Kadim Dostlar ™ Forum: Osmanlıda Maliye Nasıldı? | Vergiler, Ser'i Vergiler, Örfi Vergiler.. - Kadim Dostlar ™ Forum

İçeriğe atla

Yalnızca 1 dakikanızı ayırıp sitemize üye olduğunuzda, içinde daha az reklam bulunan temamızı kullanabilirsiniz ...

Aradığınız konuya ulaşamadınız mı ? Problem değil, arama Özelliğimizi Kullanabilirsiniz
GoogleKadim Dostlar Özel Arama
Facebook Sayfamıza Üye Olabilir ve Güncel Site İçeriğinden Kolayca Haberdar olabilirsiniz
Sitemize reklam vererek, sitelerinizi veya ürünlerinizi tanıtabilirsiniz
-------------------
Kurumsal Çözümler Uzmanı Erkan Okur
İnformatik: Mühendislik ve PLM Çözümleri



Tek sayfa
  • Yeni bir konu açamazsınız
  • Bu konuya cevap yazamazsınız

Osmanlıda Maliye Nasıldı? | Vergiler, Ser'i Vergiler, Örfi Vergiler.. Konuyu Oyla: -----

#1
Kullanıcı çevrimdışı   Sema 

  • Ne Mutlu Türküm Diyene!!
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 5.470
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Forum İtibarı: 6
Henüz Tanınmıyor



İçeriği Arkadaşlarınla Paylaş

forum

OSMANLI'DA MALİYE NASILDI?

Osmanlı Devleti, beylik döneminden itibaren sistemli bir malî teşkilâta sahip olmuştu. Kaynakların verdiği bilgiye göre Osmanlılardaki ilk maliye teşkilâtının Murat Hüdavendigâr (I. Murat) zamanında Çandarlı Kara Halil ile Karamanlı Kara Rüştem tarafından yapıldığı belirtilmektedir. Bu bilgiler ışığında meseleye bakıldığı zaman Osmanlı maliyesinin daha ilk kuruluş dönemlerinde ortaya çıktığı ve devletin buna büyük bir itina gösterdiği anlaşılmaktadır.

Gerçekten Fâtih zamanında tedvin edilmiş olan kanunnâmede “Bu kanunnâme atam ve dedem kanunudur ve benim dahi kanunumdur” ifadesi ile tarihî bilgilere göre ilk Osmanlı hükümdarlarının, bir araya getirilip tedvin edilmemiş kanunnâme hükümleri ile âmil oldukları anlaşılmaktadır.

Fâtih kanunnâmesinde yer alan “Ve yılda bir kerre rikâb-i Hümâyunuma defterdarlarım irad ve masrafım okuyalar hil’at-i fahire giysinler.” ve “Ve hazineme dahil ve hariç olan akça, defterdarlarım emri ile dahil-hariç olsun” ifadeleri, Osmanlıların maliye teşkilâtına ne denli önem verdiklerini, bu anlayışa daha ilk zamanlardan beri nasıl sahip çıktıkları görülmektedir. Aslında bu gerekli idi. Çünkü gelir ve gider hesapları olmayan, neyin nereden ve ne zaman geleceği bilinmeyen ve bu konuda matematikî bir bilgiye sahip olmayan bir devlet düşünülemez.

Görüldüğü gibi Osmanlı maliye teşkilâtının basında “Defterdâr” adi verilen bir görevli bulunmaktadır. Bu görevli, günümüzdeki Maliye Bakanlarının yerine getirmekle yükümlü oldukları görevleri yapıyordu. Önceleri teşkilatın basında bir defterdarla, onun maiyeti vardı.

Bütün malî islerden bu Bas defterdar sorumlu idi. Ancak zamanla Osmanlı ülkesinin genişlemesi üzerine defterdar şayisi ikiye çıkarıldı. Kanunnâmede de belirtildiği gibi defterdar padişah malinin vekili idi.
kuruluş döneminde gelirler, daha fazla bir yekûn tutuyordu. Buna karşılık masraflar pek o kadar fazla değildi. Zira bu dönemde Osmanlı askerinin büyük bir kısmı tımarlı sipahi idi.

Ayrıca devlet erkânından çoğunun has ve tımarlarının geliri kendilerine yetiyordu. Devletin masrafı ise sadece Kapıkulu askerlerine verilen para (maaş) idi. Gelirlerin fazlası ise cami, medrese, köPage Rankingü, han, hamam vs. gibi imar islerinde kullanılıyordu.

Osmanlı maliyesi, “Miri hazine” (veya dış hazine) ile Enderûn (veya iç hazine) hazinesi olmak üzere iki kısımdı. Dış hazinenin görev ve yetkisi, devletin genel gelirlerini toplamak ve gerekli masrafları yerli yerinde kullanmak seklinde belirlenmişti. İç hazine ise padişaha aitti. Padişahlar, bu hazineyi istedikleri şekilde kullanıyorlardı. Şayet dış hazinenin parası yetişmez ise iç hazineden borçlanmak suretiyle ödünç para alınırdı. Dış hazine, vezirde bulunan hükümdar mührü ile açılıp kapanırdı. Bu hazine, defterdarın sorumluluğu ve vezirin denetimi altında idi.

Bundan bir müddet öncesine kadar ilk Osmanlı sikkesinin Orhan Bey’e ait olduğu biliniyordu. Fakat Osman Bey’e ait sikkenin bulunmasıyla eski bilgi, geçerliliğini kaybetti. Buna göre ilk Osmanlı parasının Osman Gazi döneminde tedavüle çıktığı anlaşılmaktadır. Gümüşten mamul Osmanlı parasına “akça” deniyordu. Her padişah, hükümdarlık alameti olarak kendi adına para bastırırdı. Osmanlı hükümdarları Fâtih Sultan Mehmet dönemine kadar gümüş ve bakir para bastırdılar. kuruluş döneminde ve daha sonraki dönemlerde paranın ayarına ve saf gümüş olmasına özen gösteriliyordu.


Vergiler

Osmanlı maliyesinin farklı gelir kaynakları vardı. Bunların basında da halktan toplanan vergiler geliyordu. Tarihî bir vakia olan vergi,amme hizmetlerinin muntazam bir şekilde devamlılığını temin için bas vurulan bir çaredir. Bu yüzden verginin, devletlerin ekonomik ve sosyal hayatlarında önemli bir yeri bulunmaktadır.
Siyasî bir çevre içinde ortaya çıkan İslâm, kendisinden önceki din ve toplumlarda mevcut olup tatbik edilen vergilerle karsılaştı.

Vergi, amme menfaat ve islerinin tanzimi söz konusu olduğu zamanlarda, fertlere yüklenen bir mükellefiyet olduğuna göre İslâm, kendisinden müstağni kalamazdı. Bununla beraber İslâm vergi sistemi, birdenbire ve topyekûn vaz’ edilip uygulama sahasına konmamıştır. O, İslâm’ın yayılışına ve ihtiyaçların ortaya çıkısına göre yirmi senelik tesriî bir tekâmül sonunda müesseseleşmiştir.

Osmanlı devlet rejiminin, kendinden öncekilerden devr alıp tatbik ve inkişaf ettirdiği vergi sistemi, amme idaresi ve devletin iktisadî tarihi bakımından önemli bir yer tutar. Bunun için, iktisadî tarihin önemli bir bölümünü meydana getiren vergi sistemini iyi değerlendirmek gerekir.

Kurulusundan itibaren Müslüman bir toplumu ifade eden Osmanlı Devleti, inkişâf ettirip kemâl mertebesine ulaştırdığı müesseseleri ile, tebeasindan tahsil ettiği verginin temeli, İslâm hukukunun kaynaklarına dayanıyordu.
Siyasî bir birlik olarak tarih sahnesinde görünmesinden itibaren birçok vergi kalemi tarh etmek zorunda kalan Osmanlı Devleti’nin bu uygulaması, yüzlerce vergi ismi gösteren cetvellerle tasvir edildiği kadar karmaşık ve anlaşılmaz değildir.

Gerçekten mıntıka ve zamanlara göre farklı isimlerle toplanan bunca vergi kalemi, sağlam kaidelere dayanan bir sistemin esas hatlarını çizmek suretiyle, bize lüzumlu bilgiyi verecek şekilde basitleştirilebilir.
Bilindiği gibi Osmanlı devlet sisteminin önemli müesseselerinden biri olan mâliyenin, temel dayanağını teşkil eden vergi, genel mânâda iki ana bölüme ayrılır.

Bunlardan biri tamamıyla şeriata dayanan ve esas itibari ile Kitab (Kur’an) ile Sünnet’ten kaynaklanan “Ser’î Vergiler”dir ki buna “Tekâlif-i Ser’iyye” denmektedir. İkincisi de bas gösteren malî sıkıntılar yüzünden devlet tarafından bir zorunluluk sonucunda konan “Örfî Vergiler”dir ki buna da “Tekâlif-i Örfiye” denir.

Müslüman bir cemiyete istinat eden bünyesi ile ser’î hukuku hem nazarî hem de amelî bir şekilde ve her sahada uygulamaya koyan Osmanlı Devleti, diğer Müslüman devletlerin bu konudaki tatbikatlarını gözden ırak tutmuyordu. Bu bakımdan, Osmanlı tarih ve teşkilâtlarını baslı basına ve kendinden öncekilerden tamamen ayrı düşünemeyiz.

Çünkü Osmanlılar, kendilerinden önce Anadolu’ya gelip yerleşmiş bulunan Müslüman Türklerin yasayış tarzlarını, ahlâk, iktisat, âdet, örf ve diğer özelliklerini almaktan çekinmiyorlardı. Bunun içindir ki, bir şehir veya kasaba Karamanlılardan, Selçuklulardan, Germiyandan veya başka bir beylikten Osmanlılara geçmekle fazla bir değişikliğe uğramıyordu. Çünkü Osmanlı Devleti teşkilât ve müesseseleri ile Anadolu beylikleri teşkilât ve müesseseleri arasında pek büyük farklar bulunmuyordu.

Osmanlı vergi sisteminin özelliklerinden biri de tebeadan alınan verginin kendisini (tebea) ne malî, ne de hukukî yönden rencide etmemiş olmasıdır. Hatta bu, sadece devletin bizzat kendisinin aldığı vergilerde değil, onun adına timar sahibinin aldığı vergilerde de geçerli idi. Öyle ki, dirlik sahibi, reâyadan cins ve miktarları kanunlarla tayin edilmiş olan bir kısım vergiden fazlasını tahsile selahiyetli değildi. Yetkisini asıp onu kötüye kullanandan dirliği, bir daha geri verilmemek üzere alınırdı.

Ana hatları ile Osmanlı vergi sisteminden bahs ettikten sonra artık vergi çeşitlerini görebiliriz. Daha önce de temas edildiği gibi Osmanlı vergisi iki ana bölümde inceleniyordu. Bunlardan biri Ser’î Vergiler, diğeri de Örfî vergilerdir.

SER’Î VERGILER (TEKÂLIFI SER’IYYE)

Osmanlı Devleti’nde “Tekâlif-i Ser’iyye”nin temelini teşkil eden vergilerin tarh, cibâyet vs. gibi hükümleri, fıkıh kitaplarında tafsilâtlı bir şekilde anlatıldıkları gibiydi. Bununla beraber farklı din, dil ve milliyetlere mensup kimseleri sınırları içinde barındırdığı için, tekâlif-i ser’iyye bölümüne dahil vergilerin isim ve çeşitleri de farklı olagelmişlerdir. Bu bakımdan Zekât, Öşür, Cizye ve Haraç gibi temel vergilerden başka bunların kısımları olarak seksen kadar vergi kalemi bulunmaktaydı.

ZEKAT

Bilindiği gibi zekât, İslâm’ın üzerine bina kılındığı beş esas rükünden birini teşkil etmektedir. İslâm hukukuna göre zekât, bir ihsan veya basit bir sadaka değildir. O, devlet ve toplumun fert üzerindeki hakkidir. Binaenaleyh devlet, zekât verip vermeme hususunda mükellefi serbest bırakmaz. Onu, âmilleri vâsıtasıyla toplamak ve yerine sarf etmek zorundadır. Nisaba mâlik bulunan ve belli şartları taşıyan her Müslümanın vermekle mükellef olduğu zekât, Osmanlı Devleti’nde diğer Müslüman devletlerde olduğu gibi uygulanıyordu. Bu sebeple biz, konunun detaylarına girmek istemiyoruz.

HARAC

Osmanlılarda daha ziyade gayr-i Müslim tebeayi ilgilendiren vergilerden biri, Haraç adini taşımaktadır. İslâm vergi hukukunda olduğu gibi Osmanlılarda da Haraç iki kısma ayrılmaktadır. Bunlar Haraç-i Muvazzaf ve Haraç-i Mukasem adını taşımaktadırlar. Haraç’ın bu iki kısmı da ser’î vergilerden olduğu için gerek ilk tarhı, gerekse ilk tahsili ile ilgili bir başlangıç tesbit etmek mümkün değildir. Bununla beraber 11 Cemaziyelahir 860 (17 Mayıs 1456) tarihli bir fermanda belirtildiğine göre Fâtih Sultan Mehmet, babası II. Murat’ın Kostandin’de derbent bekleyen yirmi kadar kefereyi haraçtan muaf saydığı, kendisinin de buna aynen uyduğu görülmektedir. Bu belge, haraç uygulamasının kuruluş döneminde mevcut olduğunu göstermektedir.

Haraç-i Muvazzaf, arazi üzerine maktu bir şekilde konmuş bulunan akça olup zaman ve mıntıkalara göre farklı isimler alıyordu. Bunların bir kısmı adeta toprağın ücreti olarak alınmaktaydı. Bu gruba girenlerden bir kısmım söyle isimlendirmek mümkün olacaktır: Resm-i Çift, Resm-i Zemin, Resm-i Asiyâb, Resm-i Tapu, Bir kismi da bir çesit sahsî vergilere girmekteydi ki bunlar da: Resm-i Arûs, Resm-i Mücerred, Ispenç ve Dühan gibi isimler aliyordu. Biraz asagida görülecegi gibi Harac-i Mukasem, Osmanlılar döneminde “ösür” kelimesi ile ifade ediliyordu. Bu bakımdan biz de ösür bahsinde ona temas edecegiz.

ÖSÜR

Bilindiği gibi İslâm vergi hukukuna göre, ziraî mahsullerden belli nispetler şartlar dahilinde Müslüman tebeadan alınan vergiye Öşür denir. Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında diğer Müslüman devletlerde olduğu gibi, mülk olan “arazi-i öşriyye”den sadece öşür alınmaktaydı. Bu dönemde Osmanlılarda arazi biri “Öşriyye” diğeri de “Haraciyye” olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Fakat XIV. asrin son çeyreğinden itibaren bazı sebeplerden dolayı birtakım değişiklikler yapılarak, arazinin bir kısmı “Emiriyye” olarak kabul edildi. Bu durum, daha sonraları Hicaz mıntıkası hariç kalmak üzere “Osmanlılarda arazi sultaniyyedir” seklinde ifadesini bulacak olan bir vaziyete getirilmiş oldu. Binaenaleyh, Osmanlı Devleti’nde öşür denince biri kuruluş dönemindeki mülk arazi mahsulatından alınan vergi ve sonraları sadece Hicaz bölgesinde alınan öşür ile, diğeri de arazi-i emiriyyeye mahsus olmak üzere alınan ve “amme-i nâs tarafından galat-i fâhis” olarak kendisine öşür denen “haraç-i mukasem” anlaşılmaktadır. Zira Osmanlılarda haracın mukasem kısmına öşür adi verilmekteydi.

