Ak Partiye anayasa hazırlama görevini kim verdi? Özgürlükçü (!) Türk aydınları bu saçma soruyla meşgul. Son iki anayasayı darbeciler hazırladığı için, herhalde şöyle bir yanılsama içindeler: Anayasa hazırlamak için, önce darbe yapmak gerekir! Aslında büsbütün yanlış bir yaklaşım değil bu. Ortada bir darbe var, fakat bunu MİLLET yaptı. Ak Partiye anayasa yapma yetki ve görevini millet verdi. Bunu kavramak için ne "sosyolog yanımızı konuşturmamız" gerekiyor, ne de hukuk profesörü olmamız.
Gerçekte ortada bir hazımsızlık ve tahammülsüzlük var. Yok efendim yolcu otobüsü durdurulup namaz kılınmış, meyhanenin üst katı zorla mescit yapılmış! Ben kırk yıldır şehirlerarası yolculuk yaparım; otobüsler makul zaman aralıklarıyla ihtiyaç molası verir. Molada dileyen namaz kılar, dileyen atıştırır, dileyen sigara içer. Hakikat şu: Türk insanı dindarlaşıyor; pozitivist zihniyetliler apışıyor. Buna "ünlü sosyolog" Şerif Mardin de dahil.
ANLAYIŞ dergisinin Eylül sayısında ayrıntılarıyla yazdım: Ne dünyada ne de Türkiye'de dindarlaşmanın psiko-sosyolojik arka planını irdeleyebilecek hazırlığımız var. Günümüzdeki tartışma bilimsel değil, ideolojiktir. Bu tartışmanın en az 100 yıllık bir arkaplanı var. Bu arkaplanı, Türk demokrasisinin 'kitabını yazan' Kemal Karpat'ın kılavuzluğunda irdelemenin vaktidir.
Türk Demokrasi Tarihi, önce 1959 yılında ABD'de, sonra 1967 yılında Türkiye'de yayımlandı. Karpat, kitabının girişinde Türkiye'nin siyasî değişimini belirleyen ve bu değişmede üstün rol oynayan iç etkenin iki grup arasındaki mücadele olduğunu söylüyor: Dinci-muhafazakârlar ve yenilikçi-lâyikçiler. Her iki grup için de din çok önemli. Dinin Türk yönetici sınıfı bakımından anlam ve önemini şöyle özetliyor Karpat: "Türkler 10. yüzyılda Müslüman oldular ve bu yeni dinle beraber cihadı da kabul ettiler. İslâm âlemini Batıya doğru genişletme işini, yeni ve sürekli bir gayretle, Araplar bu işten vazgeçtikten yüz yıllarca sonra tekrar ele aldılar. İslamiyet Türk devletine bir maksat ve mâna vermiş oldu, ama aynı zamanda Türklerin millî özelliklerini kendi potası içinde karıştırdığından 'Türk' ve 'Müslüman' aynı manaya gelir oldu."
Ağustos ayının ANLAYIŞ söyleşisinde, Türk milletinin "arifâne direndiğini" belirtmiştim. Parlamaz, fakat asla vazgeçmez. Uzun vadeli 'stratejik' düşünceyle direnir; direncini zamana yayar. Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığı ve sivil anayasa girişimi, işte böyle, yüz yıllık bir direnişin ürünüdür.
Türk milletinin yüz yıldır neye direne geldiğini kavramak, millet-devlet sistemimizin geleceği bakımından 'fevkalâde büyük' bir önem taşımaktadır. Yüzyıl kadar önce, yenilikçi-lâyikçilik bugünkü gibi ucube bir yaklaşım değildi. "Mülkü elde tutmanın" birkaç alternatifinden biriydi ve yenilikçiler de samimi Müslümanlardı. Herkes kendi fikrince bir "çıkış yolu" arıyordu. "Batıcılar inanç kaynağı olarak Müslümanlığa ve onun evrensel değerlerine inanıyorlardı. Osmanlılığı ise, hem çeşitli milletlerden meydana gelme bir devletin birliğini sağlayacak ana bir ilke olarak, hem de İmparatorluğun temeli ve kuvvet kaynağı olan İslamiyeti mantıken tamamlayan bir unsur olarak kabul ediyorlardı." Türkçüler "Türk millî özelliklerine göre düzenlenmiş ve Türklerin hâkim durumda oldukları merkeziyetçi bir Osmanlı devleti meydana getirmek" peşindeydiler.
Karpat'a göre, Jön Türkler, en büyük başarısızlığa uğradıkları alanda en büyük hizmeti gördüler: Hürriyet mücadelesinde. "Onların çok partili demokrasi anlayışı daha sonraki kuşaklara da geçti. İttihat ve Terakki'nin iktidara geçişinin ilk altı ayında bu sahada kendini gösteren hürriyet, halkın hafızasına yerleşti; daha sonraki hürriyet ve demokrasi mücadelelerinin ilham kaynağı oldu."
İşte Türk milleti yüz şu kadar yıldır "hafızasına yerleşen" hürriyeti, hem kendinin hem devletinin bekası için elzem sayıyor. Biliyor ki, tarihin bu uğrağında, büyük bir millet ne kadar hür ise, o kadar başı dik ve 'gelişmiş' oluyor. Ciddi bir anayasa, milletliğimizin yeniden tescilidir.
Mustafa Özelkaynak:http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=23.09.2007&y=MustafaOzel