Kadim Dostlar ™ Forum: Türkiye ve Osmanlı'da Çingeneler | Çingene Mitolojisi ve Yaşam Biçimleri | Çingene Sözlüğü - Kadim Dostlar ™ Forum

İçeriğe atla

Yalnızca 1 dakikanızı ayırıp sitemize üye olduğunuzda, içinde daha az reklam bulunan temamızı kullanabilirsiniz ...

Aradığınız konuya ulaşamadınız mı ? Problem değil, arama Özelliğimizi Kullanabilirsiniz
GoogleKadim Dostlar Özel Arama
Facebook Sayfamıza Üye Olabilir ve Güncel Site İçeriğinden Kolayca Haberdar olabilirsiniz
Sitemize reklam vererek, sitelerinizi veya ürünlerinizi tanıtabilirsiniz
-------------------
Kurumsal Çözümler Uzmanı Erkan Okur
İnformatik: Mühendislik ve PLM Çözümleri



Tek sayfa
  • Yeni bir konu açamazsınız
  • Bu konuya cevap yazamazsınız

Türkiye ve Osmanlı'da Çingeneler | Çingene Mitolojisi ve Yaşam Biçimleri | Çingene Sözlüğü Konuyu Oyla: ***** 1 Oylar

#1
Kullanıcı çevrimdışı   Esesli 

  • KD ™ Kadim Dost
  • Grup: Yetkili
  • Mesaj sayısı: 5.814
  • Kayıt tarihi: 01-Nisan 08
  • Gender:Male
  • Location:EsEsli
  • Interests:sinema bilgisayar seyahat
Forum İtibarı: 64
Mükemmel



İçeriği Arkadaşlarınla Paylaş

forum
Çingenelerin kökeni

Çingeneler, yüzyıllar boyunca dağınık bir şekilde, örgütsüz olarak göçebe yaşam tarzını sürdürmüşlerdir. Çingenelerin kökeni ve izledikleri göç yolları hakkında farklı iddialar bulunmaktadır. Bununla birlikte, 19. yüzyılda, Çingenelerin Hint kökenli olduğu kanıtlanmıştır. Çingene sözcüğü, Hint toplumsal yapısını teşkil eden kast sisteminin en alt tabakasının müzisyen şarkıcıları olan Domlardan gelmektedir (Bozkurt 2006: 286?287).

Çingeneler üzerine yapılan etnografik incelemeler, onların grup içi evlilik yaptıkları, iffet üzerine belirli kurallar oluşturdukları, kapalı toplum yapıları ve kendileriyle özdeşleştirilen belirli meslekleri bulunduğunu ortaya koymuştur (Bozkurt 2006: 287).

Mevsimsel döngülerle bir bölgeden başka bir bölgeye yer değiştiren Çingene topluluklarının sosyal tarihleri incelendiğinde, daha çok geçimin kolay sağlanmasını esas alan yarı zamanlı ve sezonluk işleri yerine getirdikleri görülür. Müzisyenlik, falcılık, aktörlük, ayı oynatıcılığı, sepetçilik, demircilik, bakırcılık, kalaycılık, dişçilik, bohçacılık, çiçekçilik ve at seyisliği dilencilik, kâğıt, plastik ve demir toplayıcılığı bunlar arasında yer alır. Özellikle, tarımcı-geleneksel toplumlarda yerleşik halkın yapmak istemediği ya da sağlayamadığı marjinal mal ve hizmetleri sağlamışlardır (Bozkurt 2006: 288).

Çingenelerin Hindistan ayrılıp dünyanın dört bir tarafına yayılmaları, yaşadıkları bölgenin yabancı halklarca işgal edilmesi, savaş, tehcir ve geçim sıkıntısı gibi az çok birbiriyle ilintili nedenlere bağlanmaktadır. Çingenelerin, Hindistan?dan üç aşamalı bir göç sürecinde ayrılıp, üç ayrı güzergâh izleyerek dünyaya dağıldıkları öne sürülmektedir. Buna göre, ilk göç M.S. V.-VII. yüzyıllar arasında, ikinci göç VII-X. yüzyıllar arasında, üçüncüsü ise X-XIII. yüzyıllar arasında gerçekleşmiştir. Çingenelerin Batı?ya doğru gerçekleşen göç güzergâhlarından birincisi Afganistan, İran, Türkiye ve Balkanlar; ikincisi Afganistan, İran, Ermenistan, Rusya ve Balkanlar; üçüncüsü ise Afganistan, İran, Suriye-Filistin, Kuzey Afrika ve İspanya üzerinden olmuştur (Bozkurt 2006: 288).



3. Türkiye?de Çingeneler

Ne Çingenelerin ne de Çingene toplumunun bir alt grubu olan Karaçiler?in Türkiye?deki toplam nüfusları, bölgesel ve yerleşim birimlerine göre dağılımları; dilleri, dinsel algılamaları ve yaşam biçimleri hakkında yeterli bilgi bulunmaktadır.

Türkiye?nin, çok katmanlı ve karmaşık, çok etnili bir toplum yapısına sahip olduğunu bütünüyle ifade eden özdeyişlerden birinin ?Türkiye?de yetmiş iki buçuk millet var? deyimi olduğu söylenebilir. Bu özdeyişte yer alan ?buçuk millet? ifadesinin Çingenelere yönelik olduğu bilinmektedir (Svanberg 1992:265).

Çingeneler, tarım toplumuna özgü, belli işlerde uzmanlaşmış göçebe yaşam tarzıyla karakterize edilen gruplardır. Bu gruplar, kendi içlerinde homojen olup farklı şekilde tanımlanan bir kültürel tipi temsil etmektedirler. Günümüz Türkiye?sinde zaman-mekân göçebe olarak yaşayan en büyük grubun Çingeneler olduğu söylenebilir. Aynı zamanda bu grupların, yerleşik olanlarla birlikte, sosyoekonomik katmanın en alt tabakasını oluşturduğu öne sürülebilir (Svanberg 1992:265).

Çingenelerin Anadolu?ya geçiş tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. Bizans döneminde, başta İstanbul olmak üzere birçok büyük yerleşim biriminde sihirbazlık, falcılık ve yılan oynatıcılığı yanında demircilik, nalbantlık, elekçilik yapan Çingenelerin bulunduğu tespit edilmiştir. Çingeneler, Osmanlı devrinde ?Kıpti? olarak isimlendirilmiş, Müslüman ve Gayrimüslim olarak iki ayrı grup şeklinde tanımlanmışlardır. Her iki gruba mensup Çingeneler, Osmanlı devrinde Gayrimüslimlerin ödediği ?cizye? denilen bir vergiyi ödemişlerdir (Bozkurt 2006: 290?291).

Türkiye genelindeki nüfusları hakkında net bir sayı ortaya konulmadığı gibi, Diyarbakır?da yaşayan Çingeneler hakkında da tam bir rakam söylemek oldukça zordur. Fakat Diyarbakır?da, Karaçi ve Dom diye adlandırılan çeşitli Çingene topluluklarının yaklaşık 500 hane civarında olduğu iddia edilmektedir. Adıyaman doğumlu Teyip Konaç Türkiye ve Diyarbakır?daki Çingenelerin sayısı hakkında şu açıklamada bulunmaktadır:

?Aşiretimiz vardır. Çokturlar. Çadırda yaşıyorlar. Biraz da sıkıntı çekiyoruz. Bir ev yok. Yani bizim milletimiz(de) çok insanlar var. Hepimiz birbirimizi tutsak, bir muhtarlık bir yerde. Belki hepimiz bir milyon evimiz var efendim. Şu Diyarbakır?da bizim gibi insanlar 500 ev var.?
Diyarbakır-Gaziler, 15 Ekim 2006

4. Çingenelere yönelik isimler
Çingeneler, geçmişten günümüze birbirinden farklı biçimde isimlendirilmişlerdir. Çingeneler, genelde, yerleştikleri bölgede icra ettikleri meslekleri veya yaşama biçimlerini çağrıştıran muhteviyatı olumsuz sözcüklerle adlandırılmaktadırlar. Bu isimler çoğu zaman, bulundukları ülke, bölge veya yerleşim birimindeki halkın onları kendilerinden ayrıştırmak ya da damgalamak için kullandıkları araçlardan ibarettir. Çingenelere verilen bu isimlerin onların etnik kimliğinin birer yansıması mı yoksa ortak yaşam biçimlerinin tezahürü mü olduğu bilinmemektedir. Ya da çoğunlukta olan halkın Çingeneleri kendilerinden ayırt etmek için geliştirdikleri soyut birer anlam verme olup olmadığı bütünüyle kestirilememektedir. Fakat kullanılan bu isimlerin, damgalayıcı, dışlayıcı ve aşağılayıcı fonksiyonlarla donatılmış anlamlandırma olduğu bir gerçektir (Bozkurt 2006: 295).
Türkiye?de yaşayan Çingeneler genelde ?Çingene? olarak isimlendirilmektedirler. Ancak bu kavram, Anadolu?daki marjinal grupların oluşturduğu çok karmaşık etik bakış açısı sorununu temsil etmektedir. (Svanberg 1992:266?267) Çingenler, Türkiye?de yaşadıkları bölgelerin özelliklerine veya yaptıkları işler dikkate alınarak, ?Poşa?, ?Mırtıp?, ?Teber?, ?Arabacı?, ?Cono?, ?Haymantos?, ?Şıhbızınlı?, ?Roman? ve ?Karaçi? gibi farklı isimler almışlardır (Bozkurt 2006: 292). Bu sözcükler, etik bakışla Çingenelere verilmiş isimler arasında yer alır. Diyarbakır?daki söz konusu topluluk, kendilerini Dom ve Karaçi olarak tanımlamaktadır. Bu nedenle, çalışmada, onların benimsediği sözcüklerin kullanması tercih ettik.