Osmanlı Devleti’nde, öşür kelimesi yerine başka tabirler de kullanılıyordu ki bunlar, son dönemlerde ortaya çıkmıştı. Dimus, Ikta ve Sâlariye bu neviden kelimelerdi. Dimus, Suriye’ye ait defterlerde, Ikta, Irak mıntıkasına ait defterlerde Sâlariye ise Anadolu ve Rumeli defterlerinde zikr edilmekteydi. Osmanlı Devleti’nde öşür, su aşağıdaki maddalerden de alınmaktaydı: Bağ, sıra, bahçe, bostan, fevakih, kovan, harir, pamuk, giyah, odun ve ag (balık).

CIZYE

İslâm hukukuna göre cizye, devletin, Müslüman olmayan vatandaşını (tebeasini) yakından ilgilendiren bir vergidir. Bir mânâda buna, devletin Müslüman tebeadan aldığı zekât karşılığıdır denebilir. Zira Müslüman olmayan tebeayi cizyeye bağlamakla, devlette bir denge sağlanmış bulunuyordu. İslâm nazarında Müslümanlarla zimmîler (devletin Müslüman olmayan tebeasi = ehl-i zimmet) devletin vatandaşlarıdır. Ayni haklardan faydalanmakta ve ayni ölçülerde devletin imkanlarından yararlanmaktadırlar. Bu sebeple, Müslümanların ödediği zekâta karşılık, ehl-i zimmette cizye vermekteydi. Gerçekten İslâm Devleti, bu vergiyi koyarken yukarıda belirtilen dengeyi sağlamaktan başka bir şey düşünmüyordu. Nitekim ilk İslâm fetihleri ve bu fetihlerin sonucunda İslâm devletinin idaresine giren Gayr-i Müslimlerin durumundan bahsedilirken “zimmîler bazen eski idarecilerinin topladıkları vergiden daha az bir vergi yükü ile mükellef tutuluyorlardı. Bu hal, İslâm’ın onları hakkiyle himaye ettiğini göstermesi bakımından İslâm devleti için bir şerefti” denilmektedir.

Osmanlı vergi hukukunun “Tekâlif-i Ser’iyye” bölümüne dahil olan cizye, maliyenin en önemli gelir kaynaklarından birini teşkil ediyordu. Müslüman bir devlet olması hasebiyle bu devlete, cizye uygulamasının ilk kuruluş yıllarından itibaren başladığı söylenebilir.

Devletin, idaresinde bulunan gayr-i Müslimlerin haklarım korumak, onlara gelebilecek zararları ortadan kaldırmak ve askerlik hizmeti karşılığında aldığı bu vergi, önemsiz denebilecek kadar az bir şeydir. O kadar ki bunu, Müslüman vatandaş ile Müslüman olmayan vatandaş arasında mühim ve farklı bir muamele olarak görmek mümkün değildir.

Gerçekten devlet, tebeasi olan zimmîlerin bütün haklarını koruduğu gibi onlara gelebilecek zararları da ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Hatta, onlara yapılan bir haksizlik veya onlara karsı islenen bir suç, anında en ağır bir şekilde cezalandırılırdı.

Nitekim 24 Cemaziyelevvel 975 (26 Kasım 1567) tarihli ve Alacahisar Beyi’ne gönderilen bir hükümde, dağda üç nefer zimmîyi katleden dört sipahinin suçlarının sabit görülmesi üzerine idam edilmeleri gerektiği bildirilmektedir. Bu belge, suç isleyenlerin din, irk ve milliyetlerine bakılmaksızın, suçlarının gerektirdiği cezaların verildiğini göstermektedir. Günümüzde çok normal görünen bu olay, o asırların dünyasında bu kadar rahatlıkla uygulanamazdı.

Osmanlılarda, padişahların cizye ile ilgili bütün resmî tahrirleri şeriatın cizyeye ait kararlarına dayanıyordu. Nitekim daha Sultan I. Murat Han zamanında bu verginin İslâm hukukuna uygun olarak iki şekilde cibayet edildiği (toplandığı) görülmektedir. Bu şekillerden biri, Köstendil Tekfuru Konstantin ile anlaşılarak alınan “Maktu Cizey”, diğeri de Bosna ve Hersek ile sair tebeadan alınan “Ale’r-Ruûs Cizye”dir.

Osmanlı Devleti’nde bu vergiyi vermekle yükümlü tutulan kimseler, sadece ergenlik (bulûğ) çağına gelmiş akil ve vücutça sağlam olan erkeklerdir. Binaenaleyh sadaka ile geçinen rahipler, çalışamayacak derecede bir rahatsızlığı olup fakir düsenler, 14-75 yaslarından küçük veya büyük olanlar ile kadınlar cizyeden muaf idiler. Bundan da anlaşılacağı üzere Osmanlılarda cizye, tamamen İslâm hukukunun esaslarına göre uygulanıyordu.

Başlangıçta, devletin bütün bölgelerinde ayni miktarda cizye alınmıyordu. Zira bu dönemde, tedavülde bulunan paranın kıymet ve değeri de ayni değildi. Bu sebeple cizye miktarı, verilen fetvalara ve bölgelere göre azalıp çoğalabiliyordu. Bu konuda dikkatimizi çeken en önemli fetva Seyhülislâm Ebû Suûd Efendi (1545-1574)’nin fetvasıdır. Bu fetvaya göre biz, o dönemin fakirlik ve zenginlik ölçüleri gibi toplumun sosyal yapısı hakkında da bilgi sahibi oluyoruz. Nitekim o, “amele kadir olan kâfir ki, ikiyüz dirhem-i ser’iyeye kadir olmaya, ol makule ednâdir, on iki dirhem-i ser’î alınır. İkiyüz dirhem-i ser’iyyeye kadir olup amele kadir olan evsat makulesidir, yirmi dirhem-i ser’î alınır. On bin dirhem-i ser’iyyeye malik olan ‘a’la makulesidir, onlarin cizye-i ser’iyeleri kırk dirhem-i ser’idir” demektedir.

Kısmen toplumun sosyoekonomik durumundan kaynaklansa bile büyük ölçüde devlet müsamahasının bir neticesi olarak cizye mükellefinin tabi bulunduğu sınıflamada en az cizye verenler (ednâ sınıfı), her zaman öbür sınıflardan daha fazla olmuşlardır. Örnek olması bakımından 1103 (1691) senesinin Brud (Brod) kazası ve tevabiinde cizye verenlerin sınıflarına göre sayısına baktığımız zaman karsımıza aşağıdaki tablo çıkmaktadır:

A’la: 27 Evsat: 147 Ednâ: 166.

Daha önce de belirtildiği gibi, Müslüman devletlerde cizye mükellefi, bütün insanî hak ve vecibelerden rahatlıkla istifade edebilmekteydi. C.H. Becker’in İslâm Ansiklopedisi’ndeki “Cizye” maddesinde belirttiği gibi cizye ödeyen mükellefler, İslâm devleti ile yalnız iman ve âyinlerine müsamaha değil, hatta himaye isteme hakkini da kendilerine bahseden bir mukavele akd etmiş olurlar ki, benzer örnekleri Osmanlı Devleti’nde çokça görmek mümkündür. Nitekim Edirne’de meydana gelen bir yangında, dükkânları yanan Yahudilere, devlet tarafından verilen atiyye ile yardımın taksim seklini gösteren bir belgeye sahip bulunuyoruz.

Osmanlı Devleti’nde hazine için tahsil edilen cizye, her senenin Muharrem ayında değişik müesseselerce toplanıyordu. Birliği ortadan kaldıran bu uygulama, bazen devlet hazinesini büyük sıkıntılara sokuyordu. Bu durumu düzeltmek için 1101 (1689) senesinde Sadrazam KöPage Rankingülüzâde Fâzil Mustafa Pasa, devrin ilgilileri ile yaptığı istisareden sonra, cizyenin toplanmasını belli kaide ve sistemlere bağlayarak toplama isinin tek elden yapılmasını sağladı. Bundan sonra her üç sınıf zimmî için ayrı birer mühür kazdırdı. Bunlara “a’la”, “evsat” ve “edna fakir” gibi kayıtlar koydurttu. Her sene için tarihleri değişen bu mühürlerin ve dolayısıyla cizye mükelleflerinin, birbirinden açık ve kesin çizgilerle ayrılabilmesi için bunların gerek şekillerinde ve gerekse yazı karakterlerinde farklı uygulamalara gidildi.

Bu uygulamada cizye mühürleri ile birlikte cizye kağıtlarının renkleri de değişiyordu. Kağıtların üzerinde de cizyenin hangi seneye ait olduğu, sınıfı, cizye muhasebesi, bas hazinedar ve cizye umum mülteziminin isimleri vardı.

Osmanlılarda cizye uygulaması, 1272 (1855) senesinde cizyenin, “Bedel-i askeriye”ye tebdili zamanına kadar devam etti.

ÖRFÎ VERGILER (TEKALIFI ÖRFIYYE)


Osmanlılarda ser’î vergilerin yanında, temeli ihtiyaçlardan doğan ve örfe dayanan bir verginin daha bulunduğuna temas edilmişti. Bu, örfî vergiler veya tekâlif-i örfiyye denilen ayrı bir kategoride mütalaa edilir. Osmanlı Devleti, kendisinden önceki diğer devletlerde olduğu gibi, örfî vergileri belirleyip koymak zorunda idi. Zira devrin özelliği diyebileceğimiz harpler, durmaksızın devam ediyor ve ser’î vergiler de bu durumun yüklediği masrafları karşılamaktan uzak bulunuyordu.
Külliyetli miktarda askerin beslenmesi, donatılması ve harbe hazır bir duruma getirilebilmesi ile donanmanın hazır halde bulundurulması gibi mecburiyetler, devleti böyle bir vergiyi koyma zorunda bırakıyordu. İste bunun için devlet, II. Bâyezid (1481-1512)’in son senelerine tesadüf eden günlerde “Imdadiye-i seferiye” adi ile bir örfî vergi koymak suretiyle bu sıkıntıyı ortadan kaldırıp gidermeye çalışıyordu.

Görüldüğü gibi, devlet için ser’î vergilerden ayrı olarak örfî vergi tarh etmek, bir zaruret halini almıştı. Bu mecburiyet, devleti, vaz’ ettiği (koyduğu) bu örfî vergileri devam ettirmek ve miktarının azalmaması için gerekli tedbirlere bas vurmak zorunda bırakıyordu. Yine bu zaruretin bir sonucu olarak örfî vergilerin şayi ve kalemleri, belirten ihtiyaçlara göre çoğaltılıyordu. Böyle bir uygulamaya müsaade edildiğine daha önce de temas edilmişti.

Zaten Osmanlı sultanlarının bu hususta ser’î hukuka göre hareket ettikleri, emir ve fermanları ile, eski uygulamaları bir araya toplayan kanunnâme mecmualarının basında bulunan “ser’-i serife muvafakati mukarrer olup hâlen muteber kavanîn ve mesâli-i ser’iyyedir” ifadesinden de açıkça anlaşılmaktadır.

Normal olarak geçici olması gereken ve fakat bir biri ardi sira gelen muharebe ve ekonomik sıkıntılar neticesinde devamlılık kazanan örfî vergileri de iki kısma ayırmak mümkündür:

1- Tekâlifiâdiye
2- Tekâlif-i sakka

1- Tekâlif-i Âdiye: Ser’î hukuka göre malî bir terim olarak “ca’l” adi da verilen bu vergi türü, aralıksız devam eden harp ve malî krizlerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Böyle bir zaruretin, örfî vergilerin konmasına cevaz ve imkân sağladığı daha önce anlatılmıştı. Binaenaleyh, İslâm hukukunun müsaade ettiği bu nevi vergilerin Osmanlı Devleti’nde bulunmasında bir sakınca yok demektir. Bu yüzden “tekâlif-i örfiyye” diye zikr edilen vergilere ser’an ruhsatın verildiğini söyleyebiliriz.

2- Tekâlif-i Sakka: Bu, harp, malî kriz ve tabii âfet gibi bir zarurete bağlı olmadan tekâlif kaideleri dışına çıkılarak konmuş bulunan vergilerdir. Belli bir kaide ve sistemi olmadığından bu tip vergilerde hak ve adâlete pek riayet edilmeyeceğinden, böyle vergilere ser’an müsaade edilmemiştir. Nitekim Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566) devrinin sadrazamı Lütfi Paşa (H. 942-947) bu konuya temasla söyle der: “Cenk içinde askere hilaf-i kanun vergi vermemek gerektir.”

Osmanlılarda, Tanzimat’a kadar devam eden örfî vergilerin bu ikinci kısmı olan “sakka”nin olmadığını, tebea üzerine böyle bir verginin tarh edilmediği, ancak bazı vergilerin buna benzemelerinden dolayı “sakka” zannedildikleri belirtilmektedir. Bununla beraber, bilhassa XVII. asırdan itibaren bu tip vergilerin zaman zaman ortaya çıktığı bilinmektedir. Fakat padişahlar, bununla mücadele ediyor ve böyle bir yola bas vurulmaması için “adâletnâmeler” gönderiyorlardı.

Örfî vergilerin tahsili, ser’î vergilerin tahsilinden farklı idi. Ser’î tekâlif, umumiyetle ziraî mahsul sahibi reâyâya, daha doğru bir ifade ile köylüye hasr edilmiş görünmektedir. Gerçi zekât ve cizye gibi ser’î vergiler, bu kaidenin dışında bulunmaktadır. Fakat ziraî mahsûl ile daha çok hasir nesir olan köylü, öşür ve haraç gibi ziraî vergilerin mükellefi bulunmaktadır.

Buna karşılık örfî vergiler, daha çok şehirliyi bilhassa ticaret erbabını ve pazarlarla alakalı kimseleri kapsamaktaydı.
Şehirlerde tatbik olunan örfî tekâlif sekli, bilhassa ticaret ve sanayi faaliyetine dayanmakta olduğundan birçok vergi bu kısma dahil bulunuyordu. Keza büyük bir kısmının devlet adına sipahîler tarafından alındığını bildiğimiz ser’î vergilerin aksine bu, her sene vali, mütesellim ve voyvodalar tarafından, mıntıka ileri gelenleri ve kadı marifetiyle memleketin nüfusu veya evi (hâne) üzerine tarh olunuyordu. “Rûz-i Hizir” ve “Rûz-i Kasım” hesabına göre senede iki taksitle alınmak üzere tevzi defterleri tanzim ediliyordu. Tanzim edilen bu defterler, ser’iye mahkemelerinin siciline kaydedilirdi.

