkan, pala, mızrak ve bozdoğan gibi silâhlar kullanırlardı.

Akıncı beyine akın emri, “çeribaşılar” tarafından bildirilirdi. Toplu olarak bir yerde bulunmayan akıncılar, Rumeli’nin çeşitli bölgelerinde kısım kısım akına hazır dururlardı. Her bölgenin beyi ayrı olup, bağlı bulundukları beylerin aile isimleri ile anılırlardı: Turhanlı akıncıları, Mihallı akıncıları ve Malkoçoğlu akıncıları… vb.

Akına kuvvetlerinin toplam nüfusu kesin olarak bilinmeyen Osmanlı akıncılığı, 1595 yılına kadar devam etti.

Devletin sınır kalelerindeki “Serhad Kulu” teşkilâtına önem vermeye başlamasıyla, (1625′den sonra) akıncılar önemlerini iyice kaybettiler.


:z30: Acemi Ocağı


Orhan Bey zamanında kurulan Yaya ve Müsellem ordusu, sınırları genişleyen devletin ihtiyacına yetmez hale geldiğinden, esirlerden istifade yoluna gidilerek yeni maaşlı bir askerî teşkilât kurulması düşünülmüştür.

Bu düşünce ile I. Murat zamanında (XIV. yüzyılın son çeyreği), Çandarlı Kara Halil ile Molla Rüstem’in çalışmaları sonucunda, Gelibolu’da Acemi Ocağı kuruldu. Savaş esirlerinin 1 akçe gündelikle Lapseki, Çardak ve Gelibolu arasında işleyen at gemilerinde 5-10 yıl çalıştırıldıktan sonra 2 akçe gündelikle Yeniçeri olmaları kararlaştırıldı. Ayrıca bazı esirlerin Anadolu’da Türk çiftçilerinin yanlarına verilerek, Türkleştirilmeleri de düşünülmüş ve teşkilât genişletilmiştir.

Acemi Oğlanı iki şekilde sağlanmıştır:

1)
Savaş esirlerinin beşte birinden seçilerek;

2) Osmanlı sınırları içindeki Hıristiyan çocuklarından derlenerek.

Devletin, kanun hükmüne göre aldığı beşte bir hissenin dışında kalan esirler için, sahibinden Pencik adlı bir vergi alınırdı.,Bu sebeple ordu için alınan esir oğlanlara Pencik Oğlanları adı verilmiştir.

İlk zamanlarda, ordu için alınan esirlerin yaşlarına dikkat edilmemiş, savaşa yaramak şartıyla kısa bir talimden sonra ocağa kabul olunmuşlardır. Bu usul, giderek değiştirilmiş, 10 ile 20 yaş arasındaki esir erkek çocukların Acemi Ocağı için alınmaları hükme bağlanmıştır. Bir başka durum da Acemi Oğlanlar 1 akçe ile sürekli gemi hizmetleri görmeleri sakıncalı bulunmuş ve bunların belirli bir ödeme karşılığında Osmanlı hudutları içindeki çiftçilerin hizmetlerine verilmeleri kararlaştırılmıştır. Bu suretle Türkleşecek olan Acemi Oğlanların orduda daha iyi hizmet görecekleri düşünülmüştür. Bu hâl Sırpsındığı Savaşı’ndan sonra uygulanmaya başlanmıştır. Bu oğlanlar Türkleştirildikten sonra 1 akçe ile Gelibolu’daki gemi hizmetlerine veya kapuya çıkma, bedergâh adları ile Yeniçeri Ocağı’na kaydedilmişlerdir.

Fütuhatın artması ordunun da genişletilmesine sebep olmuştur. Bu sebepten Pencik oğlanından başka Devşirme ismiyle, Osmanlıların Rumeli’deki topraklarında yaşayan Hıristiyan tebaadan ocağa Yeniçeri yetiştirilmek üzere er alınması kararlaştırıldı. Hıristiyan tebaanın yaşları kanunen yeterli çocuklarından yalnız bir tanesinin orduya alınması kanunlaştırıldı. İhtiyaca göre 3-5 senede bir Hıristiyan çocuklardan 8, 10, 15, 18, 20 yaşlarındakilerden sıhhatli olanları, Acemi Oğlanı olarak alınmaya başlandı. Önce Rumeli’de tatbik edilen devşirme kanunu daha sonraları Arnavutluk, Yunanistan, Adalar, Bulgaristan, Sırbistan, Bosna-Hersek ve Macaristan’da da uygulanmaya başlandı.

Devşirme işiyle Yeniçeri Ağası meşgul olur, bu iş için çeşitli yerlere memurlar yollayarak Acemi toplattırırdı. Devşirme içinde, her hangi bir yolsuzluğa meydan vermemek için çok dikkat edilmiştir. Devşirme ile ilgili görevliler gittikleri bölgelerde 8-10-20 yaş arasındaki çocuklardan kırk hanede bir oğlan hesabıyla devşirme yapmışlardır. Bu hesap ihtiyaca göre değişirdi. Devşirme görevlileri bu oğlanları alırlarken kadılar, sipahiler veya vekilleri ve köy kethüdaları da hazır bulunarak bir yolsuzluk olmamasına dikkat gösterirlerdi. Kanun hükmüne göre Hıristiyan çocukların asili, sıhhatlisi ve güzeli seçilirdi. Ordu için alınacak çocukların orta boylu olmasına dikkat edilir; uzun boylu ve güzel olanlar da saray için ayrılırlardı. Yahudiler, ticaretle uğraştıklarından çocukları devşir ilmezdi.

Devşirilenler 100-200 kişilik kafileler halinde merkeze sevk olunurlardı. İlk dönemlerde merkeze şevkin masrafı, çocuğun.devşirildiği yerden hilat baha (kaput bedeli) veya kaput akçesi adıyla ve her çocuk basma 90-100 akçe toplanmak suretiyle karşılanırdı. Kul akçesi, XVII. yüzyılda 600 akçeye kadar yükseltilmiştir. Anası-babası olmayan çocuk, terbiyesi noksan ve açgözlü olabileceği gerekçesi ile devşirilmediği gibi köy kethüdasının oğlu, çoban oğulları, kel, fodul, köse, doğuştan sünnetli olanlar da devşirilmezdi. Kanun, Bosnalı çocukların saray ve Bostancı Ocağı için devşirilmesine müsaade ediyordu. Bunlara Poturoğulları adı verilmiştir. Kanun daha sonra Bosna’daki Boşnak çocuklarının da ordu için devşirilmesine izin verdi ve bunlara sünnetli oğlan denildi.

Trabzon Hıristiyanlarından çocuk devşirilmesine Sultan Yavuz Selim zamanında başlanmıştır. Ancak bunlar ocağın düzenini bozduklarından XVI. yüzyıl sonlarında Trabzon’dan çocuk devşirilmesi kaldırıldı. İlk zamanlarda İstanbul ve Bursa’dan sanat sahibi ve yüzleri gözleri açılmış olduğundan çocuk devşirilmesine karşı çıkılmışsa da daha sonra kabul edilmiştir. Ayrıca Karaman’dan Erzurum’a kadar olan bölgelerden Türk, Gürcü ve Kürt ailelerden çocuk devşirilmez, devşirilirse de çok dikkat edilirdi. Kayseri’den çocuk devşirilmesine Sultan Yavuz Selim zamanında başlandı. Mimar Sinan, Kayseri’den ilk devşirilen çocuklar arasındadır.

Kafileler halinde devlet merkezine nakledilen çocuklar, 2-3 gün dinlendirilirler ve Müslüman olmaları için Kelime-i Şahadet getirirlerdi. Bu kafileler, Acemî Ocağı’nın da yöneticisi olan Yeniçeri Ağası’nın denetiminden geçerdi. Ayrıca bunlar Yeniçeri Ağası huzurunda muayene edilirler ve sünnetsiz olanlar sünnet ettirilirdi. Çocukların güzel olanları saraya ayrılır, gürbüz olanları Bostancı Ocağı’na, geri kalanları da Anadolu Rumeli Ağaları vasıtasıyla Anadolu ve Rumeli’deki Türklere geçici bir zaman için verilirdi.Çiftçilerden alınan para ağalar ve katipleri arasında bölüştürülürdü. Acemiler, zanaatkarlara, şehir halkına, kadı ile danışmendlere ve İstanbul’a kesinlikle satılmazdı. Bu çocukların normal hayata alışacakları için askerliğin zor şartlarına uyamayacakları düşüncesiyle verilmedikleri kaydolunmaktadır.

Devşirilip çiftçiye satılan oğlanlar, her yıl Anadolu ve Rumeli ağaları tarafından gönderilen ve kethüda denilen görevliler aracılığıyla yoklanırdı; bir de kethüdaların maiyeti, çiftliklerden kaçan oğlanları yakalayıp yine çiftçiye teslim ederlerdi.

Bütün bu kanunlar XVI. yüzyıl sonlarına doğru bozularak Hıristiyan çocukları muayene edilmeden, rüşvetle devşirilmişlerdir. Bu karışıklıklar sırasında ocağa Müslüman çocuklar da kaydedilmiştir. Ayrıca Yeniçeri Ağası’nın himmetiyle de oğlan devşirilmiştir. Bu yolsuzluklar sebebiyle devşirmeler bozulmuş, iş göremez hale gelmişlerdir.

Gelibolu Acemi Ocağı: Acemi Ocağı, önce de belirtildiği gibi ilk defa Gelibolu’da kuruldu. Kuruluşta bu ocağa Acemi Ocağı Ağası unvanı ile bir görevli tayin edildi. İstanbul Acemi Ocağı kurulunca da Gelibolu Ocağı’na Gelibolu Ağası denilen bir başağa tayin edildi.Gelibolu Ağası bir yolsuzluğu görülmediği sürece, hayatimin sonuna kadar bu görevde kalırdı. Ağanın ölümüyle yerine Acemi Ocağı’nın Baş Yayabaşısı olan Birinci Çorbacı Gelibolu ağası olurdu. İstanbul devlet merkezi olduktan sonra Yeniçeri Ocağı’ndan ihtiyar bir Yaya Başı’nın da Gelibolu ağalığına tayini kanun olmuştur, tik zamanlarda ağanın gündeliği 25 akçe idi ve Gelibolu Acemi Ocağı mevcudu da 400 kadardı. Daha sonra bu miktar 500′e çıktı. Bu ocak acemileri Rumeli ve Anadolu arasında işleyip, hükümete ait her türlü nakliyatı yapan gemilerde hizmet görürlerdi.

İstanbul Acemi Ocağı: Sultan Fatih Mehmet zamanında Gelibolu Acemi Ocağı’ndan ayrı olarak kurulmuştur. Acemi Ocağı efradına Torba oğlanları ve Şâdiler denilirdi. Bunların Oda denilen kışlaları Şehzadebaşı ile Vezneciler arasında idi. Acemi Ocağı Kethüda dairesi (16 oda) ve Çavuş dairesi (15 oda) olmak üzere 31 oda (koğuş) idi. Acemi Ortasnın hepsi cemaat ismiyle anılmaktadır.

Acemilerin Hizmetleri: Saray acemilerine celep denildiği gibi Acemi Ocağı fertlerine de şâdi denirdi.

31 oda fertleri çeşitli hizmetlerde kullanılırlar, en küçükleri ise oda hizmeti görürlerdi. Acemiler, imalathanelerde, mirî gemilerde, odun ambarlarında, hasta odalarında, sultan hanım dairelerinde hizmet ederlerdi. Ayrıca hükümdar için yaptırılan cami, çeşme, köprü, medrese gibi binalarda da çalıştırılırlardı. Sarayın ve saray mutfağının odununu taşımak da bunların görevleri arasındaydı. Vezir-i azamın sarayında da Teberdar adı verilen Acemi oğlanları çalıştırılırdı. Gürbüz ve kuvvetli olanlar, padişahın inşaatlarında taş taşımak için ayrılırlardı. Acemiler İstanbul dışındaki bir başka yerde çalışıp, kışlalarından uzak kaldıkları zaman gündeliklerinden başka yemeklik olarak para alırlardı (Günde 2 akçe).

Acemi Ocağı Zabitleri: Acemi Ocağı, esas itibarıyla Yeniçeri Ağası’nın yönetiminde idi; Ocağın idaresinden de İstanbul Ağası sorumluydu. Acemilerin gidecekleri yerleri ve görecekleri hizmetleri İstanbul Ağası belirlerdi. Acemilerin terbiyeleri, ocağa girmeleri, odalara taksimleri, gemi hizmetlerine verilmeleri, odun taşımaları İstanbul Ağası’nın emri ile olurdu. Divanda yemek yenirken İstanbul Ağası Sekbanbaşı ile bir sofrada yemek yerdi ve onun alt tarafında otururdu. İstanbul Ağası ocaktan ayrılırsa, Yayabeyliği zeameti kendisine verilirdi. Ayrıca ağaya üç senede bir padişah Devir atı olarak adlandırılan bir at hediye ederdi. İstanbul Ağası’ndan sonra sırada Anadolu Ağası ve Rumeli Ağası geliyordu. Devşirilen çocukların çiftçilere verilmesine bakan bu ağalar, çocukların yetişmesinden sonra onları ocağa kaydederlerdi. Mevcut Acemi odalarının yarısı Anadolu Ağası’nın yarısı da Rumeli Ağası’nın emrine verilmişti. Rumeli Ağası terfi ederse Anadolu Ağası olurdu. Bu ağaların gündeliği Sultan Kanunî Süleyman devrinde 14′er akçe idi. Daha sonra bu maaş 30 akçeye yükseltildi. Ağaların maiyetinde yeniçerilerden katipler vardı. Anadolu Ağası’nın katibi 10 akçe, Rumeli Ağası’nın katibi 8 akçe gündelik alırdı. Acemilerin ceza işleri Meydan Kethüdası veya Meydanbaşı denilen zabit tarafından görülürdü. Meydanbaşı, suç işleyen acemileri cezasına göre değnekten geçirir veya zindana koyardı.

Kethüdalardan sonra acemilerin en büyük zabitleri Çavuş’du. Sonra sırasıyla Aşçıbaşı ve Ariyeti Çavuş yani Çavuş Vekili gelirdi. Çavuş ve Aşçıbaşı kol gezerek hizmetlileri denetlerlerdi. Acemi Ocağı’nın büyük ağalarından başka her bölüğün Çorbacı yani Yayabaşı denilen büyük kumandanları vardı. Her bölükteki en kıdemli acemiye Bölükbaşı denirdir. Bundan başka dokuz bölüğün hepsine birden kumanda eden bir de Baş Bölükbaşı vardı. İkinci bölükten itibaren 31. bölüğe kadar her bölüğün yöneticisine Yayabaşı denirdi. Yayabaşılar terfi ederlerse Yeniçeri Yayabaşısı veya Sipahi olurlardı. Hizmetlerin yerine getirilip getirilmediğine Yayabaşı bakardı. Acemi Ocağı’nın 31. bölük çorbacısı aynı zamanda ocağın katibiydi. Acemi Ocağı dışında bulunan acemilere hizmet gördükleri evden yemek verilirdi.

Maaş dağıtımı yapılırken önce köçek adı verilen yaşları küçük acemilerin maaşları dağıtılır ve bu dağıtım üç gün sürerdi. Önceleri 1, 2 akçe olan maaş daha sonra 7 akçeye kadar çıkmıştır. Acemilerin maaşlarından başka adem-i zerpul ve pabuç akçesi adı verilen gelirleri de vardı. Adem-i zerpul ayda 5 akçe olarak dağıtılırdı. Acemi Ocağı’nın maaş defteri Edirne kapısı denilen Yeniçeri Katibi Dairesi’nde saklanırdı. Acemi oğlanlarına yılda iki kat elbise verilirdi. XVIII. yüzyıl sonunda bazı acemilere iki kat elbiseyi karşılayabilecek para da verilmiştir. Bundan başka çuhaya dikilmek üzere iç astarı ve 11′er akçe yaka akçesi, sarık için bir bez ve 30′ar akçe kemanbaba denilen yay akçesi verilirdi.

Sultan Fatih Mehmet zamanında Şehzade Camii karşısındaki eski odalar ile Vezneciler arasındaki sahada yaptırılmış olan Acemi oğlanları kışlasında 31 oda, bu odalardan başka Acemilerin namaz kılması için bir de orta mescidi vardı. Sultan Yavuz Selim zamanında ocağa bir de hamam yaptırılmıştır. Acemi kışlasının meydanı oldukça genişti; maaşlar (Ulufeler) bu meydanda dağıtılırdı. Yine bu meydanda cezalı acemilerin hapsedilmeleri için bir zindan vardı. Acemi kışlalarına her yıl vergi karşılığı olarak Manyas Ovası’nda yetişen sazlardan hasır verilirdi. Bu sazlardan hasır yapmak için hasırcıyan denilen bir Acemi sınıfı vardı.

Acemilerin ilk zamanlarda evlenmeleri yasaklanmıştır; ancak XVI. yüzyılın son çeyreğinde evlenmelerine izin verilmiştir.

Acemi oğlanlarının kapuya çıkmaları: Acemilerin Yeniçeri Ocağı’na kayıt ve kabullerine çıkma veya kapuya çıkma denildiği gibi bedergâh adı da verilirdi. Acemilerin kapuya çıkma sürelerinin 7-8 yılda bir olduğu kaidesi varsa da bu kaide her zaman uygulanamamıştır. Savaşlar sebebiyle Acemiler sık sık kapuya çıkarılmışlardır. Yeniçeri Ocağı’na Acemi verilmesinin padişah tarafından emrolunmasına kapu ferman olmak denirdi. Yeni kapu olmak ve yeni kapulanmak tabirleri de ocağa yeni kabul edilmek demektir. Acemi oğlanlarından kapuya yeni çıkmış olanlara düzen akçesi adıyla ikişer altın ödenirdi. Bu yeni askerler mensup oldukları odalarda karakullukçuluk ederler, yani oda hizmetlerine bakarlardı. Acemi ocağı’ndan Yeniçeri Ocağı’na geçecek olanlar odalara ayrıldıktan sonra her oda fertleri bir sıra yapılıp hep birden kendi odalarına doğru koşturulur, kim en önce odaya girerse o diğer arkadaşlarına göre eski olurdu. Bostancılara kapuya çıkışlarında silah-baba ismiyle biner akçe verilmesi kanun hükmüydü.

İstanbul Acemi Ocağı, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırıldığı 1826 tarihine kadar devam etmiştir. Devşirme uygulamasının kalkması ise XVHI. yüzyıldan sonradır.


:z30: Cebeli

Tımar ve zeamet sahiplerinin sefer sırasında kendilerinden başka götürmeye mecbur oldukları savaşçılara verilen addır. Cebelû silahlı asker demektir. Lehçe-i Osmanî’de Cebelû “Tımar sahiplerinin yedek götürdükleri silahlı adamlar, kafileyi muhafaza için verilen yerli süvari” diye tarif olunmaktadır. Cebelû ismi, zırh giydikleri için verilmiştir. Savaşlarda kahramanlık gösteren cebelûlara tımar verilirdi .

:z30: Cebeci ocağı

Cebecilerin mensup olduğu ocağın adıdır .Kapıkulu ocaklarının yaya kısmında yer alırlar. Bölük ve cemaat olarak iki kısma ayrılan bu ocak, ok, yay, kılıç, kalkan, harbe, cebe, cevşen, tüfek, barut ve kurşun gibi dönemlerinin savaş malzemelerinin imali, muhafazası ve tamiri ile görevliydi. Savaş sonunda, silâhlar ocak tarafından geri alınır, tamiri gerekenler tamir edilir, barış zamanında cephane adı verilen silah deposunda muhafaza edilirdi. Savaş zamanında bu malzemelerin cephelere dönemlerinin taşıma araçları filika ve palangalara götürülmesi de bu ocağın görevleri arasındaydı.

Cebeci Ocağı’nın ne zaman kurulduğu kesin olarak bilinmemektedir. Yeniçeri Ocağı ile beraber veya ondan sonra kurulduğu tahmin edilmektedir .

Cebeci Ocağı’na girecek olanlar Acemioğullarının arasından seçilirdi. Ancak daha sonra Cebecilerin evlenmelerine izin verilince, cebeci çocukları da ocağa kaydedildi. Acemi Ocağı’nın bozulması üzerine dışarıdan kayıtlar da yapıldı. Cebecilerin sakat ve yaşlıları Ocak Kanunu gereğince emekli edilirlerdi. Emekli maaşıyla ocak maaşı beraber verilirdi.

Padişah veya sadrazam sefere çıkarsa, Cebeciler -in hepsi sefere katılır, serasker veya başka biri sefere gönderilirse belirli miktarda Cebeci sefere iştirak ederdi.

Cebeciler diğer Kapıkulu ocakları gibi orta denilen 38 bölüğe ayrılmıştı. Bunlardan birinci Cebeci ortası 59 bölüktü. Cebeciler tüfengi, kayganı, burguî tahk (temizleyici), perdahî, terzi gibi çeşitli sanat kollarına ayrılıyorlardı.Cebeciler arasında ayrı bir sınıf olarak humbara dökücüleri, barutçular ve lağımcılar da vardı. Cebecilerden serdengeçti yazılanlar da olurdu.

Cebeci Ocağı’nın en büyük subayı cebeci başı idi. Yeniçerilerin devlet merkezinde silah taşımaları, yasak olduğundan bunların talim zamanında kullanacakları tüfekleri cebecibaşılar verir ve işleri bitince tekrar geri alırlardı. Cebeci Ocağı ihtiyacı olan silahları kendi atölyelerinde yapardı. Gerektiğinde bu malzemeler ocak dışında da yaptırılabilirdi. Cebecibaşı ayrıca Ayasofya, Hocapaşa ve Ahırkapı taraflarının asayişini sağlamakla da görevliydi. Ocakta ayrıca dört kethüda ve bir de başçavuş vardı. Bunlardan başka bölük ve orta kumandanları ve bunların bir derece aşağısında odabaşıları ve diğer küçük subaylar bulunurdu. Ocakta cebeciler kâtibi ve kesedar gibi kalem subayları da bulunurdu. Bunların görevi ulufe ve malzeme defterlerini tutmaktı.

