Forumumuzdaki tüm bölümler herkese açıktır. Kayıt olmadan gezip,
inceleyebilirsiniz ...
Yalnızca 30 saniyenizi ayırarak sitemize üye olduğunuzda, içinde bulunan site temamızı kullanabilirsiniz ...
Bu Konu Şimdiye Kadar
180
Kere Görüntülendi ve Toplam
8
Kere Cevaplandı. Siz de Bu Konuya Katkı Yapabilirsiniz.
Bu bölüme konu açarak 4
KDL,
bu konuya cevap yazarak 1
KDLkazanabilirsiniz. KD ™ Lirasi Sistemi Hakkında Bilgi
Kadim Dostlar Siyaset Arşivi
Bölümü: Siyasi İçerikli Haberleri, Özgün Fikirler İçeren Siyasi Yazıları ve Yorumları Bu Bölümde Paylaşabilirsiniz ...
Bu Konuyu Paylaşın: E-posta İle Gönder - Sosyal Paylaşım Kısayolları: ·
·
·
·
·
·
·
·
·
·
1- Deneyden ve tecrübeden çıkan veya deneyle ve tecrübeyle doğrulanan, doğru olduğu anlaşılan (önerme yahut bilgi). 2- Tecrübeden sonra varolan, tecrübeyle edinilen, tecrübeyle ortaya çıkan (bilgi).
1- Deneyden ve tecrübeden bağımsız olarak, başından ve peşinen doğru olan, doğru kabul edilen (önerme yahut bilgi). 2- Tecrübeden bağımsız olarak ve ondan önce bilinen, mevcut olan (bilgi).
Yirminci Yüzyılın ünlü liberal filozoflarından K. R. Popper tarafından popüler hâle getirilen (Açık Toplum ve Düşmanları, 1945) ve belirli bir toplum tipine işaret eden bir kavram.
Açık toplumda, toplumun mensupları (vatandaşlar) iktidar yapılarını/yapılanmalarını iktidarın (düşmanca) mukabelesiyle karşılaşma korkusu olmadan açık ve aleni olarak tenkit edebilirler; eğitim endoktrinasyona çevrilmez; toplum devletin engellemesi ve manipülasyonu olmadan doğal yollarla serbestçe gelişebilir; düşünce, inanç ve icraat özgürlüğü azami seviyededir; toplum totaliter yönetimlerde olduğu gibi boğucu bir disiplin içinde tutulmaz.
Açık toplum, bir taraftan iyi bir kamu düzenini, sosyal ahengi ve anayasal demokrasiyi muhafaza ederken, bir yandan da toplumun devletten olabildiğince ve alabildiğince bağımsız olmasına imkân sağlayan bir toplumsal yapılanmadır.
Ahlâk, hukuk ve siyaset felsefesinin temci kavramlarından biridir. Plato ve Aristo'dan beridir birçok düşünür müstakil adalet teorileri geliştirmeye çalışmış veya kendi sosyal teorilerinin âdil olduğunu öne sürmüştür. Klasik çağda olduğu gibi modern çağda da, adalet hem "sıradan" insanların hem de derin tefekkür sahiplerinin başlıca ilgi odaklarından biri olma vasfını korumuştur.
Adalet, günlük lisanda, herkesin ve herşeyin yerli yerinde olması; olması gereken yerde olması; herkesin hak ettiğini alması veya herkese hakettiğinin verilmesi gibi anlamlara gelir. Mamafih, bütün bu "tanım"lar aslında birer totolojiden ibarettir; kendi başlarına bir şey ifade etmez, adaletle ilgili bilgi birikiminizi genişletmezler, adalet kavrayışımızı şu veya bu yönde değiştirmezler. Adaletin mahiyetinin daha iyi kavranması ve âdil olanın âdil olmayandan ayırtedilebilmesi için ilâve bilgiye ihtiyaç duyulur.
Toplum hayatının ahlâki ve hukuki alanında adaletin ne olduğunu tespit etmek, ekonomik ve sosyal alanda adaleti aramaya nispetle daha kolaydır. Hemen hemen bütün toplumlarda hırsızlık, saldırı, cinayet gibi fiillerin faillerinin cezalandırılması ve mağdurların ve/veya mağdur yakınlarının zararlarının tazmin edilmesi adaletin icabı olarak görülür. Fakat, kişiler veya gruplar arasında gelir, statü, refah ve mülkiyet dağılımının adaletle ilişkisi derin ve uzun tartışmaları gündeme getirir.