Bu defterlere bir memleket halkından, toplanması kararlaştırılmış ne kadar örfî vergi varsa tamamı yazılırdı. Yazılan bu miktar, eşit şekilde fertlere taksim edilerek alınırdı. Bu defterlerin tasdikli bir sureti, tahsil için kethüda, emin veya özel memurlara verilirdi. Vergi mükellefleri de bu defterlerin kapsadığı sekil ve miktarda vergilerini vererek, kendilerine düsen vatandaşlık görevlerini yerine getirmiş olurlardı.

Zaman ve mıntıkalara göre isimleri ile birlikte çeşitleri de değişen örfî vergiler, hazinenin vaz geçemiyeceği bir malî yardim halini almıştı. Bu vergilerin basında “îmdadiye” diye isimlendirilen vergi gelmektedir.

“îmdadiye-i seferiye”
ve “îmdadiye-i hazariye” olmak üzere iki kısma ayrılan bu vergi, isminden de anlaşılacağı üzere sefer ve harplere bağlı olarak tarh ve cibâyet edilen bir vergi kalemidir. Muharebe masraflarını karşılamak üzere vatandaşlardan alınan bir vergidir. Bu vergi, Osmanlı Devleti’nin, durmak bilmeyen harplerle karsılaşması yüzünden hazinenin, malî külfeti kaldıramaması sebebiyle konulmuştu.

Muharebeler esnasında, boşalan devlet hazinesinin (beytü’l-mal) ihtiyacı olan parayı tedarik etmek ve askerin donatılmasını sağlamak için konulan imdadiye vergisi, bazen hazineye gönderilir, bazen da doğrudan doğruya orduya memur olan serdarlara verilirdi.

Miktarı, durum ve ihtiyaca bağlı olarak fermanlarla artıp eksilen bu vergi kalemi, tevzi defterlerine yazılıp toplanırdı. Bu vergi, sadece esnaf, tüccar vs. gibi halk tabakalarından alınmıyordu. Duruma göre devlet adamları da bu vergiye istirak ediyorlardı.

Osmanlı Devleti’nde, örfî vergiler kısmına giren vergi kalemlerinden biri de “Avânz” adini taşıyan vergidir. Bu vergi, olağanüstü hallerde, tebeaya yüklenen bedenî, malî ve aynî bir vergidir. Avâriz-i divâniye adi ile de anılan bu vergi, devlet masraflarının memleket nüfusuna tevzi ve taksimi sonucu ortaya çıkmıştır. Çok eski bir vergi olmakla beraber, ne zaman ihdas olunduğu kesin olarak bilinememektedir.

Bununla beraber bu verginin Osmanlılardan önce Anadolu beyliklerindeki mevcudiyetinden bazı vesikalar sayesinde haberdar olmaktayız. Vergi muafiyetini ilgilendiren bu belgeleri nesr eden Uzunçarsili, benzerinin Osmanlılarda da aynen uygulandığını bildirerek söyle der: “Anadolu beyliklerindeki vergi ve rüsûmdan yani “avâriz-i divaniye” ve “rüsûm-i örfiyye”den muafiyet muameleleri, birbirlerinin aynidir. Bu hususa dair aşağıda vesikalar kısmında Karamanoğullarına ait kayıtlarla Osmanlı tahrir kayıtlan karsılaştırılacak olursa görüşümüz kesinlik kazanır.”

Bu verginin 4-5 yılda bir defa alındığını belirten Lütfi Pasa, bunun Yavuz Sultan Selim (1512-1520) döneminde sadece bir defa alındığını kaydeder.
Devlet, fevkalade bir vaziyetin icab ettirdiği masraflar ile muayyen vasıflan haiz yiyecek maddelerini, harp levazım ve masraflarını, belirli vergi kaynaklarından karşılayamayacağını anladığı zaman, özel bazı tedbirler ile memleketin bütün imkânlarını seferber etmeye karar verirdi. Bu karar gereğince vaziyetin icabina göre, kendisine lazım olan para, hizmet, eşya ve mahsûl miktarı tespit edilerek muhtelif bölge ve mahallere tevzi edilirdi.

Halk arasında “salgun” diye de adlandırılan bu vergi XIX. asirda tamamen paraya çevrildi. Tanzimat fermanı ile de ortadan kaldırıldı.

“Avâriz”
vergisi, değişik isimlerle zikr ediliyordu. Menzil mali, bedel-i nüzûl, zahire baha, han, resm-i sürsat, kürekçi bedeli, kömür ve kereste bedeli, beldaran, hâne, çayır kirası gibi isimler bunlardan birkaçıdır.”
diğer bütün vergilerde olduğu gibi, bazı sınıf ve zümreler avârizdan muaf tutulmuşlardır. Askerî sınıfa mensub olanlarla ilmî ve dinî bazı mansiblarin sahipleri, derbentçi, tuzcu, çeltikçi, ortakçı, katrancı ve doğancılar ile bazı vakıfların reâyası ve bazı hizmet erbabını burada zikredebiliriz.

Osmanlı örfî vergilerinden bir kalem de “Harçlar” adi altında zikredilmektedir. Bu vergi, daha ziyade resmî dairelere isi düşenlerden alınmaktaydı. değişik isimlerle alınan bu harçlar, mahkemelerde hakim, kadı ve naillerin verdikleri hüccetlerden, sicillere geçirilen hükümlerden, meşihat makamından yazılı olarak çıkan fetvalardan, ölen bir kimsenin mirasçıları arasında yapılan miras taksiminden, nikah vs. gibi muamelelerin karşılığı olarak alınmaktaydı



1 Kullanıcı bu konuyu okuyor
0 üye, 1 misafir ve 0 gizli üye



Toplam 3 kullanıcı bu konuyu okudu.

0

#2
Kullanıcı çevrimdışı   Hale 

  • Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 40.151
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Forum İtibarı: 240
Mükemmel
Otel ve Pansiyon Rehberiniz Otel, Pansiyon, Tatil, Gezi, Seyahat ve Konaklama Rehberiniz Bütçenize uygun, keyifli bir tatil için size gezi, seyahat ve konaklama tavsiyeleri: Otel Tanıtımları, Pansiyon Tanıtımları, Tatil Tavsiyeleri, Konaklama Tavsiyeleri, Ülke Tanıtımları, Seyahat Alternatifleri, Şehir Tanıtımları, Tarihi Eserler, Antik Kentler


Osmanlı Maliyesi




Osmanlı Devleti, beylik döneminden itibaren sistemli bir malî teşkilâta sahip olmuştu. Kaynakların verdiği bilgiye göre Osmanlılardaki ilk maliye teşkilâtının Murat Hüdavendigâr (I. Murat) zamanında Çandarlı Kara Halil ile Karamanlı Kara Rüştem tarafından yapıldığı belirtilmektedir. Bu bilgiler ışığında meseleye bakıldığı zaman Osmanlı maliyesinin daha ilk kuruluş dönemlerinde ortaya çıktığı ve devletin buna büyük bir itina gösterdiği anlaşılmaktadır.
Gerçekten Fâtih zamanında tedvin edilmiş olan kanunnâmede “Bu kanunnâme atam ve dedem kanunudur ve benim dahi kanunumdur” ifadesi ile tarihî bilgilere göre ilk Osmanlı hükümdarlarının, bir araya getirilip tedvin edilmemiş kanunnâme hükümleri ile âmil oldukları anlaşılmaktadır.

Fâtih kanunnâmesinde yer alan “Ve yılda bir kerre rikâb-i Hümâyunuma defterdarlarım irad ve masrafım okuyalar hil’at-i fahire giysinler.” ve “Ve hazineme dahil ve hariç olan akça, defterdarlarım emri ile dahil-hariç olsun” ifadeleri, Osmanlıların maliye teşkilâtına ne denli önem verdiklerini, bu anlayışa daha ilk zamanlardan beri nasıl sahip çıktıkları görülmektedir. Aslında bu gerekli idi. Çünkü gelir ve gider hesapları olmayan, neyin nereden ve ne zaman geleceği bilinmeyen ve bu konuda matematikî bir bilgiye sahip olmayan bir devlet düşünülemez.
Görüldüğü gibi Osmanlı maliye teşkilâtının basında “Defterdâr” adi verilen bir görevli bulunmaktadır. Bu görevli, günümüzdeki Maliye Bakanlarının yerine getirmekle yükümlü oldukları görevleri yapıyordu. Önceleri teşkilatın basında bir defterdarla, onun maiyeti vardı.
Bütün malî islerden bu Bas defterdar sorumlu idi. Ancak zamanla Osmanlı ülkesinin genişlemesi üzerine defterdar şayisi ikiye çıkarıldı. Kanunnâmede de belirtildiği gibi defterdar padişah malinin vekili idi.

Kuruluş döneminde gelirler, daha fazla bir yekûn tutuyordu. Buna karşılık masraflar pek o kadar fazla değildi. Zira bu dönemde Osmanlı askerinin büyük bir kısmı tımarlı sipahi idi. Ayrıca devlet erkânından çoğunun has ve tımarlarının geliri kendilerine yetiyordu. Devletin masrafı ise sadece Kapıkulu askerlerine verilen para (maaş) idi. Gelirlerin fazlası ise cami, medrese, han, hamam vs. gibi imar islerinde kullanılıyordu.

Osmanlı maliyesi, “Miri hazine” (veya dış hazine) ile Enderûn (veya iç hazine) hazinesi olmak üzere iki kısımdı. Dış hazinenin görev ve yetkisi, devletin genel gelirlerini toplamak ve gerekli masrafları yerli yerinde kullanmak seklinde belirlenmişti. İç hazine ise padişaha aitti. Padişahlar, bu hazineyi istedikleri şekilde kullanıyorlardı. Şayet dış hazinenin parası yetişmez ise iç hazineden borçlanmak suretiyle ödünç para alınırdı. Dış hazine, vezirde bulunan hükümdar mührü ile açılıp kapanırdı. Bu hazine, defterdarın sorumluluğu ve vezirin denetimi altında idi.

Bundan bir müddet öncesine kadar ilk Osmanlı sikkesinin Orhan Bey’e ait olduğu biliniyordu. Fakat Osman Bey’e ait sikkenin bulunmasıyla eski bilgi, geçerliliğini kaybetti. Buna göre ilk Osmanlı parasının Osman Gazi döneminde tedavüle çıktığı anlaşılmaktadır. Gümüşten mamul Osmanlı parasına “akça” deniyordu. Her padişah, hükümdarlık alameti olarak kendi adına para bastırırdı. Osmanlı hükümdarları Fâtih Sultan Mehmet dönemine kadar gümüş ve bakir para bastırdılar. kuruluş döneminde ve daha sonraki dönemlerde paranın ayarına ve saf gümüş olmasına özen gösteriliyordu.


Vergiler


Osmanlı maliyesinin farklı gelir kaynakları vardı. Bunların başında da halktan toplanan vergiler geliyordu. Tarihî bir vakia olan vergi,amme hizmetlerinin muntazam bir şekilde devamlılığını temin için bas vurulan bir çaredir. Bu yüzden verginin, devletlerin ekonomik ve sosyal hayatlarında önemli bir yeri bulunmaktadır.

Siyasî bir çevre içinde ortaya çıkan İslâm, kendisinden önceki din ve toplumlarda mevcut olup tatbik edilen vergilerle karsılaştı.

Vergi, amme menfaat ve islerinin tanzimi söz konusu olduğu zamanlarda, fertlere yüklenen bir mükellefiyet olduğuna göre İslâm, kendisinden müstağni kalamazdı. Bununla beraber İslâm vergi sistemi, birdenbire ve topyekûn vaz’ edilip uygulama sahasına konmamıştır. O, İslâm’ın yayılışına ve ihtiyaçların ortaya çıkısına göre yirmi senelik tesriî bir tekâmül sonunda müesseseleşmiştir.

Osmanlı devlet rejiminin, kendinden öncekilerden devr alıp tatbik ve inkişaf ettirdiği vergi sistemi, amme idaresi ve devletin iktisadî tarihi bakımından önemli bir yer tutar. Bunun için, iktisadî tarihin önemli bir bölümünü meydana getiren vergi sistemini iyi değerlendirmek gerekir.
Kuruluşundan itibaren Müslüman bir toplumu ifade eden Osmanlı Devleti, inkişâf ettirip kemâl mertebesine ulaştırdığı müesseseleri ile, tebeasindan tahsil ettiği verginin temeli, İslâm hukukunun kaynaklarına dayanıyordu.

Siyasî bir birlik olarak tarih sahnesinde görünmesinden itibaren birçok vergi kalemi tarh etmek zorunda kalan Osmanlı Devleti’nin bu uygulaması, yüzlerce vergi ismi gösteren cetvellerle tasvir edildiği kadar karmaşık ve anlaşılmaz değildir.

Gerçekten mıntıka ve zamanlara göre farklı isimlerle toplanan bunca vergi kalemi, sağlam kaidelere dayanan bir sistemin esas hatlarını çizmek suretiyle, bize lüzumlu bilgiyi verecek şekilde basitleştirilebilir.

Bilindiği gibi Osmanlı devlet sisteminin önemli müesseselerinden biri olan mâliyenin, temel dayanağını teşkil eden vergi, genel mânâda iki ana bölüme ayrılır.

Bunlardan biri tamamıyla şeriata dayanan ve esas itibari ile Kitab (Kur’an) ile Sünnet’ten kaynaklanan “Ser’î Vergiler”dir ki buna “Tekâlif-i Ser’iyye” denmektedir. İkincisi de bas gösteren malî sıkıntılar yüzünden devlet tarafından bir zorunluluk sonucunda konan “Örfî Vergiler”dir ki buna da “Tekâlif-i Örfiye” denir.

Müslüman bir cemiyete istinat eden bünyesi ile ser’î hukuku hem nazarî hem de amelî bir şekilde ve her sahada uygulamaya koyan Osmanlı Devleti, diğer Müslüman devletlerin bu konudaki tatbikatlarını gözden ırak tutmuyordu. Bu bakımdan, Osmanlı tarih ve teşkilâtlarını baslı basına ve kendinden öncekilerden tamamen ayrı düşünemeyiz.

Çünkü Osmanlılar, kendilerinden önce Anadolu’ya gelip yerleşmiş bulunan Müslüman Türklerin yasayış tarzlarını, ahlâk, iktisat, âdet, örf ve diğer özelliklerini almaktan çekinmiyorlardı. Bunun içindir ki, bir şehir veya kasaba Karamanlılardan, Selçuklulardan, Germiyandan veya başka bir beylikten Osmanlılara geçmekle fazla bir değişikliğe uğramıyordu. Çünkü Osmanlı Devleti teşkilât ve müesseseleri ile Anadolu beylikleri teşkilât ve müesseseleri arasında pek büyük farklar bulunmuyordu.