Kalelere silah ve cephane gönderilmesi, kaleler-deki cephanenin muhafazası, ocaktan gönderilen cebecilerin göreviydi. Kalelerdeki cephane, silah, barut ve savaş malzemelerinin kontrolü de cebecibaşı tarafından yapılırdı. Cebecilerin kale görevleri üç yıl süreyle olurdu. Bu süreyi bitiren Cebeci merkeze alınır ve yerine bir başkası görevlendirilirdi.

Cebecilerin kışlası Ayasofya Camii karşısında idi. Burada savaş malzemelerini tamir ettikleri bir atölye de bulunuyordu.

Cebeci Ocağı, Yeniçeri Ocağı’nın isyanlarına katıldıkları için, Yeniçeri Ocağı ile birlikte lağv edildi (1826). Cebeci Ocağı’nın kaldırılmasından sonra yeni bir kanun ile cephane efradı toplanmıştır. 1054 kişiden kurulu olan yeni cebeciler sağ kol ve sol kol diye ikiye ayrılmışlardır.

Cebeci Ocağı yalnız İstanbul’da değildi. Anadolu da da cebeci ocakları vardı. Ankara’daki Cebeci semti, ismini bölgedeki ocaktan almıştır.


:z30: Beylerbeyi


Osmanlı Devleti’nde büyük eyaletlerin yönetimine memur edilen idarî görevlilerdir. Beylerbeyi, eyaletlerin daha çok askerî idaresiyle meşgul olurdu. Osmanlı tarihinde önemli yeri olan Beylerbeyliğin kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, ilk Beylerbeyi’nin bazı kaynaklarda Lâlâ Şahin Paşa,bazılarında ise Timurtaş Paşa’nın olduğu yazılmaktadır. Avrupalı tarihçilere göre, İstanbul’un fethinden sonra Bizans’ın doğuya ve batıya ait iki (demostikos lön Skbolön) ordu komutanı teşkilatı örnek alındığı iddia ediliyorsa da fetihten önce Rumeli ve Anadolu’da bu görevlilerin bulunduğu bilinmektedir.

Bu teşkilâtı Osmanlılar, Selçuklulardan almışlar, yetkilerini kendi idarî sistemlerine göre uygulamışlardır.

Beylerbeylerin emirleri altında sancakların mülkî idaresine bakan sancakbeyi kazaların güvenliğine bakan subaşı, adalet işlerine bakan kadılar vardı. Bunlar bölgelerini geniş yetki ile idare ederlerdi. Divan-ı Hümâyûn’un küçük bir örneği olarak, başkanlıkları altında divan kurulurdu.

Beylerbeylerinin ün tuğu ve değişik dirlikleri olurdu. En az dirlik 400.000 akçe idi. Eyalet merkezinde maiyetiyle birlikte otururlar, sefere çıkarken de maiyetleri yanlarında bulunurdu.

Sultan Fatih Mehmet tarafından hazırlatılan kanunnamede belirtildiğine göre Beylerbeyliği Divan-ı âlide, vüzera, defterdar ve kazasker altında sırası olan önemli bir görevdi. Yine aynı kanunnameye göre, Beylerbeyi vüzeradan bir tabaka alttadır ve kadıların başındadır.

Beylerbeyi yalnız idareci değil aynı zamanda askerî komutandır. Savaş zamanında askeri ile dövüşür, savaş bittikten sonra tekrar eyaleti başına dönerdi.

Beylerbeyiler arasında derece farkı bulunur, rütbe farkı hariç, işgal ettikleri eyaletlerin fetih bakımından eskiliği göz önüne alınarak sıra takip ederlerdi. Yine aynı kanunnamenin esaslarına göre, Rumeli beylerbeyi, teşrifatta diğer beylerbeyinden farklıydı. Divan-ı Hümâyün’da iskemlede oturma hakkına sahiptiler. Diğer bir farkı da ahkâmda kendisine “Paşa” lafzı ve “damatmealihu” ibaresi yazılırdı.

1864 yılında yapılan vilayet teşkilâtı üzerine, vilayetlere gönderilen idarecilere vali adı verilmiştir.

:z30: Baruthane-i Amire

Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından önce ordu ve donanma ihtiyacı için barut hazırlanan yerlere verilen ad. Baruthane’nin ilki, II. Bayezid tarafından Kâğıthane’de yaptırılmıştır. XVII. yüzyılda İstanbul’da, Et Meydanı’nda (Aksaray’da), Unkapanı’nda Ayasofya’da Cebehane içinde, Şehremini ve Tophane’de altı baruthane ile Tersane’de bir baruthane kulesi, Selanik, Belgrat, Bağdat, Mısır, Bor’da da baruthanelerin bulunduğu bilinmektedir.

:z30: Azap


Osmanlı askerlik teşkilâtında kuruluştur. İlk olarak Aydınoğulları Beyliği’nde (XIV .yy) görülmektedir. Aydınoğullarında, Beyliğe Azaplar denilen donanma askeri, denizcilikten büyük kazançlar sağlamıştır. Aydınoğlu Umur Bey’in Azap kuvvetlerinden dolayı Bizans ve Lâtin kaynaklarında da Osmanlı Deniz korsanlarına “Azapi” adı verilmiştir. Bu teşkilât XV. yüzyıl ortalarında Akkoyunlularda da görülmektedir. Osmanlılar da ise bu kuruluş, yaya, deniz ve kale azapları olarak üç sınıfa ayrılmışlardır.

Yaya azapları; XV. yüzyıl ortalarında orduda tüfeğin yer almasına kadar savaşlarda önemli hizmetlerde bulunmuşlardır. Yaya azaplarına ihtiyaç duyulduğu zaman yirmi veya otuz ev başına bir er hesabı “azap çağırmak” usulü ile Anadolu’nun sağlam yapılı gençleri arasından kefilli olarak toplanmışlardır. Maaşlarım, onları toplayan aileler verirler, savaş süresince de azaplar devlete vergi ödemezlerdi. Yaya azapları, savaşlarda oklarıyla ordunun önünde yer alarak ilk düşman hücumunu karşılarlardı. Azaplar, başlarına kırmızı börk giyerlerdi. Denizcilik Osmanlılarda önem kazanınca, XV. yüzyıl ortalarında, Azapların “Tüfenkendaz” olarak maaşla gemilerde hizmet etmeleri kabul edilmiş ve bunlar, Osmanlı donanmasının kürek döneminde önemli başarılar sağlamışlardır. Deniz azaplarının başında bulunanlara reis denilirdi ve bunlar yükseldiklerinde kadırga reisi “kaptan” olurlardı.

Kale azapları: Kale muhafızlıklarında hizmet görürlerdi. Kalelerde azabân-ı evvel,azabân-ı sânî ve sâlil gibi bölüklere ayrılmışlardı. Bu teşkilâtın ağa, kâtip, kethüda ve bölükbaşı olarak adlandırılan subayları vardı. Azaplar gereğinde köprücülük, lağımcılık gibi hizmetlerde de kullanılmışlardır. Kale azaplığı II. Mahmut döneminde yapılan ıslahata kadar sürmüştür.

:z30: Asesbaşı

Yeniçeri Ocağı’nı meydana getiren ortalardan yirmi sekizinci ortanın çorbacısının adıydı. Asesbaşı “polis müdürü” demek olduğundan, ocaktaki resmî ve askerî görevinden başka şehrin asayişiyle de ilgiliydi. Asesbaşı, başına yeşil çuhadan çatal kalafat, arkasına zağra yakalı ve yeşil kaplı divan kürkü, bacağına ak çakşır, ayağına da sarı yemeni giyerdi.

:z30: Asakiri Mansurei Muhammediye


Sultan II. Mahmut döneminde Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ile kurulan askerî teşkilât (17 Haziran 1826). II. Mahmut, Osmanlı tarihinde “Vak’a-i Hayriyye” diye adlandırılan olay ile Yeniçeri Ocağı’nı dağıtmış, bu olaydan üç gün sonra bir hatt-ı hümâyûn ile Yeniçeri Ocağı’nın kaldırıldığım ve yerine “Asâkir-i Mansû-re-i Muhammediye” adı altında, yeni bir asker! teşkilâtın kurulduğunu bildirmiştir. Boğaz muhafızı ve Kocaeli, Hüdavendigâr (Bursa) sancakları mutasarrıflıkları üzerinde kalmak üzere Ağa Hüseyin Paşa da “Serasker” sıfatıyla bu teşkilata komutan olarak atanmıştır. Sultan II. Mahmut ayrıca Süleyman iye’deki “Ağa Kapısı”nın bundan sonra “Serasker Kapısı” adı ile anılmasını bildirmiş ve 7 Temmuz 1826 tarihinde bu teşkilâta ait bir de kanunnâme yapmıştır. Kanunnâmeye göre önceleri 1200 kişilik olması düşünülen bu teşkilat, 1500′er kişiden meydana gelen ve tertip adı verilen 8 birliğe ayrılmış, her birliğin komutası binbaşı rütbesinde bir subaya verilmiştir. (Bir tertibin mevcudu, binbaşı, kolağaları, topçubaşı, arabacı başı, cebehanebaşı, mehterbaşı, imamlar, hekim, cerrah vb. ile 1527 kişi idi.)

Sekiz tertipten ikisi sırayla Serasker Kapısı’nda İstanbul’un asayişinden sorumlu olacak, altısı Davut Paşa ve Rami ile Üsküdar’daki kışlalarında bulunacaktı. Her tertip sağ ve sol olmak üzere iki kola ayrılmış, her kolun basma ağayı yemin (sağ kolağası) ve ağayı yesar (sol kolağası) unvanı ile birer subay getirilmiştir. Her kol 100 kişiden olmak üzere “Saf” adı ile 6 kışıma bölünmüş, her Saf’ın basma bir yüzbaşı atanmıştı. Yüzbaşının emri altında bulunan her on erin biri onbaşı rütbesinde idi. Bundan başka her kolun içinde kol mülâzımı, yüzbaşı mülâzımları, sancaktar, çavuş, topçu ustası, topçu kalfası (halife), topçu araba, cebehane ve mızıka mürettebatı, saka, bir de nefer katibi vardı.

Bu teşkilatla beraber, Tevcihat defterinden anlaşıldığına göre, protokol bakımından, Darphane-i Amire Nezareti ile Cebehane Nezareti arasında olmak üzere ayrıca “Muallem Âsakir-i Mansûre-i Muhammediye Nezareti” kurulmuştu. Sekiz tertibin başına Serasker Paşa ile Nazır tarafından seçilen ve Kapıcıbaşı derecesinde başbinbaşı adı ile yüksek rütbeli bir subay getirilmiş ve Masraf-ı Şehriyarî Katipliği ile Süvari Mukabeleci ligi arasında bulunan bir de kâtip atanmıştır. Her Saf’ın kadrosunda olmamakla beraber, tertip kadrosu içinde İstanbul Kadılığı’nca atanan birer imam da vardı. Böylece Âsakir-i Mansûre-i Muhammediye’nin terim ve tabirlerinin çoğu Nizam-ı Cedit’inkine benzemekte idi.

Asker ve subayların maaştan başka tayinleri de vardı; maaşlar gündelik olarak hesaplanır, 30 gün üzerinden ayda bir defa verilirdi. Bu teşkilâta kim olduğu belirsiz, işsiz, soysuz, din değiştirmiş kimseler alınmayacaktı. 15-30 yaş arasında ve sağlam yapılı oldukları takdirde en çok 40 yaşma kadar olanlar, kendi istekleriyle asker kaydedileceklerdi.

Erler subaylarına hizmet eri görevi yapmayacak; subaylar ancak dışarıdan hizmetçi alabilecekler, bunların elbiseleri bile erlerinkine benzemeyecekti. Orduya girenler meşru mazeretleri olsa dâhi 12 yıl geçmeden ayrılmayacaklardı. 1828 yılında Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye terimlerinde esaslı değişiklikler yapılmış, tertip yerine “alay” kol yerine “tabur” saf yerine de “bölük” kelimeleri kullanılmışta. Yeni değişikliklere göre, her alay 500 mevcudlu üç taburdan meydana gelecekti. Başbin başılık da kaldırılarak, her alay “miralay” adında yüksek rütbeli bir subaya, her tabur da bir binbaşının emrine verilmiştir. Bundan başka, her alaya bir “kaymakam”, bir “alay emiri”, her tabura da sağ ve sol ağaları adlı iki “kolağası”, biri “sancaktar” ve bir “tabur kâtibi”, yüzbaşıların komutasında kalan bölüklere de iki “mülâzım”, bir “başçavuş”, dört “çavuş”, bir de “bölük emini” verilmişti. Bir zaman sonra “Kapıkulu süvarileri” (Gedikli Sipahi) de kaldırılarak, bu yeni usul üzere, gerek İstanbul, gerek eyaletlerde süvari birlikleri de kurulmaya başlanmıştır. Sonraları birlikler, çoğalınca, iki alay bir “liva” sayılarak bir “mirliva”nın komutasına verilmiş ve alaylar İstanbul ve Üsküdar’da olmak üzere “Hassa” ve “Mansûre” adı ile iki kışıma ayrılmış, her kısmın basma “Ferik” rütbesinde birer komutan getirilmiştir. Hassa birlikleri yalnız İstanbul’da, Mansure birlikleri ise İstanbul ile beraber, önemli bölgelerde bulundurulmakta idi. 1832′de “Hassa Ferikliği” “müşirlik”e yükseltilerek, askerî dereceler yeni bir şekil almış ve bu teşkilât aşağı yukarı Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarına kadar süre gelmiştir. Başlangıçta çocuk denecek yaşta erlerden oluşan bu ordu, kendisini ilkönce 1828-1829 Rus Harbi’nde göstermiş, sonunda azlığı yüzünden eriyerek yenilmişse de, Ruslara iki yıl cesaretle dayanmış ve Osmanlılara Yeniçerilerin kaldırılmasının doğruluğunu ve vatan savunmasında düzenli iyi eğitim görmüş bir ordunun lüzumunu ispat etmiştir. II. Mahmut karşılaştığı büyük harpler, ayaklanmalar ve iktisadî darlıklara rağmen bu ordunun mevcudunu hayatının son yıllarında 118.400 kişiye çıkarmış bulunuyordu. Zamanla memleketin muhtelif yerlerinde ordular ve sefer yedek birlikleri olmak üzere “Redif” tümenleri teşkilatlandırıldıktan sonra Âsakir-i Mansûre birliklerine “Âsakir-i Nizamiye” adı verilmiştir.




1 Kullanıcı bu konuyu okuyor
0 üye, 1 misafir ve 0 gizli üye



Toplam 3 kullanıcı bu konuyu okudu.

0

#2
Kullanıcı çevrimdışı   Sema 

  • Ne Mutlu Türküm Diyene!!
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 5.470
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Forum İtibarı: 6
Henüz Tanınmıyor
Otel ve Pansiyon Rehberiniz Otel, Pansiyon, Tatil, Gezi, Seyahat ve Konaklama Rehberiniz Bütçenize uygun, keyifli bir tatil için size gezi, seyahat ve konaklama tavsiyeleri: Otel Tanıtımları, Pansiyon Tanıtımları, Tatil Tavsiyeleri, Konaklama Tavsiyeleri, Ülke Tanıtımları, Seyahat Alternatifleri, Şehir Tanıtımları, Tarihi Eserler, Antik Kentler


:z30: Alto Bölük Halkı

Yeniçeri askerinin süvari kısmını meydana getiren ve Ebna-yı Sipahiyan unvanını alan altı bölüğe verilen addır. Bu altı bölük mensuplarına altı bölüm neferatı da denilirdi. Altı bölük, sipah, silahdar, ulûfeciyan-ı yemin, ulûfeci-yan-ı yesar, gureba-yı yemîn ve gureba-yı yesar bölüklerinden meydana gelmekteydi. Uzun bir süre yalnız ismen devam ettirilen altı bölük Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla (1826), lâğvedildi.

:z30: Alemdar

Bayrak taşıyanlar hakkında kullanılan bir tağyir birdir. Bu anlamda sancaktar da kullanılırdı. Alemdarlık Yeniçeri Ocağı’nda bir vazifeydi Eba Eyyübü’l Ensarî

Alemdar-ı Resul olarak tarihe geçtiği gibi Sultan Mahmut zamanında sadrazamlık eden Mustafa Paşa da alemdarlıkla şöhret bulmuştur.

:z30: Alay

Osmanlılarda askerî ve sivil merasimin tertip ve nizamına, tabur ile liva arasındaki askerî bir kıta’ya verilen ad. Alay-ı hümâyûn: Osmanlı padişahlarının sefere giderken, seferden dönerken veya sefere giden, seferden dönen orduyu uğurlarken ve karşılarken, saraydan Davut Paşa’ya kadar tertip edilen alay.

Mevlût alayı: Mevlid-i nebevî sebebiyle padişahın mevlût dinlemek üzere, merasimle önce Sultanahmet Camii’ne sonraları diğer camilere gitmesi ve aynı merasimle Saray’a dönüşünde yapılan olay.

Valde alayı: Tahta yeni çıkan Osmanlı padişahının eski saraydaki (Üniversitenin bulunduğu yerde) validesini yeni saraya (Topkapı Sarayı) getirmesi sebebiyle yapılan alay.

Sürre alayı: Mekke ve Medine halkına Osmanlı Devleti tarafından gönderilen para ve hediye sebebiyle Saray havlusunda yapılan merasim.

Kılıç alayı: Tahta yeni çıkan padişahın cülusundan bir süre sonra, bazen deniz yolu ile gidip karadan, bazen karadan gidip deniz yolu ile dönmek suretiyle, kılıç kuşanmak için Eyüp’de, Halid b. Zeyd Ebû el-Ensarî’nin türbesine yapılan alay.

Bayram alayları: Osmanlı padişahının, bayram namazını kılmak üzere Ramazan ve Kurban bayramlarının birinci günleri camiye gidip dönmesi merasimi.

Alay Çavuşu:

1.Padişahın bir yere gidişinde, önünden gidip yol açan divan-ı hümâyûn çavuşları.

2.0rduda askeri, emir ve kumandadan haberdar eden çavuşlar.

Alaylı: Mektepli olmayıp kıtada erlikten yetişen ve bazen okuma-yazması bile olmayan subay.

Alay beyi: Herhangi bir eyalet veya vilayetteki tımarlı sipahilerden bir kısmının büyük âmiri. Terfî edenler sancakbeyi (Bk. Sancakbeyi) olurdu. Her eyalette, o eyaletin büyüklüğüne veya küçüklüğüne göre çeşitli alay beyleri vardı.

Alay köşkü: Osmanlı padişahlarının gerek ordu alayım ve gerek diğer alayları seyretmek için yaptırdıkları köşk.

Topkapı Sarayı’nın Soğuk Çeşme tarafındaki köşesinde bulunan Alay Köşkü, III. Murat zamanında yapılmıştır (XVI. yüzyıl sonları). Köşk XIX. yüzyılda tamir görmüştür

:z30: İstanbul Ağası

Yeniçeri Ocağı subaylarındandır. Asıl vazifesi Acemî oğlanlarının komutanlığıdır. Maiyetinde Rumeli Ağası ve Anadolu Ağası adlı iki yardımcısı vardı. Rumeli ağası Rumeli, Anadolu ağası Anadolu acemilerinin komutanıydı. İstanbul Ağası’nın bir vazifesi de İstanbul’un merkez komutanlığıdır. Diğer vazifeleri saray ile saray mutfağının odununu temin etmekti. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra İstanbul Ağası unvanı Hatap Emini’ne çevrildi.

İstanbul Ağası’nın vazifeleri del826′da İhtisap nazırlarına devredilmiştir.

:z30: Hilafet Ordusu

Nisan 1920′de Hendek-Düzce İsyanları ve Adapazarı’nın isyancılarca ele geçirilmesi sırasında, Damad Ferid Paşa Hükümeti tarafından, İngilizlerin de yardımı ile millî kuvvetlere karşı teşkil olunan orduya verilen ad. İzmit, Adapazarı, Düzce, Gerede, Mudurnu, Nallıhan ve Beypazarı bölgelerindeki isyanlara katılarak buraları ele geçiren ve Ankara üzerine yürümeye hazırlanan Halife Ordusu, hâkimiyetlerini Kandıra-İzmit- Derince hattına kadar vardırmış bulunan İngilizler tarafından da destekleniyordu. İngilizler, iki torpito ve iki taşıt gemisi ile Şile’ye gelip çıkarma yaparak bölgeyi işgal edince bu ordunun çalışması da kolaylaştı. Büyük Millet Meclisi hükümeti, bu iç çatışmalara karşı Binbaşı Nâzım, Binbaşı Çolak İbrahim, Yarbay Arif ve Çerkez Ethem komutasındaki kuvvetleri seferber etti. Ali Fuad (Cebesoy) ve Refet (Bele) paşalar komutasındaki millî kuvvetler karşısında Halife Ordusu, isyancılarla birlikte tam bir yenilgiye uğradı ve İzmit’ten İstanbul’a çekilmek zorunda kaldı.