5. Diyarbakır?da Çingeneler
Diyarbakır?daki Çingene gruplarına, bilinen tarihsel kaynaklarda çok az yer verilmektedir. Geçmiş yaşamlarına ilişkin hemen hemen hiçbir veri bulunmamaktadır. Bunun muhtemel nedenleri arasında, Çingenelerin göçebe yaşamlarını resmi denetim dışında sürdürmeleri; kendilerine özgü yaşam tarzları, yaşadıkları sosyal çevrenin kendilerini dışlamaları ve onların da çevreye olumsuz yaklaşmaları sayılabilir. Bunların dışında grupla ilgili sağlıklı ve düzenli bir veri elde etmenin güçlüğü zikredilebilir.
Diyarbakır ve çevresinde Çingenelere genel olarak ?mırtıp? denilmektedir; bunun yanında Karaçi, Çingene ve Âşık gibi isimler de kullanılmaktadır. Osmanlı devri kayıtlarında bölgede yaşayan Çingene gruplarına Mutrıp ve Karaçi adı verildiği tespit edilmektedir (Arıkan 1999: 97 vd).
Mırtıp/Mıtrıp sözcüğü, yaşam tarzı ve hayat felsefelerinin bir yansıması olarak, çevre halkı tarafından Çingene gruplarının tamamı için kullanılmaktadır. Fakat Diyarbakır?daki Çingene toplulukları iki alt gruptan oluşur. Bir grup, müzisyenlik yaparak geçinir. Bunlar; Mıtrıp veya ?Âşık? diye adlandırılır. Diğer bir ikinci grup var ki bunlar ?Karaçi? diye isimlendirilir (Andrews 1992:198?199).
Karaçiler, geçimlerini daha çok el sanatlarına dayanarak sağlamışlardır. Zanaatçılığı meslek edinen Çingene grubu içinde dişçiliği meslek olarak seçenler genelde Karaçiler olmuştur. Fakat tamamı tek bir meslek icra etmemiştir. Karaçiler?in bir bölümü yerleşik tarımcı topluluklar arasında diş yaparken, diğerleri elekçilik ve benzeri emek yoğun işlerle geçimlerini sağlamaya çalışmışlardır.
Çoğu zaman Karaçiler ile Âşıkları birbirine karıştırılmaktadır. Oysa bunlar eskiden beri farklı iki gruptur. Bugün gelinen noktada, grupların ayrı ve ayrıntılı olarak tanımlanması oldukça güçtür. Bölgede yaşayan bu iki Dom[2] grubu, zamanla çeşitli nedenlere bağlı olarak karışmaya ve kaynaşmaya başlamışlardır. Bununla birlikte söz konusu gruplar arasında çok belirgin olmasa da nüanslar görülür.
Karaçi Domlarının bölgeye geliş tarihleri konusunda farklı açıklamalar olmakla birlikte, grubun büyük çoğunluğu, Osmanlı devri sonlarında Suriye?den göç etmiş olduklarını öne sürmektedir. Karaçiler, uzun süre güneydeki il ve ilçe merkezlerinde, bağlı köy yerleşim birimlerinde konar-göçer olarak yaşamışlardır.
Suriye?den gelmiş olduklarını iddia eden Karaçiler, konar-göçer yaşam tarzlarını uzun süre devam ettirmişler, daha sonra yavaş yavaş şehir varoşlarında yerleşik yaşama geçmişlerdir. Bugün Karaçiler?in büyük çoğunluğunun Mardin, Diyarbakır, Adıyaman, Urfa, Hatay ve Mersin illerinde yaşadıkları grup üyeleri tarafından ifade edilmektedir. Kış mevsimini kentsel alanlarda geçiren Karaçiler?in bir bölümü baharla birlikte göçebe olarak farklı bölgelere ve çevredeki kırsal alanlara dağılmaktadırlar.
Aşiret örgütlenmesini benimseyen Karaçiler, konar-göçer yaşam tarzlarını ve gruba özgü kültürel değerleri, gelenek-görenekleri rahatça uygulayamamışlardır. Zamanla yerleşik tarımcı halkın gelenek-göreneklerini benimseyen Karaçiler, giderek kendilerini yerli halkın bir parçası olarak görmeye başlamışlardır.
Grup üyelerinin anlatımlarına göre, Karaçiler Diyarbakır?a iki ayrı yoldan gelmişlerdir. Bu yollardan biri İran-Kafkasya güzergâhı, diğeri ise Irak-Suriye-Filistin güzergâhıdır. Karaçiler, her iki güzergâhı izleyerek farklı dönemlerde Diyarbakır?a yerleşmişlerdir. Hem İran-Kafkasya hem de Suriye-Filistin yoluyla gelen Karaçiler kökenlerinin Hindistan?a uzandığını düşünüyorlar. Ancak bu bilgi, bütünüyle kuşaklar arasında aktarılan sözlü anlatıma dayanmaktadır. Adıyaman doğumlu bir Karaçi olan Teyip Konaç, grup ve aile olarak geçmişlerine ilişkin şu açıklamada bulunmaktadır:
?Akrabalarımız Suriye?de var. Halep?te. Aşirettir bunlar. Peygamberimiz zamanında bir savaş vardı. Millet artık bir gruba ayrılmış. Bize de demişler. Bizim devletimiz var, Karaçistan. Bizim soyumuz ordan gelir. Karaçlar dağlara kaçmışlar. Birbirlerini kaybetmişler. O zaman birimiz buraya gelmiş, dedelerimiz. Kimimiz oralarda kalmışlar. İşte göçebe olarak gelmişler efendim. Annemler muhacirdirler. Muş tarafında. Bu Rus savaşında. Oradan kaçmışlar muhacir olarak. Evleri falan bırakarak Rus?un elinden kaçmışlar. Biz o zaman yoktuk. Belki de çocuktuk.
Babam göçerdi, anam değildi. O Muş?tan gelmiş. Burada kalmış, babamı görünce evlenmişler. Biz de o zamandan beri buralarda kaldık. Anam Muş?ludur. Babam Karaçistan?dan gelmişler. Orası bir devlettir. Ben bilmiyorum neresidir. Benim okumam yazmam yoktur. Babamı da görmedim. Dedemi de görmedim. Ama aşiretimiz vardır. Çokturlar. Çadırda yaşıyorlar. Hayatımızda biraz memnunuz, biraz da sıkıntı çekiyoruz. Bir ev yok efendim. Biz yaşıyoruz. Babam ufakken öldü.?
Diyarbakır-Gaziler: 15 Ekim 2006
Diyarbakır merkez?de 1977 yılında doğan ve bugün dört çocuk babası olduğunu ifade eden Mustafa Demir, grup olarak Karaçiler?in kökeninin Hindistan?a dayandığını; kendilerinin ise Irak üzerinden Türkiye?ye gelmiş olabilecekleri ihtimalini şöyle ifade etmektedir:
?Diyarbakır?da büyüdük. Karacadağ tarafından göçer olarak buraya geldik. Soyumuz benim bildiğim kadarıyla Hindistan?dan; bazılarına göre ise Kuzey Irak tarafından gelmişler. Ama yaygın kanaat Hindistan tarafıdır. Burada yaşamışız; Türkiye?de, Diyarbakır?da, Karacadağ taraflarında göçebe olarak köylerde, mağaralarda yaşamışız. 4?5 yaşına kadar oralarda büyüdüm. Diyarbakır?da olsaydık belki okurduk. Dedelerimiz hep oralarda, hep ezilen sınıflar olmuşlar.?
Diyarbakır-Bağlar/Yeniköy Mahallesi: 21 Aralık 2006



6. Diyarbakır Karaçileri

Göçebe Karaçiler, kendilerini muhteviyatı olumsuz Çingene toplumundan kısmen ayrı göstermekte; fakat bütünüyle de ondan bağımsız olmayan, Domların belirli bir soyundan geldiklerini kabul etmektedirler. Göçebe Karaçiler?in bir bölümü, asıl itibariyle kökenlerinin Karaçiye dayandığını ileri sürerken, diğer bir kısmı ?Bin Hilal Aşireti? adıyla, Domların bir alt grubu olduğunu kabul etmektedir.

Âşık, genel olarak, müzik enstrümanı çalan, düğün ve eğlencelerde rol alan Domların alt grubuna verilen isimdir. Daha az bir şekilde olmak üzere, Diyarbakır?da Çingeneler için gezici ve göçebe anlamına gelen ?gevende? sözcüğü kullanılmaktadır. Yöre halkı, Dom topluluğu arasında Karaçi denilen gruba daha fazla itibar etmektedir. Bu itibar ve ilginin nispî olduğu söylenebilir. Geçmişte göçebe olarak yaşadıkları kırsal yerleşim alanlarında yerleşik tarımcı topluluklarla kurdukları ilişki çerçevesinde, Karaçiler?in gerek elek, kalbur ve benzeri el sanatlarına dayalı ürünlerle, gerekse demircilik, dişçilik gibi konulardaki uzmanlık gerektiren bilgi birikimleriyle tarımcı topluluklara sağladıkları fayda belirleyici olmuş olabilir.

Diyarbakır kent merkezinde yerleşik Karaçiler?den görüşme yaptığımız birçok kişi, kendilerinin Domların bir alt grubu olduğunu; fakat zaman içinde yaptıkları işin niteliğinin değiştiğini ifade etmektedir. Karaçi kökenli olduğunu açıkça belirten Mustafa Demir, babasının geçmişte kalburculuk yaptığını ancak kendisinin müzisyenlik mesleğini tercih ettiğini şu sözlerle açıklamaktadır:

?Bize hem Dom diyorlar, hem de Karaçi diyorlar. Zaten Dom?la Karaçi aynı, meslekler değişiyor. Mesela benim dedem Karaçi?dir. Kalbur falan yapıyorlarmış. El işi yapıyorlardı. Ben büyüdüm onu yapmadım. Ben onu sevmedim, ben şu anda müzik çalıyorum. Zurna çalıyorum. Benim branşım zurnadır. Üflemeli. Kendimi geçindiriyorum. Şimdi Diyarbakır?da böyle ortamlar kalmadı, düğün de kalmadı. Şimdi, mahalle çalgıcıları bize ekmek bırakmadılar. Bizim mesleğimiz davul-zurna falan. Bu, Siverek tarafında devam ediyor. Diyarbakır merkezde bize iş kalmadı.?

Diyarbakır-Bağlar/Yeniköy Mahallesi: 21 Aralık 2006

Yaşlı bir Karaçi olan Mahmut Demir, bir aşirete bağlı olarak, kabile yapısına göre farklı meslekleri yerine getirmek suretiyle yaşamlarını sürdürdüklerini; ancak zaman içinde bu durumun değiştiğini belirtmektedir:

?Bizim kabilemiz bize davulcu diyorlar. Karaçi vardır kalbur yapıyor. Onlar kalburcu. Dişçiler vardır, onlar da Dom?dur. Onlar da diş yapıyor. Her birinin bir mesleği var. Bizim mesleğimiz davuldur. Bir tane diş için iki tane yumurta alıyor, tavuk alıyor. Adam bir tavukla, iki tane yumurta ile bir yere yetişemez. Bizim davulcu da, gidiyoruz bir düğüne, beş altı kişi orada çalışıyoruz. Çok şükür o da ortadan kaldırıldı. O zaman gidiyorduk çalışıyorduk. Adam başı 50 milyon, 30 milyon, 40 milyon düşüyordu. Adam götürüp de beş on nüfusu 30?40 milyonla besleyemezdi.?

Diyarbakır-Bağlar/Yeniköy Mahallesi: 10 Aralık 2006



7. Genel olarak dövme

Kökeni tarihin derinliklerine dayanan dövme, bedene belirli anlamlar yükleyen ve inanca, büyüye dayanan bir tür sanat formudur denilebilir. Vücut üzerine yapılan değişik motif, şekil, işaret ve resimlerle sağlanan sessiz bir iletişimdir. Bu yönüyle, dövme bireyin veya belirli sosyal grupların kimliğinin bir parçasıdır (Hazar 2006: 293).

Dövme geleneği, M.Ö. beş binli yıllardan bu güne, Mısır?da, Yunanistan?da, Afrika?da, Güneydoğu Asya?da, Okyanusya?da, Amerika, Japonya, Anadolu ve Orta Asya?da değişik toplumsal yapılarda görülmüştür (Bulut 2002: 47; Hazar 2006: 293-294).

Dövme, geçmişten beri, farklı sosyal örgütlenmelerde değişik amaçlar için kullanılagelmiştir. Kimi zaman suçlu olanları veya yerleşik kurallara aykırı davrananları deşifre etmek veya toplumda belirli sosyal sınıf veya gruba işaret etmek üzere kullanılmıştır. Bunların dışında aynı meslekten olanların karşılıklı birbirini tanıması amacıyla kullanılan bir beden işareti olmuştur. Diğer yandan, zararlı dış etkilerden korunmak gibi dini ve büyü saikiyle de yapıldığı olmuştur (Güler 1975: 7335; Bulut 2002: 36?45; Hazar 2006: 294?295)

Dövme, suçluları ve köleleri tanıma amacıyla eski Roma?da ve 19. yüzyıl İngiltere?sinde uygulanmıştır. Osmanlı düzenli ordusu yeniçerilerde de, 18. yüzyıldan itibaren orta/bölükleri simgelemek için dövme kullanılmıştır (Bulut 2002: 36?45; Hazar 2006: 295).

Eskiden beri, güç, gurur, dayanıklılık vs. gibi belirli bir şeyi sembolize etmek için, bu özellikleri taşıyan canlıların resimleri kullanılmıştır. Genelde resmedilen canlı hayvan figürlerinin anlamları esas alınarak dövme yapılmıştır. Dövmede, belirli bir amaç için önceden belirlenmiş kanatlı kuşlar, kara ve deniz hayvanları[3]; değişik çiçek ve bitkiler[4], gök cisimleri motif olarak resmedildiği gibi, belirli harf, runik yazı ve benzerleri de dövme motifi olarak deri üzerine uygulanmıştır (Güler 1975: 7335; Hazar 2006: 295?296).



8. Karaçilerde dövme

Çalışmanın bu bölümü, Diyarbakır kent merkezinde ikamet eden Karaçilerden görüşme yaptığımız toplam 14 kişinin anlatımlarında elde edilen bilgiler çerçevesinde hazırlanmıştır. Dolayısıyla çalışma, Diyarbakır kent merkezinde oturan Karaçi Çingene topluluğu ile sınırlandırılmıştır.

İslamın Şafii formunu benimsemiş olan Karaçi Çingeneleri, dövme geleneğini, iki ayrı güzergâhtan Anadolu?ya gelmeden önce temasta bulundukları farklı topluluklardan öğrenmişlerdir. Bu yollardan biri İran-Kafkasya güzergâhı, diğeri ise Irak-Suriye-Filistin güzergâhıdır. Karaçiler, her iki güzergâhı izleyerek farklı dönemlerde Diyarbakır?a yerleşmişlerdir.

Karaçiler, değişik yaş evrelerinde vücudun belirli bölgelerine işledikleri dövmelere dini-büyüsel inanç kapsamında önleyici ve iyileştirici simgesel bir anlam yüklemenin yanında; toplumda alt grup ve cinsiyetçi rolleri ifşa edici nitelik de kazandırmışlardır. Bu bağlamda, Karaçiler, dövme olarak, belirli sembolik motifleri değişik yaş aralıklarında vücudun muayyen bölgelerinde uygulamışlardır.



9. Vücutta dövme uygulanan yerler

Karaçiler?de dövme, cinsiyete göre hem dövme motifi hem de dövmenin uygulandığı bölge bakımından farklılık gösterir. Erkeklerde, genelde, el, burun, çene elmacık kemikleri üzerine dövme bulunurken; kadınlarda el, kol, ayak, alın, çene, dudak, yanak ve göğüs bölgesinde yaygın olarak görülmektedir. Erkekler, geçmişte, genel olarak, belirli bir gruba veya soya aidiyetin belirlenmesi için alnın şakak bölgesine ve burun ucuna kendi kabile, aşiret veya soy amblemini ve işaretini dövme olarak yaptırmaktadırlar.