Osmanlı vergi sisteminin özelliklerinden biri de tebeadan alınan verginin kendisini (tebea) ne malî, ne de hukukî yönden rencide etmemiş olmasıdır. Hatta bu, sadece devletin bizzat kendisinin aldığı vergilerde değil, onun adına timar sahibinin aldığı vergilerde de geçerli idi. Öyle ki, dirlik sahibi, reâyadan cins ve miktarları kanunlarla tayin edilmiş olan bir kısım vergiden fazlasını tahsile selahiyetli değildi. Yetkisini asıp onu kötüye kullanandan dirliği, bir daha geri verilmemek üzere alınırdı.

Ana hatları ile Osmanlı vergi sisteminden bahs ettikten sonra artık vergi çeşitlerini görebiliriz. Daha önce de temas edildiği gibi Osmanlı vergisi iki ana bölümde inceleniyordu.


Bunlar:


1- Ser’î vergiler
2- Örfî vergiler

0

#3
Kullanıcı çevrimdışı   Hale 

  • Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 40.151
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Forum İtibarı: 240
Mükemmel
Ser’î Vergiler (Tekâlif-i Ser’iyye)



Osmanlı Devleti’nde “Tekâlif-i Ser’iyye”nin temelini teşkil eden vergilerin tarh, cibâyet vs. gibi hükümleri, fıkıh kitaplarında tafsilâtlı bir şekilde anlatıldıkları gibiydi. Bununla beraber farklı din, dil ve milliyetlere mensup kimseleri sınırları içinde barındırdığı için, tekâlif-i ser’iyye bölümüne dahil vergilerin isim ve çeşitleri de farklı olagelmişlerdir. Bu bakımdan Zekât, Öşür, Cizye ve Haraç gibi temel vergilerden başka bunların kısımları olarak seksen kadar vergi kalemi bulunmaktaydı.


1. Zekât


Bilindiği gibi zekât, İslâm’ın üzerine bina kılındığı beş esas rükünden birini teşkil etmektedir. İslâm hukukuna göre zekât, bir ihsan veya basit bir sadaka değildir. O, devlet ve toplumun fert üzerindeki hakkidir. Binaenaleyh devlet, zekât verip vermeme hususunda mükellefi serbest bırakmaz. Onu, âmilleri vâsıtasıyla toplamak ve yerine sarf etmek zorundadır. Nisaba mâlik bulunan ve belli şartları taşıyan her Müslümanın vermekle mükellef olduğu zekât, Osmanlı Devleti’nde diğer Müslüman devletlerde olduğu gibi uygulanıyordu. Bu sebeple biz, konunun detaylarına girmek istemiyoruz.


2. Haraç



Osmanlılarda daha ziyade gayr-i Müslim tebeayi ilgilendiren vergilerden biri, Haraç adini taşımaktadır. İslâm vergi hukukunda olduğu gibi Osmanlılarda da Haraç iki kısma ayrılmaktadır. Bunlar Haraç-i Muvazzaf ve Haraç-i Mukasem adını taşımaktadırlar. Haraç’ın bu iki kısmı da ser’î vergilerden olduğu için gerek ilk tarhı, gerekse ilk tahsili ile ilgili bir başlangıç tesbit etmek mümkün değildir. Bununla beraber 11 Cemaziyelahir 860 (17 Mayıs 1456) tarihli bir fermanda belirtildiğine göre Fâtih Sultan Mehmet, babası II. Murat’ın Kostandin’de derbent bekleyen yirmi kadar kefereyi haraçtan muaf saydığı, kendisinin de buna aynen uyduğu görülmektedir. Bu belge, haraç uygulamasının kuruluş döneminde mevcut olduğunu göstermektedir.
Haraç-i Muvazzaf, arazi üzerine maktu bir şekilde konmuş bulunan akça olup zaman ve mıntıkalara göre farklı isimler alıyordu. Bunların bir kısmı adeta toprağın ücreti olarak alınmaktaydı. Bu gruba girenlerden bir kısmım söyle isimlendirmek mümkün olacaktır: Resm-i Çift, Resm-i Zemin, Resm-i Asiyâb, Resm-i Tapu, Bir kismi da bir çesit sahsî vergilere girmekteydi ki bunlar da: Resm-i Arûs, Resm-i Mücerred, Ispenç ve Dühan gibi isimler aliyordu. Biraz asagida görülecegi gibi Harac-i Mukasem, Osmanlılar döneminde “ösür” kelimesi ile ifade ediliyordu.


3. Öşür


Bilindiği gibi İslâm vergi hukukuna göre, ziraî mahsullerden belli nispetler şartlar dahilinde Müslüman tebeadan alınan vergiye Öşür denir. Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında diğer Müslüman devletlerde olduğu gibi, mülk olan “arazi-i öşriyye”den sadece öşür alınmaktaydı. Bu dönemde Osmanlılarda arazi biri “Öşriyye” diğeri de “Haraciyye” olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Fakat XIV. asrin son çeyreğinden itibaren bazı sebeplerden dolayı birtakım değişiklikler yapılarak, arazinin bir kısmı “Emiriyye” olarak kabul edildi. Bu durum, daha sonraları Hicaz mıntıkası hariç kalmak üzere “Osmanlılarda arazi sultaniyyedir” seklinde ifadesini bulacak olan bir vaziyete getirilmiş oldu. Binaenaleyh, Osmanlı Devleti’nde öşür denince biri kuruluş dönemindeki mülk arazi mahsulatından alınan vergi ve sonraları sadece Hicaz bölgesinde alınan öşür ile, diğeri de arazi-i emiriyyeye mahsus olmak üzere alınan ve “amme-i nâs tarafından galat-i fâhis” olarak kendisine öşür denen “haraç-i mukasem” anlaşılmaktadır. Zira Osmanlılarda haracın mukasem kısmına öşür adi verilmekteydi.

Osmanlı Devleti’nde, öşür kelimesi yerine başka tabirler de kullanılıyordu ki bunlar, son dönemlerde ortaya çıkmıştı. Dimus, Ikta ve Sâlariye bu neviden kelimelerdi. Dimus, Suriye’ye ait defterlerde, Ikta, Irak mıntıkasına ait defterlerde Sâlariye ise Anadolu ve Rumeli defterlerinde zikr edilmekteydi. Osmanlı Devleti’nde öşür, su aşağıdaki maddalerden de alınmaktaydı: Bağ, sıra, bahçe, bostan, fevakih, kovan, harir, pamuk, giyah, odun ve ag (balık).


4. Cizye


İslâm hukukuna göre cizye, devletin, Müslüman olmayan vatandaşını (tebeasini) yakından ilgilendiren bir vergidir. Bir mânâda buna, devletin Müslüman tebeadan aldığı zekât karşılığıdır denebilir. Zira Müslüman olmayan tebeayi cizyeye bağlamakla, devlette bir denge sağlanmış bulunuyordu. İslâm nazarında Müslümanlarla zimmîler (devletin Müslüman olmayan tebeasi = ehl-i zimmet) devletin vatandaşlarıdır. Ayni haklardan faydalanmakta ve ayni ölçülerde devletin imkanlarından yararlanmaktadırlar. Bu sebeple, Müslümanların ödediği zekâta karşılık, ehl-i zimmette cizye vermekteydi. Gerçekten İslâm Devleti, bu vergiyi koyarken yukarıda belirtilen dengeyi sağlamaktan başka bir şey düşünmüyordu. Nitekim ilk İslâm fetihleri ve bu fetihlerin sonucunda İslâm devletinin idaresine giren Gayr-i Müslimlerin durumundan bahsedilirken “zimmîler bazen eski idarecilerinin topladıkları vergiden daha az bir vergi yükü ile mükellef tutuluyorlardı. Bu hal, İslâm’ın onları hakkiyle himaye ettiğini göstermesi bakımından İslâm devleti için bir şerefti” denilmektedir.

Osmanlı vergi hukukunun “Tekâlif-i Ser’iyye” bölümüne dahil olan cizye, maliyenin en önemli gelir kaynaklarından birini teşkil ediyordu. Müslüman bir devlet olması hasebiyle bu devlete, cizye uygulamasının ilk kuruluş yıllarından itibaren başladığı söylenebilir.

Devletin, idaresinde bulunan gayr-i Müslimlerin haklarım korumak, onlara gelebilecek zararları ortadan kaldırmak ve askerlik hizmeti karşılığında aldığı bu vergi, önemsiz denebilecek kadar az bir şeydir. O kadar ki bunu, Müslüman vatandaş ile Müslüman olmayan vatandaş arasında mühim ve farklı bir muamele olarak görmek mümkün değildir.

Gerçekten devlet, tebeasi olan zimmîlerin bütün haklarını koruduğu gibi onlara gelebilecek zararları da ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Hatta, onlara yapılan bir haksizlik veya onlara karsı islenen bir suç, anında en ağır bir şekilde cezalandırılırdı.

Nitekim 24 Cemaziyelevvel 975 (26 Kasım 1567) tarihli ve Alacahisar Beyi’ne gönderilen bir hükümde, dağda üç nefer zimmîyi katleden dört sipahinin suçlarının sabit görülmesi üzerine idam edilmeleri gerektiği bildirilmektedir. Bu belge, suç isleyenlerin din, irk ve milliyetlerine bakılmaksızın, suçlarının gerektirdiği cezaların verildiğini göstermektedir. Günümüzde çok normal görünen bu olay, o asırların dünyasında bu kadar rahatlıkla uygulanamazdı.
Osmanlılarda, padişahların cizye ile ilgili bütün resmî tahrirleri şeriatın cizyeye ait kararlarına dayanıyordu. Nitekim daha Sultan I. Murat Han zamanında bu verginin İslâm hukukuna uygun olarak iki şekilde cibayet edildiği (toplandığı) görülmektedir. Bu şekillerden biri, Köstendil Tekfuru Konstantin ile anlaşılarak alınan “Maktu Cizey”, diğeri de Bosna ve Hersek ile sair tebeadan alınan “Ale’r-Ruûs Cizye”dir.

Osmanlı Devleti’nde bu vergiyi vermekle yükümlü tutulan kimseler, sadece ergenlik (bulûğ) çağına gelmiş akil ve vücutça sağlam olan erkeklerdir. Binaenaleyh sadaka ile geçinen rahipler, çalışamayacak derecede bir rahatsızlığı olup fakir düsenler, 14-75 yaslarından küçük veya büyük olanlar ile kadınlar cizyeden muaf idiler. Bundan da anlaşılacağı üzere Osmanlılarda cizye, tamamen İslâm hukukunun esaslarına göre uygulanıyordu.

Başlangıçta, devletin bütün bölgelerinde ayni miktarda cizye alınmıyordu. Zira bu dönemde, tedavülde bulunan paranın kıymet ve değeri de ayni değildi. Bu sebeple cizye miktarı, verilen fetvalara ve bölgelere göre azalıp çoğalabiliyordu. Bu konuda dikkatimizi çeken en önemli fetva Seyhülislâm Ebû Suûd Efendi (1545-1574)’nin fetvasıdır. Bu fetvaya göre biz, o dönemin fakirlik ve zenginlik ölçüleri gibi toplumun sosyal yapısı hakkında da bilgi sahibi oluyoruz. Nitekim o, “amele kadir olan kâfir ki, ikiyüz dirhem-i ser’iyeye kadir olmaya, ol makule ednâdir, on iki dirhem-i ser’î alınır. İkiyüz dirhem-i ser’iyyeye kadir olup amele kadir olan evsat makulesidir, yirmi dirhem-i ser’î alınır. On bin dirhem-i ser’iyyeye malik olan ‘a’la makulesidir, onlarin cizye-i ser’iyeleri kırk dirhem-i ser’idir” demektedir.

Kısmen toplumun sosyoekonomik durumundan kaynaklansa bile büyük ölçüde devlet müsamahasının bir neticesi olarak cizye mükellefinin tabi bulunduğu sınıflamada en az cizye verenler (ednâ sınıfı), her zaman öbür sınıflardan daha fazla olmuşlardır. Örnek olması bakımından 1103 (1691) senesinin Brud (Brod) kazası ve tevabiinde cizye verenlerin sınıflarına göre sayısına baktığımız zaman karsımıza aşağıdaki tablo çıkmaktadır:


* A’la: 27
* Evsat: 147
* Ednâ: 166



Daha önce de belirtildiği gibi, Müslüman devletlerde cizye mükellefi, bütün insanî hak ve vecibelerden rahatlıkla istifade edebilmekteydi. C. H. Becker’in İslâm Ansiklopedisi’ndeki “Cizye” maddesinde belirttiği gibi cizye ödeyen mükellefler, İslâm devleti ile yalnız iman ve âyinlerine müsamaha değil, hatta himaye isteme hakkini da kendilerine bahseden bir mukavele akd etmiş olurlar ki, benzer örnekleri Osmanlı Devleti’nde çokça görmek mümkündür. Nitekim Edirne’de meydana gelen bir yangında, dükkânları yanan Yahudilere, devlet tarafından verilen atiyye ile yardımın taksim seklini gösteren bir belgeye sahip bulunuyoruz. Osmanlı Devleti’nde hazine için tahsil edilen cizye, her senenin Muharrem ayında değişik müesseselerce toplanıyordu. Birliği ortadan kaldıran bu uygulama, bazen devlet hazinesini büyük sıkıntılara sokuyordu. Bu durumu düzeltmek için 1101 (1689) senesinde Sadrazam KöPage Rankingülüzâde Fâzil Mustafa Pasa, devrin ilgilileri ile yaptığı istisareden sonra, cizyenin toplanmasını belli kaide ve sistemlere bağlayarak toplama isinin tek elden yapılmasını sağladı. Bundan sonra her üç sınıf zimmî için ayrı birer mühür kazdırdı. Bunlara “a’la”, “evsat” ve “edna fakir” gibi kayıtlar koydurttu. Her sene için tarihleri değişen bu mühürlerin ve dolayısıyla cizye mükelleflerinin, birbirinden açık ve kesin çizgilerle ayrılabilmesi için bunların gerek şekillerinde ve gerekse yazı karakterlerinde farklı uygulamalara gidildi. Bu uygulama o kadar yaygınlaştı ki, aşağıda fotokopilerini göreceğiniz mühürler 1269 (1852) senesine aittir. Demek oluyor ki cizyenin kaldırılışına kadar bu uygulama devam etmiştir.

Bu uygulamada cizye mühürleri ile birlikte cizye kağıtlarının renkleri de değişiyordu. Kağıtların üzerinde de cizyenin hangi seneye ait olduğu, sınıfı, cizye muhasebesi, bas hazinedar ve cizye umum mülteziminin isimleri vardı.

Osmanlılarda cizye uygulaması, 1272 (1855) senesinde cizyenin, “Bedel-i askeriye”ye tebdili zamanına kadar devam etti.