:z30: Hareket Ordusu

Mart Olayı üzerine, Selanik’ten ayaklanmayı bastırmak için İstanbul’a gelen askeri kuvvetin adı.İstanbul’da II. Meşrutiyet idaresine karşı geliştirilen ayaklanmanın, askeri tedbirlerle bastırılabileceği fikrinde olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ileri gelenleri, 3. Ordu Komutanı Mahmut Şevket Paşa’yı bu işle görevlendirdiler. Bunun üzerine Edirne’de bulunan 2. Ordu Komutanı Salih Hulusi Paşa’yı da yanma alan Mahmut Şevket Paşa 15-16 Nisan tarihinde Selanik’ten çıkan Hüseyin Hüsnü Paşa kuvvetleriyle de birleşerek İstanbul üzerine yürüyüşe geçtiler. 22 Nisan 1909′da Yeşilköy önlerine gelen askeri birliklere, İstanbul’dan gelen Askeri Tıbbiye, Harbiye, Mühendishane öğrencileriyle İttihatçılar, siviller er olarak katıldılar. Bu arada İstanbul’dan gelen kimi Ayan Meclisi üyeleri de Yeşilköy Klüp binasında toplanarak Sultan II. Abdülhamit’in hal ‘ini görüştüler. Yeşilköy açıklarına demirleyen donanmadan Hüseyin Rauf Orbay da karaya çıkarak donanmasının Hareket Ordusu’yla birlikte olduğunu göstermiştir.

Hareket Ordusu, İstanbul’a vardığında Kurmay Heyetinde Hüseyin Hüsnü Paşa’nın başkanlığında Enver Bey, Mustafa Kemal, Ali Fethi Bey, İsmail Hakkı Bey, Ali Hikmet Bey, Muhtar Bey gibi subaylar bulunuyordu.

Ordu 24 Nisanda Sirkeci, Aksaray, Edirnekapı bölgelerinden İstanbul’a girdi. Beyoğlu ve Sultanahmet çatışmalarla ele geçirildi. Taksim Kışlası da ele geçirilerek Yıldız Sarayı kuşatıldı. Sayıları onbini bulan âsi Avcı Taburu askerlerinin silâhları toplandı. 3 Nisanda Divan-ı Harbi-i Örfi kuruldu. Üç daireye bölünen sıkıyönetimin başına, Tophane Nâzın Hurşid Paşa, Topçu Livası Hasan Rıza Paşa ve Nazif Paşa getirildi. Asiler çeşitli cezalara çarptırıldı. Bu arada tekrar toplanan Sultanahmet’teki Meclis-i Mebûsân ve Meclis-i Âyân, Padişah II. Abdülhamit’in hal’ine karar verdi. Yerine V. Mehmet tahta çıkarıldı (27 Nisan 1909).

:z30: Hamidiye Zırhlısı

Sultan II. Abdülhamit tarafından 1903′de İngiltere’ye sipariş edilmiş olan 3805 tonluk bu kruvazör. Elswick tezgahlarında, 1904′te bitirilerek, “Abdülhamit” adıyla donanmaya katılmıştır.104 m. uzunluğunda, 14.4 m. genişliğinde olup iki adet 15, sekiz adet 12, altı adet 4.7 cm.’lik ve altı adet 37 mm’lik Armstrong topu ile donatılmıştı ve 22,2 mil sürat yapıyordu.

Hamidiye zırhlısı, 1908 yılında Sisam ayaklanmasının bastırılmasında önemli bir rol oynamıştır. 31 Mart olaylarını bastıran Hareket Ordusu Komutanı Mahmut Şevket Paşa, Yeşilköy’de karargâhını kurduğu zaman, donanma birliklerinin arasında bu gemi de bulunuyordu. Sayısız görevi başarıyla sonuçlandıran Hamidiye zırhlısı, Balkan Savaşı’ndan önce Karadeniz’de, Anadolu’dan Rumeli cephelerine yapılacak askerî nakliyatın korunmasında da kullanılmıştır. Daha sonra Bulgaristan sahillerinin kontrolü vazifesini üstlenen bu gemi, bu arada Kavarna ve Varna’yı da bombalamada kullanıldı. Hamidiye zırhlısı Rumeli’deki Şark Ordusu’nun üstün güçteki Bulgar kuvvetleri karşısında geri çekilmesi sırasında İstanbul’u Bulgarlardan korumak üzere donanmanın Marmara ve Karadeniz sahillerinde giriştiği müdafaa hareketine katıldı ve çok önemli başarılar elde etti. Daha sonra Köstence İstanbul arasındaki nakliyatı himaye için Karadeniz’e çıktığında Bulgarlar tarafından torpillendi. Tamirinden sonra Çanakkale’ye giderek donanmanın Yunan deniz kuvvetlerini karşılamak üzere giriştiği harekâtta kullanıldı.

14 Ocak 1912′de Rauf (Orbay) Bey komutasında boğazdan çıkan Hamidiye, önemli bir ticaret limanı olan Singin, Şıra’yı bombardıman ettiği gibi pek çok gemi ile de savaşa girmişti. Böylece Yunan donanmasından bir zırhlı ile dört muhbirin eksilmesini sağladı; Osmanlı deniz savaşları tarihine parlak zaferler kazandırdı. Hamidiye I. Dünya Savaşı’nda yarbay Vasıf Muhiddin Bey komutasında çok önemli görevler almıştır. Sonra bir süre okul gemisi olarak kullanılmış; 1924 yılında Deniz Harp Okulu öğrencileri ile tatbikata çıkan Hamidiye uğradığı limanlarda halkın görülmemiş tezahüratıyla karşılanmıştır. 12 Eylül 1924′te Atatük, Karadeniz seyahatini Hamidiye ile yapmıştır. 1926′da Hariciye vekili Tevfik Rüştü (Araş) Bey’i Rusya Hariciye Komiseri Çiçerin’le görüşmek üzere Ödessa’ya “Hamidiye” gemisi götürmüştür.

Hamidiye, uzun bir süre Cumhuriyet donanmasının kumandan gemiliğini yapmış, 2 Eylül 1928 tarihinde Atatürk’ün Ertuğrul yatından bizzat idare ettiği tatbikatta komutan gemisi olarak görev almıştır. Bir süre ihtiyat filo sancak gemisi olmuş, 10 Eylül 1964 yılında hurdaya çıkarılmıştır.

:z30: Gönüllü Yeniçeriler

Savaş zamanlarında savaşlara katılan veya kale korunması görevlerinde bulunanlar için kullanılan bir tabirdir. Kalelerde büyüklük ve küçüklüklerine göre yeniçeri, topçu, cebeci gibi kapı kulu bulunurdu. Bunlar arasında nöbetle hizmet eden muhafızlardan başka kule muhafız kumandanı olan dizdarlarının maiyetinde yerli kulu, beşli azap,farisan veya atlı ulûfeci muhafız askerleri ile birlikte gönüllü yeniçeriler de vardı. Bu gönüllü yeniçeriler kalelerin bulundukları il ve ilçe halkından oluşurdu. Gönüllü yeniçeriler, yeniçeriliğin imtiyazlarından, yeniçerilik şerefinden faydalanmak için, maaşsız olarak alınırlardı. Bunların bulundukları yer, yeniçeri serdarının defterinde kayıtlı olurdu. Savaş zamanında gençler turnacılar vasıtasıyla serdarın komutası altında, techizatlariyle bağlı bulundukları ortaya katılmak suretiyle savaşa gider “tashih bedergah” ile yeniçeri ulufe defterine maaşlı olarak kaydedilirler ve hakiki yeniçeri olurlardı. Yaşlıları da kalede muhafızlık yaparlardı. Yeniçeri ağasının arzı ve padişahın iradesiyle Yeniçeri Ocağı’na alınan bu sınıf, ocağın bozulmasında ve yeniçerilerin uygunsuz hareketlerinde önemli bir sebep olmuştur.

:z30: Gönüllü Ağası

Osmanlı Devleti’nde Yeniçeri Ocağı’na kayıtları yapılmadan, kısaca yeniçerilikle ilgileri bulunmadığı halde savaşa gönüllü olarak katılanların komutanlarına verilen addır.

Yeniçerilik sürdüğü müddetçe gönüllülerden savaşlarda kahramanlık gösterenler “tashih bedergah” yoluyla Yeniçeri Ocağına alınırlardı. Tanzimat’tan sonraki askeri teşkilâtlar dışında, yapılan savaşlara katılan gönüllüler, askerî eğitim görmedikleri halde ve bir kısmı macera peşinde olmaları sebebiyle bölük veya tabur gibi ayrı bir kuruluş şeklinde faydalanılmamış; bunlar sonradan askerî birlikler içine katılmışlardır.

:z30: Gureba

Osmanlı ordusunda altı kapıkulu süvari bölüğünden ikisinin adı idi. Bu iki bölüklere Gureba-i Yemin ve Gureba-i Yesar denmekteydi Gureba’ya yeni Müslüman olanlar ile Arap ve Acemler girerdi. Gureba sınıfından bu iki bölüğün bir başka adı da “Aşağı Bölükler” idi. Ulufeciyan ile Gureba Bölüklerinin bayraklarının alaca renkli olması bu iki bölüğe “Alaca Bayrak” da denilmesine sebep olmuştu. Gureba’nın diğer bölükler gibi Bölük Ağası, Kethüda, Kethüda Yeri, Kâtip,Kalfa adlarıyla büyük, başçavuş ve çavuş adlarıyla da küçük subayları bulunurdu. Maaşları, aralarından seçtikleri bir görevli tarafından Divan’dan alınır, veziriazam huzurunda kendilerine dağıtılırdı. Gündelikleri dokuz akçeden başlar, kıdemlerine göre yükselirdi. Bir müddet İstanbul’un çeşitli yerlerinde oturdular, daha sonra da Edirne ve Bursa yakınlarındaki köylere yerleştirildiler.

Gureba Ağaları harice çıkınca Defter Kethüdası olurlardı. Bunlar Baş ve Orta Bölükler gibi yalnız” Padişahın katıldığı bölüklerde bulunurlardı. Gureba’dan bu göreve alınanlar, savaştaki hizmet ve yararlılıklarından dolayı mükâfatlandırılırlar, kendilerine Sultanların vakıflarının idaresi, devlet arazisinin ürün ve gelirlerinin toplanması, Hıristiyan tebaadan vergi alınması gibi görevler verilirdi.

1826′da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ile bu kuruluşa da son verilirdi İstanbul, Anadolu ve Rumeli’de bulunanlara gümrükten birer maaş bağlanarak bunlar emekliye çıkanldı.

Gureba-i Yemin:


Osmanlı Devleti’nde Galata, İbrahim Paşa ve Edirne saraylarından çıkanlarla savaşta yaralıklar gösteren yabancılar ve yeni Müslümanlardan meydana gelen iki süvari bölüğünden birinin adı. Bunlar devlet hazinesinden ulufe ve günlük tayın alırlar ve merkezdeki ordu sınıfının sağında bulunurlar, sağ kanadın koruyuculuğunu yaparlardı. Bu yüzden kendilerine “Sağ Garipler” de denirdi Gureba-i Yemin’in bayrakları sarı ile beyaz idi.

Gureba-ı Yesar:

Osmanlı Devleti’nde Galata, İbrahim Paşa ve Edirne saraylarından çıkanlar ile savaşta yararlık gösteren yabancı veya yeni Müslümanlardan meydana gelen iki süvari bölüğünden diğerinin adı.

Görevleri arasında, sadrazama bağlı sancak muhafızlığı yapmak ve sol kanatta yedek kuvvet olarak beklemekti. Bu yüzden kendilerine “Sol Garipler” adı da verilirdi. Bayrakları yeşil ile beyaz idi.

:z30: Garipler


Kapıkulu süvari askerleri arasında bir bölüm. Bunlar Sağ Garipler, Sol Garipler altında teşkilâtlanmışlardır. Bunlara gureba-ı yemîn ve gureba-ı yesar veya aşağı bölükler adları da verilmişti. Bu teşkilât XV. yüzyıl sonlarında kurulmuştu.

Bunların bir kısmı Galata, İbrahim Paşa ve Edirne Sarayı’nda yapılan çıkmalarla sağlanırdı. Tehlikeli görevlerde bulunup, yabancılar içinde kur’a ile seçilirlerdi.Savaşta sağ garipler padişahın sağındaki sancağın dibinde, sol garipler ise sol alem dibinde yer alırdı. Garipler sefer yapılırken merkez kolunda her gece otağı ve ordunun ağırlıklarını korumakla görevli idiler.

Savaş sırasındaki en önemli görevleri sancak-ı şerifin korunması idi. Bu sebeple sancak-ı şerifin konulduğu çadırın etrafını karargâh yaparlardı. Ayrıca seferde ordugâha odun naklini temin etmek de onların göreviydi.

Sağ ve sol garipler ayrı ayrı yüzer bölüğe ayrılmışlardı. Sağ gariplerin bayrakları sarı ile beyaz, sol gariblerin bayrakları ise yeşil ile bey azdı. Köprülüler devrinde sağ garipler 410, sol garipler 312 kişi idiler. XVIII. yüzyılda ocak kanunları oldukça bozulmuş ve sefer için ihtiyaca göre hariçten garib toplamaya başlanmıştı.

:z30: Eşkinci

Osmanlı Devleti’nde sefer emri alan Yeniçeri, XIX. yüzyıl başında Sultan II. Mahmut tarafından Yeniçeri ordusunun bünyesinde yapılmak istenen ıslahatta meydana getirilen talimli askere verilen ad. Osmanlı İmparatorluğu’nda sefer açıldıkça, kapıkulu askerinin asıl gücünü meydana getiren Yeniçerilerden bir kısmı çeşitli kalelerde nöbetçi, bir kısmı da İstanbul ve Edirne kışlalarında korucu ve oturak, bir kısmı da kapılı sınıfında oldukları için, sefere katılmazlardı. Sefere katılacak Yeniçeriler, bu askerî teşkilâtın asıl vurucu gücünü teşkil ederlerdi

Eşkinciler sefere çıktıklarında, orta veya bölük sandıklarına iki altın verirlerdi. Bu para ile sefer sırasındaki yiyecek ihtiyaçları karşılanırdı. “Kumanya-baha” denilen bu para, herhangi bir sebeple sefere katılmayan eşkincilerden de alınırdı. Eşkinciler arasında ocağa yeni kaydedilen acemiler de bulunabilirdi. Ancak eşkincilerin satışı kesin olarak yasaktı. Bu usul 1714 yılma kadar geçerli olmuştur. Bu tarihte Mora’da Anapoli kalesinin fethinde eşkincilerin gösterdikleri basan üzerine onlara ulufeleri ile emekli olma hakkı tanınmıştı. Eşkincilerin zamanla azalması, bunların yerini taslakçı, mülazım, korucu ve oturak Yeniçerilerin doldurması, Osmanlı Devleti’nin bu büyük gücünün çökmesine sebep olmuştu. 1768 bozgunundan sonra III. Mustafa zamanından beri, Yeniçeri gücünü ıslah etmek için girişilen teşebbüslerden biri de, II. Mahmut devrinde, artık tamamen kaybolmuş bulunan eski eşkinci kadroların yeniden teşkilatlandırmak olmuştur. Ancak Yeniçerilerin özellikle Nizam-ı Cedid sisteminden beri girişilen her yenilik girişimine karşı takındıkları olumsuz davranış, padişah tarafından bilindiğinden, hele Alemder Mustafa Paşa olayından sonra bunları yola getirmenin zor olduğunu gördükten sonra, padişah önce güvendiği kişileri, Yeniçeri Ağalığı’na getirmek suretiyle askerî ayaklandıracak güçte olan zorbabaşıları temizledi.

Osmanlı Devleti teşkilâtında, bir de “eşkinci tımarı”deyimi vardır. Bu deyim, sefer halinde kesin olarak savaşa katılmak zorunda bulunan timarlı sipahiyi ve onun tasarruf ettiği timarı kapsar.

0

#3
Kullanıcı çevrimdışı   Sema 

  • Ne Mutlu Türküm Diyene!!
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 5.470
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Forum İtibarı: 6
Henüz Tanınmıyor
:z30: Eyalet askeri

Tanzimat’tan önceki dönemde Osmanlı askerî teşkilâtında ordunun iki bölümünden birine verilen ad. Diğerine Kapı kulu denirdi. Eyalet ve sancaklar gelirlerinin büyük bir bölümünü teşkil eden aşar, ferağ ve intikal harçları tımar, zeamet ve has adı ile vezirler ile diğer devlet büyüklerine bırakılmış ve bunların geliri ölçüsünde sefer zamanında gerektiği kadar asker çıkarmaları kanun ile belirlenmiştir. Bu bakımdan eyalet askerleri, kapıkulu askerinden fazla miktarda idiler. Beylerbeyi ve sancak beyleriyle, ümera, sulh zamanında “daire halkı” adı altında maiyetlerinde bir askerî kuvvet bulundururlardı. Ancak, bazı eyalet ve sancakların öşür ve diğer gelirleri doğrudan doğruya Devlet Hazinesi adına toplanır, memleketin muhafazası için gerekli askerlerin salyanesi de bu gelirden ödenirdi. Eyalet askerleri sulh zamanında silâh altında bulunduğu gibi, sonraki redif ve müstahfız askeriyle birlikte sefer zamanında silah altına alınırlardı. Eyalet askeri, yerli kulu piyadesiyle serhat kulu ve topraklı adım taşıyan süvari askerinden meydana gelirdi. Yerli kulu piyadesi beylerbeyilerle sancakbeylerinin yönetiminde idiler. Zabitleri de bunlar tarafından tayin edilir, maaşları eyalet veya sancağın idare şekline göre kendileri veya Devlet Hazinesi tarafından dağıttırdı. Bu piyadeler beş sınıftan meydana geliyordu. Azep, sekban, icareli, lağımcı, müsellem.

Büyük eyalet merkezlerindeki Yeniçeriler, kalelerde müstahdem yamakları adındaki müstahfız askerleri de bu kısma dahildi. Serhadkulu, serhadlerde müstahdem daimi süvari askeriydi. Bunlar önceleri üç sınıftı: Deli, gönüllü, beşli. Daha sonra levend ve hayta adıyla iki sınıf daha ilâve edilmiştir. Topraklı süvariler, tımar, zeamet ve has sahipleriyle bunların sefer zamanında kanun gereği çıkarmak zorunda oldukları cebelilerden oluşurdu. Sulh zamanında devlet tarafından kendilerine verilen toprağın hasılatıyla geçimlerini sağladıklarından bunlara Topraklı adı verilmiştir.

Sancaklarda bulunan tımar ve zeamet sahibi de cebeliler sefer zamanında sancakbeyinin bayrağı altında toplanırlar, sancakbeyleri de bağlı oldukları eyalet paşasının komutası altında sefere giderlerdi. “Sefere memur olarak tımarlıların onda biri memleket hizmetinde bulunmak, gidenlerin dirlik işlerini gidermek üzere sancaklarında kurucu adıyla kalırlardı. Süvari askerinin sefer zamanında iaşesi de tımar, zeamet ve has sahiplerine aitti.

:z30: Tımar


Osmanlı İmparatorluğu’nda bir kısım asker ve memurlara verilen, belirli bölgelerde tahsis edilmiş vergi kaynaklarına ve yıllık geliri 20,000 akçeye kadar olan askerî dirliklere verilen ad.

Osmanlı Devleti’nde bu sisteme, Tımar sistemi adı verilmiştir. Dirlikler yıllık gelirine göre sınıflandırılır. Zeamet’in geliri 20.000 ile 100.000 akçe arasındadır. Has’ın geliri 100.000 akçenin üzerindedir. Tımarın 300 akçesine kılıç, üst tarafına da terakki denir. Zeamet, alay beyine, Tımar defterdara, divan kâtibine ve orta dereceli memurlara, has ile hükümdar, şehzade, vezir, beylerbeyi, sancak beyi, defterdar, nişancı gibi yüksek devlet görevlilerine verilirdi.

Tımar, Devlete düzenli gelir sağlayan kurumlar içerisinde, özel bir yer tutar. Bu müesseseye asker beslemek ve savaşta birçok ağır görevi yerine getirmek yükümlülüğü de verilmiştir.

Osmanlılarda toprağın gerçek sahibi devlettir. Devlet, birtakım hizmetler karşılığında has, zeamet ve tımar adları altıda toprakları uygun gördüğü kimselere dağıtır. Karşılık olarak çiftçiye ve toprak sahibine vergi tahsil etme, bol ürün sağlama, sefere hazırlıklı bulunmak gibi çeşitli sorumluluklar yüklerdi.

Osmanlı Devleti’nde tımar yalnızca Rumeli, Anadolu eyaletlerinde ve Suriye’de uygulanmıştır. Osmanlılarda tımar sisteminin temeli, daha önce kurulmuş olan İslâm devletinin ikta vb. müesseselerine dayanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nda Osman Gazi döneminden başlayarak geniş bir biçimde yayılmış ve tutunmuştur.

Sultan Kanunî Süleyman’ın tahta çıktığı yıllarda yaptırılan arazi tahrirlerine göre Tımar’ların bir arada toplam sayısı 57.521 adettir. Bunlardan sağlanan gelir 402.468.952 akçedir.

Osmanlılarda, önceleri tımarların sahibine sahib-i arz da denilirdi. Bunlar tımar dahilindeki toprakların ve bu toprakları işleyen köylülerin toprak sahibine veya devlete vermekle yükümlü bulunduğu hak ve resimlerin mülkiyetine sahip değildi. Ancak belirli hizmetleri yaptığı sürece devlete ait çeşitli vergileri kendi hesabına, kendisi için toplamak hakkından yararlanabilirdi. Bu yararlanma hakkı, göreve bağlı bir “maaş”tı. Böylece tımar arazisinin, nesiller boyunca aynı soydan gelen kimseler elinde kalması ve büyümesi önlenmiştir. Ancak mülk tımarlar adı verilen tımarlarda devlet, tımar sahibine geniş yetkiler vermişti. Türlü hak ve resimleri toplama yetkisini

hayatı boyunca ve ölümünden sonra da mirasçıları tarafından tam bir mülk ve bir gelir kaynağı gibi kullanmasını tımar sahibine bırakmıştı. Bunun yanında mülk umarlarının sahipleri sefere bizzat gitmek ve tam anlamıyla donatılmış cebelü adı veriler askeri, savaşa hazırlamak zorundaydı. Şayet bu görevleri yerine getirmezse, tımarın bir yıllık gelirine devletçe el konulurdu. Tımar sahibi ölünce tımar bütünüyle erkek evlâda geçerdi. Erkek olmadığı durumlarda tımar öteki mirasçılara intikal ederdi.