Görüşme yaptığımız Karaçilerden Mehmet Demir, dövmenin geçmişte aşiret ve familya işareti olarak uygulandığını şu şekilde açıklar:

?Bu drep çok anlamlıdır. Bunlar aşireti temsil ediyor. Mesela ?dahk? dövüyordular, o zaman karşısındaki onun hangi aşiretten olduğunu anlıyordu. Kimisi yanağına, kimisi anlına, kimisi çenesine, kimisi iki kaşının arasına bu ?dahk?lardan vuruyorlardı ve bunlarla birbirlerini tanıyorlardı. Ben şimdi o dahkları görsem kimin hangi aşiretten olduğunu bilebilirim. Hiç sormasan hangi aşiretten, hangi aileden olduğunu çıkarabiliyorduk. Ama şimdilerde folklorcular da kalemlerle aynı işaretleri yapıyorlar. Halbu ki ne olduğunu bilmiyorlar. Öyle görmüşler yapıyorlar. Bir anlamı olduğunu, hangi aşiretin çocuğu, hangi familyanın kızı olduğunu bilmezler, ama biz biliriz.

Evet. Mesela alnında ay-yıldız şeklinde yaptırıyorlar veya güzel bir çiçek; burunda tek bir düğüm; yanaklarda üç ufak şekil; çenede aynı şekilde yapıyor. Bana mesela ?Mehmedi Ahmo? diyorlar. Babamın adı Ahmet?ti, benim adım da Mehmet ismini almışım. Ben nerden belli olacağım, beni herkes nerden tanıyacak? Beni tanımasalar kızlarımdan tanırlar. Bu dövmeleri daha çok kız çocuklarına, bazen küçük erkek çocuklarının ellerine de yapıyorduk. O dövmelerden anlayanlar onlara bakarak kimin çocuğu olduğunu bilirlerdi.?



Karaçiler, geçmişte, çocukların ölmemesi için, burun ucuna, başparmak ile işaret parmağı arasına üç nokta şeklinde dövme motifi işlendiğini belirtmektedirler.

Karaçiler, belli amblem ve işaretler dışında, vucudun görünmeyen bölgelerine herhangi bir hayvan resmi yaptırmayı uygun görmemişlerdir. Hatta böyle bir girişimi sapkın bir davranış ve ?Gâvur işi? olarak nitelendirmektedirler. Görüşme yaptığımız Mehmet Demir bu durumu şöyle anlatır.

?Bu sırta falan yapma işi sonradan olmadır, gavur işidir. Gerçi gavur bizden daha iyidir ama bu onların işidir. Yılan yapıyorlar, akrep yapıyorlar bilmem ne yapıyorlar bunlar bizde ayıptır. Fotoğraf falan yapmak ayıptır. Ya ay-yıldız ya da çiçek falan yapılır.

Hayır, hayır yok. Hatta bizden alışan insanlar var, Karacadağ tarafında aşiretler var. Her ne aşiret istersen orda vardır. Büyük aşiretler bunlar. Bazıları 1000?1500 hane olabiliyor. Onlar da bu dahkları yaptırıyorlar birbirinden ayrılmak için.

Kübari iş değil, Şeytanla ilgili, Allah?ın sevmediği bir iş değil. Sadece tanımak amaçlıdır. Kim hangi aşiretin evladıdır, bunları bulmak için bu noktalar konur.?



Diğer yandan, Karaçi kadınlarında görülen dövme motiflerinin hem çok daha çeşitli hem de vücudun değişik bölgelerine yayılmış olduğu söylenebilir. Bu nedenle, Karaçi kadınlarında dövmenin yapılış nedenleri de, erkeklere nazaran, yaşla orantılı olarak farklılaşarak artış göstermektedir. Erkekler gibi, belirli bir aşiret ve soy bağını temsil eden işaret ve amblem dışında kadınların birbiriyle az çok ilintili çok daha karmaşık dövme yaptırmış oldukları gözlemlenmektedir. Kız ve kadınlardaki dövmelerin farklı olduğunu Karaçilerden Mehmet Demir şöyle anlatır:

?Kızlar biraz daha süslü oluyorlar onun için onlarınki biraz daha farklı oluyordu. Evet. Kadınların hem alınlarına, hem çenesine hem de ellerine yapıyoruz. Erkeklerinki genelde burun üzerinde ufak bir noktadan oluşuyor. Ölseler dahi o işaretler kaybolmaz.?



10. Dövmenin yapılışı ve yapma yaşı

Dövme, genelde yeni doğum yapan kadın sütü, kazandibi isi ve öt karışımından oluşan bir madde ile yapılmaktadır. Önceden hazır olan işaret kalıpları vücudun istenilen bölgesine yerleştirilerek iğne ile deri üzerine işlenmektedir. Daha çok yaşlı kadınlar tarafından yapılan dövmeler, genelde 2?3 yaşından 7 yaşına kadar uygulanmaktadır. Dövmenin hangi süreçten geçerek nasıl yapıldığını görüşme yaptığımız Mehmet Demir şu şekilde anlatmaktadır:

?Eskiden bunların kalıpları vardı. Bu kazanların siyah taraflarını bıçakla kazıyorduk. Ondan sonra yeni doğum yapan kadınların sütü ile bunları karıştırıyoruz. Ondan sonra bunları örneğin elin üzerine bırakıyorduk. Zaten bunlar kalıp gibi oluyordu 6?7 tane iğne ilen bunları deriye dövüyorduk. Önce kan çıkıyor, uyuşunca fark etmiyorsun bile. Kan ile süt ve kazan karasından oluşturduğumuz o maddeyi bekletiyorduk ta ki yeşil olana kadar bekletiyorduk. Nasıl bir resim çizmişsen ona göre dövülür ve ölene kadar da o dahk çıkmaz.

Evin büyükleri biliyordu. Mesela benim annem yapıyordu. Herkes onun yanına geliyordu. Daha çok kadın işi idi, erkekler mecbur olmasalar pek yapmazlar. Sizin gibi birisi uzaktan gelmese ben yapmam ama uzaktan biri geldiği zaman ona göstermek için yapıyoruz.

Çocuk iken de yapılır, şimdi yapsan da olur hiç fark etmez. Genelde yürümeye başlayınca 2?3 yaşından 7 yaşına kadar yapıyoruz ki farkına varmasın. Acısını fazla hissetmesin.?

Dövme daha önce hazırlanan bir kalıp üzerine iğne ile derinin altına hazırlanan sıvının yedirilmesiyle oluşmaktadır. Ayrıca, dövmenin genelde bir kadın işi olarak görülmesi, zaruret halinde erkeklerin de yapması ilginç bir konudur.

Görüşme yaptığımız Karaçilerin anlatımlarına göre, grup üyeleri, yerleşik hayata geçişle birlikte çevrelerindeki yerleşik halkın kültürel ve inanç değerlerinin muhteviyatını daha yakından öğrenme imkânı bulmuşlardır. Bir taraftan yerleşik kültürün özümsenmesi ve absorbe edilmesi, diğer taraftan içinde yaşadıkları topluma eklemlenme çabası, grup üyelerini damgalayıcı ve ötekileştirici bir nitelik taşıyan dövme geleneğinden uzaklaştırmaya başlamıştır. Bu nedenle, görüştüğümüz birçok erkek, gruba aidiyeti sembolize eden yanak, burun ve çenelerindeki dövmelerden kurtulmak için her yola başvurduklarını belirtiyorlardı.



SONUÇ

Mezopotamya, Arabistan, Anadolu, Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika bölgeleri ile tüm Asya?yı içine alan geniş bir alanda görülen dövme geleneğinin, herhangi bir etnik ya da sosyal gruba ait özgün bir sanat olduğu öne sürülemez. Şamanizm, paganizm, animizm, animizm, Taoizm, Budizm, Maniheizm ve Zerdüştlik gibi farklı dini düşünce temelindeki kültürlerin izlerini taşır[5].

Mamafih, belirli motiflerin yerel düzlemde, klan, kabile ve aşiret gibi belirli sosyal gruba mensubiyeti belirten bir tür kimlik, ya da damga işlevi gördüğü açıktır. Erkeklerden daha ziyade kadınlarda bulunan dak türleri arasında artı, çarpı, nokta, üçgen, daire, güneş, ay, yarım ay, yıldız, tarak, gül, çiçek ve değişik geometrik şekiller bulunmaktadır. Söz konusu geometrik şeklerin bir kısmı; V, Y, O, K, M, N, İ, L, U, S, C, X, Z ve H harflerine benzemektedir. Geometrik şekiller, çoğu zaman karışık şekilde bir arada bulunurlar[6].

Kadınların bedenlerinde görülen adı geçen geometrik şekillere, diğer sosyal gruplarda olduğu gibi Karaçiler de kendilerine özgü anlam ve manalar vermektedir. Bunlardan bir kısmı sevgi, saygı, aşk gibi gizli manalarını vermektedir.

Erkeklerde, şakak ve burun uçlarında birer nokta halinde; yanaklarda ve kollarda tekli ve çiftli birer nokta şeklinde yapılmaktadır. Kollarda, isim, sevgi ve aşkla ilgili resimler; ok, tabanca, kılıç, kama, bıçak, aslan, kaplan, yılan, kurt gibi hayvan resimleri tercih edilmektedir.

Kadın ve erkeklerin bedeninde görülen dövme motiflerinin, Karaçilerin göçebe olarak yaşadıkları Asya ve Afrika?da farklı etnik ve sosyal gruplarla kurdukları temas ve ilişki sonucunda ortaya çıkmış olabileceği iddia edilebilir.

Bugün Karaçilerin büyük çoğunluğu ya tam zamanlı veya mevsimsel olarak yerleşik hayata geçmiş bulunmaktadırlar. Çevrelerinde yaşadıkları tarımcı yerleşik topluluklara eklemlenme çabası içinde olduklarından, belirli bir sosyal gruba işaret eden, dolayısıyla büyük toplumdan ötekileştirici bir niteliği olan dövme yapma geleneğini terk etme eğilimindedirler.


KARAVAN

İngiltere?de geleneksel Çingene evi, bir atın çektiği rengarenk dekore edilmiş ahşap karavanlardır. Ama aslında karavanların çingeneler tarafından kullanılmasının sadece 150 yıllık bir geçmişi var. Daha önceleri yayan olarak ya da at arabaları ile seyahat eden çingeneler ağaç dalları ve kumaşlarla yaptıkları ilkel çadırlarda kalıyorlardı. İçinde yaşamaya olanak sağlayan karavanlar 1800?lerin başında kullanılmaya başlandı. Ve İngiltere?de muhtemelen ilk kez bir gezici satıcı ya da sirkle birlikte 1820?lerde görüldü. 1850 civarında çingenelerin çoğu artık bu arabalarla seyahat ediyordu. Bu çingene karavanlarının yüksekliği 10 ft genişliği ise 6 ft ve yerden yüksekliği 9? 6? arasında değişiyordu.
Çingeneler karavanlarına vardo diyorlardı (İran dilindeki vurdon sözcüğünden geliyor) Çoğu kez kendilerinin yaptığı bu karavanlar Çingeneler için kutsal denecek ölçüde değerliydi Yeni evlenen bir çift

çingene olmayan bir ustaya bir karavan yaptırmak için £50-150 ödemeyi göze alabilirdi. Bir vardo yapmak 6 ila 12 ay arası sürebiliyor ve yapımında meşe, ceviz, çam ve karaağaç kullanılıyordu. Rengarenk boyanıp, oymalarla süsleniyor ve sıklıkla altın kaplamalarla zenginleştiriliyordu.
Roman wagonunda soba genelde girişin solunda bulunur. arka tarafta ise wagon boyunca yatak uzanırdı yatağın altında genişçe bir dolap ya da başka uyku alanları bulunur burada iki yetişkin kimi zaman da dört çocuk uyuyabirdi. Yan tarafta oturma alanı olarak kullanılan çıkıntılar, bu çıkıntıların arasında da dolap bulunurdu. Vagonun arka tarafında genellikle pencere olurdu. Karavanların kimisi ortası dantel işli çadır beziyle çevrelenmiş açılır parçalı kimi ise sabit şekilli kapıları vardı. Karavanların dışında sahiplerinin mesleklerine göre sepet süpürge ya da fırçaları asmak için askılar bulunurdu. Zemine doğru daralan karavanlar, duraklar esnasında çoğu kez ağaçların arasına gizlenirdi. Günde 15 mile yakın mesafe kat eden vagonlar, uzun yolculukların ardından yaklaşık on yılda bir tamir ve bakım için ustalarına götürülürdü. Sahipleri ölen vagonlar kimi zaman yakılırdı. Ölüm yolculuğunun tamamlanabilmesi için ölüye ait olanların yakılması ya da gömülmesi gerektiğine inanılırdı.




forum

2.Dünya savaşı sona erdiğinde vagon yapımcılarının çoğu ölmüş vagonlarsa neredeyse tarihe karışmıştı. Bugün ise son kalan örnekleri restore edilerek müzelerde saklanmaktadır
Karavanların kabaca altı çeşidi olduğu söylenebilir; Brush, Reading, Ledge, Bowtop, Openlot ve Burton. (bu adları türkçeye direk çevirmedim manasız oluyo. Bu adlar genellikle sahiplerinden, tarzlarından ya da yapanların imzalarından geliyor..muş.)
The Brush vagon ya da "çayır vagonu"nuna Çingene vagonlarının atası diyebiliriz.