0

#4
Kullanıcı çevrimdışı   Hale 

  • Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 40.151
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Forum İtibarı: 240
Mükemmel
Örfî Vergiler (Tekâlif-i Örfiyye)



Osmanlılarda ser’î vergilerin yanında, temeli ihtiyaçlardan doğan ve örfe dayanan bir verginin daha bulunduğuna temas edilmişti. Bu, örfî vergiler veya tekâlif-i örfiyye denilen ayrı bir kategoride mütalaa edilir. Osmanlı Devleti, kendisinden önceki diğer devletlerde olduğu gibi, örfî vergileri belirleyip koymak zorunda idi. Zira devrin özelliği diyebileceğimiz harpler, durmaksızın devam ediyor ve ser’î vergiler de bu durumun yüklediği masrafları karşılamaktan uzak bulunuyordu.

Külliyetli miktarda askerin beslenmesi, donatılması ve harbe hazır bir duruma getirilebilmesi ile donanmanın hazır halde bulundurulması gibi mecburiyetler, devleti böyle bir vergiyi koyma zorunda bırakıyordu. İste bunun için devlet, II. Bâyezid (1481-1512)’in son senelerine tesadüf eden günlerde “Imdadiye-i seferiye” adi ile bir örfî vergi koymak suretiyle bu sıkıntıyı ortadan kaldırıp gidermeye çalışıyordu.

Görüldüğü gibi, devlet için ser’î vergilerden ayrı olarak örfî vergi tarh etmek, bir zaruret halini almıştı. Bu mecburiyet, devleti, vaz’ ettiği (koyduğu) bu örfî vergileri devam ettirmek ve miktarının azalmaması için gerekli tedbirlere bas vurmak zorunda bırakıyordu. Yine bu zaruretin bir sonucu olarak örfî vergilerin şayi ve kalemleri, belirten ihtiyaçlara göre çoğaltılıyordu. Böyle bir uygulamaya müsaade edildiğine daha önce de temas edilmişti.

Zaten Osmanlı sultanlarının bu hususta ser’î hukuka göre hareket ettikleri, emir ve fermanları ile, eski uygulamaları bir araya toplayan kanunnâme mecmualarının basında bulunan “ser’-i serife muvafakati mukarrer olup hâlen muteber kavanîn ve mesâli-i ser’iyyedir” ifadesinden de açıkça anlaşılmaktadır.


Normal olarak geçici olması gereken ve fakat bir biri ardi sira gelen muharebe ve ekonomik sıkıntılar neticesinde devamlılık kazanan örfî vergileri de iki kısma ayırmak mümkündür:

1- Tekâlifiâdiye
2- Tekâlif-i sakka



1. Tekâlif-i Âdiye


Ser’î hukuka göre malî bir terim olarak “ca’l” adi da verilen bu vergi türü, aralıksız devam eden harp ve malî krizlerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Böyle bir zaruretin, örfî vergilerin konmasına cevaz ve imkân sağladığı daha önce anlatılmıştı. Binaenaleyh, İslâm hukukunun müsaade ettiği bu nevi vergilerin Osmanlı Devleti’nde bulunmasında bir sakınca yok demektir. Bu yüzden “tekâlif-i örfiyye” diye zikr edilen vergilere ser’an ruhsatın verildiğini söyleyebiliriz.


2. Tekâlif-i Sakka


Bu, harp, malî kriz ve tabii âfet gibi bir zarurete bağlı olmadan tekâlif kaideleri dışına çıkılarak konmuş bulunan vergilerdir. Belli bir kaide ve sistemi olmadığından bu tip vergilerde hak ve adâlete pek riayet edilmeyeceğinden, böyle vergilere ser’an müsaade edilmemiştir. Nitekim Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566) devrinin sadrazamı Lütfi Paşa (H. 942-947) bu konuya temasla söyle der: “Cenk içinde askere hilaf-i kanun vergi vermemek gerektir.”

Osmanlılarda, Tanzimat’a kadar devam eden örfî vergilerin bu ikinci kısmı olan “sakka”nin olmadığını, tebea üzerine böyle bir verginin tarh edilmediği, ancak bazı vergilerin buna benzemelerinden dolayı “sakka” zannedildikleri belirtilmektedir. Bununla beraber, bilhassa XVII. asırdan itibaren bu tip vergilerin zaman zaman ortaya çıktığı bilinmektedir. Fakat padişahlar, bununla mücadele ediyor ve böyle bir yola bas vurulmaması için “adâletnâmeler” gönderiyorlardı.

Örfî vergilerin tahsili, ser’î vergilerin tahsilinden farklı idi. Ser’î tekâlif, umumiyetle ziraî mahsul sahibi reâyâya, daha doğru bir ifade ile köylüye hasr edilmiş görünmektedir. Gerçi zekât ve cizye gibi ser’î vergiler, bu kaidenin dışında bulunmaktadır. Fakat ziraî mahsûl ile daha çok hasir nesir olan köylü, öşür ve haraç gibi ziraî vergilerin mükellefi bulunmaktadır.

Buna karşılık örfî vergiler, daha çok şehirliyi bilhassa ticaret erbabını ve pazarlarla alakalı kimseleri kapsamaktaydı.

Şehirlerde tatbik olunan örfî tekâlif sekli, bilhassa ticaret ve sanayi faaliyetine dayanmakta olduğundan birçok vergi bu kısma dahil bulunuyordu. Keza büyük bir kısmının devlet adına sipahîler tarafından alındığını bildiğimiz ser’î vergilerin aksine bu, her sene vali, mütesellim ve voyvodalar tarafından, mıntıka ileri gelenleri ve kadı marifetiyle memleketin nüfusu veya evi (hâne) üzerine tarh olunuyordu. “Rûz-i Hizir” ve “Rûz-i Kasım” hesabına göre senede iki taksitle alınmak üzere tevzi defterleri tanzim ediliyordu. Tanzim edilen bu defterler, ser’iye mahkemelerinin siciline kaydedilirdi.

Bu defterlere bir memleket halkından, toplanması kararlaştırılmış ne kadar örfî vergi varsa tamamı yazılırdı. Yazılan bu miktar, eşit şekilde fertlere taksim edilerek alınırdı. Bu defterlerin tasdikli bir sureti, tahsil için kethüda, emin veya özel memurlara verilirdi. Vergi mükellefleri de bu defterlerin kapsadığı sekil ve miktarda vergilerini vererek, kendilerine düsen vatandaşlık görevlerini yerine getirmiş olurlardı.

Zaman ve mıntıkalara göre isimleri ile birlikte çeşitleri de değişen örfî vergiler, hazinenin vaz geçemiyeceği bir malî yardim halini almıştı. Bu vergilerin basında “îmdadiye” diye isimlendirilen vergi gelmektedir.

“îmdadiye-i seferiye” ve “îmdadiye-i hazariye” olmak üzere iki kısma ayrılan bu vergi, isminden de anlaşılacağı üzere sefer ve harplere bağlı olarak tarh ve cibâyet edilen bir vergi kalemidir. Muharebe masraflarını karşılamak üzere vatandaşlardan alınan bir vergidir. Bu vergi, Osmanlı Devleti’nin, durmak bilmeyen harplerle karsılaşması yüzünden hazinenin, malî külfeti kaldıramaması sebebiyle konulmuştu.

Muharebeler esnasında, boşalan devlet hazinesinin (beytü’l-mal) ihtiyacı olan parayı tedarik etmek ve askerin donatılmasını sağlamak için konulan imdadiye vergisi, bazen hazineye gönderilir, bazen da doğrudan doğruya orduya memur olan serdarlara verilirdi.
Miktarı, durum ve ihtiyaca bağlı olarak fermanlarla artıp eksilen bu vergi kalemi, tevzi defterlerine yazılıp toplanırdı. Bu vergi, sadece esnaf, tüccar vs. gibi halk tabakalarından alınmıyordu. Duruma göre devlet adamları da bu vergiye istirak ediyorlardı.

Osmanlı Devleti’nde, örfî vergiler kısmına giren vergi kalemlerinden biri de “Avânz” adını taşıyan vergidir. Bu vergi, olağanüstü hallerde, tebeaya yüklenen bedenî, malî ve aynî bir vergidir. Avâriz-i divâniye adi ile de anılan bu vergi, devlet masraflarının memleket nüfusuna tevzi ve taksimi sonucu ortaya çıkmıştır. Çok eski bir vergi olmakla beraber, ne zaman ihdas olunduğu kesin olarak bilinememektedir.

Bununla beraber bu verginin Osmanlılardan önce Anadolu beyliklerindeki mevcudiyetinden bazı vesikalar sayesinde haberdar olmaktayız. Vergi muafiyetini ilgilendiren bu belgeleri nesr eden Uzunçarsili, benzerinin Osmanlılarda da aynen uygulandığını bildirerek söyle der: “Anadolu beyliklerindeki vergi ve rüsûmdan yani “avâriz-i divaniye” ve “rüsûm-i örfiyye”den muafiyet muameleleri, birbirlerinin aynidir. Bu hususa dair aşağıda vesikalar kısmında Karamanoğullarına ait kayıtlarla Osmanlı tahrir kayıtlan karsılaştırılacak olursa görüşümüz kesinlik kazanır.”

Bu verginin 4-5 yılda bir defa alındığını belirten Lütfi Pasa, bunun Yavuz Sultan Selim (1512-1520) döneminde sadece bir defa alındığını kaydeder.

Devlet, fevkalade bir vaziyetin icab ettirdiği masraflar ile muayyen vasıflan haiz yiyecek maddelerini, harp levazım ve masraflarını, belirli vergi kaynaklarından karşılayamayacağını anladığı zaman, özel bazı tedbirler ile memleketin bütün imkânlarını seferber etmeye karar verirdi. Bu karar gereğince vaziyetin icabina göre, kendisine lazım olan para, hizmet, eşya ve mahsûl miktarı tespit edilerek muhtelif bölge ve mahallere tevzi edilirdi.

Halk arasında “salgun” diye de adlandırılan bu vergi XIX. asirda tamamen paraya çevrildi. Tanzimat fermanı ile de ortadan kaldırıldı.

“Avâriz” vergisi, değişik isimlerle zikr ediliyordu. Menzil mali, bedel-i nüzûl, zahire baha, han, resm-i sürsat, kürekçi bedeli, kömür ve kereste bedeli, beldaran, hâne, çayır kirası gibi isimler bunlardan birkaçıdır.”

diğer bütün vergilerde olduğu gibi, bazı sınıf ve zümreler avârizdan muaf tutulmuşlardır. Askerî sınıfa mensub olanlarla ilmî ve dinî bazı mansiblarin sahipleri, derbentçi, tuzcu, çeltikçi, ortakçı, katrancı ve doğancılar ile bazı vakıfların reâyası ve bazı hizmet erbabını burada zikredebiliriz.
Osmanlı örfî vergilerinden bir kalem de “Harçlar” adi altında zikredilmektedir. Bu vergi, daha ziyade resmî dairelere isi düşenlerden alınmaktaydı. değişik isimlerle alınan bu harçlar, mahkemelerde hakim, kadı ve naillerin verdikleri hüccetlerden, sicillere geçirilen hükümlerden, meşihat makamından yazılı olarak çıkan fetvalardan, ölen bir kimsenin mirasçıları arasında yapılan miras taksiminden, nikah vs. gibi muamelelerin karşılığı olarak alınmaktaydı.

0

#5
Kullanıcı çevrimdışı   Esesli 

  • KD ™ Kadim Dost
  • Grup: Yetkili
  • Mesaj sayısı: 5.814
  • Kayıt tarihi: 01-Nisan 08
  • Gender:Male
  • Location:EsEsli
  • Interests:sinema bilgisayar seyahat
Forum İtibarı: 64
Mükemmel
Osmanlı Pâdişahları'nın
"Haksız Vergi" Konusundaki Hassâsiyeti




Günümüzde yerli-yersiz her şeyden vergi alındığı, neden ve niçin tahsil edildiği belli olmayan vergiler yüzünden halkın günlük geçimini bile sağlamakta zorlandığı herkesçe bilinmektedir. Sudan bahânelerle her şeye bir kılıf uydurulup üzerine vergi konulduğu, neredeyse nefes alıp-vermenin bile vergiye tâbî tutulduğu böyle bir zamanda, ister-istemez: "Acabâ eskiden durum nasıldı?" sorusu akla gelmektedir.

Osmanlı kaynaklarında karşımıza çıkan, bu soruya en güzel cevâbı vereceğini umduğumuz aşağıdaki örnekler, geçmişle bugün arasında nasıl bir uçurum bulunduğunu göstermeye yetecektir!..



Osman Gâzî'nin, "Bâc" Alınmasını Teklif Eden
Germiyan'lıya Tavrı:

Osmanlı Devleti zamânında şimdiki gibi "halkı soyup soğana çevirmek" anlamına gelmeyen "vergi", daha kuruluş yıllarından itibâren Osmanlı pâdişahlarının en çok dikkat ettikleri ve hassâsiyet gösterdikleri meselelerden birisi olmuştu. Onlar kendilerine emânet bildikleri halkın malına ve metâ'ına haksız yere el uzatmak, sudan bahânelerle elinden kapmaya ve çarpmaya kalkışmak şöyle dursun; devlet tarafından verilen herhangi bir hakkın geri alınmaması, lâyık-ı veçhile korunması yönünde azâmî gayret sarfetmişler, bu hususta alınması gereken her türlü tedbiri hakkıyla almaya özen göstermişlerdi.

Nitekim Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Osman Gâzî, pazar esnafından ve tüccardan, sattıkları mala karşılık "Bâc" alınmasını teklif eden bir kişiyi şiddetle azarlamış, onun teklif ettiği bu verginin İslâm dîninin hükümlerine uyup uymadığını hemen sorgulamış; ne devlet hazînesine haram bir mal girmesine, ne de esnafın sudan bahânelerle sömürülmesine aslâ göz yummamıştı!..