Adalet teorileri veya sosyal-siyasal teorilerin adaletle ilgili görüşleri işte bu alanlarda yoğunlaşır. Adalet teorileri genellikle iki ana gruba ayrılmaktadır. İlki, usuli; ikincisi, sosyal adalettir. Usuli adalet esas olarak liberal, liberal-muhafazakâr ve liberteryen yazarlar; sosyal adalet ise sosyalist, komünist, sosyal demokrat ve bazen muhafazakâr yazarlar tarafından müdafaa edilmektedir. Bu ayrım şu üç temel noktaya dayanmaktadır:
a) Adaletin bir ferdin fiilleriyle mi yoksa toplumsal gruplar arasındaki karşılıklı konumlar ve ilişkilerle mi alâkalı olduğu; b- Adaletin geriye dönük mü yoksa ileriye yönelik mi olduğu; c) Adaletin yapılar ve yapılanmayla mı yoksa kurallar ve süreçlerle mi ilgili olduğu.
Usuli adalet teorilerine göre adalet bireylerin faaliyetleriyle ilgilidir; gruplar arası ilişki ve dengelere atfedilebilecek bir değer değildir. Bir ferdin bir başka bireye muamelesinin âdil olup olmadığı o davranışın muhtevasına veya sonuçlarına bakarak değil, davranışın adalet kurallarına uygun olarak yapılıp yapılmadığına bakarak belirlenebilir. Adalet geçmişteki bir adaletsizliği gidermeye yöneliktir; gelecekte yeni bir durum tesis etmeyi hedefleyemez. Bu adalet anlayışı D. Hume ve A. Smith'den F. A. Hayek ve R. Nozick'e uzanan çok güçlü bir düşünce geleneğine sahiptir.
Sosyal adalet teorileri adaleti bireylerle değil toplumsal tabakalar, gruplar veya sınıflar arasındaki ilişki ve mevkilerle bağlantılı bir değer olarak görür. Geçmişe değil, geleceğe yöneliktir; kişiler arasında geçmişte ortaya çıkmış âdil olmayan bir ilişkinin tasfiyesinin yerine gruplar arasında bugün veya gelecekte âdil olduğuna inanılan bir ilişkinin tesis edilmesini hedefler.
Sosyal adalet teorilerine göre adalet beşeri faaliyetlere rehberlik eden soyut kurallarla değil, sosyal grupların ulaşabildiği/sahip olduğu mali ve maddi imkânlarla bağlantılıdır. Bütün muğlaklığına ve zaaflarına rağmen sosyal adalet teorisi de Karl Marx ve John Rawls'un da içinde bulunduğu güçlü bir entellektüel geleneğe sahiptir.
Bir teori, meşgul olduğu konuyu sanki hiç tarihi yokmuş veya bu meselenin mahiyetinin açıklanmasında onun tarihinin hiçbir önemli payı bulunmamaktaymış gibi ele aldığı vakit, onun ahistorik bir teori olduğu söylenir. Keza, bir terimin kısmen veya tamamen üzerine inşa edildiği bir yaklaşımın (sosyal sözleşme gibi) tarihsel temeli, tarihsel gerçekliği yoksa, o teorinin veya teorinin söz konusu kısmının ahistorik olduğu söylenir.
Marksistler, muhafazakârlar ve son yıllarda komüniteryenler sık sık liberalizmin insan tabiatıyla ve siyasi kurumlarla ilgili görüşlerinin ahistorik olduğunu söylerler. Bundan maksat, liberalizmi, insanın sosyal ve siyasal tabiatını bunların tarihi olarak geliştiği veya tarihi gelişmenin hem politik olarak mümkün olanı hem de politik olarak haklı olanı belirlediği gerçeğine atıfta bulunmaksızın tasvir etmekle/tanımlamakla suçlamaktır.
Marksistler, daha da ileri giderek, ahistorik görüşün kendisinin belirli tarihi durumların ve şartların yansıması olduğunu söylerler. Marksistlere göre bu şartlar insanların evrensel bir insan tipi tahayyül etmelerini mümkün kılar. Bu tahayyülde, aslında kapitalist gelişmenin muayyen bir safhasının ürünü olan bir insan tipi sanla esas, hiç değişmez, ebedi bir gerçekmiş ve her ekonomik ve siyasi sistemin ortak bir özelliğiymiş gibi algılanmaktadır.
Bu Marksist bakış açısının bâzı karışıklıklara yol açtığı görülmektedir. İster insan tabiatıyla isterse bir eşyanın veya hayvanın tabiatıyla ilgili olsun, birşeyin esasıyla ilgili her tanım evrensel geçerliliğe sahip olmalıdır. Aksi takdirde tanım yapılamaz. Bundan dolayı, tekemmül etmiş hiç bir tanım sâdece belirli bir zamana mahsus olamaz.