1 Kullanıcı bu konuyu okuyor
0 üye, 1 misafir ve 0 gizli üye



Toplam 3 kullanıcı bu konuyu okudu.

0

#2
Kullanıcı çevrimdışı   Esesli 

  • KD ™ Kadim Dost
  • Grup: Yetkili
  • Mesaj sayısı: 5.814
  • Kayıt tarihi: 01-Nisan 08
  • Gender:Male
  • Location:EsEsli
  • Interests:sinema bilgisayar seyahat
Forum İtibarı: 64
Mükemmel
Otel ve Pansiyon Rehberiniz Otel, Pansiyon, Tatil, Gezi, Seyahat ve Konaklama Rehberiniz Bütçenize uygun, keyifli bir tatil için size gezi, seyahat ve konaklama tavsiyeleri: Otel Tanıtımları, Pansiyon Tanıtımları, Tatil Tavsiyeleri, Konaklama Tavsiyeleri, Ülke Tanıtımları, Seyahat Alternatifleri, Şehir Tanıtımları, Tarihi Eserler, Antik Kentler


Romani Sözlük





İsimler Organlar

Chib: Dil
Chiba: Diller
Çank: Bacak
Çhora: Sakal
Danda: Dişler
Dant: Diş
Gi: Karın
Kalinco: Ciğer
Kan: Kulak
Kana: Kulaklar
Koçi: Diz
Kuni: Dirsek
Musi: Kol
Mustaça: Bıyık
Muy: Ağız
Nak: Burun
Naya: Parmak
Phuy: Kaş
Por: Bağırsak
Puro: Ayak
Puro: Ayak
Puya: Kaşlar
Şoro: Baş
Thar: Damak
Vas: El
Vingise: Tırnak
Yakh: Göz
Yakha: Gözler
Yilo: Kalp
Akrabalık

Baba: Nine
Baçe: Ağabey
Baye: Ağabey
Biyav: Düğün
Bori: Gelin
Camutro: Damat
Camutro: Enişte
Chavo: Erkek
Chay: Kız
Mami: Nine
Miday: Anne
Modat: Baba
Mophral: Küçük kardeş erkek için) (laxo)
Nane: Ağabey(Laxo lehçesinde kullanılır)
Papu: Dede
Phen: Kız
Phen: Kızkardeş
Phral: Kardeş(genel)
Phrala: Erkek
Hayvanlar

Bakro: Koyun
Baliçho: Domuz
Başno: Horoz
Berali: Arı
Coro: Katır
Cukel: Köpek
Çhavri: Piliç
Çhavro: Piliç
Çirikli: Kuş
Gras: At
Guruv: İnek
Kanzavuri: Kirpi
Kaxni: Tavuk
Khuro: Tay
Maçhe: Balıklar
Maçho: Balık
Meçka: Ayı
Misirka: Hindi
Paparuşka: Kelebek
Papin: Kaz
Richini: Ayı
Rukono: Köpek
Şoşon: Tavşan
Xer: Eşek
Birşim: Yağmur
Araçlar

Amuni: Örs
Çaro: Tabak
Çhuri: Bıçak
Gono: Çuval
Katuna: Çadır
Kihl: Yağ
Klaşto: Kıskaç
Lil: Kağıt
Mayaro: Kepçe
Mirakh/Meniya: Ayakkabı
Petalo: Nal
Pişot: Körük
Pürüstüya: Saç
Roy: Kaşık
Sarxa: Çadır
Sevli: Sepet
Sorula: Çarık
Tesla: Keser
Thav: İplik
Tover: Balta
Trasta: Torba
Doğa Varlıkları

Derav: Deniz
Forli: Altın
Lon: Dere
Rukh: Ağaç
Rup: Gümüş
Xopaçi: Ağaç
Yak: Ateş
Besin Maddeleri

Ambroli: Armut
Drakh: Üzüm
Fısıy: Fasulye
Lİnta: Mercimek
Mamuxa: Böğürtlen
Mandro: Ekmek
Maro: Ekmek
Mayno: Ekmek (laxo)
Phabay: Elma
Rizi: Pirinç
Ron: Tuz
Su: Pani
Xabe: Yemek
Sayılar

Yek: Bir
Duy: İki
Trin: Üç
İştar: Dört
Panç: Beş
Şov: Altı
Efta: Yedi
Oxto: Sekiz
İnya: Dokuz
Deş: On
Biş: Yirmi
Trinvardeş: Otuz
İştarvardeş: Kırk
İştarvardeşopanç: Kırkbeş
Pançvardeş: Elli
Şovvardeş: Altmış
Şel: Yüz
Mila: Bin
Milyoni: Milyon
Takvim

April: Nisan
Bocuk: Aralık
Breş: Yıl
Dersi: Gelecek Yıl
Persi: Sonraki Yıl
Abreş: Bu yıl
Yivent: Kış
Milay: Yaz
Kham: Güneş
Chon: Ay
Diyes: Gün
Dives: Gün
Disera: Gündüz
Ratasa: Gece
Yavine: Yarın
Thera: Yarın (Laxo)
Masek: Ay(takvim)
İç: Dün
Olayer: Öbürgün



Genel Sözcükler

Gili: Şarkı
Sastipe: Sağlık
Çor: Hırsız
Drom: Yol
Doş: Suç
Bezaxa: Günah
Suno: Rüya
Kher: Ev
Saya: Para
Love: Para
Pares: Para




Sıfatlar

But: Çok
Buxlo: Geniş
Civdo: Canlı
Khanlo: Kötü
Mulo:Ölü
Phuri: Yaşlı(kadın için)
Phuro: Yaşlı
Rama: Genç(genel kullanım)
Sano: İnce
Suslo: Islak
Şil: Soğuk Hava
Şudro: Soğuk (Yemek)
Tank: Dar
Tato: Sıcak
Terni: Genç( Kadın için)
Terno: Genç(erkek için)
Thulo: Kalın
Uço: Uzun
Xarik: Az
Xarno: Kısa




Fiiller

Açho: Kal
Ale: Gel
Beş: Otur
Ca: Git
Canga: Uyandır
Gilav: Şarkı Söylemek
Nerz: Öl
Paşlo: Uyu
Pi: İç
Tav: Pişir
Turşipe: Susmak
Uşte: Kalk
xa: ye




Kalıplar

Açho Devlesa: Hoşçakal
Ca Devlesa: Güle Güle Git
Laçi Tumari Rat: İyi Akşamlar
Sar İ Sinan: Nasılsın
So Keresa: Ne yapıyorsun
So Kerdan: Ne yaptın
So Kerde: Ne Yaptılar
Romanes Canesa: Romanca Bilir misin
Romanes Canes: Romanca Bilir misin (Laxo diyalekti)
Toro Alav Sosi: İsmin nedir
Me isi nom o ...: İsmim ...
Moro mo alav o...: İsmim...
Tu Katar İsinan: Nerelisin
Me isinom katar...: memleketim ...'dır
Me: Ben
TU: Sen
Odava: Erkek için o (Xorahahane Lehçesi)
Odiya: Kadın için o(Xorahahane Lehçesi)
Vov: Erkek için o (Laho lehçesi)
Voy: Kadın için o (Laho lehçesi)
Amen: Biz
Tumen: Siz
Odala: Onlar (Xorahane Lehçesi)
Von: Onlar (Laxo Lehçesi)
Moro: Benim
Toro: Erkek İçin Senin (Xorahane)
Tori: Kadın İçin Senin (Xorahane)
Kiro: Erkek İçin Senin (Laxo)
Kiri: Kadın İçin Senin (Laxo)
Les Koro: Erkek İçin Onun (Xorahane)
Les Kiri: Kadın İçin Onun (Xorahane)
Les Ko: Erkek İÇin Onun (Laxo)
Les Ki: Kadın İçin Onun (Laxo)
Kadava: Bu (Xorahane)
Kodova: Şu (Xorahane)
Odava: o(Xorahane)
Kava: Bu (Laxo)
Kova: Şu(Laxo)
Odava: O (Laxo)
Ci ko kher: eve kadar
Ci: kadar
Ko: -e
Ci ki yavin: sabaha kadar
Kher: Ev
Okher: Evi
Kokher: Eve
Ekereste: Evde
Ekerestar: Evden
Veş: Orman
Oveş: Ormanı
Koveş: Ormana
Eveşeste: Ormanda
Loholico nedir?



“Loholičolar kötü insanlar olup, Şeytanla bir anlaşma imzalamışlardır. Anlaşmadaki sürenin dolmasının ardından ise iğrenç, şehvetli, vücutlarının her yeri kıllarla kaplı, uzun kulakları ve çöp bacakları olan yaratıklara dönüştürülüyorlardı. Kolları, bir insanın kolundan iki kat daha uzundur. Bütün güçleri topuklarındadır. Eğer bir Loholičo’nun topuğundaki kıllar (Saç) alevden geçirilecek olursa, onu bütün gücü terk eder ve ölür.



Daha sonra şeytanlar onu yakar ve külünü, şeytanla bir anlaşma imzalamış olan daha başka adamların üzerine serper ve böylece onları birer Loholičo’ya dönüştürürler. Loholičoların karıları yoktur, kaçırmış oldukları genç bakirelerin idrarlarıyla birer kısrağa dönüştürür ve sonra onlara cinsel ilişki sırasında ölünceye kadar işkence ederlerdi. –Loholičoların kıralının bir çift kanadı vardır ve bir yerden başka bir yere rüzgar hızıyla gidebilmektedir. Periler Kıraliçesi Ana’yla evli olup, kendisiyle olan evliliğinden dokuz Hastalık Cini dünyaya gelmiştir.



Ancak Loholičolar, bütün Kešalilerini yiyeceğiz diye onu tehdit ettikten sonra, Ana bu evliliğe razı olmuştu. Üstelik evlendikten sonra da, onunla birleşmeşi inatla reddetmişti. Kıral bu emeline ancak, karnı altın renginde bir kurbağanın tavsiyesine uyarak, onu bir saksağanın beyniyle uyuttuktan sonra ulaşabilmişti. Hastalık Cinlerinin dokuzuncusu olan Poreskoro’nun görünüşü onu öylesine korkutmuştu ki, ‘Ana’yla bir anlaşma yaparak, eğer 99 yaşına (diğer bir rivayete göre 999 yaşına) basan bütün Kešalileri kendi adamlarına teslim ettiği taktirde, bundan onu terk edeceğini bildirmişti. Ana razı olmuş ve Loholičolar kıralı onu sonsuza kadar dek terk etmişti.”



Mulo kimdir?



“Asıl anlamı mulo, ölü demektir (mar - ölmek fiilinin artık kullanılmayan geçmiş zaman sıfat fiili biçimidir). Daha sonra, geceleri insanları korkutan bir ölünün ruhu anlamında da kullanılmıştır.117



En ayrıntılı betimleme, H. V. Wlislocki’nin Balkanlar’daki Çingenelerin tasarımları üzerine yaptığı çalışmasında bulunmaktadır: ‘Mulo, ölü doğan bebeklerden türeyen vampire benzer bir yaratıktır. 30 yaşına kadar büyümekte ve ancak ondan sonra ‘ölüler diyarı’na geri dönmektedir… Vücudunda kemik yoktur ve her iki elinin orta parmağı eksiktir, çünkü onları mezarda bırakmak zorundadır. Eski gücüne kavuşması için, arkadaşları onun bu parmaklarını her yıl kaynatırlar. Mulolar yükseklerde, dağlarda yaşar ve geceleri çıktıkları sefer sırasında çaldıkları hazinelere bekçilik eder.’



Bir söylencede, Mulolar tarafından kaçırılmış olan iki bakire kızın Tatula tohumu yardımıyla nasıl kurtulduklarından söz edilmektedir.118



Zanko’da, Mulo tökü bir insanın gezgin ruhu anlamındadır ve yaşayan kadınlarla cinsel ilişkiye girebilmektedir.119



Orta ve Batı Avrupa’daki kavimlerde ise Mulo, yalnızca, geceleri ortaya çıkan bütün hortlak türlerini göstermek için kullanılan bir terimdir.120 Hatta E.Wittich tarafından aktarılan bir Çingene duasında, Mulo Teslis’te geçen Kutsal Ruh (devleskoro mulo) yerine kullanılmıştır.121 Yine aynı kişi, Muloların beyaz (parno mulo) ve siyah (kalo mulo) Mulolar olmak üzere ikiye ayrıldığını ve bunlardan siyah olanların daha kötü olduğunu aktarmaktadır.122 Mulo inancı, sözlü gelenek açısından çok fakir olan kavimlerde dahi en yakın zamanlara kadar varlığını koruyordu. Mulolar hakkında anlatılan sayısız korku hikayeleri, ateş başında yapılan sohbetlerin vazgeçilmez bir parçasıydı."123



Müjde



“Çingeneleri yurtsuzluğa mahkum eden bedduanın uzak bir gelecekte gücünü kaybedeceğine dair bir müjde, gariptir ki pek az belgelenmiştir. F. De Ville124 bu tür müjdelerin bulunduğu Aumônier national des tziganes en France, Peder Fleury S.J., Belçikalı Çingenelerin Balibach’ı ve Romanichel Kako Chaudy’yi (Sara) kaynak olarak göstermektedir.