Farklı özellikler gösteren tımarlardan biri de nüfuzlu kimselere padişahın verdiği tımarlardı. Bu tımarlarda tımar sahibi geniş yetkiler içindeydi. Devlet memurları, bu mülklerden gereği gibi vergi toplamak yetkisine sahip olmadıkları gibi, onlar çiftçilerinin defterlerini kontrol etmek, ürünün artıp artmadığını görmek gibi işleri, tımar sahibinin rızası olmadıkça yapamazdı. Kısaca bu tımarlar bir çeşit mülk olup sahibi, askerî hizmet ve benzeri görevleri de yerine getirmeyebilirdi.

Bölgenin geleneklerinden veya eski yapısından gelen bir takım farklı uygulamalar veya teşkilâtlandırmalar yanında tımarlar görevlerine göre genellikle eşkinci tımarı, münavebe tımarı, mülk tımarı, müstahfız tımarı, kılıç tımarı, mensuhat tımarı gibi adlar altında sınıflandırılmıştır.

Eşkinci umarlarından hazır bulundurulan askerler alay beylerinin bayrağı altında sefere katılırdı. Eşkinci tımarları serbest olup olmamak bakımından iki kısımdı.

Münavebe tımarları sahipliği, birkaç kişinin üzerinde görülen umarlardır. Bu tür bir tımara sahip olanlar savaş zamanında nöbetle sefere gittikleri için bu ad verilmiştir.

Müstahfız veya hademe tımarları, özellikle hudut boylarında bulunan, camilerde, zaviyelerde imamhkjhatiplik görevlerinde bulunan kimselerin tımarıydı.

Kılıç tımarları, tımarlar içinde en az olan tımar çeşidiydi. Bu, yalnız sipahinin geçimine ayrılmış bir bölümdü.

Mensuhat tımarları, gerektiği zaman bir hizmet için verilen tımarlardı.

Vezir, beylerbeyi ve sancakbeyi ölünce onların adamlarına dirlik vermek bir kanundu. Vezirlerin 14, beylerin 8, sancak beylerinin 6 adamına tımar verilirdi.

Tımar sahipleri sefere askerleriyle birlikte giderdi. Cebelü ve oğlan adı verilen bu erlerden biri firar edince tımar sahibi bunların yerine bir başka er bulmak zorundaydı. Bunların teftişini beylerbeyi yapardı.

Osmanlılarda toprağa bağlılığı sağlamada tımar sahipleri yetkiliydi. Yönetimi altındaki vergi veren çiftçinin toprağını işlemekten vazgeçmesi veya başka işlerle uğraşması halinde çiftçinin bir tazminat ödemesi gerekliydi.

Çift bozan resmi veya leventlik akçesi adı verilen bu sorumluluk köylünün toprağa bağlanmasını sağlardı.

Tımar sahipleri kendilerine tahsis edilmiş olan arazide her türlü denetimi yapma yetkisine sahipti. Bunun yanında tımarlar, koyun resmi veya cizye toplayan tahsildarlara her zaman açık kalmıştır.

Tımar sistemi XVI. yüzyılda askerî, siyasî ve içtimaî gerilemeye paralel olarak bir bozulma göstermeğe başlamıştır. Tımar geliri zorbaların eline geçmiş, tımarlı sipahilerin savaş gücü azalmıştır. Timar sisteminin ıslahı hakkında Koçi Bey’in 1632′de padişaha sunduğu risalede teklif ettiği tedbirler IV. Murat tarafından uygulamaya konulmuştur.

IV. Murat’ın ölümüyle bu girişimler sonuçsuz kalmış ve tımar, köylüye zulmeden bir müessese olmuştur.

1848′de bütün tımar sahipleri hayat boyu şartıyla ve yarım tımar bedeliyle emekliye sevk edilmişlerdir. Böylece tımar sistemine son verilmiştir.


:z30: Sipahi



Osmanlı Devleti’nde ordunun iki ayrı atlı sınıfına verilen ad.

1. Tımarlı Sipahisi:

Tımarlı sipahisi bir atlı ordudur. Orduyu hümâyûnun esası ve en büyük kısmıdır. Kapıkulu sınıfları gibi maaşlı değildir. Azablar gibi ücretli de değildir. Levendler ve akıncılar gibi ganimetle geçinmez. Yaşaması için devlet kendilerine toprak verir. Toprağın üzerinde köylü vardır. O köylüden vergiyi tımarlı sipahiler toplar. Hem kendisi geçinir, hem de atları ve silâhları ile çağrıldığı anda yığınak mevkiinde hazır bulunarak savaşır. Selçukluların Arapça “İktâ” dedikleri böyle toprağa Osmanlılar “dirlik” demişlerdir. Dirlik küçükse adı “tımar”, büyükse “zeamet” adı verilir. Zeametin büyüğüne de “hass” denir.

Sipahiler umûmi adı altında toplanan tımarlı ve zaîmler, Osmanlı ordularında en iyi kısımdır. 2 çeşit tımarlı olurdu: Tezkireli ve tezkiresiz. Tezkireli timarlılar, timarı merkezden yani İstanbul’da Divân-ı Hümâyûn’dan doğrudan doğruya alanlardır. Tezkiresiz tımarlılar ise dirliklerini beylerbeyinin arzı üzerine alırlar.

Timar veya zeamet sahibi ölünce, ekseriye oğluna, yoksa kardeşine veya yeğenine verilirdi. Fakat bunun için timar ve zeametin bağlı olduğu alaybeyi ve sancakbeyinin onayı lâzımdı. Bu suretle dirlikler, tecrübesiz insanların eline geçmezdi.

Timar ve zeamet sahipleri, arazileri üzerindeki toprakları 3 yıldan fazla işlemezlerse, dirliklerini kaybederlerdi. Toprağı işlememek, Allah’a karşı da bir günâh sayılırdı.

Sipahi sefere gidince yerine “korucu” denilen bir vekil bırakırdı. Bu şahıs, dirlik sahibinin yokluğunda toprağın düzenli işlenmesine bakardı.

Devletin her eyâletinde timar ve zeamet bulunmazdı. Meselâ Cezayir, Tunus, Trablusgarp, Mısır, Yemen, Bağdat gibi eyaletlerde hiç timar ve zeamet yoktu. Genellikle Müslüman nüfusun bulunduğu eyâletlerde timar ve zeamet teşkilâtı yapılmıştır. Bunun da sebebi Timarlı Sipahisi’nin tamamen Osmanlı ırkına ait bir sınıf olmasıydı.

Kanunî devrinde timarlı sipahisi, gerek sosyal, gerek askerî bakımdan en parlak devrini yaşamıştır. Osmanlı atlı ordusu, iki orduya ayrılmıştı: Rumeli atlı ordusu ve Anadolu atlı ordusu ilk zamanlarda Rumeli timarlı ordusunun kumandam Rumeli beylerbeyisi, Anadolu timarlı ordusunun kumandam Anadolu beylerbeyisi idi. Fakat sonradan her iki kanada da padişahça seçilen vezirler kumanda etmeye başladı.

Zaîm ve sipahi öldüğü zaman timar sahibi oğulları varsa, onlar babaları ölmeden timarlı oldukları ve timarlıların bütün haklarına sahip bulundukları için, timarı olmayan diğer kardeşleri, zâîm ve sipahinin büyük ve ikinci ve üçüncü oğulları gibi muamele görürlerdi. Timar tasarruf eden her sipahi timarını ne şekilde almış olursa olsun, müstakil timarlı sipahi sayılır, babasının ölümü, onun aleyhinde bir muamelede bulunulmasını gerektirmezdi.

XVI. yüzyılın son çeyreğinden itibaren ve devamlı olarak timarlı sipahisi azaldı. Kapıkulları çoğaldı. Timarlar, saray adamlarına, daha sonraları mahallî halka verilmeye başlandı. Bu şekilde birçok eyalette toprak ağaları, “âyân” denen bir çeşit derebeyleri doğdu.

Fatih’in ve Kanunînin üzerlerinde o kadar durdukları, onların başında cihan devleti kurdukları timarlı sipahisi, merkezin kapıkullarının gelişmesine engel olması yüzünden gittikçe kötü duruma düştü. XVIII. yüzyıldan itibaren bu durum belirginleşti ve timarlı sipahisi büsbütün önemini kaybetti.

Timar sistemi, Anadolu ve Rumeli’nin Türkleşmesinde de büyük hizmetler görmüştür. Rumeli eyaleti ile diğer Avrupa eyaletlerinde ve Batı Anadolu ile Orta Anadolu’nun Kuzey kesimini içine alan Anadolu eyâletinde, hattâ birkaç Orta ve Doğu Anadolu eyâletinde tatbik edilen bu sistem, bu büyük ülkelerdeki Müslüman olmayan nüfusun devlet aleyhine davranışlarına karşı başlıca engellerden biri olmuştur. Bu sebeple ekilebilir toprak, çok büyük çoğunluğu bakımından Osmanlı halkının eline geçmiş ve onun elinde kalmıştır.Timarlı sipahisi, bir Osmanlı asilzade topluluğudur. Ellerindeki köylüye adalet dağıtırlar. Köylerin şenlenmesine, bayındır hale gelmesine her türlü yardımda bulunurlar. Padişahın, imparatorluğun uzak köşelerindeki temsilcileridir. Mağrur, varlıklı, savaşçı adamlardır. Köylüyü soymayı akıllarından geçirmemişlerdir. Zaten kanunların gösterdiği vergi ve resimlerin dışında akçe almaları mümkün değildi.

Timarlı sipahisi XVI. yüzyılda gelişti, XV. yüzyılda Osmanlı ordusunun yarısından fazlası bu sınıftandı. XVI. yüzyılın ilk yansında en önemli devrini yaşadı. XVI. yüzyılın ikinci yansından itibaren önemini kaybetmeye başladı. XVII. yüzyılda kapıkulu ocakları timarlı sipahiyi sayı ve önem bakımından geçtiler. XVII. yüzyılın son yıllarında, hele XVIII. yüzyıldan itibaren sayıları kadar önemleri de azaldı.

Bahriye sancaklarındaki timarlar genellikle levendlere, reislere, derya beylerine yani donanmadaki denizcilere verilirdi. Timarlı sipahisi bazı büyük deniz seferlerine de verilmiştir. Levendler ve “azab” denilen deniz piyadeleri yetmediği zaman, donanmaya kapıkulu ve timarlı askeri de yüklenirdi.

1826′da II. Mahmut, timarlı sipahilerin her yıl İstanbul’a üçte birinin gelerek kışlalarda modern eğitim görmelerini emretti. Bunlara, derecelerine göre erlikten yüksek subaylığa kadar rütbeler verdi. Fakat “Asâkir-i Mansûre Süvarisi’ adım alacak, bundan böyle umarlarında değil kışlalarda yaşayacak, modern eğitim görecek ve yeni askerî usûlü öğreneceklerdi.

Tanzimat’tan hemen sonra Sultan I. Abdülmecid 19 Ocak 1841 fermanı ile birçok timarlı sipahiyi emekliye ayırdı, fakat timarlarını hayatlarının sonuna kadar ellerinde bıraktı. 1844′te bir kısım timarlı sipahisi atlı jandarma olarak hizmete alındı.

2. Kapıkulu Sipahisi:


Yeniçeri ocağından sonra en mühim kapıkulu ocağı olarak, kapıkulu sipahisi görülür. Timarlı sipahisinden ve diğer atlı sınıflardan farkı, aynen yeniçeriler gibi XVI. yüzyılda devşirme çocuklarından meydana gelmiş bir kapıkulu ve merkez askeri olmasıdır. XVI. yüzyıl sonlarından itibaren bunların en büyük çoğunluğu Türk asıllı kimselerden seçilmiş, bunların da mevcudu bu tarihten sonra çok artmıştır.

Kapıkulu sipahisi, yeniçerilerin büyük rakibi oldukları için, onlar kadar ayaklanmalara karışmamışlardır. Bazen hiç karışmamış, bazen karşı ihtilâlci olarak yeniçeriler karşısında yer almışlar, fakat bazen de ihtilâli onlar çıkartmışlardır. Kapıkulu sipahisine “timarsız sipahi” de denilmiştir. Çok iyi süvari, okçu ve kılıç dövüşçüsü idiler.

Kapıkulu sipahisi veya timarsız süvari sınıfı, XVI. hatta XVII. yüzyılda seçkin bir sınıftı. Yeniçerilerden daha fazla maaş alırlardı.

Timarsız süvari ocağı, 6 alaydan kurulmuş bir tümendi. 6 alay, sırasıyla şöyleydi: Sipahiler, silâhdârlar, sağ ulûfeciler, sol ulûfeciler, sağ garibler, sol garibler.

“Sipah Bölüğü”
denilen, birinci alay, kırmızı sancaklı olup en itibarlıları idi. Sultan Fatih Mehmet tarafından büyük devlet adamlarının ve kumandanların çocuklarından meydana gelen bir süvari bölüğü olarak kurulmuş sonra devşirmeler de alınmaya başlanmıştı. Bu alay, seferde hükümdarın veya serdarın arka tarafında durur, aynı zamanda saltanat bayraklarını korurdu. Otağ-ı hümâyûnu bir gece sipahi alayı, bir gece silâhdâr alayı sıra ile beklerlerdi. Sipahi alayının bazı birlikleri ordunun önünden gider, istihkâm sınıfının işlerine katılırlardı.

“Silâhdâr alayı” denilen ikinci alay, sarı sancaklıydı. “Sancak tepeleri”nin yığılmasına bakmak görevi bu alayındı. Ordu-yı hümâyûn yoldan geçerken, birkaç kilometrede bir tepelerdeki bayrakları görerek yolunu bulurdu. Orduya padişah kumanda ediyorsa, yani sefer-i hümâyûn ise, bu tepeler yolun her iki tarafına, serdar-ı ekremler kumanda ediyorsa yalnız sol tarafına yapılırdı. 23 adet tuğcu da genellikle bu alaydan seçilirdi. Yedekçiler, sefer-i hümâyûnlarda, padişahın yedek atlarını çeker, fakat binemezlerdi. “Buçukçu” denilen asker de bu alaydan seçilir, padişah, cami, türbe gibi yerlere ziyarete gittiği zaman fakirlere yarımşar altın dağıtırlardı. Bunların başlarındaki teğmenlere “tuğcubaşı”, “yedekçiba-şı” ve “buçukçubaşı” denilirdi.

Sağ ulûfeciler (ulûfeciyân-ı yemîn) alayının sancağı yeşil, sol ulûfeciler (ulûfeciyân-ı yesâr) alayınınki sarı-beyazdı. Sağ ulûfeciler seferde yeniçeri tümeninin sağında giden sipâh alayının sağında, sol ulûfeciler ise, yeniçerilerin solunda giden silâhdâr alayının solunda yer alırlardı.

Sağ garîbler (gurebây-ı yemîn) ve sol garîbler (gurebây-ı yesâr) alayları, seferlerde ağırlıkların muhafazası ile görevli idiler. Sancağ-ı Şerifin çevresinde yürürlerdi. Sağ garîblerin alay sancağı sarı-beyaz, sol garîblerin ise yeşil beyaz idi.

Bu 6 alay eşit derecede sayılmaz, en üst derecedekine daha mühim savaş görevleri verilirdi. Tecrübeli ve değerli savaşçılar, üst alaylarda idi.

Timarsız (ulûfeli) sipahilerin çoğunluğu İstanbul’daki kışlalarında oturur, bir kısmı taşrada büyük merkezlerde bulunurdu.

Kapıkulu sipahisi, ordunun asıl süvari sınıfı değildi. Asıl süvari sınıfı timarlı sipahiler ve ikinci derecede akıncılar idi.

:z30: Silahdar


Silah taşıyan anlamında kullanılan bir deyimdir. Osmanlı Devleti’nde, ileri gelen devlet adamları ve vezirlerin kapı halkından,bir bölüğüne kapıkulu süvarilerinden ikinci bölüğe verilen bir addır.

Osmanlılarda, Yıldırım Beyazıt devrinde Silahdarlık kurulmuştu. Ancak Osmanlı sarayında ayrıca bir Silahdarlar bölüğü kurulmamış, padişahın silahını taşımak, öteki silahları ile birlikte diğer kıymetli mücevher ve eşyaları korumakla tek bir silahdar vazifelendirilmişti. Silahdarlar Enderun’a alınan gençler arasında zamanla yetişerek bu mevkie yükselirlerdi. Hasbahçe bostancılığından zülüflü baltacılara, oradan seferli odasına, daha sonra has odaya geçen genç; bir süre Hametten sonra tülbent ağası, rikabdar ve çuhadar olur, bundan sonra Silahdarlığa yükselirdi. Padişahın gezintilerine katılmak, padişaha buhur ve gülsuyu sunmak görevleri arasında bulunuyordu.

Çorlulu Ali Paşa, Sultan II. Mustafa’nın silahdarı olarak enderûna yeniden bir düzen verdi ve silahdarların nüfuzlarını arttırdı. Böylece silahdarlar has oda, hazine, kiler ve seferli koğuşları ile zülüflü baltacıların amiri olarak sarayın başmabeyncisi durumuna yükseldiler. Padişahın emirlerini tebliğ vazifesini de üstlenmiş olduklarından, sabah namazından yatsıya kadar padişahın yanından ayrılamazlardı.

Zamanla çeşitli mesuliyetleri yüklenen silahdarın emrine lala adı altında 5′i Has Odalı olmak üzere kaftancı, tütüncü, kilerci, yedekçi vs. adlarla, bütün enderûn koğuşlarından 34 kişi verilmişti. Fatih devrinde gündelikleri 20 akça olan silahdarların ücreti zamanla artarak XVIII. yüzyıl başında 100 akçaya ulaşmış, ayrıca haslar da elde etmişlerdi. Yine başlangıçta 50 akça ile emekli olurken XVIII. yüzyılda 300 akça ve çeşitli tayinatla emekliye sevkedilir oldular. Silahdarlık Sultan II. Mahmut devrine kadar sürdü. Giritli Ali Ağa’nın 10 Ekim 1831′de ölümü üzerine bu göreve yeni bir tayin yapılmayarak kaldırıldı ve silahdarlık vazifesi hazine kethüdasına verildi. Az sonra da bu hizmeti görmek üzere Enderûn nazırlığı, bir yıl sonra ise mabeyn müşirliği kuruldu. Osmanlı Devleti’nde ayrı, atlı askerî birlik teşkil eden silahdarlar bölüğü ağası da Silahdar Ağa adıyla tanınmaktaydı. Yeniçeri Ocağı kurulurken meydana getirilen Kapıkulu atlı ocaklarının ilki olarak kurulan bu ocağın en büyük sorumluluğu olan silahdar ağası, Fatih devrinde Sipahiler Ocağı kurulunca, Sipahiler Ağası’ndan sonra, ikinci dereceye inmişti.

Sağ ulûfeciler ağalığından terfi edildiğinde silahdar ağası, buradan da sipahi ağalığına veya sancak beyliğine geçilmekteydi. Çevresini silahdarlar kethüdası, başçavuş ve silahdarlar katibi meydana getiriyordu. Emri ve kumandası altında bulunan silahdar ocağı ise, 260 bölüğe ayrılmıştı. Her bölüğün yönetimi bölükbaşı veya ser-bölük denilen bir çorbacıya verilmişti. Ocağın kaynağı Edirne ve İstanbul saraylarında yetiştirilen acemi oğlanlarıydı. Bir silahdar, görevini ve ulufesini silahdar ağasının tasdiki ile öz oğluna devretmek hakkına sahipti.

Bir muhafız bölüğü olan silahdarlar san bayrak taşırlar, Cuma selamlıklarında ve seyirlerde padişahın solunda yürürler, otağ-ı hümayûnda sol tarafta safbağlar, seferde padişah veya veziriazamın tuğlarını taşır, yolları açar, köprü kurar, padişahın yedek atlarım çeker, padişah adına sadaka dağıtırlardı. Bu hizmetlerine göre tuğcu, yedekçi ve buçukçu diye de anılırlardı. Ayrıca vezir kapılarında da görev alır; vezir kethüdası, dîvan katibi, mühürdar, çuhadar, selam çavuşu vs. ile kapı halkını meydana getirdiklerinden paşa defterlileri diye de anılırlardı.

Silahdar ocağı da öteki Kapıkulu ocakları gibi III. Murat devrinden itibaren gittikçe bozuldu ve 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ile dağıtıldı.

:z30: Serhad Kulu


Hudutlardaki kalelerde görev yapan askerî kuvvetlere verilen addır.Bunlara “Yerli Kul” da tabir edilirdi.Osmanlıların, komşu devletlerinden hiç birisi ile XVII. yüzyılın başlarına kadar hududu tâyin edilmemişti.

Hudutların belirlenmesine başlandıktan sonra, serhadlarda teşkilât yapmak zorunluluğu ortaya çıktı.

Osmanlılar, fethettikleri yerde, özellikle hudutlarda teşkilât yapıyor, kurdukları eyâlet ve sancak-beylerinin emrinde, düzeni sağlayacak ve düşmanın saldırısına karşı koyacak kuvvetleri bulunuyordu.

Serhadlarda ki teşkilât iki kısımdan meydana geliyordu: Biri, doğrudan doğruya devlete, diğeri ise eyâletin başındaki beylerbeyleri ile sancakları idare eden sancakbeylerine bağlı idiler.