Âşık Paşa-zâde, Neşrî ve Kemâl Paşa-zâde'nin ortak rivâyetine göre; "hutbe ve sikke 'Osmân Gâzî adına mukarrer olub kâdî ve su-bâşı dikildi"ğinde,(1) "'Osmân Beg Eski-şehr'de 'âdet üzerine bâzâr turğurub, ol diyârı 'imâret itmege" gayret etmişti.(2) Tam bu sırada "Germiyân vilâyetinden bir kişi" çıkageldi; "Bu bâzâruñ bâcını baña satuñ!" dedi.(3) Oradakiler cevap vermekten sakınıp, gelen kişiye: "'Hân'a var!' didiler. Ol kişi Hân'a vardı, sözini söyledi";(4) Osman Gâzî ona: "'Bâc ne olur?' diyû sordı, aslın teftîş itdi."(5) O kişi: "Bâzâra her kim yük getürse ândan akça alayın!" cevâbını verince, Osman Gâzî birdenbire hiddetlenerek: "Bre kişi! Bu bâzâra gelenlerde alımuñ-mı var ki bunlardan akça alursın?" dedi;(6) "'Halk bâzâra gelmekle beglere borclımı olurlar? Bu ne garâmetdür!' diyû çok kelimât itdi."(7) O kişi pâdişâhın gazaplandığını görünce: "Bu 'âdetdür! Her vilâyetde vardur ki, pâdişâh-içün her yükden akça alurlar!" karşılığını verdi;(8) bunun üzerine Osman Gâzî, bu verginin İslâm ahkâmına uyup uymadığını sorgulayarak, o kişiye: "Bu Tañrı buyruğı ve Peygamber kavli midür, yoksa bunı her ilüñ pâdişâhı kendümi ihdâs ider?" diye sordu.(9) O kişi: "Töredür Hân'um, ezelden kalmışdur!" cevâbını verince, Osman Gâzî büsbütün gazâba gelip: "Bir kişi kim kendü kazana gayrınuñ mı olur? Kendünüñ mülki olur! Ben ânuñ mâlında ne kodum ki: 'Baña akça vir!' diyem? Bre kişi! Var git, ayruk bu sözi baña söyleme kim saña ziyânum deger!" diyerek adamı tehdit etti;(10) "ol kişiye hışm itdi: 'Beni zulme terğîb idersün!' diyû te'dîb itmek istedi. Yanında bulınanlardan ba'zı"ları(11) bu durumu görünce: "İy-hân! Size dahı gerekmezse bu bâzârı bekleyenlere, âdetdür kim bir nesnecük virürler, tâ ki bunlaruñ emekleri zâyi' olmaya!" diyerek(12) pâdişâha işin aslını izâh etti.

Ünlü Osmanlı müverrihi Kemâl Paşa-zâde, Osman Gâzî'nin dînin emrilerine karşı gösterdiği eşsiz hassâsiyeti şu mısrâlarında ifâde etmektedir:

"Şerî'at ne buyurırsa ânî iderdi

Bilince tereddüdsüz, ânı iderdi

Ânı kim, Hüdâ vir[me]di izn âña

Kimüñ cânı vârıdı yanında aña?.."(13)

Osman Gâzî akçenin zulmen değil, pazar bekçilerine verilmek üzere alındığını anlayınca: "'Çün-ki eyle dirsiz, her kişi ki bir yüki sata, iki akça virsün, eger satmaya, hiç nesne virmesün. Ve dahî her kime ki bir tîmâr virem, ânuñ elinden ol tîmârı bilâ-sebeb (sebepsiz yere) almayalar! Ol-kişi ölicek oğlına virsünler, eger oğlan kiçürek (küçük) olursa hidmet-kârları sefer vaktında sefere varalar, tâ oğlan sefere varınca[ya dek]." cevâbını verdi ve: "Eger bu kânûnı her kim bozsa, ya benüm neslüme gayrı kânûn ögretse, Allâh-u Teâlâ ânuñ dînin ve dünyâsın bozsun!" diye bedduâ etti.(14)

Sözün özü; beyler ancak bu şekilde "'Osmân Beg'i râzî itdiler ki, bâzâr ehline bâc salına; satılmayan yüke ta'arruz olınmaya, satılan yükden ikişer akça alına."(15) O güne kadar "'Osmân Beg bâc n'olur bilmezdi, âdın eşitmiş degüldi; emâret bid'atlerinden dahî bir iş itmiş degül-idi."(16) Bu nedenledir ki, önce "Bâc"ın İlâhî ahkâma uygun olup-olmadığını sordu; bu verginin tahsil edilmesine de ancak, beylerinden hangi sebeple alındığını öğrenince râzı oldu!..



Sultan II. Murâd, Fazlullâh Paşa'yı
Vezirlikten Niçin Azletmişti?


Sultan II. Murâd devrini görmüş olan ünlü Osmanlı târihçisi Âşık Paşa-zâde'nin "Tevârîh-i Âl-i 'Osmân" adlı eserinde bildirdiğine göre; Murâd Hân'ın pâdişahlığı zamânında "'Acem vilâyetinden bir hekîm" gelmişti, adına "'Fazlu'llâh' dirler idi. Pâdişâha tekarrüb kesb itmek (yakınlık kazanmak) ile âhir (sonunda) vezîr oldı. Fazlu'llâh gördi kim, pâdişâhuñ gâh gâh helâl mâla ihtiyâcı olur", bir gün pâdişâha: "Devletlü Sultân'um! Pâdişâhlara hazîne gerekdür. Eger Sultân'um buyurur ise hazîne cem' ideyin!" dedi(17) Pâdişâh vezirden bu sözü işitince, bu hazîneyi nereden toplayacağını merâk ederek: "Nice cem' idersün?" diye sordu, Paşa ise: "Bu vilâyetüñ halkuñda mübâlâğa (çokça) mâl vardur, pâdişâhlara gâh gâh bir sûret kurub almak câyizdür!" karşılığını verdi.(18)

Fazlullah Paşa'nın bu garip teklifini işiten "Sultân Murâd Gâzî" o anda gazâba gelerek: "Hay Fazlu'llâh! Bu söz ne sözdür ki söylersün? Bizüm vilâyetümüzde üç helâl lokma vardur, gayrı vilâyetde ol yokdur! Biri ma'denler, biri dahı kâfirden alınan harâc, biri dahı gazâdan hâsıl olan mâldur. Ve hem bu bizüm leşkerümüz (askerimiz) gâzîler leşkeridür, imdi bunlara helâl lokma gerekdür! Şol pâdişâh kim leşkerüñe harâm lokma yidürür, o leşker harâmî olur! Harâmînüñ hôd sebâtı olmaz, hâli ne'ydügi ma'lûmdur!" cevâbını verdi.(19)

Devlet hazînesini doldurmak için herhangi bir sebebe istinad etmeksizin halkın malına göz diktiği, üstelik mârifet yaptığını zannederek kendisini buna teşvik etmeye kalkıştığı için, Murad Hân "ol zamân Fazlu'llâh'ı azl itdi ve bir cevâb ile hor ve hakâret itdi. El-hâsıl, Fazlu'llâh Paşa'nuñ azline bu söz sebeb oldı."(20) Hazînede ciddî sıkıntılar başgösterdiği hâlde, Murâd Hân halkın akçesine el sürmeyi ve onu askerine yedirmeyi bir türlü içine sindirememişti!..



III. Selim ve "Îrâd-ı Cedîd" Kânûnu:

Osmanlı Devleti'nin son dönemlerine doğru yaklaşıldığında, Devlet-i aliyye'yi Şer'î hükümlere göre yönetme gâyesi güden Sultan III. Selîm'in bâzı fermanlarında, savaş hâlindeki devletin boşalan hazînesini doldurmak için halktan alınan "Îrâd-ı cedîd" adlı verginin sûistimâle uğramaması ve yerine sağ-sâlim ulaşması konusundaki titizliğini gösteren ilginç satırlara rastlıyoruz.

Gayretkâr pâdişâh, küffârla mücâdele eden Türk askerinin masrafları dışında, başka bir yere harcanmasına aslâ müsaade etmediği bu vergiyi kendi şahsî menfaati doğrultusunda kullanmaya kalkışan bir kimseyi tespit ettiğinde, duyduğu öfkeyi vezîrine yazdığı "Hatt-ı hümâyûn"da şöyle dile getirmişti:

"Benüm vezîrüm,

Îrâd-ı cedîd kânûnuna İbrâhîm Efendi hiç dikkat eylemez imiş, mukâta'ât iltizâmından çok akçalar kazandığını tahkîk eyledüm. Zabt fermanlarını bir-iki sene evvel çıkarub, sarraflar elinde tolaşub, her fermâna yapışan birer mikdâr akça kaparak Îrâd-ı cedîd'üñ senevî biñ kisesi telef oluyor! Bu lâyık-ı insâf mıdur? Biz ise devlete îrâd diyû 'ibâdullâhuñ (Allâh'ın kullarının) meékûlâtına (geçimliğine) bid'at ihdâsı ve fukarâya zulm eyliyoruz! Devletüñ îrâdını halk ekleyliyor (yiyor). Şu îrâd-ı cedîdüñ fî-mâ-ba'd bir akçasını bir kimesneye kapdurmasun, vakıtsız fermân virmesün! Vaktı geldükde kânûn üzre her hangi mültezeme virecegüni ve kaç guruşa iltizâm olunacak ise baña arz olınsun, bileyüm! Ve'l-hâsıl bir iltizâmdan ne bir akça kendüsi alsun ve ne bir kimseye aldursun; 'Hâtırı mer'î âdemdür!' dimesün! Ben Îrâd-ı cedîd'e yüz kise ma'âş tahsîs eyledüm, ancak muhâfaza olınsun içün. Yohsa böyle yağma oldukdan soñra, muhkem tenbîh idesün, soñra infi'âl iderüm!.."(21)

O başka çâresi olmadığı için, zarûret gereği alınan bu vergiyi bile "Allah'ın kullarının geçimliğine bid'at ihdâsı" ve "fukarâya zulüm" olarak görüyordu; yâni devletin ayakta durması için bu kadar gerekli olan bir vergiyi bile tahsil etmekten vicdânen rahatsızlık duyuyordu. Halkı sağmal koyun mesâbesinde görerek elinde-avucunda ne varsa almayı, "Devlet adına alıyorum!" diyerek kendi midesine tıkmayı aklının ucundan bile geçirmediği gibi; buna tevessül edenleri şiddetle men' etmekten de geri kalmamış, dişinden-tırnağından artırdığını devlete veren fakirin ve vatanın muhâfazası için cephede çarpışan askerin hakkını korumak için elinden gelen her şeyi yapmıştı!..

Sultan Selîm Hân'ın bu sözleri, Osmanlı pâdişahlarının halkın ve reâyânın hakkını nasıl bir titizlikle gözettiklerini tüm açıklığı ile gözler önüne serdiği gibi; o güzel hasletlerin bugüne zerresinin bile ulaşmadığını, o mümtaz ve müstesnâ şahsiyetler gittikten sonra kuzunun, resmen kurtların eline kaldığını açıkça ortaya koymaktadır.

Kaynak:

(1) Mehmed Neşrî, "Kitâb-ı Cihân-nümâ", c. 1, s. 110. nşr.: F. R. Unat - M. Altay Köymen. TTK yayını, Ankara, 1949.

(2) İbn-i Kemâl (Kemâl Paşa-zâde), "Tevârîh-i Âl-i 'Osmân", I. Defter, Millet Ktp. Ali Emîrî, Târih, nr.: 30, vr. 18a.

(3) Neşrî, a.g.e., c. 1, s. 110; Âşık Paşa-zâde, "Tevârîh-i Âl-i 'Osmân", s. 104. nşr.: H: N. Atsız, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1949.

(4) Âşık Paşa-zâde, a.g.e., s. 104.

(5) İbn-i Kemâl, a.g.e., vr. 18a.

(6) Neşrî, a.g.e., c. 1, s. 110.

(7) İbn-i Kemâl, a.g.e., vr. 18a.

(8-9) Neşrî, a.g.e., c. 1, s. 110.

(10) Âşık Paşa-zâde, a.g.e., s. 104.

(11) İbn-i Kemâl, a.g.e., vr. 18a.

(12) Neşrî, a.g.e., c. 1, s. 110.

(13) İbn-i Kemâl, a.g.e., vr. 18a.

(14) Neşrî, a.g.e., c. 1, s. 110, 112.

(15-16) İbn-i Kemâl, a.g.e., vr. 18b, 18a.

(17-18) Âşık Paşa-zâde, "Tevârîh-i Âl-i 'Osmân", s. 232.

(19) Âşık Paşa-zâde, a.g.e., s. 232-233.

(20) Âşık Paşa-zâde, a.g.e., s. 233.

(21) BOA, III. Selîm'in Hatt-ı Hümâyûnları, s. 42, Hkm.: 10.
0

#6
Kullanıcı çevrimdışı   Hale 

  • Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 40.151
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Forum İtibarı: 240
Mükemmel
Osmanlı Para Ve Finansman Sisteminin Esasları




Osmanlı Devleti’nde 19. yüzyıla gelinceye kadar çağdaşı bulunan pek çok Avrupa ülkelerinde olduğu gibi madeni para sistemi uygulanıyordu. Sistemde altın, gümüş ve ufaklık ihtiyacını gidermeye matuf olarak her iki madenin dışında genelde bakırdan mamul paralar kullanılıyordu. Kağıt paranın kullanımı batılı ülkelere paralel olarak 19. yüzyıl içerisinde başlar.

Sistem esasta altın ve gümüşe dayandığından her iki madenin mümkün olduğunca mübadelede kullanılması ve eşya olarak kullanılmamasını öngörüyordu. Bu sebeple ülke içine kıymetli maden girişi teşvik ediliyor, çıkışı ise yasaklanıyordu. Şahısların ellerinde ve sarayda bulunan altın ve gümüşten mamul eşyalar darphanelere getirilerek para basımında kullanılıyordu.




forum




Ulaşım imkanlarının yetersizliği ve ulaşımın risk taşıması çeşitli bölgelerde darphane açılmasını zorunlu kılıyordu. Dolayısıyla darphaneler başta İstanbul olmak üzere ülkenin muhtelif yerlerine dağılmıştı. Bir darphane açılırken bölgede maden bulunmasına ve bölgenin ihtiyacına cevap vermesi gözetilirdi. Bazı darphaneler sadece belli bir parayı basardı. Mesela 16. yüzyılda Urfa'da faaliyet gösteren darphanede sadece bakır para basılıyordu. Darphanelerin idaresi genelde emanet yöntemi ile emin adı verilen görevli şahıslar tarafından yürütülüyordu. Darphanelere para basımı için getirilen altın ve gümüş maden ve eşya üzerinden darp hakkı adıyla alınan bir kesinti darphaneyi işleten kişinin gelirini oluşturuyordu. Altın ve gümüşü cari paraya çevirmek isteyen kişiler serbestçe gelerek darphanede para bastırabilirlerdi. Serbest darp hakkı darphane gelirlerini sürekli kılıyordu. Paranın ayarından sahib-i ayar sorumlu idi Kalb para basan sahibi ayar şiddetli cezaya çarptırılıyordu. Bir keresinde (1564 yılı) Üsküp darphanesinde basılan altın ve gümüş paraların ekseri kalb çıkmaya başlayınca sahibi ayar işten el çektirilerek İstanbul’a mücazat için gönderilmişti. Paranın ayarı denildiğinde gümüş ve altın para içerisindeki bakır oranı anlaşılıyordu. Darphaneye gelen gümüş ve eski akçeleri sahib-i ayar ve üstad, emin gözetiminde akçe haline getirirlerdi. Yeni akçelerin kesilmesinden sonra ülkede eski akçe ve külçe ile alış veriş yasaklanırdı. Herkes elinde bulunan eski akçeleri ve avani dışındaki gümüşleri darphaneye getirerek yeni akçe bastırmaları zorunlu idi.