Bütün bu kaynaklara göre, tıpkı Yahudiler gibi Çingeneler de kendilerini seçilmiş bir halk olarak görürler. Bu halk, günün birinde dünyaya özgürlük ve kardeşlik üzerine kurulu bir altın çağ getirecektir. Bedduanın belli bir süreyle sınırlandırılması konusundaki yegane açıklama, Kako Chaudy’nin Firavun Efsanesi ve Kutsal Aile Efsanesi’ni anlattığı aktarımda geçer. ‘Deux mille ans d’errance en punition de notre crime’ (İşlediğimiz suçun cezalandırılmasının üzerinden iki bin yıl) geçmelidir ve ‘Le pardon viendra après deux mille ans et notre Faraono, noyé dans la Mer Rouge, ressuscitera et prendra le commandement des nôtres’ (Af iki bin yıl sonra gelecek ve bizim Kızıldeniz’de boğulan firavunumuz tekrar vanlanacak ve başımıza geçecek).



Norveç Alako Efsanesi’nde, onun Zafer Tanrısı olarak Çingenelere günün birinde nihai zaferi kazandıracağı ve onları kendi asıl vatanlarına geri götüreceğinden bahsedilir."





Nivasi



“Nivašiler erkek su cinleri olup, şişkin vücutları, at toynakları, kızıl saçları ve sakalları vardır.125 İnsanları köprüden aşağıya çeker, onları suda boğar, ruhlarını çömleklere hapseder ve yalvarıp yakarmalarını dinleyerek eğlenirler. Nivašiler yalnız kadınlarla cinsel ilişkiye girerler. Bir Nivaši’ni, uykudayken birlikte olduğu bir Çingene kızı, bir Kadın Büyücü’ye dönüşüverir. O andan itibaren karnında bir Yılan besler ve Nivaši tarafından sağaltım sanatının bütün gizlerini öğrenir. Nivašilerin kendileri, şifalı bitkileri yıldırımlardan almış, onlar ise bu bitkileri Tüm-Tohumlar-Ağacı’ndan (Ağaç Kültü) çalmışlardır. Su cinlerinin dişi biçimini ise Nivašiler’in kızları oluşturur. Kendileri çok güzeldir ve elbise görevi gören gür Saç’larının dışında, yalnız bir çift kırmızı ayakkabı giyerler. Göllerin dibinde muhteşem saraylarda yaşarl ve ayanlarına ölümlü insanoğulları alırlar. Bir Nivaši kızının ilk doğan erkek çocuğunun hiç kemiği yoktur ve doğduktan hemen sonra yürüyüp yüzebilmektedir. Daha sonra o bir Nivaši olur. Ardından, Nivaši kızı iki kız çocuğu daha dünyaya getirir. Ancak bunların kemikleri vardır ve kendileri birer Nivaši oluverirler. Sonra ise, bu Nivaši kızı kocasıyla birlikte ölmek zorundadır ve Şeytan gelip onu alır. Erkek Nivašiler yaşlandığında, arkadaşları tarafından yenir. Eğer genç bir insanoğlu, mehtaplı gecelerde çayırlarda dans eden Nivaši kızlarından birini Tatula tohumu ile büyüleyip ayağından ayakkabılarını çıkarmayı başarırsa, sadık bir hayat arkadaşı kazanmış olur. Nivašiler, Wlislocki’nin126 ayrıntılı betimlemelerinin dışında, sadece Polonya’daki Çingenelerin inandıkları varlıkların kısa bir listesinde (karşılık olarak verdiği anlamlar ‘cüce, beberuhi’127 şüphesiz yanlıştır) ve Ch. F.Paynes’in İngiltere’deki Çingeneler hakkında verdiği bilgilerde yer almaktadır.128



İngiltere’deki Çingenelere göre, Nivašiler açık yeşil renkte genç kızlar olup, durgun suların dibinden su yüzüne çıkarlar. Kendilerini gün ışığında gören bir kıza şans ve ay ışığında görene ise felaket getirirler. –Wlislocki, Çingenelerdeki Nivašiler ile Hintliler ve Yunanlar’da görülen beygir biçimindeki sağaltıcı yaratıklar arasındaki o tuhaf benzerliğin farkındadır."129





Ölüler Ülkesi



“Wlislocki’ye göre, Orta Avrupa’daki Çingenelerin Ölüler Ülkesi, Rüzgar Dağları’nda bulunmaktadır (Dağ Kültü).130 Transilvanya’daki Çingenelere göre bir ölü, ancak vücudu çürüdükten sonra ölüler diyarına doğru yola çıkabilir. Ruh, bu yolculukta birbirleriyle çarpışan dokuz dağın yanından geçmek zorundadır.



Ardından yolunu bir yılan keser ve sonra buz gibi bir rüzgarın estiği on iki çölden geçilir. Bu sırada ölü, üstündeki elbiseleri ve çarşafı yakarak, bu soğuk rüzgardan korunmaya çalışır. Bir insanın öte dünyadaki yaşamı, onun ölümlü dünyadaki yaşamının aynısıdır.131



Hangi kavimlerde rastlandığına ve ne ölçüde bir bütün oluşturduklarına hiç değinmeden- M. Block daha başka bilgiler eklemiştir. Ölüler Ülkesi’nin bir dağın üstünde bulunduğu ve dokuz beyaz Köpek tarafından korunduğu biçimindeki tasarımı, M. Block herhalde Wlislocki’den devralmıştır. O da bunu, bir insanın Ölüler Ülkesi’ne yaptığı yolculuğun anlatıldığı bir masalda betimlemektedir.132



Daha başka bilgiler ise, M. Block’un kendi araştırmalarına dayanıyor görünmektedir: İki ay boyunca karanlıkta yapılan bir yolculuğun ardından, ölünün karşısına çıkan insan eti yiyen kara derili imparatorun sarayı; üzerinde insanların yaşadığı dünyanın bir ucunda yer alan ve içinden geçerek ölüler diyarına ulaşılan delik; tıpkı at gibi nallanmış ve bir arabaya koşulmuş olan iki horoz; Ölüler Ülkesi’ne gidecek olanlar yolculuğa bu arabayla çıkmak zorundadır.133



Yaşayan bir insanın, Ölüler Ülkesi’ne yaptığı yolculuğun ele alındığı hayal ürünü bir betimleme Zanko’da da mevcuttur (Proroe ve İlia).”



Phuvus



“Phuv ‘toprak’ ve manuš ‘insan’ sözcüklerinden oluşmakta. Bunlar, vücudu sık kıllarla kaplı ufak, çirkin yaratıklar olup yerin altındaki şehir ve köylerde yaşarlar. Genelde iyi yürekli ve minnettardırlar, ancak kadınları kaçırmaktan da hoşlanırlar. Yaşamları, kara bir Tavuk’un yumurtası içinde saklıdır. Eğer yumurta suya atılırsa, Phuvuš ölür ve bir deprem meydana gelir. Phuvušlar toprağın yüzeyine çıktıklarında ise, başlarındaki üç sırma Saç teli bir şapkayla örtülmediği sürece görünmez olur. Phuvušların vücudundan koparılacak bir kılla taşları altında dönüştürmek mümkündür. Isırgan otu Phuvušlarca kutsal kabul edilir, çünkü şehirlerine giden yolların girişini gizleyen büyük taşların etrafını bu otlar sarmaktadır.



Toprağın yüzeyine çıktıklarında yanlarında bir kırmızı, bir de beyaz yumurta taşırlar. Kırmızı yumurtayla dokunduklarında, girişi kapayan taş yana çekilir; beyaz olanı ise bir güneş gibi parlayarak önlerinde yuvarlanır ve karanlıkta Phuvušlara şehirlerine giden yolu gösterir.134



Phuvušlar da tıpkı Nivašiler gibi Kadın Büyücüler’in öğretmenidir.135 Phuvušların ahşaptan yapılmış kaba figürleri birer büyü fetişi olarak kullanılır.136 Transilvanya ve Polonya’daki Çingeneler’e göre, Kukuja-Kavmi’nin atası bir Phuvuš’tur. 137 Ch. F. Payne’nin İngiltere’deki Çingeneler üzerine tuttuğu notlarda, Phuvušlar bir yer icini ya da cüce olarak betimlenmektedir. Onlara yalnızca, ıssız bölgelerde tek başına yolculuk eden kimseler rastlayabilmektedir."138



Proroe ve İlia



“Zanko tarafından Kalderašlar hakkında aktarılan bir öyküdeki söylensel kahramanlardır. Bir çiftçi olan İlia, değirmenden eve dönerken Şeytan’larla (beńga) karşılaşır. Bunlar kendisiyle alay edip kışkırtarak, yokluğu sırasında karısının başka bir erkekle birlikte olduğunu söyler. Karanlıkta evine girince, sözüm ona sofada birlikte uyuyan o çifti öldürür. Ancak yatak odasında karısını görmesiyle irkilir ve öğrenir ki, o sıcaklardan dolayı sofada yatmış olan kendi anne babasını öldürmüştür. Mum ışığında karısıyla birlikte gözyaşı dökerken pencereyi güvercinler tıklatır ve kanatlarından koparacağı tüyleri ölülere sürmesini tavsiye ederler. Bunun sonucunda ana babası tekrar yaşama döner ve Proroe adındaki babası oğluna bir dilekte bulunmasını söyler. Oğlu, bengaları avlayabilmek için bir mızrak, bir de yıldırım ister.



Onları suda, karada ve havada kovalar; ne zaman bir şeytan öldürse, yeryüzünde bebekler ölü doğar ve yangınlar çıkar. Oğlunun bu çılgınlığına bir son vermek için Proroe, karısının tavsiyesi üzerine oğlu İlia’nın önce bir kolunu, sonra da bir bacağını kaybetmesini sağlar. Ne ki İlia’nın bir gözünü de yitirmesine yol açtıktan sonra, o yine şeytanları kovalamaya devam der; ama buna rağmen dünya eski dengesine tekrar kavuşur.139



-H. W. Haussig’in belirttiğine göre, bu söylencenin kökeni Byline’de geçen Ilja Muromez’e ait eski bir Rus öyküsüne dayanmaktadır. Bu söylence Alman diline, ta Orta Yüksek Alman Yazınına –Ortnit Söylencesi olarak girerken, Haussig’e göre Çingeneler bu söylenceyle ancak 19.yüzyılda tanışmıştır. –Martin Pfeiffer, Proroe ve İlia’nın adlarının Slavca’daki ‘prorok İlija’ya (İlyas Peygamber) dayanabileceğine ve Fransızca kaynakta –k son sesinin yerine –e sesinin aldığına dikkat çekmektedir.



Ancak asıl kaynağın hangi dil olduğunu belirlemek pek mümkün değilmiş, çünkü (Eski Slav dillerinin çoğunda –gerek Güney Slavca, gerekse Batı ve Doğu Slavca’da- peygamber anlamına gelmekteymiş. Cins isim ve özel ismin yan yana bulunuşu belli ki farklı bir biçimde algılanmış ve bu durum iki ayrı şahsın ismi olarak yorumlanmış.



Bir başka öyküde ise Zanko diğer bir İlia’dan söz eder. Bu, yer altı dünyasından gelmiş ve iyileri ödüllendirip kötüleri cezalandırmak için yeryüzünde dolaşıp duran bir hakimdir. O, yedi kayınbiraderinden en büyüğünün kendisini ziyarete gelmesine, Arafları ve Cennetleri dolaşmasına izin vermektedir."140



Ruh göçü



“J.H.Schwicker’e göre, Macaristan ve Transilvanya’daki Çingeneler, öldükten sonra dirileceklerine inanmamaktadır. Onların inancına göre, ruh önce bir kuşun, oradan da bir Çingenenin vücuduna yerleşmektedir.141 İngiltere’deki Çingeneler guguk kuşuna dokunmazlar, çünkü onlara göre o, yeniden doğuşu gerçekleştirmek için çabalayan bir Çingenenin ruhundan başka bir şey değildir.142



Ayrıca G.H. Borrow da, üstelik yalnız İngiltere’deki Çingeneler değil, İspanya ve Türkiye’deki Çingeneler arasında da, atalarının ruhun reenkarnasyonuna (yeniden canlanmasına, b.n.) inanmış olduklarına ilişkin silinmeye yüz tutmuş izlere rastlamıştır.143 Macaristan’daki Çingenelere ait bazı şarkılar bu durumu desteklemektedir.144 (Koruyucu Ruh).”



Rüzgar Kıralı kimdir?



“Rüzgar Kıralı, Yer ve Gök’ün beş oğlundan en güçlü olanıdır. En yüksek dağlar (Dağ Kültü) ona aittir. Bu dağlardan biri de Kedi Dağı’dır. Öldükten sonra, günahkar insanların ruhları birer kara kediye dönüştürülmüş olarak bu dağda cezalarını çeker ve ancak ondan sonra Ölüler Ülkesi’ne girmelerine izin verilir.