Eğer zamana bağlı olarak ve zamanın akışı içinde gelişmek insan tabiatının esasıysa, bunun insan tabiatı hakkında zamandan bağımsız bir gerçek olması gereklidir. Bir liberal teori, pekâlâ, ahistorik olma ithamıyla karşılaşmaksızın, temel haklar ve görevlerle ilgili doktrin inşa etmekte zamandan bağımsız bir hakikate dayanabilir.
1- Öğretilen veya üzerinde çalışma yapılan şeyi kamuya yararından alâkasız olarak ve konunun biçimine, içeriğine ve konuyla ilgili mütâlâalara dâir -ister devletten isterse başka bir yerden gelen- harici direktiflerle sınırlanmaksızın öğretme, öğrenme ve araştırma faaliyetinde bulunma özgürlüğüdür. Akademik özgürlük araştırma sonuçlarını yayınlama özgürlüğünü de kapsar.
2- Daha özel olarak, akademik özgürlük, bir eğitim kurumunun, öğretilen şeyin ideolojik muhtevası ne olursa olsun, kendi işleyiş kurallarım koyma ve eğitimcilerini ve öğrencilerini seçme hakkını ifade eder. Bu anlamda, akademik özgürlüğün varolup olmadığı veya varolmasının gerekip gerekmediği tartışılan bir konudur. Akademik özgürlük akademisyenlerin hizmetlerini satın alan veya temin edenlerin teslim edilen hizmetin mahiyetini belirleme gücüne sahip olmaması gerektiğini ima eder.
Akademik özgürlük meselesi, akademik müesseselerin kendi kaynaklarını ve öğrencilerim devlet yardımı veya direktifi olmaksızın sağlamalarının gerekip gerekmediği meselesinden ayrı tutulmalıdır. Bir başka deyişle, akademik özgürlük, akademik eğitim ve akademik çalışmalar kamu tarafından finanse edilse bile varolması gereken bir özgürlüktür.
Bir toplumun sosyo-ekonomik temeli... Eytişimsel ve tarihsel özdekçiliğe göre insanlığın ilk hareketi, insanların yaşayabilmek için yaptığı üretim hareketidir. Hayvanlar doğada bulduklarıyla yaşarlar. insanlarsa yaşayabilmek için üretirler. Bu üretim sürecinde insanlar arasında zorunlu ilişkiler kurulur. Altyapı, bu üretim ilişkilerinin tümüdür. Üretim ilişkileri, toplumun ekonomik yapısını meydana getirir.
İnsanların bütün öteki davranışları, bu ilk insanca davranışının üstünde yükselirler. İnsanlar önce yaşarlar, sonra yaşadıklarının düşüncelerini edinirler. Hem de nasıl yasıyorlarsa öyle düşünceler edinirler, bir kulübede bir saraydakinden başka türlü düşünülür. Çiftçi, çiftçi gibi düşündüğünden çiftçi olmuş değildir, tersine, çiftçi olduğu için çiftçi gibi düşünmektedir. Demek ki siyasal, hukuksal, dinsel, felsefesel, estetik, ideolojik vb üstyapı oluşumları hep bu altyapı oluşumuna göre biçimlenir.
Köleci üretim ilişkilerinin, eşdeyişle köleci altyapının siyasal, hukuksal, ahlaksal vb. düşünceleri köleci düzenin gereklerine uygun olarak; feodal üretim ilişkilerinin, eşdeyişle feodal altyapının siyasal, hukuksal, ahlaksal vb. düşünceleri feodal düzenin gereklerine uygun olarak meydana gelir. Altyapı temel belirleyicidir, ama üstyapı da altyapıyı etkiler ve değiştirir. Örneğin köleci üretim ilişkilerinde anamalcı hukukun, anamalcı üretim ilişkilerinde feodal ahlâkın gerçekleşmesi ve geçerliği olanaksızdır.
Metafiziğin sonsuz, saltık, her zaman ve her yerde geçerli sandığı üstyapı oluşumları (siyasa, hukuk, ahlâk, din vb.) altyapı oluşumuna uygun olarak hep değişmiştir ve değişmektedir. Ne var ki bu değişmeler aynı hızda değildir, altyapı değişirken üstyapı kurumları daha bir süre devam eder. Bundan başka üstyapı kurumları bir türden değildir.
Toplumun ilerici yanının üstyapı oluşumları, altyapıyı etkiler ve değiştirir. Buna karşı toplumun gerici yanının üstyapı oluşumları altyapının değişmesine karşı koymaya çalışır, onu engellemeye ve durdurmaya çabalar. Altyapıyla üstyapıdaki değişmelerin birbirine uygunluğu, ancak, sosyo-ekonomik bir biçimin başka bir sosyo-ekonomik biçime dönüşmesiyle gerçekleşir.