Osmanlı Devleti kıymetli maden hareketlerinin yaşandığı bir coğrafyada bulunuyordu. Gresham kanunu işliyor, kötü para iyi parayı kovuyordu. Doğuda altın ve gümüş fiyatlarının yüksek seyredişi daimi bir şekilde İran ve Hindistan'a kaçışa sebep oluyordu. Alınan zecri tedbirlere rağmen altın ve gümüş kaçakçılığının önü alınamıyordu. Ülkenin siyasi sınırları içerisinde de hareketlilik yaşanıyordu. Mesela Mısır'da basılan altın paraların İstanbul'da basılan altın paraların ayarında olmayışı sebebiyle İstanbul'da altın para piyasadan çekilerek yerine Mısır altınları tedavül ediyordu. Önlem olarak Mısır'da İstanbul ayarında altın para darbı isteniyordu.

16. yüzyılda Amerika ve Güney Afrika kıymetli maden yataklarının keşfi ile birlikte Avrupa ülkelerinde kıymetli maden hacmindeki yükseliş ve gümüşün altın karşısında değer kaybetmesi yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı dünyasını etkisi altına alacak ve Osmanlı yöneticilerini yeni arayışlara ve acil önlemlere itecektir. Dış dünyadan gelen bu baskıya paralel olarak, artan nüfus oranında iç güvensizliğin de etkisiyle üretimde artışın gerçekleşmemesi, fiyat yükselişleri, artan bürokratik harcamalar ve hazine için kaynak anlamına gelen yeni fetihlerin olmaması gibi bir kısım olumsuz gelişmeler ve yüzyılın sonuna doğru Avusturya ve İran savaşları dolayısıyla da artan savaş harcamaları birbiri arkasını izleyen devalüasyonları getirmiştir. Sikke tashihleri adı verilen bu operasyonda paranın ayarı değiştiriliyor, sikkeler küçültülüyordu. 16. yüzyılda en önemli para operasyonu sayılan ve daha sonra da devam edecek ayarlamaların başlangıcı olan 1584 yılında yapılan düzenlemeye göre 100 dirhem gümüşten kesilen akçenin miktarı 450 den 800'e, 1600 yılında yapılan bir ayarlama ile de 950'ye çıkmıştır. Osmanlı paralarının değer kaybına uğraması sadece bu yüzyılın ikinci yarısında görülen bir olgu değildir. Fakat bu zamana gelinceye kadar paradaki değer kaybı uzun zaman içerisinde oldukça az oranda gerçekleşmiş idi. Mesela Orhan Bey'den Fâtih'e gelinceye kadar akçenin vezni odukça sabit tutulmuştur. 1327 yılında 100 dirhem gümüşten 270 adet olarak kestirilen Osmanlı akçesi 1451 yılında 293 adet kestirilmiştir. 1500 yılında 100 dirhemden 420 akçe kesilirken 1580'lerin başında 450 akçe kesilmekteydi. Yine da yapılan hesaplamalara bakılırsa 1326 yılından 1740 yılına gelinceye kadar ki 414 yıllık sürede yıllık ortalama değer kaybı % 0.24 gibi düşük bir oranda kalmaktadır.

Osmanlı Devleti’nde Osman Gâzî'den Fâtih'e gelinceye kadar sadece gümüş paralar basılmıştır. Altın para olarak ülkede revaç bulan Venedik dükası (filori, filorin) tedavül ediyordu. Fâtih 1479 yılında sultani adlı ilk Osmanlı altın parasını basmıştır. Fiilî olarak iki değerli madene dayanan bir para sistemi işliyordu. Dolayısıyla altın ve gümüş fiyatları değiştikçe tedavülde bulunan sikkelerin fiyatları ya da kur farkları da değişiyordu. Ufaklık ihtiyacını karşılamak üzere I. Murad'dan (1360-1389) 17. yüzyıl ortalarına kadar mankur veya pul adı verilen bakır paralar da basıla gelmiştir. 1688 yılında ise para arzındaki yetersizlik dolayısıyla akçeyi ikame ve likidite ihtiyacını gidermek için mankur basılmış, 1 mankurun 1 akçe üzerinden sonsuz ibra hakkı tanınması kalpazanlık faaliyetlerini hızlandırmış ve piyasaları alt üst etmiştir. Bu tecrübeye 1691 yılında son verilerek mankur tedavülden kaldırılmıştır.

Ülke içerisinde muhtelif yabancı altın ve gümüş paralar yerli paralar ile birlikte tedavül ediyordu. 17. yüzyılda osmani, şahi, pare, mangır, peniz, sikke-i hasene/şerifi adlı yerli paraların yanında sümün, zolata, babka, rub, yaldız/filori/efrenci, engürüs, esedi ve riyal adında yabancı paralar tedavül ediyordu. Ülkede paraların tedavül ettiği bölgeler ortaya çıkmıştı. Mısır pare, Doğu Anadolu şahi, Macaristan penz bölgesi idi.

Osmanlı Devleti’nde paradan bir finansman aracı olarak değişik yöntemler kullanılarak istifade ediliyordu. Darphanelerde kıymetli madenlerden ve eski sikkelerden para basılarak hem para arzı artırılıyor hem de darb hakkı adıyla alınan para darphanelere gelir temin ediyordu. Tahta yeni çıkan padişah eski paraları tedavülden kaldırarak kendi adına ve yeni değerler ile para bastırıyordu. Elinde eski para olan kişiler paralarını darphaneye getirerek yenisiyle değiştirirler, bu değişimden para sahibi bir miktar zarar eder, hazine ise kazanırdı. Ayrıca paranın ayarında oynamaya gidilerek sikkeler küçültülüyor, aradaki değer kaybını devlet bir finansman yöntemi kabul ediyordu. Tağşiş işlemi bütçe açıklarını kapatmak için devletin ek para basması anlamına da geliyordu. Çünkü yapılan yeni ayarlama ile hem tedavüle sürülecek para miktarı artıyor hem de devletin kullanabileceği yeni bir fon oluşuyordu. Yine hazine giriş çıkışlarını farklı raiclerde tutarak aradaki farkı (tefavüt-i hasene ve guruş) hazineye gelir kaydediyordu.

1775 yılında pay ve gelir ortaklığı senetleri anlamına gelen esham uygulaması başlatılır. Bu uygulama temsili paraya geçişin ilk habercisi sayılır. Senetlerin vergiye tabi olmak üzere tedavülü serbestti. İlk kağıt para 1840 yılında tedavüle çıkarılır. Piyasaya sürülen banknotların değeri hızla aşınır. Esnaf ve taşrada halk madeni para kullanmayı tercih eder. Kaime denilen kağıt para ile madeni para arasında fiyat farkı oluşur. Osmanlı para biriminin dış paralar karşısında değeri düşer.

Kaime denemesi 1862 yılında son bulur. Sultân Abdulhamid dönemine gelinceye kadar kaime basımına gidilmez. Osmanlı- Rus savaşının finansmanı dolayısıyla ikinci defa 1876-7'de kaime basılarak piyasaya sürülür. Bu kaimeler de kısa bir süre sonra tedavülden kaldırılır. Kağıt para basma yetkisi kendisine bırakılan Osmanlı Bankası I. Dünya Savaşı'na gelinceye kadar sınırlı miktarda kağıt para basımına gider. 1915 yılında kaime üçünçü kez çıkarılır. Bu kaimeler temsili para niteliğinde idi. Çünkü altın karşılığı vardı ve ne zaman tedavülden kaldırılacağı belliydi. Bu kaimeler Cumhuriyet devrine kadar devam etmiştir.

Ülkede istikrarlı bir para sistemi oluşturmak amacıyla 1844 yılında çıkarılan Kararnâmeye göre temel para birimleri olarak kuruş, 20 kuruş değerinde gümüş mecidiye ve 100 kuruş değerinde altın lira kabul edilir. Osmanlı parası ile yabancı paraların kur değerlerinde ise uzun bir dönem değişiklik görülmemektedir. Mesela bu tarihten I. Dünya Savaşı'na kadar İngiliz sterlini ile Osmanlı parası arasındaki parite 1 İngiliz sterlini =110 Osmanlı kuruşu düzeyinde kalmıştır.

1873 yılından itibaren gümüşün dünya piyasalarında değer kaybetmeye başlaması Osmanlı Devleti'nde 1/16 altın-gümüş paritesini geçersiz hale getirir. Devlet gelirlerinin gümüş para ile, giderlerin altın üzerinden yapılması hazine kayıplarına yol açar. Bunun üzerine mecidiye basımına son verilir. 1881 yılında para birimi olarak Osmanlı altın lirası kabul edilir. Ancak gümüş fiyatlarının düşüklüğü sebebiyle tedavüldeki gümüş paralar gerçek değerinin altında işleme tabi tutulur. 20 kuruş değerindeki mecidiyeler Hazinece 19 kuruştan işleme tabi tutulur. Sarraflarda ise daha düşük düzeyden işlem görür. 20. yüzyılda kuruşun Osmanlı lirasına oranla üç değişik değeri ortaya çıkar.

Diğer taraftan değişik para birimlerinde çekilen darlık nedeniyle ufak paralar altın lira ve mecidiyeye oranlarından farklı olarak işlem görüyordu. Piyasaya yeterince ufaklık sürülememesi ve mahalli bazı darlıkların ortaya çıkışı da ufaklıkların değerini yükseltiyordu. Ticâret erbabı daima müşterilerine büyük para veriyor, halk ise alış veriş yapabilmek için elindeki parayı belli bir komisyonla sarraflara bozdurmak zorunda kalıyordu. İktisadi faaliyetlere, yöreye ve mevsimlere göre de ufaklık ihtiyacı değişiklik gösteriyordu. Mesela Bursa'da yumurta ticâreti bu tür paraların değerini yükseltiyordu. Yine İzmir'den İstanbul'a sürekli mecidiye, karşılığında İstanbul'dan İzmir'e ufaklık gönderiliyordu. Hazinenin bir soruşturmasına göre ülkenin değişik yörelerinde altın ve gümüşün 88 çeşit raici bulunuyordu.

Yörelere göre de halkın rağbet ettikleri paralar değişiklik gösteriyordu. Yabancı paralar da ülke içerisinde serbestçe alım satımda kullanılıyordu. Para sisteminin karmaşıklığı sebebiyle sarraflık kurumu iyice revac bulmuştu.

Para düzenine çeki düzen vermek maksadıyla 1909 yılında kurulan komisyonun önerisi doğrultusunda savaşın etkisiyle biraz da geç olarak 1916 yılında Tevhid-i Meskukat Kanunu çıkarılarak 1 lira = 100 kuruş paritesi benimsenir ve değer ölçüsü altın, para birimi kuruş kabul edilir. Ülkenin değişik yörelerindeki farklı para raiçleri kaldırlır. Ancak çıkarılan yasanın başarısı sınırlı kalır. Çünkü savaşla birlikte artan giderleri karşılamak için piyasaya sürülen kağıt paralar madeni ve ufaklık paraların piyasadan çekilmesine yol açar. 5 ve 20 kuruşluk olarak basılan kağıt paralar da ufaklık sorununu çözmez. Aynı fonksiyonu görmesi için kısa bir süre sonra 1 ve 2.5 kuruşluk kağıt ve aynı işlevi görecek 5 ve 10 paralık posta pulları çıkarılır. Bu durumda madeni paradan tamamen arınmış kağıt para sistemine geçilmiş olur. Cumhuriyet idaresi aynı sistemi devam ettirir[1].



Kaynaklar


[1] BA, Tapu Tahrir Defteri, nr. 998, sh. 199; Mühimme Defteri, nr. 6, sh. 66, hüküm 140; Naima, c. I, sh. 241; Selaniki Mustafa Efendi, Tarih-i Selaniki, (neşr. Mehmed İpşirli), İstanbul 1989, c. I, sh. 210, 211, 427; Silahdar, Tarih, c.2, sh. 603; Walter Hinz, Islamische Wahrungen des 11. bis 19. Jahrhunderts umgerechnet in Gold, Wiesbaden 1991, sh. 41-57; Sahillioğlu, Halil, Bir Asırlık Para Tarihi (1640-1740), Basılmamış doçentlik tezi, İstanbul 1965, sh. 5, 6; Uzunçarşılı, Kapukulu Ocakları c. I, sh. 464-476; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, sh. 547-550; Akdağ, Türkiye'nin İktisadi ve İçtimaî Tarihi, c. 1, sh. 501-508; c.2, sh. 229-249, 359-369; Tabakoğlu, Ahmed, Türk İktisat Tarihi, sh. 261-276; Pamuk, Osmanlı - Türkiye İktisadi Tarihi, sh. 117-119, 121, 123, 211- 213; Öztürk, Said, Askeri Kassama Ait Onyedinci Asır İstanbul Tereke Defterleri, sh.238-247; Alî, “Osmanlı İmparatorluğu’nun İlk Sikkesi ve İlk Akçeleri”, TOEM , nr. 48, sh. 355-375; Alî, “Fâtih Zamamında Akçe Ne İdi?”, TOEM , nr. 49-62, sh. 59-62; Ahmed Refik, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Meskukat”, TOEM, nr. 6(83), sh. 358-379, nr. 7(84), sh. 1-39, nr. 8(85), sh. 107-127, nr. 10(87), sh. 227-254; Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, “Gâzî Orhan Bey’in Hükümdar Olduğu Tarih ve İlk Sikkesi”, sh. 207-211; Artuk, İbrahim, “Osmanlı Beyliği'nin Kurucusu Osman Gâzî'ye Ait Sikke”, Türkiye'nin Sosyal ve Ekonomik Tarihi (1071-1920), Ankara 1980, sh. 28, 31; Aykut, Nezihi, “Para Tarihi Bakımından Osmanlı Gümüş Sikkeleri”, V. Milletlerarası Türkiye Sosyal ve İktisadi Tarihi Kongresi, Ankara 1989, sh. 728; Toprak, Zafer, “Osmanlı Devleti'nde Para ve Bankacılık”, TCTA, c. 3, sh. 760-767; Öztürk, Said, “On Altıncı Yüzyılda Urfa”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı 120, Aralık 1996. sh. 35; Davison, Roderic H., “The First Ottoman Experiment With Paper Money”, Türkiye'nin Sosyal ve Ekonomik Tarihi (1071-1920), Ankara 1980, sh. 244-249.

0

#7
Kullanıcı çevrimdışı   Hale 

  • Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 40.151
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Forum İtibarı: 240
Mükemmel
Osmanlı’da Mali Sıkıntı


Sebep Ve Sonuçları




Osmanlı bütçe rakamları yüzyıllar boyu sürekli artış göstermiştir.

Bu artış sınırlar genişlerken gerçekti fakat, araştırma döneminde olduğu gibi sınırlar daralıp toprak kaybedilirken gerçek olmaktan çıkmıştı. Bu sebeple gelir ve gider rakamlarındaki artışlar büyük ölçüde hesap birimi olan akçenin değerindeki düşmelerden ileri geliyordu. Nitekim bütçe rakamlarını hesap birimlerindeki değer kaybı katsayısına böldüğümüzde gerçek rakamlara ulaşmaktadır.