Kara kediler bazen de insanlarla birlikte yaşar ve öyle yaptıklarında da, insanlar kimi zaman kapılarının önünde parıldayan bir taş buluverirler. Çingenelerin inancına göre, bu taşın bütün kilitli kapıları açabilme gücü bulunmaktadır ve dokunduğu bütün materyaller altına dönüşmektedir.145



Rüzgar Kıralı, ayrıca yıldırım taşlarının oluşmasını sağlar. Bu taşlar, kardeşi Güneş Kıralı’na, insanlara şans getirme ve kehanette bulunma gücü verir. Rüzgar Kıralı ve çocukları, Ateş Kıralı’nın çocuklarını, yani yıldırımları sık sık önlerine katıp kovalar. Bunlar eve dönüş yolunu şaşırıp yeryüzüne düşer ve düşer düşmez de taşa dönüşerek, toprağın ta derinlerine inerler. Dokuz yıl geçtikten sonra tekrar toprağın yüzeyine çıkar ve kendilerini bulan kişiye şans getirirler. Eğer o kişi bu taşı Güneş Kıralı’na ait dağlardan birinde bulacak olursa, bu durumda onu yalnız nazarlık olarak değil, ayrıca kehanet taşı olarak da kullanabilecektir.”



Sara kimdir?



“Efsaneye göre M.S. 41 yılında Filistin’de, Maria Magdalena ve havarilerden Yakup ve Yahya’nın anneleri Maria Jacobäa ve Maria Salomäa, dümeni ve yelkeni olmayan bir gemiyle denize bırakılır. Daha sonra gemi Provence kıyılarına vurur. Esmer tenli bir Mısırlı olan Sara, havarilerin annelerine hizmetçi olarak eşlik etmektedir. Kendisi, (1200 yılında kurulmuş bir kilise olan) Les Saintes-Maries-de-la-Mer Kilisesi’nde Çingeneler tarafından bir azize olarak görülmektedir.



15.yüzyıldan bu yana her yıl 24 Mayıs tarihinde ziyarete gelen cemaatten başka, dinsel alaya katılmak üzere özellikle Fransız Çingeneleri büyük gruplar halinde akın ederler. İçinde Azize Mariaların kemikleri ve heykelleri bulunan büyük sandal, çiçeklerle süslü halatların ucunda kulenin penceresinden aşağı sarkıtılır ve Çingeneler tarafından, vaktiyle bu küçük kayığın karay vurduğu sahildeki o yere taşınır. Oradan denize indirilir ve Aix Başpiskoposu denizi kutsar. Çingeneler bir önceki geceyi, Sara’nın kemikleri ve heykellerinin muhafaza edildiği kilisenin yer altı mezarlığında sıkışık bir vaziyette geçirirler.



Onun resmine dokunabilmek ve öpebilmek için çabalarlar. Tıpkı Azize Mariaları taşıdıkları gibi, 1935 yılından itibaren onu da denizin kıyısına taşımalarına izin verilir.146



Sara’nın saygı görmesinin nedeni muhtemelen, tıpkı Firavun Efsanesi ve Çingeneler ile Kutsal Aile hakkında anlatılan öykülerde olduğu gibi, onun Mısır’a kadar uzanan o efsanevi kökenine dayanmaktadır. Fakat belirsiz olan husus, başlangıçta önemsiz bir kişiyken, onun Çingenelerin azize kabul ettikleri bir şahsiyete ne zaman dönüşmüş olduğudur. Yine Saintes-Maries-de-la-Mer’de geçen bir başka Sara-Söyleni’ni 1956 yılında Frans de Ville yayımlamıştır. Bu söylen, Kako Chaudy adında yaşlı bir Romanichel Çingenesinin, Robert Henry de Waterloo adında bir kişiye sözlü açıklamada bulunması ve onun da aldığı notları F. De Ville’ye göstermesi sonucu ortaya çıkmıştır. Buna göre, Hz.İsa’nın doğduğu yıllarda Rhône Irmağı’nın ağzında metal işleyen ve ticaretle uğraşan Çingene kavimleri yaşarmış. Bunlar çoktanrılı bir dine inanır ve yılda bir kez Ishtary’nin (Astarte) heykelini omuzlarına alarak, denizi kutsaması için sahile taşırlarmış. Bu kavimlerden birinin lideri, mistik bilgelere sahip olan Sara-la-Kālï’dir. Kendisine vahiy yoluyla, eğer sahilde görünecek olurlarsa, Hz. İsa’nın ölümü sırasında hazır bulunmuş olan kadın azizelere yardım etme görevi verilir. Sara, onların büyük bir sandalın içinde yaklaşmakta olduklarını görür. Deniz kabarır ve sandal batma tehlikesi geçirir. Sara üstündeki elbiseyi dalgalara fırlatır, bir sala biner gibi elbisesinin üstüne çıkar ve akıntıya kapılarak azizelerin yanına kadar sürüklenir ve karaya çıkmalarında onlara yardımcı olur. Azizeler Sara’yı takdis eder ve Gadje ve Romlar arasında Hıristiyanlığı yayarlar. Yaşlı Çingenenin sözleri Azize Sara-la-Kālï’ye her yıl Camargue’de hürmetlerimizi sunarız’ diye son bulur."147



Sis Kıralı kimdir?



“Yerin ve Göğün beş çocuğundan biri ve Kešalilerin babasıdır. Dağların tepesindeki gri evinin önünde, üstünde üç altın elma olan bir ağaç vardır. Köpek İnsanlar, bu ağacın başında sırayla nöbet tutar. Bu elmalardan ilkine sahip olan insan zengin, ikincisine sahip olan mutlu (Ay), üçüncüsüne sahip olan da daima sağlıklı olur. Elmalar dalından koparıldıkça, yerine hep yenileri hep yenileri bitiverir.148



Transilvanya’daki Çingeneler’e ait bir masala göre, Sis Kıralı’nın sırma saçlı karısı, sevmesini öğrenmek için günün birinde (aşağıya) insanların yanına iner. Genç bir delikanlıyla evlenir ve ona yirmi çocuk doğurduktan sonra dağlara geri döner. Sarışın insanların kökeni işte bu çocuklara dayanmaktadır.149



Başka bir masala göre ise, Sis Kıralı’nın dört güzel kızı vardır. Bu kızlardan biri bir insanoğlu tarafından kaçırılır ve Güneş Kıralı’na teslim edilir."150





Şeytan kimdir?



“Bütün kavimlerin bilinen beńg, çoğul beńga adı, Grierson tarafından Skt. Vyańga ‘sakat’ sözcüğünden türetilmiş 152, Turner tarafından ise ‘kurbağa; benekli’ anlamına gelen Yeni Hintçe sözcüklerle (Hindu bĕg, Bengalce vyān, ben vb. < Skt. Vyanga) ilişkilendirilmiştir.153



Paspati, Çingenelerin Aziz Michael’e ait Hıristiyanlık resimlerinde, şeytanın bir ejderha biçiminde tasvir edildiğini gördükten sonra, şeytanı kurbağa anlamına gelen sözcükle adlandırmış olabileceklerini tahmin eder.154 Dravidce’de Tanrı, şeytan ve cin yerine kullanılan sözcüklerle arasında bir ilişki olması daha olasıdır. Ses benzerliği ve Bhil diline (Yer ve Gök) olan yakınlığından ötürü Gondi dilindeki pēn, çoğul pēnk Tanrı sözcüğü dikkat çekmektedir. Ayrıca bkz. ‘Tanrı, ruh’ anlamına gelen Kui dilindeki pēnu, çoğul pēnga ve venu, çoğul vēnga çeşitlemesine, Çingene sözcüğünün anlamı için bkz. Tami dilindeki pēy ‘şeytan, cüce cin’, Malayların dilindeki pēna ‘cin, hayalet’ vb.155



Munda dilindeki (Santali vb.) bonga ‘put, kötü cin) ile arasındaki bir ilişki olabileceği yolunda H.J.Pinnow’un tahmini daha az olasıdır, çünkü akraba dillerden gelen bütün sözcüklerde (Hintçe’nin dışındaki austro-asya dillerinde de) e yerine o bulunmaktadır.156



Zanko’ya göre, Çingenelerin şeytanı Hıristiyanların Şeytanı kadar kötü değildir. Hatta o, Tanrı7nın yoldaşıdır ve tıpkı onun gibi topraktan yaratılmıştır.157



Ormanda yaşar ve geceleri insanları korkutur.158 Sık sık Tanrı ile iddiaya tutuşur, fakat daha başta insanoğlunun yaratılışında olduğu gibi, hep yenilir (Dünyanın Yaratılışı…) K.Otter, Viyana’daki Çingenelrin melek benzeri bir varlık olan ‘iyi şeytan’ (‘lascho’, yani lačo beng) ile ‘kötü şeytan’ yani gerçek şeytan diye bir ayrıma gittiklerinden söz eder.159



Sözlü gelenek açısından fakir sayılan Batı ve Orta Avrupa’daki Çingenelerin beng tasarımı, halkın Hıristiyanlık anlayışındaki şeytan tasarımıyla büyük ölçüde özdeştir."160



Tanrı nedir?



“Tüm Çingene kavimlerinde, en yüksek varlığı nitelendiren devel ya da del sözcüklerine rastlanmaktadır. Küçültme ifade eden deloro biçimiyle de karşımıza çıkan bu sözcük, (‘Tanrı’ anlamına gelen deva’dan türeme) Skt. Devatã ‘Tanrısallık’ sözcüğüne dayanmaktadır.161



Bir Sırp Çingenenin, sarhoşluk anında Rahip Tihomir Gjorgević’e ifşa ettiği söylenen162 Tanrı’nın, sözüm ona gizli adı olan Mraden Oro, m’ro deloro ‘sevgili Tanrım’ sözünden başkaca bir şey olmasa gerek. Bu sözcük eski Roman dilinde, ‘yeryüzünün üstündeki her şeyi’ (bulutlar, gök, güneş; elbette Tanrısallığı da) belirtmek için kullanılmaktaydı. Bugün ise sözcükten daha çok, Hıristiyanlık inancında yer alan Tanrı anlaşılmaktadır. Tanrısal Baba yerine kullanılan ‘büyük’ ya da ‘yaşlı’ Tanrı anlamındaki baro, yani phuro devel ve Hz.İsa yerine kullanılan ‘küçük’ ya da ‘genç’ Tanrı anlamındaki tikno ya da tarno devel biçiminde bir ayrıma gidilmektedir.163



Schwicker’e göre, Macaristan ve Transilvanya’daki Çingeneler, baro devel öldüğünden yerine Hz.İsa’nın hüküm sürdüğüne inanmaktadır. Daha başka geleneklere göre ise, baro devel yalnızca görevinden ayrılmış.164 Zanko’da (Bkz. Çingenelerin Mitolojisi) phuro del, sinpetra adıyla karşımıza çıkmaktadır.



Kendisi vaktiyle dev bir insandı, ancak daha sonra Birinci ve İkinci Dünya’nın (—>Dünya’nın Yaratılışı…) ve ayrıca ilk insan çiftinin yaratıcısı oldu. Yoldaşları dört suuntse idi, yani St.Abraham (Aziz İbrahim), St. Moϊshel (ya da Moϊse) (Aziz Musa), St.Cretchuno (—>Çingene İncili’nde St. Joseph yerine geçer) (Aziz Yusuf) ve ST. Yacchof (Aziz Yakup), ‘les grandes ancêtres de touts les hommes (bütün insanların büyük ataları, çev.)165



Aynı geleneğe göre oğlu, sunto del ‘Kutsal Tanrı’ ya da amaro del ‘Bizim Tanrı’ diye adlandırılmaktadır.166
Hastalık Cinleri



Dokuz Hastalık Cini, Periler Kıraliçesi Ana’nın Loholičo-Kıralı ile olan evliliğinden olmuştur (Kešali; Loholičo). Hastalık Cinlerinin tek tek isimlerini Wlislocki’nin zamanında artık yalnızca Türkiye ve Sırbistan’daki Çingeneler bilmekteydi; Macaristan ve Transilvanya’daki Çingenelerse onların adını bilmiyordu. Galiçya ve Rusya’daki Çingeneler ise farklı olarak ana babalarının başşeytan ve sekiz ayaklı bir keçi90 olduğunu belirtmişlerdir. Bu keçi, her ayağından bir cin ve dokuzuncusunu da kuyruğundan doğurmuştur. Bu dokuz cini dünyaya gelişlerine göre şu biçimde sıralayabiliriz:91



1- Melalo (Kirli). Koyu gri tüyleri ve keskin pençeleri olan iki başlı ufak bir kuş biçimindedir. Uçarken etrafına zehirli, uyuşturucu bir sis yayar ve böylece insanların üstüne hastalık, yokluk ve kederin çökmesine yol açıp insanları çılgınlık, cinayet ve hırsızlığa iter.