Özgürlükçü-bireyci anarşizm ile saf kapitalizmi birleştirerek savunanların görüşlerini ifade etmek için kullanılan bir kavram. Anarko-kapitalistlerin "liberteryen (liberal) anarşistler" biçiminde adlandırıldıktan da olur. Anarko-kapitalistler devletin varlığının hem ahlâki olmadığına hem de insanlara ve toplumlara faydadan çok zarar verdiğine inanırlar.
Öngördükleri devletsiz sistemde bir kollektif organ (yâni devlet) tarafından yerine getirilen hiçbir hizmet veya onun tarafından üretilen hiçbir eşya yoktur. İnsanların ihtiyacı olan her türlü mal ve hizmetin üretimi, piyasa sisteminin akışı içinde, bireyler ve özel girişimciler tarafından devletin yapabileceğinden çok daha etkin biçimde gerçekleştirilebilir. Murray Rothbard ve David Friedman gibi yazarlar anarko-kapitalizmin en etkili isimleri sayılırlar.
(IMG:Linkleri görmek için lütfen Giriş Yapın veya Kayıt Olun ...) Anarko-Sendikalizm
Ondukuzuncu asrın sonlarında anarşizmin ve sendikacılığın ilkelerinin kaynaşmasından doğan, ilk önce Bakunin'in İsviçreli takipçisi (havarisi) James Guilaume tarafından başı çekilen, daha sonra Sorel tarafından rehberlik edilen ve pekiştirilen hareket.
Anarko-sendikalizm devlet kuvvetinin bütün türlerine muhalefet etmek ve onları tahrip etmek için sendikaların kullanılmasını savunmuştur. Sorel'in düşünce sistematiğinde anarko-sendikalizm şiddete ve sonunda şiddete dönüşecek "genel grev'le neticelenecek olan eyleme dönüştürüldü. Sorel'in felsefesinin, kurulu düzeni yıkmak için organize grupların kullanılmasını savunduğundan, bir anarşizm olmadığını düşünenler vardır.
Anarko-sendikalist hareket sendikaları gelecekteki toplumun çekirdek organları olarak gördü ve sendikaların kapitalist devletin yıkılması için çalışmak üzere kendilerim insicamlı kavga birlikleri olarak hazırlamalarını istedi. İspanya'da pro-Francist sendikacılığın ve Birleşik Devletler'de "Dünya Endüstri İşçileri"nin temelini kurdu, oluşturdu, fakat İngiltere'de mevcut sendika oluşumlarının muhalefetiyle karşılaştı.
Anarko-sendikalizm hareket olarak çökmüş olmasına rağmen idealleri yaşamaya devam etmiştir ve hâlâ endüstriyel eylemin, bu eylemin kendisine yöneltildiği devlet işveren olsa da olmasa da, devletle doğrudan doğruya veya dolaylı bir çatışma olarak görülmesinin mümkün olduğuna inanmaktadır.
Bir sınırlı yönetim tarzını ifade eden bir kavram. Anayasal yönetimde bir anayasa ve bu anayasa tarafından tanımlanan bir hukuk sistemi ve idare aygıtları bütünü iktidarın kullanılmasına aracılık eder ve şuurlarını çizer.
Anayasal yönetim olan bir ülkede bir politikacı veya bürokrat anayasayı çiğnediği hâlde iktidara meşru olarak sahip olduğu iddiasında bulunamaz ve bundan dolayı iktidardan uzaklaştırılabilir. Düşünce tarihinde bilhassa Locke ve Montcs-quieu anayasal yönetimi ilk formüle eden filozoflar olarak bilinirler. Mamafih, anayasal yönetim teori ve pratiği onların zamanından bugüne hayli genişlemiş ve zenginleşmiştir.
Siyasal özgürlüğün varlığı (seçme, seçilme, yönetime katılma ve yönetimi denetleme hakları) anayasal yönetimin temel özellikleri arasına girmiştir. Ayrıca, kuvvetler ayrılığı, hukukun hâkimiyeti ve iktidarın meşru ve açık organlar eliyle kullanılması da anayasal yönetimin gerekleridir. Bütün bunları tamamlayacak bir esas unsur, vatandaşların yetkilerini aşanlara karşı hukuki eyleme geçebilme hakkına sahip bulunmaları ve bunun hukuki olarak düzenlenmiş ve garanti altına alınmış olmasıdır.