Devlete bağlı serhad kulu adı altında beş kuruluş vardı:

Azep, hisarlı, sekban, lâğımcı ve müsellem. Bu beş kuruluşun ayrı ayrı âmirleri, bulunuyordu.

Beylerbeylerinin mahiyetinde de ilk zamanlarda “delil”, “gönüllü”, “beşli” olmak üzere üç ad altında çeşitli kuvvetler vardı. Sonradan, levend ve hayta adlarında iki sınıf daha bunlara eklendi.

II. Mahmut zamanında Yeniçerilerin kaldırılmasıyla merkeziyet usulü uygulandı. Bunun üzerine bu teşkilât kaldırılarak yerine devlet teşkilâtının konulması gerekti.

:z30: Mertulos

Yeniçeri Ocağı kurulmadan önce Hıristiyanlardan meydana gelen ve ordunun geri hizmetlerinde çalışan teşekküllerden birinin adıdır. Martulos silâhlı anlamına gelen Rumca bir kelimedir. Martuloslar başlangıçta çok az sayıda idiler. Ancak Trakya, Makedonya ve Teselya’nın fethiyle buraların yollarının ve sarp geçitlerinin asayişinin korunması Martuloslara bırakıldı ve sayıları da arttırıldı. Daha sonra Bosna ve Macaristan’da sınıra yakın kalelerde görevlendirildiler.

Martulosların bölük kumandanları ve bir kalede bulunan çeşitli bölüklerin de ağası vardı. Martulosların subayları ve özellikle kalelerdeki ağaları Müslüman olurlardı. Başlangıçta Rumlardan kurulu olan Martuloslar arasına daha sonra diğer Hıristiyan milletlerden de katılmıştır. Bosna sınır kalelerindeki Martuloslar Müslüman oldukları halde yine aynı adı muhafaza etmişlerdir. Martuloslar maaşlı olup, on iki akçeye kadar günlük alırlardı.

Tanzimat’la birlikte bu teşkilâtta tarihe karışmıştır.

:z30: Levend

Delikanlı, boylu-boslu, yakışıklı, yiğit, çevik gibi anlamlara gelen ve çoğulu Levendat olan kelime, bir çeşit kara ve deniz askerlerini ifade eder. Bunlar, Donanma ve Kara levendleri olmak üzere ikiye ayrılırlar:

Donanma Levendleri: Derya Kalemi’ne bağlı Sancaklarda yerli kulu askerlerine verilen addır. Bunlarda Levend-i Türkî, Levend-i Rûmî olmak üzere ikiye ayrılırlardı. Bu levendler donanma hizmetine İne-bahtı Savaşı’ndan sonra girmişlerdir. Derya sancak beylerinin emrinde sefere çıkarlardı. Bunlar tımarlı deniz askeri olup, donanmada yaya askerî olarak kullanılırdı. Kılıç, mızrak, uzun namlulu tüfek ve tabanca taşırlardı. Rum Levendleri ise daha çok, kürekli çektirilerde görev alırlardı. Levendlerin komutanına “Şeh Levend” denilirdi. Kıdemlerine göre “çektiri, firkate, kalyon levendi” adını taşırlar, içlerinde en kıdemlisi de, kıç kasarada görev yaptığı için “kıç levendi” adım taşırdı. Türk ve Rum levendlerînin kıyafetleri farklı idi. Türkler genellikle başlarına kırmızı barata, sırtlarına kollu, beyaz gömlek üzerine kırmızı cepken, ayaklarına mavi renkte kısa şalvar ile yemeni giyer, san kuşak sararlardı. Rum levendleri de, mavi sarık ve kuşak ile yeşil cepken ve kısa şalvar giyerlerdi. XVII. yüzyılda Rum levendleri dağıldıktan sonra, levendler, kalyoncu adını aldılar ve Osmanlı donanmasının görevli askerleri haline geldiler. Donanmanın her yıl seferden dönüşünde yoklamaya tâbi tutulurlar, sefere katılmayanların kayıtları silinerek maaşları kesilirdi. Bunlardan İstanbul’da oturanlara “Yerli Levendler” denirdi. Subayları “Levend Ağası” unvanını taşır, bunların âmiri “Baş Ağa” unvanıyla anılırdı.

Kara Levendleri: Osmanlılarda XVI. yüzyıldan itibaren aylak, boş gezen, eşkıya takımından meydana gelen bir de Kara levendleri vardı. Bunlar donanma levendlerinin açıkta kalmaları üzerine Anadolu’da eyalet ve sancaklarda hizmet almaları ile “AtlıLevend” veya “Levend Süvarisi” yahut “Kapılı Levend” adı ile yeni bir askerî sınıf meydana getirmişlerdi. Görev bulamayanlar da başıboş, serseri oldukları, eşkiyalık yaptıkları için bunlara da “Kapısız” yahut “Kara hırsız levend” denildiği bilinmektedir.

XVI. yüzyılda Kara levendlerinin doğusundaki sosyal sebeplerin başında, Anadolu’da toplanan nüfus fazlalığı gelmekteydi. Zengin devlet memurlarına ve büyük tüccarlara ağır faizlerle borçlanan, zamanla borcunu ödeyemeyen çiftçiler topraklarını ellerinden kaptırıyorlar veya yerlerini terk ederek işsiz, güçsüz, aylak bir takım meydana getiriyorlardı ki bunlara “levendât” da deniyordu. Levendlerin toplanıp ayaklanmaları Konya Savaşı’ndan sonra kendini gösterir. Bu savaşta yenilgiye uğrayan levendler, bazı bölgelerde eşkıyalık hareketlerine girişmişlerdi. Levendlerin haramilik denilen bu hareketlerini önlemek için Sultan Kanunî Süleyman’ın silâhlan toplatma çabası fayda vermemişti. III. Murat eli silâh tutan reayayı Levend bölükleri olarak teşkilâtlandırdı. Fakat bunlar maaş almadıklarından yine bir soyguncu olarak kaldılar. 1578 yılında Lala Mustafa Paşa İran seferine çıktığı zaman orduya katılmayan levendler, işten uzaklaştırılmış ve kaçak hükümet mensuplarının başkanlığında toplanarak ilk levend bölüklerini meydana getirmişlerdi.

XVII. yüzyılda Anadolu, levend adını alan bu kimselerin çeşitli davranışlarına sahne olmuştur.

1595′de III. Mehmet, Eğri seferine çıkmadan önce yeni bir devlet fermam yayınladı ve kapılı, kapısız denilen levend eşkıyasına karşı halkın yiğitbaşılar komutasında “ilerleri” meydana getirmelerine izin verdi. Fakat Anadolu’da ve Rumeli’de kapılı, kapısız, beylik veya hırsız levendlerin halka ve köylere yaptıkları zulmün önü alınamadı. Bu yüzden 1688 tarihinde levendlerin görüldükleri yerde öldürülmelerine karar verildi. Bu tedbirler de bir sonuç vermeyince 1699′da yayınlanan bir fermanla, kapılı levendlerin kaldırılıp yerine “beşli tüfekçi” ve “deli” yazılması istenildi. 1723 yılında İran seferinin başlamasıyla levendlerin eşkıyalık hareketleri yeniden ortaya çıktı. 1776′da da bir fermanla varlıkları kesin olarak ortadan kaldırıldı.

:z30: Kul kethüdası


Yeniçeri Ocağı’nın en yüksek rütbeli subaylarından birinin unvanı idi. “Ocak Kethüdası”, “Kethüda Bey” de denilirdi. Yeniçeri Ağası ile Sekbanbaşıdan sonra gelen Kul Kethüdası, aynı zamanda Ağa’nın yardımcısı durumunda idi. Daha sonra Sekbanbaşıdan fazla bir itibar kazanmış ve tamamıyla Yeniçeri Ağası’nın yardımcısı olmuştur.

Kul Kethüdası, mutlaka ocaktan yetişir ve sırasıyla kademe kademe yükselerek bu mevkiye gelirdi. Bu sebeple Kethüdalar ocağın usul ve kaidelerini çok iyi bilirlerdi. Yeniçeri ağaları ocak dışından da seçildikleri ve bu gibilerin ocak nizamlarını bilemeyecekleri için Kul Kethüdası’nın ocaktan yetişmiş olmasının şarta bağlanması, Ağa’nın eksiklerini tamamlaması yönünden alınmış iyi bir tedbir sayılmaktadır.

Kethüdanın imtiyazlarından biri de Yeniçeri Ocağı’nın izni olmadıkça, padişah tarafından azli edememesidir.Buna karşılık Yeniçeri ağasının azli, diğer yüksek görevlilerinki gibi kolay olmamakla beraber, Ağa bu imtiyazdan mahrumdu. Kethüda, Yeniçeri Ağası’nın maiyetinde olmasına rağmen ocakta nüfuzu ağadan daha geçerli idi. Yeniçerilerin işleri Ağa Kethüda arasında kararlaştırılırdı. Kethüda, çorbacıların altında olan rütbelerin azil ve tayinine yetkili fakat Yeniçeri Ağası’nın da iznini yerine getirmeye mecburî idi. Savaş ve kuşatmalarda saldırı ve savunma önlemlerini alırdı.

Kul Kethüdasının başlıca görevi ocağın yönetimiyle ilgilenmekti. Bir çeşit levazım başkanıydı. Ocağın zabıta vazifesi ve kanunlarla nizamların tatbikine nezaret de görevlerindendi. Kul Kethüdası, Ağa Divanı’nda üye idi. Ağa ile görüşmek isteyenleri görüştürür, ocak davalarına da bakardı.

Kul Kethüdası basma yeniçerilerin resmi günlerde giydikleri keçe-külâh cinsinden, fakat onlarınki gibi çok arkaya sarkmayan ve alta gelen tarafı dört parmak sırma ile işlenmiş olan bir serpuş giyerdi. Bunun sırma işlemeli yere sokulan kısmın üst tarafı kırmızı çuhayla kaplı ve daha üstünde ise yarısı ön ve diğer yarısı arka tarafa sarkan yelpaze şeklinde bakılçıl kuşu tüyünden bir sorguç takılı idi. Sağa mail olarak kezalik önden ikinci bir sorguç daha bulunurdu. Kethüda’nın kürkü, kaftanı, elbisesi, kuşağı, Yeniçeri Ağası’nın giydikleri ile aynı modeldi. Yalnız Yeniçeri Ağası’nın kürkünün kol atlası beyaz, kethüdanınki yeşildi. Ayağına da, ağa gibi mest papuç değil sarı çizme giyerdi.

Kul Kethüdası, ocağın padişahla olan ilişkilerini düzenleyen görevli siydi.

Ağa bölüklerinin kuruluşuna kadar yeniçeri kethüdalarının belirli bir odası yoktu. Kethüda, baş yayabaşının odasında bulunurdu. Fakat ağa bölüklerinin kuruluşundan sonra Birinci Ata Bölüğü, Kethüda’ya oda olarak verilmiştir. Bundan sonra ocağa kethüda olanlar birinci bölük odasında oturmuşlardır. Kul Kethüdası terfi ederse sekbanbaşı olurdu. Sekbanbaşılık gözden düştükten sonra Kul Kethüdalarının yeniçeri ağalığına tayin edilmeleri kanun oldu ve bu şekil ocağın ilgasına kadar devam etti.

Ağa bölüklerinden Kethüda’ya ait olan birinci odanın mevcudu diğer odalara göre daha çok olup yedi, sekiz yüzü geçiyordu. Bu da kethüdanın yüksek mevki ve nüfuzu gereği idi. Burada bulunanlar kethüda bölüğüne geçmekten gurur duyarlardı. Birinci bölük odasından varis bırakmayan vefat edenlerin mirası Kethüda’ya ait idi.

Kethüda’nın yevmiyesinden başka İstanbul’da ve bir kısım vilayet ve kaza merkezlerinde bulunan kullukları yani karakolların kulluk isteyen (karakol zabitliği) yeniçerilere tevcihi ve bunların kulluğa tayini dolayısıyla verecekleri para, kethüda beyin tahsisatına dahildi. Oldukça fazla tutan bu kullukların işlemleri ve paralarının tahsili kethüdanın bir kâtibi ile kethüda beyin bir saracı tarafından temin edilirdi.

Kulluklar İstanbul ve Taşra kullukları ismiyle iki kısım olup İstanbul kullukları üç ay ve Taşra kullukları ise dokuz ay süreyle verilirdi.

Hicrî 1241 (1825)’de ocakla beraber kethüdalık da lağvolunmuştur.

:z30: Korucu

Yeniçeri Ocağı’nda bölük ve sekbandan seçilen, yaşlılığı dolayısıyla sefere katılamayan kıdemli yeniçerilerdir. Bunlar, İstanbul’un muhafazasında kalır, ocağı beklerlerdi.

Fatih döneminde kurulmuş olan bu teşkilâtın Kanuni devrinin sonlarında mevcutları 80 iken 1595′te sayıları bine yükselmiştir. Zaman zaman bir kısmı sefere götürülür, fakat savaşa katılmayıp geri hizmette görevlendirilir, tecrübelerinden yararlanılırdı. Bundan başka has ahıra bağlı mer’a ve çayırları,koruları, su yollarını korumakla da görevli idiler.

:z30: Kapıkulu

Osmanlı Devleti’nde doğrudan doğruya hükümdarın şahsına bağlı hassa veya merkez ordusu askerlerine verilen ad. Osmanlı Devleti’nde ordu fikri Orhan Gazi ile başlamıştır. Osman Gazi döneminde de Gaziyân-ı Rum, Ahiyân-ı Rum, Abdalân-ı Rum, Bacıyân-ı Rum adlarını taşıyan Ahiler ve Bâbaîler vardı. Ama bunların teşkilâtlandırılması Orhan Gazi döneminde olmuştur. Kuruluşu kesin olarak bilinmemekle beraber Orhan Gazi döneminde yaya ve müsellem denilen ilk muvazzaf birlikler mevcuttu.

Candarlı Kara Halil’in gayretleriyle kurulan bu birlikler, devlet hudutlarının genişlemesi sonucu yetersiz kaldı ve Osmanlı Kapıkulları teşkil edildi. Osmanlı Kapıkulları devlet merkezinden Osmanlı padişahlarının emir ve kumandası altında ve onların şahıslarına bağlı, maaşlı yaya ve atlı askerî ocaklar olarak kurulmuşlardır.

Kapıkulu ocaklarına asker sağlamak amacıyla I. Murat, Gelibolu’da bir Acemi Ocağı kurarak esir Hıristiyan gençlerinin belirli bir terbiye aldıktan sonra Kapıkulu ocaklarına kabul edilmeleri kaidesini koymuştur. Kapıkulu ocaklarının temelini teşkil eden Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşu ise Edirne’nin fethini takip eden günlerde olmuştur. Osmanlı Devleti’nde Kapıkulu ocaklarının kuruluşu H. 761 (1360) tarihinde Pençik kanununun çıkarılması ile başlar. Kapıkulu için başlangıçta esirlerin beşte birinin yetiştirilmesi düşünülmüşken, daha sonra bu durum ihtiyacı karşılamamış ve devşirme sistemi kurulmuştur .Bu gençler ister esir, ister devşirme olsun 3,5, 8 yıl çiftçilerin hizmetinde çalıştırılarak Türk âdetlerini öğrenmeleri sağlanırdı. Bundan sonra bu gençler Acemi Ocağı’na geri dönerler ve ocakta askerî disipline tabi tutulurlardı.

Kapıkulu ocaklarının kuruluşları sırasında tespit edilen kanun ve nizamlar hakkında tafsilatlı bilgi yoktur. Bu ocaklar zaman içinde geliştirilmişler ve en mükemmel duruma Sultan Kanunî Süleyman zamanında gelmişlerdir. Acemi Ocağı, kaynak olarak bir tarafa bırakılırsa. Kapıkulu ocaklarından ilk kurulanı Yeniçeri Ocağı’dır. Bu ocağı Topçu, Cebeci ve Top Arabacıları Ocağı takip etmiş, atlı birlikler olarak da Silahdarlar Ocağı kurulmuştur. Sultan Fatih Mehmet zamanında Sipahi ocağı kurulmuş, bunlara sağ ve sol olmak üzere Ulufeciler ve Garipler ocakları eklenerek, atlı sınıflar altı ocağa çıkartılmıştır. Devletin sınırları genişledikçe Kapıkullarına merkez ordusu olmaları özellikleri yanında kale muhafızlığı görevleri de verilmiştir. Ayrıca eyaletlerde Yerlikulu, Yeniçeri, Topçu ve Cebeci birlikleri teşkil edildiği gibi, Lağımcı ve Humbaracı ocakları da açılmıştır. XVI. yüzyıl ortalarında acemiler dışında yaya olarak Yeniçeri, Cebeci, Topçu, Top Arabacı, Lağımcı ve Humbaracı ocakları, atlı olarak da Sipahi, Silahdar, Sağ Ulufeciler, Sol Ulufeciler, Sağ Garipler ve Sol Garipler ocaklarından meydana gelmekteydi.

İki buçuk yüzyıla yakın bir süre padişahın Hassa kuvvetlerini teşkil ettikleri ve devamlı olarak padişahların maiyetinde bulundukları için Kapıkulu ocakları sıkı bir disiplin altında kalmışlar ve Osmanlı ordusunun çekirdeğini meydana getirmişlerdir. Padişahlar bu dönemlerde Kapıkullarının başında seferlere katılırlar ve asker padişaha büyük saygı duyardı. Padişahlar sefere katılmamaya başlayınca askerle padişah arasıdaki saygı-sevgi bağı gevşedi. Padişahın denetiminden mahrum askerlerde disiplin yok oldu. Ayrıca XVI. yüzyıl sonları ve XVII. yüzyıl başlarında açılan Avusturya ve İran seferlerinde, ihtiyaç sebebiyle dışarıdan asker alınması da ordu disiplinin bozulmasında etkili olmuştur. Böylece XVIII. yüzyılda Kapıkulu ocakları disiplinsiz, her hangi bir topluluk haline gelmiştir. Bu duruma karşı ilk defa tedbir almayı düşünen II. Osman, Kapıkullarının şiddetli tepkisiyle öldürülmüştür. Şiddet kullanarak ordu içindeki disiplini sağlamaya çalışan IV. Murat, bu işi başaramadan ölmüştür. XVII. ve XVIII.yüzyıldaki ağır yenilgiler Kapıkullarına kuvvetli bir ıslahat yapılması fikrini doğurmuştur. Kapıkullarının temelinde ıslahat yapılması fikrine ilk inanan padişah III. Mustafa’dır. III. Mustafa, II. Osman’ın düştüğü hatayı tekrarlamamış, direk yeniçerilere değil Topçu Ocağı’nı ıslahla işe başlamıştır. I. Abdülhamid zamanında da Sürat Topçuları Lağımcı ve Humbaracı ocaklarında başarılı sonuçlar alınmıştır. III. Selim ise Bostancı Ocağı’na bağlı olarak Nizamı Cedîd adlı yeni bir ocak kurmuştur. Fakat Batı tekniğine uygun olarak yapılan bu ıslahat korkunç bir tepkiyle karşılanmış ve III. Selim çıkan ayaklanma ile öldürülmüştür . Alemdar Mustafa Paşa Nizam-ı Cedîd gibi Sekban-ı Cedîd adlı yeni bir ocak daha kurduysa da kısa bir süre sonra çıkan ayaklanma ile bu hareket de başarıya ulaşamamıştır. II. Mahmut Yeniçeri Ocağı’nı ıslah etmek için Eşkinci Ocağı’nı kurmuştur. Bu sefer de büyük bir tepkiyle karşılaşıldı ise de II. Mahmut kararlı bir şekilde, sadrazam. Selim Mehmet Paşa, Darendeli İzzet Mehmet Paşa ve Ağa Hüseyin Paşa gibi devlet adamlarının yardımlarıyla ile ayaklanan yeniçerilerin kışlalarını topa tutturdu ve kuruluşundan 465 yıl sonra Haziran 1826′da Kapıkulu ocaklarını ortadan kaldırdı.

:z30: Kapıkulu Süvarileri

Osmanlı merkez ordusunun atlı birliklerine verilen ad. Osmanlı Devleti’nde Kapıkulu süvarisinin kanunnâmeye göre sipahi ve silahtar adlarıyla teşkili ilk defa Rumeli beylerbeyi Kara Timurtaş Paşa’nın tavsiyesi üzerine I. Murat tarafından kurulmuştur. Kapıkulu süvarisi genellikle altı bölük halinde teşkilatlandırılmıştı, tik önce silahtarlar bölüğü kurulmuş, Fatih devrinde sipahi bölüğü açılarak silahtarlara verilmişti. Yine XV. yüzyılda sağ ve sol ulûfeciler ile sağ ve sol garipler meydana getirilerek Kapıkulu süvarileri kadroları tamamlanmıştır.

Kapıkulu süvarilerinin derece ve maaşları yaya Kapıkulu askerlerinden daha yüksek tutulmuştu. Fakat hükümet üzerindeki tesirleri bakımından yayalardan daha tesirsiz durumdaydılar. Kapıkulu süvarisini, tımarlı süvarilerden ayırt etmek için Kapıkulu süvarileri için Bölük halkı veya altı bölük hattı adlan kullanılmaktaydı. Yeniçeri Ocağı’nda,” hizmet etmiş ve terfi etmeye hak kazanmış subay ve erler Kapıkulu süvarileri arasına alınırdı. Bu ocak değiştirmeye Bölüğe çıkma denilirdi. Topçu, Cebeci, Humbaracı ocaklarından Kapıkulu seçilmek oldukça zordu. Enderûn-ı hümâyûn ile kuruluşlara, saraya bağlı olan Galatasaray, Edirne Sarayı ve İbrahim Paşa Sarayı’nda hizmet eden oğlanlar, çıkma zamanlarında altı bölükten birine geçirilirlerdi. Kapıkulu süvarilerinin mevcutları zaman zaman değişmiştir. 1453′de beş bölük olan sipahi ve silahtarlar ikişer bin, öteki bölüklerde mevcutları dört bin olmak üzere toplam sekiz bin kişilik bir Kapıkulu süvarisi vardı.