2- Lili (Balgamlı). Melalo’nun kızkardeşi ve karısı olup, onunla çok sayıda ufak cin dünyaya getirmiştir. Ufak sümüksü bir balık görünümünde olup, “balgamlı hastalıklara” (grip, ingin, dizanteri) yol açar. Ama onu, cinsel ilişkiye girmeden önce, içinde bir balık pişirilmiş olan eşek sütünü kocası onun karnına doldurduktan sonra dünyaya getirdi.



3- Thulo (Şişko). Ufak, dikenli bir küre biçiminde olup, hamile kadınların karnına sızmakta ve büyük acılar çekmelerine yol açmaktadır. Vaktiyle Loholičo-Kıralı, Melalo’dan kendisiyle düşüp kalkabilmek için Ana’yı unutmasını istemişti. Melalo, kıralın bu isteğini, onun bütün hamile kadınları avlayan bir çocuk yapacağına dair söz vermesine karşılık yerine getirmiş ve kırala bir geyikböceği ve bir yengeç yemesini önermişti. Bunun üzerine de Thulo dünyaya gelmişti. Daha bebekleri dünyaya gelmeden bütün hamile kadınların ölmeleri üzerine, Kešaliler kıraliçeleri Ana’dan Thulo’yu ortadan kaldıracağına, ona da eziyet etsin diye Melalo’nun karısı Lili’nin yanına yolladı. Bunun üzerine Melalo, annesinden bir kız çocuğu daha doğurmasını ve hamile kadınları rahatsız etmemesi için onu Thulo ile evlendirmesini rica etti. İşte bu kızın adı Tharidi idi.



4- Tharidi (Ateşli). Ufak, sık tüylü bir kurtçuk görünümünde olup, hamile kadınların karınlarında birkaç —>Saç teli bırakarak, onların ateşlenmelerine yol açar. Fakat erkek kardeşinin yaptığı gibi onları işkence yaparak öldürmez. Tharidi, sayısız cinin annesidir.92



5- Šilali (Soğuk.) Sayısız ayakları bulunan beyaz bir fare biçiminde olup, “soğuk titreme nöbeti”ne yol açar. Šilali Melalo’nun annesini kızdırmak için, babasına annesinin yemeğinin içine önceden üstüne tükürmüş olduğu bir fare koymasını söylemesi üzerine dünyaya geldi. Ana hastalanır ve su içer. Ağzından bir ayaklı beyaz bir fare çıkar. Ana’yı hararet basar, fakat farenin vücudunun üzerinden geçmesiyle birlikte üşümeye başlar. Bunun üzerine çocuğunu kovar ve onu lanetleyerek, dünyanın her yerine soğukları yaymaya mahkum eder. Šilali kendine bir koca arayarak dünyayı dolaşır durur. Erkek kardeşi Melalo’nun kendisini doğumundan ötürü alaya alması üzerine, gizlice onun bütün çocuklarını hastalandırır. Çok geçmeden diğer kardeşlerinin de peşine düşer ve böylece insanlar huzur içinde yaşamaya başlar, çünkü artık hiçbir cin yuvasından dışarı çıkamamaktadır.93



6- Bunun üzerine Melalo, üzerine işemesi ve sonra da karısına yedirmesi için babasına sarımsak verir. Babası söyleneni yapar ve bir süre sonra Ana’dan Bitoso (Oruçlu) adında bir oğlu dünyaya gelir. Bu çocuk daha sonra Šilali ile evlenir ve onun kocası olur. Bitoso çok başlı bir kurtçuk olup, baş ve mide ağrısına, öksürük ve iştahsızlığa yol açar. Sorkulo adındaki oğlu ise baldırlarda kramp oluşmasına neden olur.



7- Lolimišo (Kırmızı Fare.) Bir fare biçiminde olup kırmızı renktedir. Uyuyan insanların vücudunun üzerinden geçerek cilt hastalıklarına yol açar. Aynı biçimde Lolimišo da, Melalo’nun annesine, çocuklarına olan hiddetinden ötürü şiddetli bir egzama baş gösterince, yaralarını farelere yalatmasını tavsiye etmesiyle, onun teşviki üzerine ortaya çıkmıştır. Hikayenin geri kalan kısmını Wlislocki “ahlaki nedenlerden ötürü” aktarmamıştır.



8- Minčeskre (Kadının Bacak Arasından Gelen). Geceleri tüylü bir böcek biçiminde uyuyanların üzerinden geçerek, frengi ve cerahatlı yumrulara yol açar. Çok sayıdaki çocuğu cilt hastalıklarına neden olmaktadır. Melalo, kardeşlerinin ailelerinin gittikçe kalabalıklaştığını fark edince, annesine dokuz gün boyunca dizlerine kadar bir gübre yığınının içine gömülmesini tavsiye eder. Annesi onun bu dediğini yaptıktan sonra Melalo tarafından uyutulur. “Bunun üzerine bokböceğinin ufak bir kurtçuğu Ana’nın karnına (minč=vulva) girer ve böylece Ana, insanlar çoğalmasın diye hep fenalıklar yapan Minčeskre’yi dünyaya getirir.”



9- Poreskoro (Kuyruklu.) Öyle çirkin bir görünümü vardır ki, doğumu sırasında Loholičo-Kıralı olan babası bile korkar. Poreskoro bir er dişidir ve kendi kendine çiftleşmektedir. Dört kedi başı, dört köpek başı, bir kuş vücudu ve bir yılan kuyruğu vardır, toprağın altında yaşamaktadır. Çocuklarıyla beraber veba, kolera ve daha başka salgın hastalıkları yaymaktadır. —>Kešaliler, kıraliçelerini nefret etmekte olduğu evlilikten kurtarmak için Loholičo-Kıralına bir pasta verirler ve onun bu pastayı yemesinin ardından Poreskoro dünyaya gelir. Kıralın Ana’yla olan evliliğinden doğan Poreskoro, gerçekten de onların boşanmalarına yol açar (—>Loholičo.) Pastanın içinde, ölüler diyarına bekçilik eden —>Köpeklere ait birkaç —>Saç teli bulunduğundan, “Poreskoro’nun dört köpek başının ilkiyle yaladığı kişi ölmekte, dört kedi başının ilkiyle dokunduğu bir kimse ise bir daha asla eski sağlığına kavuşamamaktadır.”



Çingeneler özellikle cinsel söylemleri, insani bedenselliğe ait olguları söylensel olarak imgeleştirmek için kaygısızca kullanır. Dolayısıyla bu durum, Çingenelerin, Dokuz Hastalık Cini’ne ilişkin öykülerin söylen yaratmaya yönelik imgelemlerinin uç noktasındaki bir örneğini oluşturmalarına yol açar. Bu tasarımların Çingenelerin düşünce yapılarında ne kadar derinlere kök salmış olduğunu, onların burada daha ayrıntılı bir biçimde ele alamayacağımız hekimlik yöntemleriyle olan içiçeliği göstermektedir. Örneğin, akıl hastalarının sırtını güneş henüz doğmadan bir saksağanın beyniyle ovarlardı, çünkü akıl hastalığına neden olan Melalo’nun bizzat kendisi, annesinin bir saksağan beyniyle uyutulmasının ardından dünyaya gelmişti, frengili Çingeneleri ise, Menčeskre’yi dünyaya getirmeden önce vaktiyle Ana’nın gömüldüğü gibi bir gübre yığınına gömerlerdi vb.94





İstavroz



“Çingene dilinde (Hıristiyanlık inancındaki anlamıyla da) istavroz için kullanılan trušul sözcüğü, devel ‘Tanrı’ sözcüğünün dışında, etimolojik olarak doğrudan Hindu mitolojisine işaret eden tek şeydir. Bu sözcük, Šiva’nın üç çatallı asasını nitelendiren Skt. Triśūladan türetilmiştir.95 Dikkat çeken bir husus ise, bir truśūlun dört yıldız simgesinden biri olarak kavim reisinin nijako diye bilinen asasının üzerinde de bulunuyor olmasıdır.96



Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinde kullanılacak çivileri hazırlama görevinin bir Çingeneye verildiği, onun ise dördüncü çiviyi sakladığı ya da çaldığı, dolayısıyla iki ayağı için tek bir çivi kaldığı yolundaki hikaye çok yaygındır.97”





Kadın büyücüler



“Transilvanya’daki Çingeneler tarafından čovali ya da lače romni, gule romni (İyi kadın) diye bilinirler. Çingenelerin inancına göre, doğaüstü özellik ve güçlere sahip kadınlar bulunmaktadır. Ancak bu kadınlar, bunları çok farklı biçimlerde kazanmış olabilirler. Kimi kadınlara bu doğaüstü özellik ve güçler miras yoluyla kalmıştır. Peş peşe yedi kız çocuğu dünyaya geldiğinde, yani arada hiçbir erkek çocuğunun doğmaması şartıyla, yedinci kız çocuğu sıradan ölümlülerin sahip olmadığı güçlere vakıf olarak doğar. Örneğin, gömülü hazineleri, hatta ölülerin ruhlarını bile görebilir.



Annesi tarafından sağaltım ve büyü sanatları konusunda bilgilendirilir. –örneğin Tatula tohumu ve yılan organlarından nazarlık yapmak, ilaç imal etmek, cin kovmak, hava şartlarına hükmetmek ve hastalıkları tedavi etmek- ancak asıl gücüne, üç kız çocuğu dünyaya getirdikten sonra ulaşır. Kendisi ve kendinden sonraki kuşak için büyü yapma gücünün azalmadan aynen kalması için, bir kadın büyücü, anne, kız kardeş ve kızının ölümü halinde, birtakım katı kurallara uymalıdır. Kadın büyücü her şeyden önce, ruh, içinde banyo yapsın diye98 ölünün ayakları dibine konulan suyu içmek zorundadır, aksi taktirde ölü, büyü yapma gücünü ebediyen beraberinde götürür.



Artık yaşlanmakta olan kadın büyücüler, Ölüler Diyarı’na yapacakları o zahmetli yolculuğa hazırlanmaya başlar. Tırmanmak zorunda oldukları kayalara tutunabilmek için, el ve ayak tırnaklarını uzatırlar. Olağanüstü bilgi ve gizemli beceriler kazanmanın diğer yolu da, Phuvuš ya Ninašilerle düşüp kalkmaktan geçmektedir. Bunlar, kadın büyücülere bu büyü sanatlarını öğretmek zorundadırlar, yoksa kadın büyücüyle girdikleri gizli cinsel ilişkinin ölümcül sonuçlarından kurtulamazlar.



Bu kadın büyücülerden çok korkulur, çünkü bundan böyle vücutlarında bir Yılan taşırlar ve yılan, kadın büyücüye hakaret eden bir kimseyi sokup öldürebilmektedir. Bu tür bir kadın büyücünün ölmesi halinde, vücudundaki yılan, Nivašilerin içinde yaşadıkları unsur olan suya, yıldırım biçimi alarak girer.”





Kesali



“Wlislocki, ipeksi saçlarından ötürü (keš ‘ipek’ ya da Skt. Keša ‘saç’? sözcüğünden türeme) kešali adını taşıyan orman ve dağ perileri hakkındaki inanca, yalnızca ‘Tuna Boyları, Transilvanya ve Güney Rusya’daki Çingene kavimlerinde’ rastlamıştı. Ancak bu inancın Polonya’da da mevcut olduğu saptanmıştır.99



Bu periler, içinde bulunduğumuz yüzyılın daha başlarında İngiltere’deki Çingenelerce kešalgo adıyla bilinmekteydi.100



Bu periler, Sis Kıralı’nın kızlarıdır ve üstünde yaşadıkları yüksek kayalıklardan aşağıya Saç’larını ta uzaklara kadar vadi ve geçitlerde dalgalandırırlar. Böylece sis oluşur ve –saçları bitlendiğinde ise- dolu yağar. Kış aylarını ulaşılmaz kayalıklardaki mağaralarda geçirir ve ancak ilkbaharda tekrar ortaya çıkarlar. Guguk kuşunun bunu müjdelediğine inanılır. Tıpkı ‘iyi Urmen’lerde olduğu gibi, bir Kešali yalnız tek bir adamı sevebilir; kendisinin seçtiği bu adamı yukarıya yanına çekebilmek için geceleyin altın bir halatı aşağı sarkıtır. Kešali’nin bu beraberlikten bir çocuğu olur, fakat doğduktan hemen sonra ölür. Bir süre sonra adam da ölür. Kešali, kederinden dağların daha yukarılarına kaçar ve sisten oluşan elbisesi siyah bir renk alır (Dağlar, Dağ Kültü).