Bir anayasanın mevcudiyeti anayasal yönetimin ilk (gerekli) şartıdır, fakat bu tekbaşına anayasal yönetimi garantilemez. Bugün dünyada hemen hemen her devletin bir anayasası vardır; lâkin, anayasası olan her ülke anayasal yönetime sahip değildir. (IMG:Linkleri görmek için lütfen Giriş Yapın veya Kayıt Olun ...) Antropomorfizm
İnsan olmayan, insan dışı varlıklara (meselâ gruplara, hayvanlara) insani özellikler atfetme. Değişik şeyler antropomorfik muameleye tâbi tutulabilir. Bunların insan gibi zeka sahibi olma ve düşünme, muhakeme etme, hareket etme kabiliyetine sahip olduğu ve bundan dolayı övgü, yergi ve eleştiriye mahzar olabileceği, yâni kendilerinin ve onlara atfedilen davranışların ve sonuçların iyi veya kötü sıfatlarıyla vasıflandırılabileceği varsayılır.
"Toplum" kavramı sık sık antropomorfik muameleye tâbi tutulan kavramların başında gelir. Bunun tipik bir örneği, herhangi bir sorundan bahsedilirken, "bu toplumun suçudur, hatasıdır" denmesidir. Toplum, varlığı, özellikleri, sorumlulukları bireysel insan gibi tespit veya tayin edilebilen bir varlık değildir.
Bu ifade aynı zamanda totolojik bir ifadedir; zira, her problem, neticede, toplum içinde ve toplumsal sebeplerle doğmaktadır. Bunun böyle olduğunun söylenmesi bilgi stokumuza herhangi bir şey ilâve etmemektedir.
Komünist Parti'nin tam-zaman hizmetçileri sınıfı (apparatchiki, apparatus'a ait olanlar). Sovyetler Birliği'nde Lenin'in "yeni tip parti"sinin ayırdedici bir özelliği olarak gelişmiştir.
Sovyetler Birliği'nde ve Komünist Blok ülkelerinde Komünist Parti'ye sorgusuz sualsiz sâdık profesyonel komünistler, sivil hizmetin özü ve yönetimin Komünist Parti tarafından ele geçirilmesinin ve elde tutulmasının zorunlu aracı olarak kullanılmışlardır.
1- Siyasetle, siyasi süreçlerle ve siyasi olaylarla ilgili olmayan (kişi, grup veya görüş).
2- Bir görüşün, esas (ana) amaçlarının parçası olarak, aracılıklarıyla iktidarın kullanıldığı müesseselerle bağlantılı olarak siyasal düzenle ilgili herhangi bir niyeti ve beklentisi yoksa, o görüş apolitik olarak vasıflandırılır.
Her sosyal değişiklik bu müesseseler üzerinde muhtemelen bazı etkiler meydana getireceğinden ve hatta bu müesseselerin yapısında zorunlu bir revizyonun yapılmasına sebep olabileceğinden, apolitik olduğunu söyleyen (öyle olduğu söylenen) her görüşe politik bir yorum kazandırmak (vermek) mümkündür.
Bazı görüşlere göre, her sosyal eylem veya davranış (hareket) kurulu müesseselerin bir ölçüde tasdikini veya reddini ve ne kadar sığ ve yetersiz olursa olsun bu hareketin veya sosyal eylemin gerçekleştirilmesini sağlayacak olan bu müesseselerle ilgili bazı görüşleri ihtiva eder. Buna göre, politik olmayan niyetlerle yapılan eylemlerle politik sonuçlara yol açması bilinerek ve istenerek yapılan eylemler arasında hiçbir önemli fark yoktur. Bir başka deyişle, her eylem şu veya bu ölçüde politiktir.
Aristokrasi, etimolojik olarak "en iyilerin idaresi" demektir. Eski Yunan'da bu kavram aristokrasi kelimesiyle tam olarak açıklanıyordu, fakat bu hükümet şekli Yunanistan'da doğmadığı gibi, oraya has da değildir: bütün toplumların gelişmesinde monarşi yerini oligarşiye bıraktığı veya oligarşinin baskısı altına girdiği zaman aristokrasi ortaya çıkar. Yunanlılarda önceleri "doğuştan soyluluk" söz konusuydu, yani askerlikten toprak sahipliğine geçen "genoi" sınıfının soyluluğu.
Unvanları arasında eupatridai (iyi doğmuşlar) ve hippeis (süvariler) vardı. Fakat aristokrasi, medeniyet ile birlikte gelişti ve çok geçmeden gücünü toprak zenginliğinden çok paradan almağa başladı. Eski ailelerin karşı koymasına rağmen aristokrasi, plutokrasi haline geldi.