Gelir ve gider rakamlarının büyümesi kadar bunların arasındaki farkında artması ve gelir rakamlarına karşı giderlerde olan artmanın daha çok olması mali alanda alandaki sıkıntının açık bir delili sayılabilir. Giderlerdeki bu artışlar daha çok savaş zamanlarına denk gelmiş ve devlet bu dönemlerde borçlarının gününü erteleyerek açığı kapatma yoluna gitmiş artı devlet içinden borç alarak bu açığı kapatmaya çalışmıştır. Bunun yanında avarız vergilerini arttıran devlet, aslında sadece özel hallerde alınan bu vergiyi devamlı hale getirmiş ve arttırmıştır. Bu durumda devletin içinde bulunduğu mali sıkıntının bir göstergesidir.

Çok sık yapılan savaşlar ve bu savaşların uzun sürmesi en büyük etken olarak ortaya çıkar.


1.Askeri Harcamalardaki Artışlar


a) Mevacip (ulafe) sorunu:
Askeri birliklere üç ayda bir ödenmesi gereken mevaciplarin ödenmesinde görülen gecikmeler büyük bunalımlara sebep olmuştur. Öncelikle ulufesi geciken askeri birlikten başlayarak genişleyen ayaklanmalara yol açmıştır.

b) Cülus bahşişi sorunu: Çok sık padişah değişikliğinden kaynaklanan bu bahşiş sıkıntısı da devletin mali sorununu tetiklemeye yetmiştir.

c) Çok sık olan savaşlar ve orduya sağlanması gereken erzak savaştan çıkmış ordunun eksiklerini tamamlamak, orduyu eski düzenine gelecek şekilde yenilemek bir sürü ek masraf demekti. Bu da meli buhranın sebepleri arasındadır.

d) Devlet kadrolarındaki şişmeler: Geçim sıkıntısı yüzünden devlet görevlilerinin ek bir görev peşinde koştukları görülüyordu. Divan görevleri, medreseler, kadılıklar, evkaf mukaataları gümrükler büyük bir gizli işsiz kitlesi barındırarak kamu câri harcamalarını kabartımıştır.

2- Üretim Yetersizliği ve Gelir Düşüklüğü

a)
Tarım teknolojisindeki gerilik
b) Dış talebin çok oluşundan dolayı hammaddelerin dışarıya kaçırılması
c) Üretim yetersizliğinin getirdiği vergi kaybı

3- İç Güvensizlik Ortamının Oluşması

a)
Özellikle başkent ve çevresindeki sık görülen ayaklanmalar
b) Eşkıyalık hareketleri
c) Ayanların güçlenmesi ve otorite üzerindeki etkilerinin artması
d) Yolsuzluk, vergi kaçakçılığı, yurt dışına hammadde kaçakçılığı, rüşvetin artması ve bu olayların halkı olumsuz etkilemesi huzursuz etmesi
e) Köylülere mültezimlerin baskısı ve vergilerini ödeyemedikleri için tefecilerin ellerine düşmeleri şehirlere göçleri hızlandırmış bu da tarım arazisinin işlenmesini yavaşlatması, güçleştirip durdurması

4- Dış Borçlanmadaki Artış

Dış borçlar daha Kırım Savaşı’nın finansmanından itibaren başlamıştır. Bu borçlanmalardan önemli birisi halka ve devlete verdiği zarar artık açıkça görülen kağıt paranın kaldırılması (ilgası) için yapılmıştır.

5- Devletin bu kötü gidişatın yanında Avrupa’daki bilimsel teknolojik gelişmelerin olması, coğrafi keşifler, denizciliğin ilerlemesi ticaretin gelişmesi ve yeni ticaret yollarının bulunması gibi sebepler devletin bu gelişmeleri takip edemeyişinden dolayı diğer alanlarda olduğu gibi mali alanda da gerilemeler yaşanmasına sebep olmuştur.

Giderlerin büyük boyutlara ulaşması ve mali derlik geçici ve kalıcı bir çok tedbirin alınmasına sebep olmuştur. Böyle bir durumda başvurulacak en pratik tedbir harcamalarda tasarrufa gitmek ve bir takım kısıtlamalar yapmaktır. Büyük bir ordu beslemek zorunluluğu bu tür uygulamayı sınırlandırmakla birlikte zaman zaman silahlı kuvvetler kadrolarında ve saray giderlerinde indirimler yapılabilmiştir. Yine hazine borçları ertelenmiş, mankura dayalı enflasyon denemesi ve para ayarlamaları gibi önemli sakıncalar doğuran geçici tedbirler alınmıştır. Kalıcı tedbirlerden olan cizye reformu Tazminat’a kadar süren ve cizye gelirlerini önemli ölçüde arttıran başarılı bir teşebbüstür. Olağan üstü vergi türü olan avarız vergileri bu dönemde olağanlaşmış ve bu türden nüzül, sürsat ve iştirâ gibi aynı mükellefiyetler nakdi mükellefiyetlere çevrilmiştir. Diğer yandan yeni vergiler koyma ve vergi zamları yolları araştırılmış savaş zamanlarında toplanan imdadiye dönem içinde düzenli bir vergi haline getirilmiştir. Vergi konusunun korunması için çalışmalar yapılırken, üretimin arttırılması gayesiyle çeşitli tedbirler alınmıştır. Bütün halk kesimleri gibi devlet adamlarına da ek yükümlülük getirilmiş, müsadereler zaman zaman büyük miktarlara ulaşmıştır.

Dönem; savaşlar iç güvensizlik, teknolojik gerilik batının iktisadi hamlesi gibi sebeplerle iç üretimin, dolayısıyla gerçek gelirlerin düşük olduğu bir dönemdir. Özellikle bu nedenle sanayileşme için gerekli olan ürün fazlası ve sermaye birikimi söz konusu olmamıştır. Dönem başlara iç ve dış güvenliğin sağlandığı ve fakat bünyevi geriliklerin giderilemediği bir ortamda sona ermiştir.

Artan merkezi ihtiyaçlar şiddetli bir nakit sıkıntısı yarattığından timer sisteminin merkezi ekonomiye bağlanma vetiresi güçlenmiştir. Ayan gibi mahalli güçlerin ortaya çıkışı toprakta özel mülkiyete dayanan yeni bir oluşuma, eyalet ekonomilerini zayıflatan ve bunun yanında merkezi yönetimi daha da güçsüzleştiren yeni bir bozulmaya yol açtı. Bize göre kendine has bir sistem olan Osmanlı ekonomisi dönem içerisinde kendini yenilemek için gerekli olan enerjiyi elde edememiştir.

0

#8
Kullanıcı çevrimdışı   Hale 

  • Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 40.151
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Forum İtibarı: 240
Mükemmel
Osmanlı'da Mali Sıkıntı



• 13 Haziran 1928 - Türkiye Cumhuriyeti ile Düyunu Umumiye (Osmanlı borçları) alacaklıları arasında sözleşme imzalandı.


Bakınız,
Atatürk Günlüğü - Today | 13 Haziran - June

Atatürk Dönemi Ekonomi Politikaları | Atatürk’ün Devletçilik Politikası

Osmanlı’da Mali Sıkıntı | Sebep Ve Sonuçları - Askeri Harcamalardaki Artışlar - Üretim Yetersizliği Ve Gelir Düşüklüğü - İç Güvensizlik Ortamının Oluşması - Dış Borçlanmadaki Artış

Osmanlı Bankası - Bank-ı Osmanî-i Şahane - Bank-ı Osmanî - Ottoman Bank | Osmanlı Bankası Tarihçesi - Osmanlı Bankası Şubelerinin Kronolojik Listesi - Osmanlı Bankası Müzesi
0

#9
Kullanıcı çevrimdışı   Hale 

  • Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 40.151
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Forum İtibarı: 240
Mükemmel
Osmanlıda Maliye

Osmanlı’nın İlginç Vergileri

Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Halktan Toplanan İlginç Vergiler

forum


• Gelinlik vergisi


Evlenen kızlardan alınan bir vergi idi. Tanzimat döneminde kaldırıldı.


Konunun Devamı İçin Bakınız,
Osmanlı’nın İlginç Vergileri | Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Halktan Toplanan İlginç Vergiler
0


Tek sayfa
  • Yeni bir konu açamazsınız
  • Bu konuya cevap yazamazsınız


"Osmanlıda Maliye Nasıldı? | Vergiler, Ser'i Vergiler, Örfi Vergiler.." İçin Anahtar Kelimeler (Keywords)
Konuyu ziyaret eden ziyaretçilerimizin Google arama motorunda kullandıkları anahtar kelimeleri içermektedir.

Google (55), osmanlıda maliye - Google'da Ara (41), osmanlıda vergiler - Google'da Ara (32), osmanlıda vergiler - Google'da Ara (27), osmanlıda vergi çeşitleri - Google'da Ara (19), osmanlıda maliye - Google'da Ara (17), osmanlıda vergiler - Google'da Ara (16), osmanlıda vergi - Google'da Ara (13), osmanlıda maliye - Google'da Ara (12), osmanlıda vergi çeşitleri - Google'da Ara (10), osmanlının vergileri - Google'da Ara (10), örfi vergiler - Google'da Ara (9), şerri vergiler - Google'da Ara (9), osmanlıda vergi - Google'da Ara (8), örfi vergiler - Google'da Ara (8), osmanlıda vergi sanatı - Google'da Ara (7), osmanlıda maliye sistemi - Google'da Ara (7), osmanlı MALİYE - Google'da Ara (7), osmanlıda malıye - Bing (6), osmanlıda köylüye uygulanan vergi - Google'da Ara (6), osmanlıda vergiler - Google'da Ara (6), örfi vergiler - Google'da Ara (6), osmanlıda toplanan vergiler - Google'da Ara (6), osmanlıda maliye - Google'da Ara (6), örfi ve şeri vergiler - Google'da Ara (5), örfi vergiler - Google'da Ara (5), Google (5), osmanlıda maliye - Google'da Ara (5), osmanlıdaki vergi çeşitleri - Google'da Ara (5), osmanlıda maliye - Google'da Ara (5), osmanlıda vergiler - Google'da Ara (5), OSMANLIDA MALİYE - Google'da Ara (5), osmanlıda vergi - Google'da Ara (4), osmanlıda maliye - Google'da Ara (4), osmanlıda vergiler - Google'da Ara (4), OSMANLI DEVLETİNDE TOPLANAN VERGİLER VE ÖZELLİKLERİ - Google'da Ara (4), şer-i vergiler - Google'da Ara (4), şerri vergiler - Google'da Ara (4), osmanlıda maliye - Google'da Ara (4), osmanlı'da maliye sistemi - Google'da Ara (4), osmanlıda maliye - Google'da Ara (4), osmanlıda maliye - Google'da Ara (4), osmanlı devletinde vergi çeşitleri - Google'da Ara (4), osmanlıda maliye sistemi - Google'da Ara (4), osmanlı maliye çeşitleri - Google'da Ara (4), osmanlıda maliye - Google'da Ara (4), osmanlıda maliye - Google'da Ara (4), osmanlıda maliye - Google'da Ara (4), Яндекс (4), osmanlılarda maliye - Google'da Ara (4), osmanlıda maliye - Google'da Ara (3), şer i vergiler - Google'da Ara (3), osmanlıda maliye sistemi - Google'da Ara (3), osmanlıda vergi - Google'da Ara (3), örfi ve şeri vergiler tarih dersi - Google'da Ara (3), osmanlıda vergiler - Google'da Ara (3), şer'i vergiler - Google'da Ara (3), osmanlıda vergi çeşitleri - Google'da Ara (3), osmanlıda maliyet sistemi - Google'da Ara (3), osmanlıdaki vergiler - Google'da Ara (3), avarız vergisi ne zaman kalktı - Google'da Ara (3), osmanlıda maliye - Google'da Ara (3), osmanlıda vergi çeşitleri - Google'da Ara (3), şeri ve örf - Google'da Ara (3), osmanlı devletinde vergi çeşitleri - Google'da Ara (3), osmanlıda maliye - Google'da Ara (3), osmanlıda maliye - Google'da Ara (3), şeri ve örfi vergiler - Google'da Ara (3), osmanlıda maliye sistemi - Google'da Ara (3), osmanlıda maliye sistemi - Google'da Ara (3), avarız vergisini toplayan görevli - Google'da Ara (3), osmanlıda örfi ve şeri hukukun esasları - Google'da Ara (3), osmanlı devletinin dini esaslara göre topladığı vergiler - Google'da Ara (3), osmanlıda köylülerin verdiği vergiler - Google'da Ara (3), osmanlının mali durumu - Google'da Ara (3), osmanlı dönemi şeri vergi isimleri nelerdir - Google'da Ara (3), anadolu uygarlıkları zamanında yaşam, çevre, binalar nasıldı - Google'da Ara (3), osmanlıda maliyet sistemi - Search (2), Funmoods - web search results - örfi vrgi (2), Arama V9 (2), osmanlıda vergi - Bing (2), osmanlı devletinde maliye - Bing (2), Google Custom Search (2), osmanlı devletinde maliye kalemleri - Bing (2), Osmanlıda Maliye - Google'da Ara (2), osmanlıda maliye sistemi - Bing (2), osmanıda maliye sistemi - Bing (2), Arama Govome (1), Funmoods - web search results - osmanlı maliye sistemi (1), Yeniden Yönlendirme Bildirimi (1), osmanlıda şahsi vergiler - Bing (1), http://www.sosyaldersleri.com/sosyal_bilgiler/resim/matbaa_2.JPG için Google Görsel Sonuçları (1), OSMANLIDA ÖRFİ VERGİLER - Bing (1), şerri vergiler - Google\'da Ara (1), (1) osmanlıda koyun vergisi toplayan kişi - Web Search Results (1), Ebu suud tembel fetva - Yahoo! Turkey Arama Sonuçları (1), (1) osmanlıda kuruşun ilk kullanımı hangi hükümdar dönemindedir - Web Search Results (1), osmanlıda maliye sistemi - Bing (1), şeri vergiler - Bing (1), Arama V9 (1),

"Osmanlıda Maliye Nasıldı? | Vergiler, Ser'i Vergiler, Örfi Vergiler.. " ile Benzer Konular
Bugs Bunny Kimdir ? | Nasıl Ortaya Çıktı, İlk Hali Nasıldı, Yaşadığı Değişimler
3 Yanıt - 33.558 Görüntülenme | 1958 Yılında "Knight Knight Bugs" ile Oscar Ödülü Almıştır.
[ Radikal ] Maliye'den 2008 yılı için 5 milyar YTL'lik ek önlem paketi geliyor
0 Yanıt - 482 Görüntülenme
[Osmanlıda kadın şairler] Zeynep Hatun
0 Yanıt - 4.493 Görüntülenme | Divan edebiyatının bilinen ilk kadın şairi
[Radikal] Maliye timleri, tüketici veya tüccar kılığına girip vergi avına başlayacak
0 Yanıt - 252 Görüntülenme
[Radikal] Dinozorlar aslında nasıldı?
0 Yanıt - 135 Görüntülenme