Kapıkulu süvarilerinin hepsi İstanbul’da bulunmazdı. Bunların at ve hayvanlarının çokluğu, maiyet beslemek mecburiyetinde olmaları sebebiyle İstanbul’un civarında oturmaları gerekiyordu. Ancak bölük ağaları, kethüda ve çavuşları ile katipleri İstanbul’da kalırlardı. Sadece kethüda yerleri taşrada bulunur, Kapıkulu süvarilerinin inzibatını sağlamak ve ceza alanların cezalarını uygulamakla yükümlü tutulurlardı. Devlet merkezinde bulunan süvarilerin XVIII. yüzyılda mevcutları 1500 kadar olup, Divân günlerinde padişahın maiyetinde görev alırlardı. Bunlar İstanbul’da Süleymaniye’deki bekâr odalarında Sultan Ahmet, Elçi Kurşunlu ve Yenicami hanlarında ikâmet ederlerdi. Taşraya çıkan Kapıkulu süvarileri, ise Kütahya ile Edirne arasında, yeni Marmara bölgesinde oturmak zorundaydılar. XVI. yüzyılda teşkilatın bozulmasıyla bunlar Anadolu ve Rumeli’de istedikleri yerlerde oturmaya başladılar. XVII. yüzyılda bunlar nispeten disiplin altına alınmışlardı.

Sipahiler savaş sırasında, padişahın sağında, silahtarlar solunda yer alırlar, Otağ-ı hümâyûnda nöbet beklemek, ulûfeciler hazine-i hümâyunu korumak, garipler de padişahın çadırını korumak gibi görevlerle yükümlü idiler.

Kapıkulu süvarilerinin evlenmeleri genellikle daha kuruluş yıllarından itibaren kabul edilmiştir. Bunların yetişkin oğullarının da Kapıkulu süvari ocaklarına alınmaları kanunla belirlenmişti. Ancak bunların ocağa girişi babalarının ölümü ya da babalarının oğulları lehine ulufelerinin bir kısmından vazgeçmeleri ile mümkün olurdu. Ancak ocakların disiplini bozulunca bunlar gelişi-güzel kaydedilmeye başlandılar.

Kapıkulu süvarileri özellikle XVII. yüzyılda çıkan ayaklanmalarda devlete büyük zararlar vermişlerdir. Hüsrev Paşa’nın Üsküdar, Diyarbakır ve Mardin ayaklanmalarını yöneten yeğeni Deli İlahî ve Niğde’de ayaklanarak İstanbul üzerine yürüyen Gürcü Nebi bunlardan bazılarıdır. Kapıkulu süvarilerinde disiplinsizliğin ilk örneği, savaşa katılmamakla baş göstermiştir. II. Osman döneminde 20 bin olan ocak mevcudu, savaş sırasında 5-6 bine kadar düşüyordu. 1812 yılında ise 100 kadar süvarinin savaşa katıldığı görülmüştür.

Kapıkulu süvarilerini disiplin altına alma teşebbüsleri başarılı olamamış, büyük tepkilerle karşılanmıştır. 1687′de veziriazam Süleyman Paşa’nın Kapıkulları üzerine giriştiği hareket, çıkan büyük bir ayaklanma ile kendisinin katline ve IV.Mehmet’in tahttan indirilmesine sebep olmuştur.

Kapıkulu süvarileri arasında hükümete başkaldırarak, Divan-ı hümâyûnu basan ve padişahı tehdit eden ilk ocak Kapıkulu süvarileridir. III. Murat’ın cülusunda cülus bahşişi için Kapıkulu süvarileri Di-van’ı, basmışlar, Sokullu Mehmet Paşa bunları güçlükle ikna etmiştir.

Kapıkulu süvarileri derece itibariyle Yeniçerilerden üst durumda idiler. Bu sebeple aralarında bir çekişme vardı ve durum özellikle savaşlarda kendini göstermekteydi. XVII. yüzyılda saray kadınlarının ve ağaların saltanatı döneminde bu iki ocak birçok defa karşı karşıya geldiler. Kapıkulu süvarileri dağınık olduklarından mücadeleyi kaybettiler ve Yeniçeriler devletin tek gücü halini aldı. 1588′de başlayan sipahi ayaklanmalarını 1595, 1597, 1603, 1622, ;1623, 1632, 1648. 1654, 1656, 1657 ve 1687 yıllarındaki ayaklanmalar takip etti. 1597 ve 1603 ayaklanmalarında yeniçeriler, Kapıkulu süvarilerini büyük hezimete uğrattılar. 1631, 1656 ve 1657′de Kapıkulları iyice ezilmişler ve askerî sınıfın en yüksek derecesinden en aşağı derecesine düşmüşlerdir. 1826′da Kapıkulu ocakları lağvedilirken Kapıkulu süvarileri yok denecek kadar azalmışlardı. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra Şûra-yı saltanatta verilen bir kararla, altı bölük halkı da lağvedildi. Karar vilayetlere de tebliğ edilerek Kapıkulu süvarileri kethüda yerleri ile sahipliklerine de son verildi.

0

#4
Kullanıcı çevrimdışı   Hale 

  • Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 40.278
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Forum İtibarı: 240
Mükemmel
Osmanlı Ordusu - Osmanlı Askeri Teşkilatı



Osmanlı ordu teşkilatı, Anadolu Selçukluları, İlhanlılar ve Memlüklüler devletlerinin askeri teşkilat yapılarından belirli ölçülerde yararlanılarak kurulmuştur.


Osmanlı İmparatorluğu Ordusu'nun Başkomutanlık görevini Hakanlar yapmışlardır.

Yaya ve atlılardan oluşturulan ordunun atsız kısmı "yaya”, süvarileri ise "müsellem” şeklinde adlandırılmıştı. Kapıkulu Ocakları'nın kuruluşuna kadar savaşlarda fiili olarak hizmet gördüler.



forum


Topçu arması




Osmanlı Devletinin temeli atılırken süvari olan beylik kuvvetlerinin yerine vezir Alâaddin Paşa ile Kadı Cendereli Kara Halil'in tavsiyeleriyle Türk gençlerinden oluşan ayrı ayrı biner kişilik yaya ve müsellem isimleriyle muvazzaf iki sınıf piyade ve süvari kuvveti kuruldu.

Osmanlı ordusunda; alemkılıç, ok, sapan, bozdoğan, topuz da denilen gürz, kamçı, döğen, balta, meç, şimşir, gaddara, yatağan, hançer, kama, mızrak, cirit, kantariye, kastaniçe, süngü, zıpkın, tırpan, çatal, halbart, mancınık, müteharrik kule, şayka, zarbazen, miyane zarbazen, şahî zarbazen, şakloz, drankı, bedoluşka, marten, ejderhan, kolonborna, miyane, balyemez adlarındaki toplar şişhaneli karabina, çakmaklı, fitilli çeşitleriyle tüfek, tabanca, zırh, karakal, miğfer, dizçek, kolçak, kalkan da düşman silâhından muhafaza için kullanılırdı.



Beylik-Devlet Döneminde Osmanlı Ordusu



Beylik-Devlet Döneminde Osmanlı Ordusu, Osman Gâzi (1281-1326) devrinde Türk atlı aşîret kuvvetlerinden oluşmaktaydı.

Selçuklu Sultanı Sultan Alâaddin tarafından Bizans sınırına bir uç beyi olarak tayin edilen Ertuğrul Gazi'ye yurt olarak verilen yer bugünkü Bursa, Kütahya ve Bilecik vilâyetlerinin sınırlarının birleştigi yerdir.

Beylikler döneminde Osmanlı, komşu Türkmen beylikleriyle mücadele yerine, Balkanlar üzerine seferler yapmıştır. Topraklarını çok kısa bir sürede genişleten ve savaşmak ve yönetmek ikilemi ile karşı karşıya kalan Osmanlının basit beylik yapısından kurtulması için düzenli bir devletin niteliği olan askeri, siyasi, iktisadi ve sosyal yapısal öğelerin oluşturulmasını ve geliştirilmesini zorunlu haline getirmiştir.

İlk seferler ve fetihler beyliğe bağlı aşiret kuvvetleri ile yapılmıştır. Zamanla fetihlerin genişlemesi sefere çıkacak asker ihtiyacını arttırdığından düzenli bir ordunun kurulması zorunlu hale gelmiştir. Bu zorunluluk sonucu tamamen Türk gençlerinden yerleşik birlikler oluşturulmuştur. İlk düzenli ordu oluşturma teklifi Alaeddin Paşa ile Bursa Kadısı Çandarlı Kara Halil tarafından yapılmış, İznik seferinden önce bu adım Orhan Gazi tarafından atılmıştır.

Osmanlı kuvvetleri beylik döneminde Osman Gâzi zamanında Türk atlı aşiret kuvvetleri, Nöker ile Orhan Bey zamanında eklenen yaya ve müsellemlerden meydana geliyordu.



Yükselme Döneminde Osmanlı Ordusu (1452-1579)


Osmanlı Devleti’nin beylik-devlet siyasetinden imparatorluk siyasetine geçişi imparatorluk içinde bağımsız güç bırakmak istemeyen, merkezi otoriteyi devşirme-kapıkulu-yeniçeri-enderun sistemiyle sağlamlaştırmak isteyen II. Mehmet ile başlamıştır.

II. Mehmet Yeniçeri ocağına büyük önem vermiş Çandarlı ailesinden sonra vezir-i azamlığa devşirme-kapıkulu kökenliler getirilmeye başlanmış ve yeniçeri-devşirme aristokrasisi Cem ve II. Bayezıt arasında çıkan taht kavgasında belirleyici rol oynayarak tımarlı sipahi-Türk aristokrasisine karşı üstünlük sağlamışlardır.



Duraklama Döneminde Osmanlı Ordusu (1566-1699)


Kanunî Sultan Süleyman'ın ölümü ile, devletin henüz karalarda üstünlüğü, iç denizlerde hakimiyeti ve sosyal düzeni devam etmekte idi.

Duraklama Döneminde artık ihtiyaç kalmayan yaya ve müsellemler ve voynuklar gibi bazı eski askeri birlikler kaldırılmıştır. Kapıkullarının toplam mevcudu; 1470'lerde 13.000, timarlı sipahi 60.000; 1526'da kapıkulu 24.000, timarlı sipahi 80.000 olduğu halde, 1610'larda kapıkulu 40.000'e çıkmış, timarlı sipahi sayısı 20.000'e düşmüştür. Sonuç olarak, tımar sisteminin bozulmasının en olumsuz tarafı, devletin iktisadi yapısına yansımasıdır.

1593-1606 Avusturya harplerinde tımarlıların yerine mecburiyet sebebiyle Sekban ve Tüfenkçilerin sayılarının fazlalaştırılması tımar sistemiin bozulmasına aynı zamanda sulh dönemlerinde boşta kalan Sekbanların başıbozukluğu ordu disiplininin bozulmaya başlamasına neden olmuştur.

Küçük timar sahipleri 1580'lerden itibaren batıdan gelen büyük ölçüde gümüşün fiyatların düşmesine sebep olması üzerine masraflı seferlerden kaçınmaya başlamışlardır. İltizam sisteminin yaygınlaşması üzerine tımar sisteminin önemini kaybetmiş ve eyaletlerde asker yetiştirilmemeye başlanmıştır.

Sokullu Mehmed Paşanın ölümünden sonraki 30 sene boyunca devlet idaresinde ehliyet sahibi yöneticilerin getirilmemesi orduyada yansımıştır.

Düzenin bozulduğu Yeniçeri Ocağını düzenlemek isteyen II. Osman (1618-1622) yeniçeriler tarafından tahttan indirilerek yerine, I. Mustafa getirilmiş ve sonrasında, Yedikule Zindanları'nda katledilmiştir.

• III. Murat döneminden itibaren kapıkulu ocaklarına kanunlara aykırı asker alınarak sayılarının artırılması
• Yeniçerilerin geçim sıkıntısını ileri sürerek askerlik dışında işlerle uğraşmaları
• Denizcilikle ilgisi olmayan kişilerin donanmanın başına getirilmesi
• Avrupa’da meydana gelen harp teknolojisindeki gelişmelerin takip edilmemesi
gibi etkenler Osmanlı askeri sisteminin bozulmasına neden olmuştur.



Gerileme döneminde Osmanlı Ordusu (1699-1792)



Gerileme döneminde, Avrupa örnek alınmaya çalışılmış, teknik ve ekonomik alanlarda yapılanmaya gidilirken Donanmanın yenilenmesi gibi askeri birtakım yenileşme çabalarına gidilmiştir.



Çöküş Döneminde Osmanlı Ordusu (1792-1918)


• III. Murat döneminden itibaren kapıkulu ocaklarına kanunlara aykırı asker alınarak sayılarının artırılması,
• Yeniçerilerin geçim sıkıntısını ileri sürerek askerlik dışında işlerle uğraşmaları,
• İltizam sisteminin yaygınlaşması üzerine tımar sisteminin önemini kaybetmesi ve eyaletlerde asker yetiştirilmemesi,
• Denizcilikle ilgisi olmayan kişilerin donanmanın başına getirilmesi,
• Avrupa’da meydana gelen harp teknolojisindeki gelişmelerin takip edilmemesi,
gibi etkenler Osmanlı askeri sisteminin bozulmasına neden olmuştur.

0

#5
Kullanıcı çevrimdışı   Hale 

  • Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 40.278
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Forum İtibarı: 240
Mükemmel

Osmanlı Askeri Teşkilatı





Osmanlı Devleti, İslâm'ın askeri olmaktan, İslâm adaletini dünyaya yaymaktan daha büyük şeref düşünmemiştir.

Hangi şartlar olursa olsun, Osmanlı ordusu, İslâm'a karşı nerede saldırı varsa orada mutlaka yerini alırdı ve Osmanlı Allah için yaşadı, Allah için devlet idare etti.

Yeniçerilikte bir acemi oğlan bir mürşide bağlanmadan askere alınmazdı. Yeniçerilik, acemi oğlan denilen başlangıç devresinden başlar. Zamanımızda buna, askerde eğitim deniyor. İlk eğitimin verildiği yer acemiliğin yetiştirildiği yer. İşte böyle bir hedefe ulaşabilmek için mutlaka bir mürşide tâbî olmak gerekiyordu, tâbî olmayan asker olamazdı. Allahû Tealâ'nın velayet mertebesine ulaşamamış olan, evliya olmamış olan bir subayın olması söz konusu değildi. Paşalara gelince, onlar daimi zikrin sahipleriydi. Kara ordusunda böyle olan bu durum deryada da aynı standartlardaydı, bütün reisler mutlaka mürşitlerine bağlı, Allah'ın yolunda olan, Allah için savaşan insanlardı.

Osmanlı ordusu nereye gitse, eğer oradan bir şey alırsa mutlaka parasını oraya bırakırdı. II. Murat devrinde, ordu sefere çıkmadan evvel II. Murat ilanlar çıkartıyor, diyor ki:

"Benim ordum kul borcuyla sefere çıkmaz. Kimin borcu varsa mutlaka götürsün parayı saraydan alsın, hazineden alsın. Borcunu versin. Ondan sonra katılsın orduma."

Böyle bir ordu yola çıkıyor.

Osmanlı'nın bozulma devresinde, Osmanlı askerinin gittiği yerde ağaçlardan, asmalardan yenen üzümlerin bir kısmının yerine paraların konulmadığına şahit oluyoruz. Osmanlıda bozulma oluyor yüzyıllar sonra ve Osmanlı bu sebeple cihan hakimiyetini kaybediyor. Ve Osmanlı o güne kadar, tarihi boyunca kendisine Nizam-ı Alem diyordu.

Osmanlı, dünya üzerinde daha büyük bir devlet tanımıyordu . Kanuni Sultan Süleyman zamanında Osmanlı harp kadırgalarının toplamı, Avrupa'daki bütün kadırgalarından fazlaydı. Dikkatle bakın Osmanlı harp kadırgalarının toplamı, Avrupa'daki bütün harp kadırgalarının toplamından fazla. İşte Osmanlı buydu! Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u aldığı zaman, ordusu o devrin en mütekâmil ordusuydu. Bütün son icatlar ordunun içindeydi. En büyük topları Fatih Sultan Mehmet döktürmüştü. Öyleyse sadece Allahû Tealâ'nın yardımı değildi Osmanlıyı Osmanlı yapan; bir başka şey, bir başka husus, zamanın getirdiği bütün tekamül sistemlerini kullanabilme stratejisi.



Osmanlı Ordusu


Osmanlı ordusu, kuruluşundan 20. yüzyılın başına kadar kara ve deniz kuvvetleri olmak üzere teşkilâtlanmıştı:


Kara Kuvvetleri


Osmanlıların kuruluşunda ordu, aşiret kuvvetlerinden meydana geliyordu. Fetihlerin genişlemesiyle, gönüllülerin fethedilen yerlere iskânıyla, Türkmen bey ve kuvvetlerinin katılmasıyla asker miktarı artıp, teşkilâtlanmaya gidildi. Beylik, akıncı ve gönüllü kuvvetlerine ilâveten 1361 yılında yaya (piyade) ve müsellem (süvari) olmak üzere muntazam ve daimî ordu teşkilâtı kuruldu.

Osmanlı kara kuvvetleri; piyade, süvari eyâlet askerleri, teknik ve yardımcı sınıflardan meydana gelirdi.

Piyadeler; acemi, yeniçeri , cebeci, topçu, top arabacıları, lağımcı, humbaracı ocakları olmak üzere yedi ocağa ayrılırdı. Süvariler de; sipahi, silâhtar, sağ ulûfeciler, sol ulûfeciler, sağ garipler, sol garipler bölükleri olmak üzere altı bölüğe ayrılırdı.

Eyâlet askerleri; tımarlı sipahiler ve yerli kulu teşkilâtı olmak üzere ikiye ayrılırdı.

Timarlı sipahiler, Osmanlı ordusunun en önemli kısmı olup, tımar sahipleriyle, bunların beslemek ve yetiştirmekle yükümlü oldukları askerlerden meydana gelirdi.

Yerli kulu teşkilâtı, yurtiçi, geri hizmet, kale kuvvetleri teşkilâtı olmak üzere üç bölümdü. Yurtiçi teşkilâtı; belderanlar, cerahorlar, derbendciler, martalozlar, menzilciler, voynuklar gruplarından oluşurdu. Geri hizmet teşkilâtında; yaya ve müsellemler ile yürükler vardı. Kale kuvvetleri teşkilâtı; azaplar, gönüllü ve beşlilerden meydana gelirdi.

Akıncılar, Osmanlı ordusunun öncü kuvvetleri olup, kuruluşuna, gelişmesine ve genişlemesine çok hizmetleri geçti.


Deniz Kuvvetleri (Donanma)


Osmanlı Deniz Kuvvetleri, Karesi, Menteşe, Aydın gibi denizci beyliklerin hâkimiyet altına alınmasıyla sahip olunan gemi ve personeliyle kuruldu. İlk zamanlarda Karamürsel, Edincik ve İzmit'teki gemi inşâ tezgâhları, Sultan Birinci Bâyezîd Han (1386-1402) zamanında Gelibolu, Sultan Birinci Selim Han (1512-1520) zamanında Haliç, Sultan Birinci Süleyman Han (1520-1566) zamanında Süveyş ve zamanla Rusçuk, Birecik tersaneleri kuruldu. Bu tersanelerde kürekli ve yelkenli gemiler îmâl ediliyordu. Buharlı gemilerin keşfiyle 1827'de donanma, Buğu denilen bu gemilerle de donatıldı. Kürekli gemi çeşitleri olarak; uçurma, karamürsel, aktarma, üstü açık, çete kayığı, brolik, celiyye, çamlıca, şayka, firkate, mavna, kalite, gırab, santur, çekelve, kırlangıç, baştarde ve kadırga kullanıldı. Yelkenli gemi çeşitlerinden de; ateş, ağrıpar, barca, brik, uşkuna, korvet, kalyon, firkateyn, kapak ve üç ambarlı kullanıldı.

Donanma-i Hümâyûnun başı 1867 yılına kadar kaptanı derya, bu târihten sonra da bahriye nazırı unvanını taşıdı. Osmanlı donanması, muazzam teşkilâtı, kuvvetli harp filosu, cesur, üstün kabiliyetli kaptan ve leventleriyle Karadeniz, Ege Denizi, Akdeniz ve Kızıldeniz'e hâkim olup, Hind ve Atlas Okyanuslarında Osmanlı sancağı ile armasını dalgalandırıp temsil ediyorlardı. Osmanlı donanmasının 27 Eylül 1538 târihinde müttefik Avrupa devlet ve kavimlerinden meydana gelen Haçlı donanmasına karşı kazandığı Preveze Deniz Zaferi, bugün de Deniz Kuvvetleri günü olarak kabul edilmektedir.

Osmanlı ordusunda; ateşsiz, ateşli, koruyucu silâhlar kullanılmaktaydı. Ateşsiz silâhlar; kılıç, ok, sapan, bozdoğan, topuz da denilen gürz, kamçı, döğen, balta, meç, şimşir, gaddara, yatağan, hançer, kama, mızrak, cirit, kantariye, kastaniçe, süngü, zıpkın, tırpan, çatal, halbart, mancınık, müteharrik kule...

Ateşli Silâhlar, şayka, zarbazen, miyane zarbazen, şahî zarbazen, şakloz, drankı, bedoluşka, marten, ejderhan, kolonborna, miyane, balyemez adlarındaki toplar şişhaneli karabina, çakmaklı, fitilli çeşitleriyle tüfek, tabanca kullanılırdı. Zırh, karakal, miğfer, kalkan da düşman silâhından muhafaza için kullanılırdı.