Sonunda bu deyim bir soydan çok bir partiyi belirtmek için kullanılır oldu: eski aristokrasinin yönettiği demokratik bir partinin karsısında yer alan oligarklar partisi (meselâ, M.Ö. V. yy, da Atina'da Perikles'in yönettiği parti). Roma'da da oldukça benzer bir gelişme görüldü; oradaki "gentes" patricius'ları (soydan vatandaşlar) Yunanistan'daki eupatridai'nin yerini tuttu.
M.Ö. IV. ve III. yy. larda halk sınıfı (plebler [pleps]) eşitlik hakkını kazanmak üzereyken türedi pleblerin eski patricius'lara katılmasıyla meydana gelen para aristokrasisi, yani senato "nobilitas" ı, Cumhuriyet'in son yüzyıllarına hâkim oldu. Burada da aristokrasi partisinin karşısına, zaman zaman, M.Ö. II. yy. daki Gracchus'lar gibi gerçek aristokratların yönettiği demokratik parti çıktı.
Daha XIV. yy. da Oresme tarafından kullanılan ve Montesquieu tarafından "en iyilerin hükümeti" anlamında tekrar ele alınan "aristokrasi" deyimi Batıda, Fransız ihtilâlinden önce pek yaygın değildi.
Bununla beraber, gelişim genellikle aynıdır: toprak sahibi soylu bir asker sınıfının meydana gelmesi (derebeylikte), sonra bir para aristokrasisinin doğması ve gelişmesi. Fakat Fransız ihtilâli eski çağlardan kalma anılara uyarak, bu terime kötüleyici bir anlam verdi: "aristokrasi", tanımı gereği, doğuştan veya para ile imtiyaz sahibi olan kişilerin ve dolayısıyla zorbaların, "halk" ve "millet" düşmanlarının topluluğu anlamını aldı.
XIX. ve XX. yy. tarihçileri kelimenin Eski Yunan'daki anlamını benimsediler, bu kayramı genelleştirerek başka toplumlarda görülen benzer yapıları da aristokrasi teriminin kapsamına soktular: yunan tarih ve düşüncesine dayanılarak, çeşitli aristokrasi ve aristokratik parti kavramları böylece eskiçağ ortaçağ ve modern çağların ilkel veya ileri toplumlarına uygulandı.
Egemenin siyasi iktidarının onun askeri hiyerarşi içindeki konumuna dayandığı bir rejim. Askeri rejim, en üst siyasi kararların sadece veya büyük ölçüde silahlı kuvvetler mensupları tarafından alındığı rejimdir.
Askeri rejimin -demokrasinin olmayışına ilaveten- en belirgin özelliği sivil haklara ve bireysel özgürlüklere riayet etmemesidir.
(IMG:Linkleri görmek için lütfen Giriş Yapın veya Kayıt Olun ...) Ayrımcılık (Diskriminasyon)
Kişilere ve gruplara gerçekten sahip oldukları veya sahip oldukları varsayılan bir özellikten dolayı diğerlerine olduğundan daha farklı muamele etmek. Farklı muamelenin ille de negatif (negatif ayrımcılık) olması gerekmez; pozitif de olabilir (pozitif ayrımcılık).
İlkinde, muhtemelen, bir haksızlığa uğrama; ikincisinde ise, muhtemelen, bir imtiyaza mahzar olma, imtiyazlı bir konum verilme durumu söz konusudur.
Çok sık kullanılan ve fakat kesin bir anlam verilmesi aynı derecede kolay olmayan bir kavram. Genel olarak geniş toplum kesimlerine karşı sayıca az olan grupları ifade etmek için kullanılır. Azınlık olma durumu geleneksel (aristokrasi), sosyo-ekonomik (çok zenginler veya çok fakirler), kültürel (klasik müzik severler), etnik (Kürtler), dini (aleviler) vs. olabilir.
Azınlık olduğu söylenen gruplar ilk bakışta sanıldığı kadar homojen olmayabilecekleri gibi (aleviler içindeki gruplar), bazı azınlık durumları çakışabilir, iç içe geçebilir (alevi Kürtler) veya çatışabilir (etnik aidiyette azınlık, dini aidiyette çoğunluk- sünni Kürtler). Kavram siyaset teorisinde gitgide daha fazla önem kazanmaktadır.
Mesela, demokrasi tanımında halk yönetimi veya halkın çıkarları nosyonlarından ziyade azınlıklara ve azınlıkların haklarının korunmasının vurgulanmasına doğru bir eğilim dikkati çekmektedir. Liberal teori açısından en küçük azınlık bireysel insandır. Dolayısıyla, azınlıkların korunmasına bireysel insandan başlamak lazımdır.
Yeniden diriliş anlamına (resurrection) gelen Arapça bir kelime. Arap dünyasında hem bir ideolojiyi hem de bu ideolojinin taşıyıcısı olan siyasi partileri adlandırmak için kullanılan bir kavram. İdeoloji olarak, Marksizmin toplumsal analizini pan-Arabizm idealiye birleştirme teşebbüsü.
Baas akımı, İslami referansları dışlayarak veya ikinci plana iterek milli birlikle sosyalizmi kaynaştırma idealini izler. En tipik örneklerine Suriye ve Mısır'da rastlanan Baasçılık, dini inançların gerilemesinden doğan kültürel ve Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından doğan siyasi boşluğu doldurmaya kalkışan bir nasyonal sosyalizme ulaşmıştır.
Pratikte Baascı partiler baskı ve teröre dayanan yönetimlerin araçları olmuşlardır. Bu yönetimlerin başlıca özellikleri şu şekilde tezahür etmiştir: Tek parti rejimi, aşırı yaygın ve güçlü bir gizli polis; işkence ve terör; fiili ve potansiyel muhaliflerin fiziki olarak tasfiye edilmesi.
1- Hükümetin politikalarını veya faaliyetlerini etkilemek amacıyla örgütlenmiş olan daimi ve sistemli olarak bu istikamette gayret gösteren grup.
2- Siyasi yönetimi taleplerinin tatmini doğrultusunda etkileme gücüne sahip çıkar grubu. Tipik örnekleri işçi, işveren ve üreticilerin kurduğu sendikalar ve derneklerdir. Demokratik sistemde baskı gruplarının faydaları ve zararları hakkında devam eden tartışmalar vardır.
Çoğu zaman öyle sanılmasına rağmen, baskı gruplarının sadece ve ille de maddi bir çıkar etrafında teşkilatlanmaları gerekmez. Maddi/mali menfaat yanında (menfaat grupları) (işçi ve üretici sendikaları) bir tutum-tavır etrafında toparlanan insanlardan oluşan basla grupları (dava grupları) (bir dünya görüşünü resmileştirme, bir ahlakı kamu zoruyla koruma amaçlı gruplar) da vardır.
Bileşik devlet, iki veya daha çok devletin sıkı veya gevşek bağlarla birleşmelerinden meydana gelmiş bir devlet çeşididir. Bu tür devletlerde;yasama, yürütme ve yargı organlarına sahip ayrı devletler vardır. Bileşik devletlerde birden fazla anayasa ve hukuk düzeni yürürlüktedir. Bileşik devletler kendi içinde "devlet birlikleri" ve "devlet toplulukları" olmak üzere ikiye ayrılırlar.
A)Devlet Birlikleri
Devlet birlikleri, iki ayrı devletin ayrılıklarını az çok koruyarak birleşmesinden meydana gelen devlet şeklidir. Şahsi birlik ve hakiki birlik olmak üzere ikiye ayrılır. 1. Şahsi Birlik
Şahsi birlik, iki veya daha fazla monarşik devletin başına aynı hükümdarın geçmesiyle oluşur. Yani aynı şahıs iki ayrı devletin de kralı olursa şahsi birlikten bahsedilir. Şahsi birliği oluşturan iki devlet arasındaki tek birlik kralın şahsı bakımındandır. Kralın şahsı dışında tüm diğer alanlarda, bu iki devlet birbirinden ayrı devletler olarak varlığını sürdürürler. Her iki devlet de, gerek içişleri gerekse dış işleri bakımından bağımsızdır. Her iki devletin kendine has yasama, yürütme ve yargı organları vardır. Şahsi birlik geçicidir. Evlenme ve veraset nedeniyle iki ülke hükümdarlığının aynı kişide birleşmesi sonucu oluşur ve genellikle bir süre sonra ortak hükümdarın ölümüyle sona erer. 2. Hakiki Birlik
Hakiki birlik, temelde bir şahsi birlik olmakla birlikte, şahsi birlikten daha ileri bir aşamadır. Birden fazla devletin, içişlerinde bağımsızlıklarını koruyarak dış ilişkileri bakımından bir devlet oluşturacak şekilde birleşmelerinden meydana gelir. Hakiki birliği oluşturan devletlerin her birinin kendi anayasaları, kendi kanunları kısacası kendi hukuk düzenleri, kendi yasama, yürütme ve yargı organları vardır. Her bir devlet kendi içinde egemen bir devlettir. Ancak, birliği oluşturan devletler dış ilişkileri bakımından bağımsız değildir. Bu devletlerin dış ilişkileri birlik tarafından yürütülür. Bu devletlerin uluslar arası hukuk bakımından ayrı birer kişilikleri yoktur. Hukuki birliği oluşturan devletlerde devlet başkanlığı makamı ortaktır.