1839 Tanzimat ilânına kadar, orduyu hümâyûnda mülkî vazifeleri de olan askerî rütbeler şunlardır: Sadâret, vezir, beylerbeyi, ülâ, sancak beyi, alaybeyi, kaymakam, binbaşı, sağ kol ağası, yüzbaşı, mülâzımı evvel, mülâzımı sânî, zabit vekili, başçavuş, onbaşı, nefer.
Son devir askerî rütbeler ve İkinci Abdülhamîd Han (1876-1909) zamanında, 1900'de subay maaşları şöyleydi:

Müşîr (mareşal) iki yüz elli altın, ferik (korgeneneral) yüz altın, mirliva (tümgeneral) altmış altın, miralay (albay) yirmi beş altın, kaymakam (yarbay) on sekiz altın, binbaşı on iki altın, kolağası (kıdemli yüzbaşı) on altın, yüzbaşı beş altın, mülâzımı evvel (üsteğmen) iki buçuk altın, mülâzımı sâni (teğmen) iki altın, nefer (er) bir mecidiye (bir altının beşte biri). Bu maaşlar net ve kesintisiz verilirdi. Her ay da ihsânı şahane (pâdişâh hediyesi) alan pek çok subay vardı.


Osmanlı Askeri Teşkilatı hakkında farklı milletlere ait bazı görüşler:


ORDU-ASKER



Sayfa 324

· Mareşel Montecuccoli,
bir çok Batı diline çevrilerek klasik olmuş tâbiye kitabında Türk ordusunu şöyle anlatıyor:

" ...Osmanlı Devleti o derecede kudretli ve kuvvetli bir imparatorluktur ki, hesapsız sayıda, mükemmel eğitim görmüş askerlerden müteşekkil ordusu, her an harbe hazırdır. İstenildiği anda yürüyüşe geçebilen bu ordu, her zaman emre âmâdedir. Ordunun yürüyüşe başladığını daha düşman öğrenmeden Türk ordusu, muharebe sahasına girmiştir. 1660 yılında gemilere manda ve öküzleri koşup Tuna yoluyla Belgrat'a, Osiyek'e, Budapeşte'ye Türkler'in çektirdikleri gemiler ve taşıdıkları yiyecek ve ağırlıklar tarif edilemez, akıl almaz. Gerek ordu yürüyüşünü, gerekse ağırlık naklini Osmanlılar, bütün hileleri kullanarak saklarlar. Düşman casuslarına daima ters hedef verirler. Her seferindeki hileleri de bir öncekinden farklıdır. Nitekim herkesi Venedik seferi yapacaklarına inandırıp birden Transilvanya'da görünen Türk ordusu, şaşkınlık yaratmıştır. Malta'ya gideceklerini yayıp Girit'e sefer etmeleri de böyledir. Savaştan çok önce vaktiyle tedarik görmek, Romalılar'da usul ve kaide idi. Osmanlılar, zuhurlarından bu ana kadar Romalı'ların bu usul ve kaidesini aynen tatbik etmişlerdir. Osmanlılar ordusundaki her çeşit san'at erbâbı işçinin sayısı, şaşılacak kadar çoktur. Kılavuzları ve casusları da çoktur. Ordunun büyük ağırlıkları ve topları bulunduğu için nakliyeye ehemmiyet verilir. Diğer milletlerin tahammül edemedikleri, tâkat getiremedikleri meşakkatlere Türk ordusu alışıktır. Çok iyi siper ve tabya yaparlar. Ordunun yürüyüşü fevkalâde sür'atlidir. Bizde "Türk'e ayak kurşundan ve el demirdendir." atasözü meşhurdur. Türk askeri cesurdur. (krş. Cevdet, I, 92-3)

Sayfa 325

· Grenard Grenard, şevket devri Türk ordusunu şöyle anlatır:

"Muharebe meydanında Türk askeri ölür teslim olmazdı. İlk çağırma emrine daima hazırdı. Her nefer yüzbaşısını tanırdı. Her nefer kumandanının kendisinden önce yığınak yerinde bulunacağından emindi ve ona göre davranırdı. Bu sûretle en kısa zaman içinde Sultan'ın emrinde çok tecrübeli, iyi silahlandırılmış, iyi atlandırılmış, iyi kumanda edilen, sayı bakımından olduğu kadar kalite bakımından da üstün bir ordu âmâde olurdu. Topçuya çok hususî bir ihtimam gösterilirdi. Top sayesindedir ki II. Mehmet İstanbul'u almıştı. Top sayesindedir ki Osmanlılar başlıca zaferlerini kazanmışlardı. Top boldu, çeşitliydi, iyi imal edilmişti ve kullanılmasını fevkalâde iyi bilen ellerdeydi. Bilhassa ağır Türk topları, dehşet vericilikleriyle meşhurdu. XVII. asırda bile dünyanın en iyi topu ve topçusu Türk ordusundaydı.

Yardımcı sınıflar iyi yetiştirilmişti: Cebeciler, demirciler, nakliyeciler ve her türlü yardımcı sınıf. Türk levazım teşkilatı yer yüzünün en iyisiydi. Asker, ülkenin sırtından geçinmezdi; levazımın kendisine verdiğinden başka ne yemek, ne almak isterse hepsini öderdi.

Sayfa 326

· XVI. asırda Türk ordugahını gören Postel
"dünyanın en ilâhî düzeni= le plus divin ordre du monde" ibaresini yazmaktan kendisini alamamıştır.

· XV. asırda Bertrandon de la Brocquiere: "Bizim 10 askerimizin yaptığı gürültüyü, 1.000 Türk askeri bir araya geldiği zaman duymadım." diye yazar.

· Rodos'u teslim almak üzere kaleye giren 30.000 askerden bir tek gürültü, bir tek kelime, adım seslerinden sonra hiçbir şey duyulmadığını gözleriyle gören Hristiyan müşahidler hadiseyi yazmışlardır.

· Paule Jove, Türk askerinin Hristiyan askerinden 3 üstünlüğü olduğunu kaydeder: Kumandanlarına körü körüne itaat, muharebe meydanında canlarını sakınmamak, yiyip içmeksizin çok uzun yol yürüyebilmek.

· Thevenot: "Bir şeyleri eksik olduğu zaman sadece sabrederler. Giyimleri ve teçhizatları hafif, yorgunluğa mütehammildirler, sür'atleri hayret vericidir. Cengiz Han'ın askerlerine benzerler." diye kaydediyor.

· Postel: "Hristiyan askerinin 3 gün 3 gecede aldığı yolu, Türk askeri bir gecede alır." diye yazmaktadır.

· Busbeçg: "Teşkilatının kudreti ne olursa olsun, Türk ordusu nâmağlub bir ordu değildi. Pekala mağlubiyetlere de uğradığı oldu. Ona mukavemet edilemez kudretini veren başlıca iki hususiyet vardı: Daima seferberlik halinde, daima emre âmâde idi ve sefer yolu ne kadar uzun olursa olsun yürümeye hazırdı. Halbuki Avrupalılar her yeni sefer için büyük masraflarla yeniden asker toplamaya mecburdular ve üstelik bu askerlerin iradesi kısa zamanda gevşiyordu. Diğer taraftan Türkler bir başarısızlıkla karşılaşınca aynı teşebbüsü tekrarlamak, gene tekrarlamak karakterinde idiler. Bu sebat, inatçılık ve tâkıyb fikri Osmanlı prensibi idi. Cengiz'in, Timur'un, Babur'un prensibi de bu idi. Bu tâkıyb fikri ve muvaffak oluncaya teşebbüse devam azmi, şüphesiz devletin malî gücü sayesinde olabiliyordu. Ordu ile devlet iyice kaynaşmıştı ve maliye bu gücün emrindeydi. Halbuki Batı'da ordular, sosyal yapının üzerinde ve dışında, sonradan eklenmiş müesseselerdi. Bunun neticesi olarak Avrupa orduları için normal kaynaklar bulmakta müşkilat içindeydi. Avrupa hükümdarları üst üste yığılan istikrazların yükü altındaydı. Charles Quint bile bu durumdaydı. Türkiye'de ise aksine ordu hükümetin normal imkânları içinde hayatını devam ettiriyordu.

Sayfa 265

· II. Murad ve Fatih Mehmed
zamanında 22 yıl Türkler arasında esir olarak yaşıyan ve sonradan Almanya'ya dönerek hatıralarını yazıp bastıran Georg von Mühlenbach (s.432):

"100.000 atın bulunduğu Türk ordugâhında bir tek atın kişnemesinin bile duyulamayacağını" yazmaktadır. Sessizliğin savaş sırasında ne derecede işe yarayacağı âşikârdır.

· Babinger: "Türk ordusundan hâkim olan mâneviyât, muhakkak ki herhangi bir düşman ordusununkinden çok üstündü." der.

· Gene II. Murad devrinde Türkiye'ye gelip Türk ordusunu gören De la Brocqiere şunları yazar:

"Ordudaki büyük emirler ve kumandanlar; öyle basit bir kıyafette idiler ki, onları, alayların içinde alelâde neferlerden ayırmak imkânsızdır. Padişahı (II. Murad'ı) camide namazını kılarken görmeye muvaffak olabildim. Ne tahta benzer ki bir koltukta ne bir iskemlede değil, fakat yere serilmiş bir seccadede ibadet ediyordu. Çevresinde, arkasında veya başı üzerinde, mevkiini işaret eden hiçbir şey yoktu."

· XVII. asrın son yarısında, bu haşyet verici sessizlik hâlâ devam ediyordu. Türk ordusu pek büyük bir sessizlik ve Majeste'nin (XIV. Louis) askerleri arasında tasavvuru müşkül bir tevazu içindeydi.

Sayfa 266

· Yabancıları her şeyden fazla şaşırtan bu sessizlik bahsine Busbecq tekrar döner ve Kânûnî'nin Amasya ordugâhını şöyle tasvir eder:


"Bu muazzam kalabalık içinde medhe değer görünen nokta, sessizlik ve disiplindir. Hiç bir bağrışma ve uğultu yoktur. Halbuki alelâde kalabalıklarda böyle şeyler eksik olmaz. Herkes kendisine tayin edilen noktada rahatça duruyordu. Paşalar, sancak ve alay beyleri, yüzbaşılar ve daha küçük Türk subayları yerlerine oturmuşlardı. Alelâde neferler ayakta idi. En çok göze çarpan topluluk, sayıları bir kaç bine erişen yeniçerilerdi. Bunlar, diğer birliklerden ayrı bir yerde uzun bir saf halinde duruyorlardı. O kadar sessizdiler ki, benden çok uzakta bulunmadıkları halde, acaba canlı insanlar mıdır, yoksa birer heykel midirler diye tereddüt ediyordum. Bu mevki'den ayrıldığım zaman; hoş bir manzara göründü. Sultan'ın hasa alayı atlar üzerinde, yerlerine dönüyorlardı. Atlar gayet güzel ve yüksek olduktan başka, gayet bakımlı ve süslü idi.

· İstanbul'a gelen Fransız rahiplerinden Canillac, Türk askerinin harp adamları değil keşiş sanılacak derecede sessiz ve mütevazı olduğunu, Dîvân-ı Hümâyûn'da vezirlerin bile yüksek sesle konuşmadıklarını kaydediyor.

Sayfa 268

· Gene Iorga (I, 198-9 ) şöyle der: "Bir Avrupa ordusunun bir ülkeden geçmesi ülkenin halkı için bir felaket, bir Türk ordusunun geçişi bir saadetti.


Halk, Türk ordusunun kendi memleketlerinden geçmesini dört gözle beklerdi; zira zengin Türk ordusu ile geniş ölçüde alış veriş yapardı. Balkanlar'da genç hristiyan kızları, tek başlarına mal satmak için endişesizce Türk ordugâhına girerlerdi. Böyle bir durum Avrupa orduları için tamamen imkânsızdı.

· Çağdaş büyük Fransız yazarı Montaine'in kaydettiği gibi Yavuz'un ordusu memlûklerin Şam şehrine girerken, şehri çepeçevre kuşatan hârikulâde meyve bahçelerine el bile değdirmemişti. Türk ordusunda disiplin o derece idi.

Sayfa 268, 269 ve 270. yarısına kadar

· Meşhur İngiliz diplomatı Ricault, Orduy-u Hümâyûn ile köprülü-zade Fâzıl Ahmed Paşa'nın Uyvar seferine katılmıştır. Müşahadeleri arasında şunları anlatır:


"Gerek vezîr-i âzamın, gerek diğer büyük kumandanların otağlarına çadırdan fazla saray demek doğru olur. Fevkalâde büyük olmaları, muhteşem ve hârikulâde süsleri, çeşitli dairelere ayrılmaları, otağlara saray manzarası verir. En konforlu şehirlerde bile bu otağlardaki huzur yoktur. Aslında bu otağlara mermer, yahut başka değerli taşlardan yapılmış saraylardan fazla masraf edilmektedir. Zira otağın ömrü azdır, bir kaç yılda yenilenir. Saraylarsa, asırlarca ayakta kalır. Bu otağlar ve onları taşıyan kazıklar çok ağır çektikleri için nakilleri kolay değildir. Fakat bütün eşyalarıyla beraber bu seyyar saraylar, menzilden menzile taşınır.

Türk ordusu günde 5 veya 6 saat yürür, daha fazlası cebri yürüyüştür ve fevkalâde hallerde olur. Bütün ordu ağırlıkları at, katır ve develerle taşınır. Otağ kurucular, bir menzil önden giderek otağı hazırlarlar. Otağı sahipleri menzile gelince, otağlarını kurulmuş ve hazır bulurlar. otağ kurucu ekip, ordudan daima bir gün ileridedir. Aslında her otağ çifttir, birinde otağ sahibi yatıp dinlenirken, diğer otağ bir menzil ileride kuruluş halindedir. Türkler her menzili "konak" tabir ederler. Bu durum Türk ordusunda çok büyük sayıda deve, katır ve diğer yük hayvanlarının bulunmasını icap ettirir. Bu hayvan kervanlarına memur askerler de çok büyük sayıdadır. Bu da büyük masrafı mûcip olmaktadır. Fakat benim fikrime göre, bu halden daha fazla bir ihtişam gösterişi mümkün değildir ve Osmanlı İmparatorluğu bunu gerçekleştirmiştir.

Ordu da düzen tek kelimeyle fevkalâdedir. Fikrimce bu düzen, içki yasağı ile sağlanmaktadır. İçki yasağı, Türk askerini itaatkâr, uyanık ve kanaatkâr yapmıştır. Ordugâhta en küçük bir gürültü ve münakaşa duymak mümkün değildir. Halk ordularının geçişi sırasında en ufak bir endişe hissetmez. Ordu geçtiği yerde her şeyi peşin para ile satın alır; hanlarda geceleyin asker parasını öder. Türk ordugâhına, kızlarına tecâvüz edildiği için şikayete gelen anneler görmek mümkün değildir. Malının asker tarafından yağma edildiğini, hoş olmayan herhangi bir muameleye muhatap olduğunu söyleyerek şikayete gelen de yoktur. Zîrâ böyle şeyler olmaz.

Bu düzen, Türk ordusunu muzaffer kılmış ve imparatorluklarını muntazam şekilde büyütmüştür. Biz Hristiyanlar'ın ordularına ise şarap, Türk ordusunda görülenlerin tamamen aksine husule getirir. Türkler bunu çok iyi bilmekte ve değerlendirmektedir. Ordugâhlarına şarap girmemesi için her türlü tedbiri alırlar. İki üç gün önce bir konağa vâsıl olduk, bu konakta meyhaneler vardı, ordu orada bulunduğu müddetçe meyhaneler kapatıldığı gibi , her türlü şarap alış verişi ve satışı da yasak edildi.

Türk ordugâhı her zaman için son derece temizdir, en küçük bir çöp görülmez. Her çadırın yanına, tabiî ihtiyaçlar için geçici çukurlar kazılır ve bu çukurlar ordu hareket ederken toprakla doldurulur. Bu suretle Türk ordugâhı, en temiz şehirlerden daha temizdir.

Büyük yaz sıcaklarında yürüyüş olduğu zaman, nakliye katarları, gecenin 7. saatinde harekete geçirilir. Vezîr-i âzam ve maiyeti ise gece yarısından az sonra yürüyüşe başlar. Bu sûretle gündüzün zahmetli yürüyüşler yerine, gece yürüyüşleri tercih edilir. Her birliğin önünde öylesine bol miktarda meşale yakılır ki; gökyüzü, gündüz gibi aydınlanır. Bu işi "Meşaleci" denilen ve Şam yahut Halep ayetlerinden gelen Arap Birlikleri yaparlar. Bu birlikleri "Meşalecibaşı" denilen subayları düzenler.

Belgrad'dan geçerken genç Sırp kızları ordugâha geldiler. En iyi elbiselerini giymişlerdi. Getirdikleri malları birliklerin içine girip sattıktan sonra çekilip gittiler. Hangi yerden geçtiysek köylüler, orduyu sevinçle karşılıyorlardı. Türk askerine bol bol mal satıp çok para kazanıyorlardı."

Sayfa 300, 301 ve 302

· Üstün nişancı olan Türk askeri, üstün süvari idi de, doğuştan atlıydı. Bin yıl önce bir Hristiyan müellif, Türkler için: "Atlarıyla beraber doğmuş sanılırlar." demişti. Türk ordusu da esas bakımdan atlı bir ordu idi. Süvarilik meziyetleri XIX. asırda bile üstün kalmıştı.

· 1827'de Sir Adolphus Slade şöyle yazar:

"Türk süvarileri atlarına çok hakimler. Günlerinin çoğu at üzerinde geçer. Eğitimleri sert ve çok disiplinlidir. Atlarını daima muharebe sahasının icaplarına göre terbiye ederler. Eğitinde Türk süvarisi atını alevlere bürünmüş fıçılara, silah ateşlerine, domuz ayaklarına doğru sürer ve düz duvarlardan aşırır. Onun için Türk atı, muharebe meydanına girince ürkmez. Türk süvarisi atını sürmekteki mahareti kadar, dört nalla giderken nişan alması ve vurması ile de meşhurdur, çok keskin nişancıdır. Cirit atmada Türk süvarisinin üzerine yoktur. Hiç bir süvari, Türk süvarisi ile teke tek döğüşemez, mağlup olur.

Türk atlıları 100 yarda gibi kısa bir mesafede baskın tarzında taarruz eden nâdir dünya süvarilerinden biridir. Bu kabiliyetin ârızalı arazide ne derecede ehemmiyet taşıdığı âşikârdır. Nitekim Kelefçe muhaberesinden sonra Rus süvari subaylarıyla konuştum. Niye Türk süvarileri karşısında âciz kaldıklarını sordum. Arazinin Rusya'da bile alışmadıkları derecede ârızalı olduğunu, atlarının böyle arazide hareket edemediklerini, meşhur kazak süvarilerinin bile Türk atlarına yetişemediğini söylediler.

Kelefçe muharebesinde Türk süvarisinin hareket kabiliyeti inanılmaz bir şeydi. "Deli" denilen Türk süvarisinin cesaretine, benimle beraber muharebe meydanında bulunan arkadaşım İngiliz süvari yüzbaşısı Chesney'de hayretler içinde kaldı. Rus subayları bile Türk süvarilerinden "muhteşem cengâverlermiş" diye bahsetmeye başladılar.

Bir Rus subayından dinledim.

"Şumnu kalesinden bize taarruz için çıkan Türk süvarilerinin atlarını şaha kaldırarak gelmeleri, bana şövalye romanlarını hatırlattı, heyecanlandım." diyordu. "Türk süvarileri, ellerindeki mızrakları havaya atıp tekrar tutarak atlarını dört nala sürüyorlar ve yürük atları üzerinde, uçan kuş sürüleri gibi, ovaya akıyorlardı. Doludizgin at süren bu gözü pek insanların bazen kalpakları başlarından uçuyor, cepkenlerinin geniş yenleri yaprak gibi açılıyor, yağız atlarının kuyrukları rüzgârda dalgalanıyor ve ölüme göz kırpmadan ilerliyorlardı. Derken Rus süvarileri ile mızraklaşmaya başlıyor, ölüyor veya öldürülüyorlardı. Bu akım birden bir hengâme halini alıyor, dalgalanıyor, karışıyor, naralar yeri göğü inletiyordu. Kanlı muharebeden arta kalan süvariler, yıldırım gibi çark ederek aynı sür'atle dönüyorlardı. Fakat ric'at taktikleri şaşırtıcıydı. Öylesine dağılıyorlardı ki, iki atlıyı bir arada görmenin imkânı yoktu. Bu sûretle kendilerini tevcih edilmiş Rus toplarını hayal kırıklığına uğratıyorlardı. Rus topçuları teker teker her Türk süvarisine bir mermi göndermeyi göze alamıyorlardı. Bu sûretle geri çekilen Türk süvarilerinin çok azı şarapnel isabeti aldı.

Açıkta Türk süvarisini karşılayamayacağını anlayan Ruslar, bu defa müstahkem tabyaların arkasına sinerek Türk süvarilerini beklemeye ve onları mustahkem siperlerin önünde kırmaya karar verdiler. Türk süvarisi bu defa da taarruza geçmekten çekinmedi. Ölümden zerrece korkuları olmadığı âşikârdır. Rus siperlerine doğru yaklaştılar. Siperlere az kala atlarını dizginleyip bir an siperlerin ardındaki Rus kazak süvarilerine küfrediyor, onları kızdırıp siperlerden çıkarmak istiyorlardı. Siperlerin önünde bir an kalıp derhal çekildikleri için isabet almıyorlardı. Âdetâ şehir meydanında cirit oynuyorlardı. Bu yaptıkları artık süvariliğe bile sığar şey değildi. Tam manasıyla at canbazlığı idi. Rus topçusunun ateşi altında, ateşten mümkün olduğu kadar kaçınıp isabet almamaya çalışarak siperlere yaklaşıp piştovlarını Ruslar'ın üzerlerine boşaltıyorlardı. Fakat bir an geldi ki Rus toplarının ateşi şiddetlendi. O zaman Türk süvarisi ric'ate başladı. Ama atlarının üzerlerinde görünmüyorlardı, kafalarını atlarının karnına sokup çekiliyorlardı.