B)Devlet Toplulukları
Devlet toplulukları, iki veya daha fazla devletin biraraya gelmesiyle oluşturdukları bileşik devletlerdir. Konfederasyon ve federasyon olmak üzere ikiye ayrılır.
1)Konfederasyon
Konfederasyon, birden fazla bağımsız devletin uluslar arası hukuki kişiliklerini muhafaza etmek şartıyla belli bir amaçla, özellikle ortak savunmalarını sağlamak üzere kurdukları bir devlet topluluğu şeklidir. Konfederasyon, bir antlaşmayla kurulur. Konfederasyona antlaşmayla girildiğinden, konfederasyona üye devletlerin konfederasyondan istedikleri zaman çıkabilecekleri kabul edilir. Yani üye devletlerin ayrılma hakkı mevcuttur.
Konfederasyonu teşkil eden devletler gerek iç, gerekse dış ilişkileri bakımından bağımsız birer devlet niteliğini korurlar. Konfederasyonu bir devlet olarak görmek mümkün değildir. Konfederasyonun tüzel kişiliği yoktur. Konfederasyonun tek organı "Diyet" ismi verilen bir meclistir. Bu mecliste konfedere devletlerin delegeleri vardır. Diyet meclisi, genellikle bu delegelerin oy birliğiyle karar alabilir. Kararları da doğrudan konfedere devletlerde geçerli değildir. Diyet meclisinin kararlarının her konfedere devlet tarafından ayrıca onaylanması gerekir.
2)Federasyon(Federal Devlet)
Federasyon, kendi içlerinde belli bir özerkliği koruyarak iki veya daha fazla devletin aynı merkezi iktidara tabi olmak suretiyle oluşturduğu bir devlet topluluğudur. Federasyonda "fedeal devlet" ve "federe devletler" olmak üzere iki tür devlet vardır.
Federasyonda federe devletler de, federe devletler de birer devlettir. Federe devletler birer devlettir, çünkü; bunların herbirinin kendisine mahsus bir ülkesi, kendisine mahsus bir egemenliği vardır. Federal devlet de bir dvelettir, çünkü;federal devlet de bir ülkeye, bir insan topluluğuna ve bir egemenliğe sahiptir. Federal devlet, federe devletlerin ülke ve insan unsuru üzerinde kuruludur;ancak, federal devlet kendisini oluşturan bu federe devletlerden ayrı bir devlettir. Federal devlet ve federe devletler ayrı tüzel kişiliklere sahiptir. Federasyonda iki ayrı tür devlet olduğuna göre, aynı ülke ve insan topluluğu iki ayrı devlet egemenlğine ve dolayısıyla hukuk düzenine tabidir.
İktidarı sahip bir grubun veya, daha ziyade, bir idareci subay grubunun bütün yürütme ve yasama faaliyetlerini elinde tuttuğu askeri yönetim.
(IMG:Linkleri görmek için lütfen Giriş Yapın veya Kayıt Olun ...) Çoğulculuk (Pluralizm)
Toplumsal çeşitliliğin doğal ve olağan bir vaha olduğuna inanma: Sosyolojik çoğulculuk. Modern (açık) toplumlarda iktidarın yaygın ve parçalı bir dağılım göstermesi: Siyasi çoğulculuk.
Farklı değer sistemlerinin karşılaştırılabilir olmadığını ve hiyerarşik bir sıraya sokulamayacağını kabul etme: Ahlaki-felsefi çoğulculuk. Bu çoğulculuk anlayışlarının hepsinin siyasi sonucu, devletin belli bir ideolojiyi veya felsefeyi (bir "iyi" anlayışını) benimsememesi, topluma dayatmaya kalkmaması; yani, ideolojik bakımdan tarafsız olması gereğidir.
Merhaba Ziyaretçi, Burayı Tıklayıp Üye Olabilirsiniz ...
Değerli Ziyaretçimiz, Kayıtlı üyelerimizin haklarını korumak için, bu konunun sadece ilk
mesajını görüntülüyorsunuz.
Konudaki diğer mesajları görüntülemek için, lütfen giriş yapın
ya da
kayıt olun.
Benzer Konular - Bu Başlıkları Da İncelemek İster Misiniz ? Bu Bölümü Kapatmak için Tıklayınız ----->
Bu bölümü tekrar aktif etmek için sağ üstteki "+"yı tıklayınız ...
Benzer Konular - Bu Başlıkları Da İncelemek İster Misiniz ? Bu Bölümü Kapatmak için Tıklayınız ----->