Fakat başları atlarının karnında çekilmeleri çok kötü netice verdi. Zira çevrelerini görmüyor, yanlız istikamet tayin edebiliyorlardı. Kumandanları Reşit Paşa'nın yalnız başına Rusların önünde kalakaldığını göremediler. Bir kazak yüzbaşısı, Rus siperleri önünde şaşkın şaşkın bakan bir Türk süvarisini fark etti. Süvarinin üzerindeki parlak üniformadan, bunun büyük bir Türk subayı olduğunu anlamıştı. Reşit Paşa Serdar başkumandandı. Kazak yüzbaşısı atını sürdü, paşanın kolundan tuttu. Paşa şaşırmıştı. Tarihte ilk defa olarak bir Türk Serdarı'nın düşmana esir düşmesine bir saniye kalmıştı. Fakat o sırada ric'at eden bir Türk süvarisi durumu görmüş, atını gerisin geriye Serdar'a doğru sürmeye başlamıştı. Yıldırım gibi yetişip piştovuyla kazak yüzbaşısını alnından vurdu. Reşit Paşa'nın atının dizginlerini kavrayıp çekti. Ve paşasıyla beraber Şumnu istikametinde gözden kayboldu. Hadise yalnız bir an sürmüştü. Ruslar siperlerinin arkasında sadece şaşkın şaşkın seyrediyorlardı. Böyle bir vak'a olmamış gibiydi, sanki hayal görmüşlerdi.

XIX. asırda böyle olan bir süvarinin, XVI. asırda ne olduğu kıyas yoluyla kolayca tahayyül edilebilir. İngiliz amiralinin tasvir ettiği Türk süvarisinin, akıncılar askerin son fertlerinden biri olduğu aşikardır.

· 1789 tarihli bir Almanya İmparatorluk askeri jurnelinde: "Avrupa'nın en âlâ süvarisi olan Osmanlı süvarisi" denmektedir. Bu sûretle son zamanlara kadar Türk süvarisinin kesin şekilde Avrupa süvarisinden üstün olduğu anlaşılır. Fakat XVII. asırdan sonra muharebelerin mukadderâtı artık süvarinin elinde değildi, piyadenin eline geçmişti.


· Charles-Quint'in Kânûnî nezdindeki büyükelçisi Baron ve Busbecq:

"Türk sistemini kendi sistemimizle mukayese ettiğim zaman, istikbalin başımıza getireceği şeyleri düşünerek titriyorum. Bir ordu galip gelecek ve Pâyidâr olacak, diğeri de mahv olacaktır. Çünkü şüphesiz, ikisi de sağlam sûrette devam edemezler. Türkler'in tarafında, kuvvetli bir imparatorluğun bütün kaynakları mevcut; hiç sarsılmamış bir kuvvet var; sefer görmüş askerler, zafer îtiyadları, meşakkatleri tahammül kabiliyeti, birlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve uyanıklık var. Bizim tarafta ise, umûmi fakirlik, hususî israf, sarsılmış kuvvet, bozulmuş mâneviyât, tahammülsüzlük ve idmansızlık var. Askerlerimiz serkeştir, subaylarımız tamâkârdır. Disiplini istihkar ediyoruz. Sebatsizlik, serkeşlik, sarhoşluk, sefâhat, bizde bol bol mevcuttur. Bütün bunların en kötüsü düşmanın (Türkler'in) zafere, bizim de hezimete alışkın bulunmamamızdır. Neticenin ne olacağını tahminde tereddüt, artık caiz midir? Yalnız İran, bizim lehimize işe müdahale ediyor. Çünkü düşman, hücûma teşebbüs ettiği zaman arkalarını tehtid eden tehlikeyi (İran-ı) hesaba katmak mecburiyetindedir. Fakat İran bizim mukadderâtımızı geciktirmekten başka bir iş görmüyor. İran bizi kurtaramaz. Türkler, İranlılar ile işlerini neticelendirdikleri zaman, bütün Doğu'nun kuvvetlerinden yardım görerek, bizim boğazımıza atılacaklardır. Bu tehlikeye karşı ne kadar hazırlıksız bulunduğumuzu düşünmekten korkuyorum. (1 Haziran 1560'da Almanya'ya gönderdiği mektup) (Türk mektupları, H.C. Yalcın tercümesi. 141-2).

"İlk dikkat ettiğim husus, muhtelif teşkilatı mensup Türk askerlerinin, kendi karargâhları içinden hârice çıkmamaları idi. Bizim karargâhlarda cereyân eden işleri bilenler, buna inanmakta zorluk çekerler. Fakat gerçek şu ki, her tarafta tam bir sükûnet ve sessizlik hüküm sürüyordu. Kat'iyen kavga ve münakaşaya tesadüf edilmiyordu. Hiç bir türlü zorlama ve şiddet harekâtı görülmüyordu. Sarhoşluktan yahut kafa kızgınlığından ileri gelmiş yüksek sesler bile yoktu. Bundan başka, her taraf tertemizdi. Gübre yığınları, süprüntüler görülmüyordu. Göze, yahut buruna fena gelecek hiç bir şeye tesadüf etmedim. Bu gibi şeyleri Türkler yakıyorlar, yahut uzağa götürüyorlar. Neferler de büyük bir çukur açarak, pislikleri oraya gömüyorlar ve karargâhı tertemiz tutuyorlar. Bizim askerimiz arasında olduğu gibi hiç bir tarafta bir sarhoşluk, cünbüş yahut kumar gibi şeylere tesadüf edemezsiniz. Türkler kâğıt ve zar oyununu bilmezler. (s 201)

Bundan başka, düşman memleketinde bulundukları ve muharebe yakın olduğu zaman, Türk askeri, ordularını başka bir zaman için geri bırakabilirler. Açlık yüzünden zayıf düşmüş oldukları bir sırada muharebeye girmemeleri için böyle yapılır. Bu emre itaat hususunda tereddüt gösterirlerse padişah, bizzat öğle üzeri, ordunun göreceği bir yerde yemek yer. Bu sûretle herkes, aynı vechile hareket etmeye cesaretlendirilmiş olur. (s 204-5)

Türk ordugâhında (Amasya yakınlarında) bir bayram namazı seyrettim. Sarıklı başlardan mürekkep büyük bir topluluğun toplanmış olduğunu gördüm. Derin bir sessizlik içinde namazı idare eden dîn adamının sözlerini dinliyorlardı. Her saffın belirli bir durumu vardı. Ayrı saflar, dizildikleri açık sahrâda, tıpkı bir duvar gibi uzanıyordu.



Yılmaz Öztuna'nın Büyük Türkiye Tarihi kitabının 9. cildinden alınmıştır.

0

#6
Kullanıcı çevrimdışı   Hale 

  • Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 40.278
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Forum İtibarı: 240
Mükemmel
Sekban-ı Cedid



Sekban-ı Cedid (29 Eylül 1808-18 Kasım 1808) II. Mahmut tarafından daha önceki Nizam-ı Cedid ordusu model alınarak kurulmuş kısa ömürlü bir Osmanlı ordusudur.


Rusçuk ayânı Alemdar Mustafa Paşa İstanbul'a ordusuyla yürüyerek IV. Mustafa'yı tahtan indirdi ve yerine II. Mahmut'u tahta geçirdi. (28 Temmuz 1808) II. Mahmut, Alemdar Mustafa Paşa'yı sadrazam yaptı. Alemdar Mustafa Paşa'nın sadrazam olduktan sonra yaptığı ilk işlerden biri devletin ileri gelenleriyle büyük bir toplantı yapmak oldu. Bu toplantıda alınan kararlar Sened-i İttifak adı verilen bir belgede derlendi. Bu belge ile ayanlar, hükumet emirlerini dinleyeceklerine söz verdiler. Nizam-ı Cedid ordusu Sekban-ı Cedid adıyla yeniden kuruldu. O zamanki Karaman valisi Kadı Abdurrahman Paşa bu yeni ordunun başına geçti.

Tahttan indirilen IV. Mustafa ve adamları bu gelişmelerden hoşnut değillerdi. 14 Kasım 1808 gecesi, Alemdar Mustafa Paşa'nın konağını bastılar. Gelecek yardımı bekleyerek yeniçerilerle kıyasıya çarpışan sadrazam, damı delmekte olan yeniçerileri görünce patlattığı barut fıçısıyle intihar etti. Ayaklananlar II. Mahmut'u tahttan indirmek için saraya saldırdılar. Kadı Abdurrahman Paşa Sekban-ı Cedid askerleriyle Topkapı Sarayı'nı savundu. Bozguna uğrayan ayaklananların üzerine giden Kadı Abdurrahman Paşa, 3.000'den fazla yeniçeri ve diğer ayaklananları kılıçtan geçirtti. Ama yeniçeriler üstünlük sağladılar. Sultan II. Mahmut 18 Kasım 1808 tarihinde Sekban-ı Cedid'i dağıtmak zorunda kaldı. Kadı Abdurrahman Paşa Anadolu'ya kaçtı ama hakkında çıkan ferman gereği idam edildi.

0

#7
Kullanıcı çevrimdışı   Hale 

  • Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 40.278
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Forum İtibarı: 240
Mükemmel
Nizam-ı Cedid



Nizam-ı Cedid, Osmanlı Devleti'nde III.Selim tarafından kurulan düzenli ordudur. Yeni Düzen anlamına gelir. Yerine kurulduğu Yeniçeri ocağının çıkardığı Kabakçı Mustafa İsyanı sonucu ortadan kaldırılmıştır.


Nizam-ı Cedid Kavramı


Yeni Düzen anlamını taşıyan Nizam-ı Cedid deyimi, Osmanlı Devleti'nin gerileme devrinde, askerin ıslah ve yenileştirilmesine karşılık gelir.
III. Selim'den önce Nizam-ı Cedid kavramının kullanıldığı görülmektedir.

1689-1691 yılları arasında sadrazamlık yapan Köprülü Fazıl Mustafa Paşa döneminde, Hıristiyanların, Musevi ve Kıptilerin cizyelerinin tek elden toplanması, Cizye Kalemi'ne kayıt ve tescil edilerek, hem tahsilatın emektar ve mutemet cizyedarlar tarafından icrası, hem de devlete fazla irad temini için yapılan yeniliğe Nizam-ı Cedid Tertibi denmiştir.

1717 yılında İstanbul'a gelen Fransız subayı De Rochefort'un, sadaret kayslahat projesinin tercümesinde, yapılacak askeri yeniliğe Nizam-ı Cedid denmiştir.

Eski usul ve teşkilatı ifade eden Nizam-ı Kadim'e mukabil,ileri bir düzen kurma faaliyetini ifade için kullanılan Nizam-ı Cedid tabiri ise III. Selim zamanında yaygınlaşmıştır. III. Selim'in 1791 Ziştovi ve 1792 Yaş antlaşmalarıyla Avusturya ve Rusya ile harbe son verdikten sonra, devleti düştüğü zorluktan kurtarmak için yapmayı kararlaştırdığı harekat da Nizam-ı Cedid anlamıyla anılır.


Nizam-ı Cedid'i iki anlamda inceleyebiliriz

1. Dar Anlam:
Avrupa usulünde yetiştirilmek istenen talimli asker
2. Geniş Anlam: Yeniçeriliği kaldırmak veya hiç değilse faydalanabilecek şekle getirmek, Avrupa talim usulünü yeni kurulan askeri kuvvetin baskısı ile kabul ettirmek, ulemanın çağdışı düşüncesine karşı koyup nüfuzlarını kırmak, Osmanlı Devleti'ni Avrupa'nın ilim, sanat, ticaret, ziraat, teknik ve sanayide yaptığı ilerlemelere ortak etmek için gelişen yenilik hareketlerinin bütünü.

III. Selim, Ziştovi ve Yaş Antlaşmaları'ndan sonra, pek çok ıslahat yapmaya karar vermişti. İşe başlamadan önce, devlet adamlarının bu konudaki fikirlerini öğrenmek istedi. Böylece hem onların devlete ait düşüncelerini ve askeri ıslahat hakkındaki görüşlerini öğrenmek imkânı bulacak, hem de istihdam edeceği ekibin bilgi derecesini ve kabiliyetini öğrenip, onları faydalı olabilecekleri sahalarda çalıştıracaktı.


Layiha veren devlet adamlarını, ayrıldıkları gruplara göre şöyle isimlendirebiliriz:


1. Kanuni devrindeki kanun ve nizamlara dönüldüğü takdirde, ordunun düzenleneceğine inanan ve kendilerine muhafazakar diyebileceğimiz grup
2. Avrupa savaş usullerini ve talimlerini, "eski kanun ve nizamdır" diye kabul ettirmek isteyen, kendilerine telifçi diyebileceğimiz grup
3. Yeniçerilerin asla ıslah edilemeyeceğine inanarak, yeni bir askeri ordu kurulmasını savunan ve kendilerine "inkılapçılar" diyebileceğimiz grup.


Nizam-ı Cedid Ekibi


Yeni bir ocağın kurulmasına karar verilmesinin en mühim sebebi, yeniçerilerin ıslah edilmesinin çok zor olmasıydı. Bu ıslahat düşüncesini benimseyen III. Selim henüz tahta çıktığı sıralarda bu düşünceyi benimsemiş olan, açık fikirli ve yenilikçi taraftar bir ekibi toplantıya çağırdı. Bu ekibin başına da Rumeli Kazaskeri İsmail Paşazade Esseyid İbrahim İsmet Bey'i getirdi.

Yayla İmamı Risalesi'ne göre, Nizam-ı Cedid programı 72 maddeden oluşmuştur. Osmanlı Devleti bu ıslahatı yaparken Fransa'dan yardım istemiş, 1796 yılında konuyla ilgili olarak top, humbara dökümcüsü, top kundağı ve tüfenkçi işçileri gelmişti. Ayrıca, bir süre sonra Fransa'dan General Menand başkanlığında ve amele başı Bamilo ilen gelen heyetle birlikte Prusya'dan da subay ve danışmanlar geldi. Bunlardan Albay Von Goetze, 1798'de III. Selim'in isteği üzerine Osmanlı kara birliklerinde incelemelerde bulundu.


Merkezi Teşkilatta Nizam-ı Cedid'in Yeri


Yeniçerilerin kuşkulandırılması, düşmanlıklarının kazanılması ve işin daha baştan bitmesi gibi mahsurlar içerdiğinden Nizam-ı Cedid ayrı bir ocak değil de Yeni Asker, Bostancı, Tüfenkçi Ocakları adıyla Bostaniyan-ı Hassa Ocağı'na bağlandı.


Nizam-ı Cedid Ordusu


III. Selim'in topladığı bir mecliste, Sultan Süleyman devrindeki düzene dönülürse işlerin kolaylaşacağı fikri taraftar bulunca, ilk önce ocağa haftalık belli düzende talim yapılması fikri sorulmuş ancak ocak ağalarından olumsuz yanıt alınmıştır. Bunu üzerine Nizam-ı Cedid ordusunun kurulmasına karar verilmiştir. Yeniçerilerin tepkisini çekmemek için ise Bostancı Ocağı'na bağlı Bostancı Tüfenkçisi adı altında kurulmuştur.

İlk kışla Cezayirli Gazi Hasan Paşa'ya ait olan Levend Çiftliği'nde kurulmuş, daha sonra artan destekle beraber önce Üsküdar'da daha sonra da Üsküdar merkez olmak üzere Anadolu'da ortalar kurulmuştur. Bugünkü Selimiye Kışlası'nın temellerinin atıldığı Üsküdar Kışlası'na bağlı olan Anadolu'daki ortalar şöyleydi:Ankara Ortası, Bolu Ortası, Kayseri Ortası, Kastamonu Ortası, Kütahya Ortası, Kırşehir Ortası, Amasya Ortası, Sivas Ortası, Aydın Ortası, Çankırı Ortası, Çorum Ortası,Aksaray Ortası, Menteşe Ortası, Seydişehir Ortası, Niğde Ortası, Hamid Ortası, Manisa Ortası, İçel Ortası ve Karaman Süvari Ortası.

Bu ortaların kurulmasıyla beraber Nizam-ı Cedid Ordusu'nun mevcudu 230.000'e yaklaşmıştır. Askerler 25 yaşını geçmemiş, yiğit, asil, ve temiz ailelerden seçilir; bunlara önce usul ve erkan öğretilirdi. Ocakta her bir üye arasında kefalet sistemi geliştirilmişti; böylece firarlar engelleniyordu.

0


Tek sayfa
  • Yeni bir konu açamazsınız
  • Bu konuya cevap yazamazsınız


"Osmanlı'da Askeri Yapı | Akıncılar - Acemi Ocağı -Cebeli - Cebeci ocağı - Beylerbeyi - Baruthane-i Amire - Asesbaşı - Asakiri Mansurei Muhammediye - Nizam-ı Cedid - Sekban-ı Cedid" İçin Anahtar Kelimeler (Keywords)
Konuyu ziyaret eden ziyaretçilerimizin Google arama motorunda kullandıkları anahtar kelimeleri içermektedir.

Google (14), OSMANLIDAASKERİYAPI - Google\'da Ara (3), Osmanlı’da Askeri Yapı | Akıncılar – Acemi Ocağı -Cebeli – Cebeci ocağı – Beylerbeyi – Baruthane-i Amire – Asesbaşı – Asakiri Mansurei Muha.. | Eğitim Kütüphanesi ™ Büyük Osmanlı İmparatorluğu (2), Web Search Results (2), Arama V9 (2), akıncılar ocağı görsel - Yahoo! Turkey Arama Sonuçları (1), osmanlı dağıldıktan sonra devşirmeler hangi kimliklegezdi - Bing (1), Funmoods - web search results - uzman singin kaza ile astbuyaı vurdu (1), osmanlı ordusundan akıncılar - Bing (1), osmanlı 'da askeri düzen ve yapı - Yahoo! Turkey Arama Sonuçları (1), askeri birimi akıncılar için arama sonuçları | Mynet Arama (1), (1) osmanlı askeri teşkilatla ilgili makaleler - Web Search Results (1), Arama V9 (1), OSMANLI DA ASKER — Yandex: 20 milyon sonuç bulundu (1), Arama V9 (1), 10-20 yaş arası devşirmeler hangi ocağa alınır - Bing (1), Not Available (1), Not Available (1), asakiri mansurei muhammediye ordusu nun giderlerini karşılamak için alınan vergi - Bing (1), asarayı mansurei muhammediye - Bing (1), osmanlı ordusundakı kurt komutanlar - Bing (1), fetihde yeniçeriler azablar acemiler hangi sırayla saldırdılar - Bing (1), KANDIRA ALAYBEY HATİM MERASİMİ - Google\'da Ara (1), cebeci ocağı sancak resmi — Yandex: 45 bin sonuç bulundu (1), Google Custom Search (1), askeri birimi akıncılar için arama sonuçları | Mynet Arama (1), MASA ÜSTÜ OSMANLI ARMASI - Bing (1), osmanlıda kadı görev yetki ve sorumluluk - Bing (1), osmanlı\'da akıncılar ordu sınıfı - Bing (1), osmanlı ordusundakı muhtesem savascılar portrelerı - Google\'da Ara (1), otağ\' hümayün nedir - Bing (1), evlenmeleri ve başka bir askeri işle uğraşması yasak olan - Yahoo! Turkey Arama Sonuçları (1), akma kanunnamesi - Google'da Ara (1), Funmoods - web search results - osmanlıda sünnetli doğanlar (1), asakiri mansurei ark - Google\'da Ara (1), cebeci ocağı nın görevleri - Bing (1), nizamı ceditlere ne ödenirdi - Google\'da Ara (1), asakiri mansurei muhammediye armasi - Google\'da Ara (1), osmanlı arşivinden eşkıya eğri ahmet in bilgileri - Bing (1), Google (1), osmanlı dönemine ait zabıta kıyafetleri - Bing (1), cebeliler - Google\'da Ara (1), kapı kulu askerine ulufe kim dağıtır - Bing (1), (1) timarlı sipahilerin asker ihtiyacı nasıl karşılanmıştır - Web Search Results (1), osmanlida gonullu olarak savasa katilanlarin basindakine verilen isim - Google\'da Ara (1), osmanlida gonullu olarak savasa katilanlarin basindakine verilen isim - Google\'da Ara (1), asakiri mansurei muhammediye - Google\'da Ara (1), osmanlıda kurulan otağlar görsel - Bing (1),

"Osmanlı'da Askeri Yapı | Akıncılar - Acemi Ocağı -Cebeli - Cebeci ocağı - Beylerbeyi - Baruthane-i Amire - Asesbaşı - Asakiri Mansurei Muhammediye - Nizam-ı Cedid - Sekban-ı Cedid " ile Benzer Konular
Fatih Sultan Mehmet - II. Mehmed | [1432 - 1481] | VII.inci Osmanlı Padişahı
21 Yanıt - 13.904 Görüntülenme
Kanuni Sultan Süleyman - I. Süleyman | 1494 - 1566 | X.uncu Osmanlı Padişahı
9 Yanıt - 15.800 Görüntülenme | Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi...
Osmanlı Arşivinden
12 Yanıt - 2.509 Görüntülenme
Selçuklu ve Osmanlı Dönemine Ait Madeni Paralar...
1 Yanıt - 9.504 Görüntülenme
Osmanlı'da Kumaş Ve Nakış Sanatı Örnekleri..
0 Yanıt - 4.901 Görüntülenme