Kešalilerin ancak bakire oldukları sürece insanlarla arası iyidir. Hakarete uğradıklarında çok acı bir biçimde intikam alırlar. Kešali, elinden tuttuğu bir çocuk için, çocuğun boynunda kırmızı bir çizgi biçiminde görülecek olan kırmızı bir şans ipi dokur, ya da ona kendi saçından dokuduğu küçük bir elbise giydirir. Elbise öylesine ince dokunmuştur ki, insanlar onu göremez, fakat elbise, bu hediyeyi alan çocuğa ‘şans elbisesi’ olarak yaşamı boyunca uğur getirir. Kešalilerin kıraliçesinin adı Ana’dır.101



Onun Loholičo Kıralı ile olan evliliğinden dokuz Hastalık Cini dünyaya gelmiştir. Güney Rusya’daki Çingenelerin geleneklerine göre, Kešaliler doksan dokuz yaşına bastıklarında Loholičo Kıralı ile olan bir anlaşma uyarınca kıraliçeleri tarafından Loholičolara teslim edilirler. Loholičolar ise onlarla önce cinsel ilişki kurar, sonra da onları yer (Wlislocki, Volksglauben, s.22). Balkanlar’daki Çingenelere göre, periler anne olduktan sonra bir yıl içinde kendi kendine yok olur.102



Transilvanya’daki göçer Çingenelere ait bir efsaneye göre, bu efsanenin kısaltılmış bir biçimine Polonya’daki Çingenelerde de rastlanmaktadır, babasının ölümünden sonra erkek kardeşi tarafından kovulan Leile adındaki prenses, ormanda açlıktan ölmek üzereyken bir Kešali’den üç tel saç alır ve bunun üzerine bir oğlan doğurur. Kešali daha sonra erkek kardeşinin adamları tarafından öldürülür, oğlu ise kurtulur ve Leile-Kavmi’nin atası olur.103



İngiltere’deki Çingeneler, kešalgoların ‘sisin kızları’ olduğuna inanır. Bunlar, kendilerini ‘peri dilinde’ çağırmasını biliyorsa, yolunu şaşırmış bir Çingeneye doğru yolu gösterebilir."104



Koruyucu ruh



“Sırbistan ve Türkiye’deki göçer Çingeneler, butyakengo (çok gözlü) adında ve her insanın vücudunda yaşayan bir koruyucu ruha inanırlar. Bu ruhlar, çeşitli işaretlerle insanları yaklaşmakta olan bir tehlikeye karşı uyarabilirler. İnsanları hastalandıktan zaman terk eder ve ancak o kişi iyileştikten sonra geri dönerler. Bu ruhlar insanı sağ kulağından terk eder ve sol kulağından tekrar vücuduna geri dönebilirler. Geceleri insanın vücudundan dışarı çıkar ve o kişinin malını mülkünü korurlar. Bu ruhlar, ölmüş birinin ruhunun bir parçasıdır.



Ruhun bu parçası yeryüzünde kalır ve geride kalan kişinin vücuduna yerleşir. Bu ruh, babadan en büyük oğla, anneden en büyük kıza ve büyükbabadan babanın en büyük ikinci oğluna geçer (Ruh Göçü)



Beklenmedik bir kısmet karşısında butyakengoya bir Şans Dağı’nın üstünde (Dağ Kültü) kurban kesilir."105



Köpek



“Köpeğin, özellikle de beyaz köpeğin, Çingenelerin folklor ve mitolojilerinde önemli bir yeri vardır. Deyim yerindeyse, bu beyaz köpek bir Çingeneye bütün yaşamı boyunca, ta ölünceye kadar eşlik eder, hatta onu öldükten sonra da korumaya devam eder.



Her Çingene grubu, eceli gelen bir kimseyi yalayarak ‘ruhun vücudu terk etmesini sağladığından’, beyaz bir köpeği kendilerine eşlik etsin diye besler. Kadın büyücü, yılan tozu üstüne yapışsın diye, beyaz bir köpeğe ölüm döşeğinde yatan hastanın topuklarını yalatır. Beyaz köpekler, Rüzgar Tanrısı’na ait kutsal Dağlar’ın tepesinde bulunan Ölüler Ülkesi’nin bekçisidirler.106



Bu Şans Dağları’nın bazılarında (Dağ Kültü), özellikle Transilvanya’da Momorod ile Alamás arasındaki dağda, havlamaları sık sık ta uzaklardan işitilen dört gözlü dişi köpek yaşamaktadır. Eğer bu köpek bir dereden su içerse, uzun süre yağmur yağar. Sabahleyin bu köpeğin dışkısına basan bir kimsenin başına talih kuşu konar. Genellikle yavrularından birini, yeni yavrulamış sıradan bir köpeğin yavruları arasına katar ve böylece diğer köpeğin yavruları da tıpkı kendi yavruları gibi uğur getiren ve gözlerinin çevresinde siyah halkalar bulunan kar beyazı birer köpek oluverir. 107



İndra’nın bekçi köpeği olan ve bütün köpeklerin anası kabul edilen Saramā ve onun dört gözlü yavruları, yani Sārameyalar hakkındaki eski Hint efsanesi ile arasında bir ilişki olabileceği yolunda Wlislocki ‘nin108 bulunduğu tahmini, Güney Macaristan’da yaşayan göçer Çingenelere ait bir masal da desteklemektedir.109



Masalda, bir kavim reisinin kızı bir kont tarafından kaçırılır ve büyük bir nehrin ortasında bulunan bir mağaraya hapsedilir. Kızın dört gözlü beyaz bekçi köpeği, onun Çingene sevgilisini sırtına alıp yüzerek nehri geçer, kontu parçalar ve mağaradaki genç kızı kurtarır. Rigveda’da (X, 109) İndra, dişi köpeği Saramā’yi, ineklerini alıp bir mağaraya gizlemiş olan haydut Panilerin yanına yollar. Saramā’nin yolda Rasā Nehri’ni geçmesi gerekmektedir ve nehir, üzerinden bir köpeğin atlayacağı endişesiyle ona kendi rızasıyla geçit verir. İki Sārameya’nın, Ölüm Tanrısı Yama’ya ait bekçi köpekleri olduğu ve beyaz köpeklerin onlara bekçilik yaptığı biçimindeki Çingene tasarımıyla uyuşmaktadır. Çingenelerin, dört gözlü dişi köpeğin su içmesiyle yağmurların geldiğine olan inançları, Saramā’nın nehri geçerken karşılaştığı geçide işaret etmektedir. Köpeğin su içmesiyle yağmurların gelmesi, bize Pani-Öyküsü’yle büyük benzerlik gösteren Vala-Efsanesi’nde, İndra’nın mağaradan ardı sıra inekleri ve suları kurtarmasını anımsatmaktadır. Efsanenin110 bir düzyazı biçiminde, Panilerden rüşvet olarak süt alan Saramā, yanlarına gelmekteki asıl amacını onlara söyler ve döndüğünde inekleri bulamadığını iddia eder. Fakat İndra onu öyle bir döver ki, içmiş olduğu sütü kusar ve İndra’nın kendisi süt izini takip ederek, Panileri bulur ve inekleri serbest bırakır.”





Köpek insanlar



“Köpek İnsanların (Çing. Juklanuš; juklo, jukel ‘köpek’ + manuš ‘insan’) vücutları bir insan vücududur, fakat başları bir köpek başıdır. Sihirbaz ve cadılar, ‘vaktiyle iyi ve dürüst birer insan olan kendilerini cin türü birer varlığa dönüştürmüşlerdir’. Gruplar halinde dağlarda yaşar ve Loholičolarla ezeli bir düşmanlık içindedirler.



Onlarla geceleri ormanlarda gürültülü patırtılı bir kavgaya tutuşurlar. Köpek İnsanlar insanların iyiliğini ister ve yardımseverdirler. Saç’larının bir teli bütün hastalıkları iyileştirmektedir. Büyük hazineleri vardır ve ayrıca Sis Kıralı’nın üç altın elmasını nöbetleşe korurlar. Bir Köpek İnsan, bir bakirenin vereceği bir öpücükle yeniden bir insan başına sahip olabilir.111



Köpek İnsanları temsil eden küçük figürler, Macaristan’daki Çingeneler tarafından birer büyü fetişi olarak kullanılmıştır.112 İngiltere’deki Çingeneler Juklanash’ların Umrenler ile akraba hava cinleri olduğuna inanırlar. Bunlar, insanları ölüm tehlikesi ve diğer tehlikelere karşı uyarır, ancak yalnızca kışları bu güce sahiptirler."113



Tatula kimdir?



“Çingene dilinde pešošeskro; datura stramonium. Wlislocki’ye göre Çingeneler, her bir parçası çok zehirli olan bu bitkiyi Hindistan’dan diğer bölgelere yaymıştır.167 Wlislocki ‘Inneres Leben’de (s.75), Çingenelerin tatuladan imal ettikleri sarhoşluk veren bir maddenin ‘gece alemlerinde kafaları bin bir çeşit hayal ve şeytanlıkla doldurduğunu’ belirten W. V. Waldbrühl’den168 de alıntı yapmaktadır.



Tatula tohumu, kehanet ve hastalık ile cinlerin kovulması konularında önemli bir işleve sahiptir (bkz Mulo, Nivaši). Ancak esas önemli olan, tatulanın kökeniyle ilgili söylenin, aynı zamanda Çingenelerin kökeniyle ilgili bir söylen oluşu, bunun da aslında bir bedduaya dayanmasıdır. Evlenmek ve bilgeliğini kendilerine miras bırakabileceği çocukları olmasını isteyen bilge ve iyiliksever bir adam, ancak ve ancak kendisine asla karşı gelmeyeceğine dair yemin edecek bir kadınla evlenebileceğini, çünkü bir kez dahi olsa kendisine karşı geldiği taktirde ‘onu lanetlemek zorunda kalacağını’ söyler.



Güzel bir bakire bu şartı kabul eder. Uzun yıllar mutlu bir biçimde yaşarlar ve pek çok çocukları olur. Fakat günün birinde, kadın kocasına karşı gelir. Bunun üzerine adam karısına şöyle der: Lanet olsun sana. İnsanların ve hayvanların sakındığı bir bitki olasın ve meyvelerinin içinde, dünyaya getirdiğin çocukların sayısı kadar çekirdek olsun. Çocukların tüm dünyayı dolaşıp, seni her yere götürsün. Sen ise onlara hizmet ve itaat etmek zorunda kalasın.’ Bilge adam kaybolur, kadın tatulaya dönüşür, ‘bizler ise bu çiftin çocuklarından gelmekteyiz."169





Tufan nedir?



“Altın Çağ olan Birinci Dünya’da insanlar henüz keder, hastalık ve ölüm nedir bilmezken, bir gün yaşlı bir adam, bir karı kocanın kapısını çalar ve geceyi geçirecek bir yer ister. Ertesi gün vedalaşırken eve bir balık bırakır ve evin erkeğine, dokuz gün son geri dönünceye kadar balığı saklamasını buyurur. Fakat adamın karısı şeytana uyar ve balığı kızartır. Bunun üzerine kadını bir yıldırım çarpar ve böylece kendisi dünyada ölen ilk kişi oluverir.



Bu olayın ardından hiç durmaksızın yağmur yağmaya başlar. Yaşlı adam dokuz gün sonra geri döndüğünde, adama yeniden evlenmesini, bir gemi inşa etmesini, içine yeryüzündeki hayvanları doldurmasını ve yanına bitkilerin tohumlarını da alarak gemiye binmesini söyler. Bir yıl daha yağmur yağmaya devam eder, sonra sular çekilir. Fakat o günden beri insanlar artık ölümlüdür ve yaşamlarını sürdürebilmek için ağır bir biçimde çalışmak zorundadırlar.170 Wlislocki, bu öykü ile eski Hint Tufan Efsanesi arasındaki benzerliğin farkındadır.171



Bu efsaneye göre Manu, Vişnu’yu bir balık olarak büyütür ve ona, kendini ve bütün canlı varlıkların tohumlarını koruması için bir gemi inşa etmesini buyurur. Tufan Efsanesi’nin çingenelerin sözlü geleneklerindeki diğer Tufan efsanesi ile örtüşmesi, Zanko tarafından bilinmektedir.172 Bu efsaneye göre, Pharavunureler Tuz denizi’ni geçer ve bu sırada Firavun’un adamlarının yok oluşu, aynı zamanda Birinci Dünya’nın sonunu hazırlar. Firavun Efsanesi’nin tuhaf bir Rusça aktarımında, balık motifi ancak bu kez tanınmayacak kadar kısaltılmış bir biçimde yine karşımıza çıkmaktadır.173”



Urmen, Ursitory



“Transilvanya ve aynı şekilde Macaristan, Polonya, Rusya ve Sırbistan’da yaşayan Çingenelere göre, Urmenler bir tür cindir. Bunlar olağanüstü güzellikte bir kadın biçiminde olup, insanların yazgılarını belirler. Ya dağlarda parıldayan saraylarda ya da şarkı söyleyip dans ederek ağaçların altında yaşarlar. Bir adamla ilişkiye girdiklerinde, üç Urmen annelerinin sütünü bir kez içer, sonra hemen yürümeye başlar ve annelerini terk edip, ağaç kovuklarında ‘büyük bitkilerin’ altında yaşarlar.



Birer yetişkin olduklarında, kıraliçeleri Maturya’nın sarayına taşınmalarına izin verilir. Üç Urmen kız kardeşten biri insanların kötülüğünü, diğer ikisi ise iyiliğini istemektedir. Hiçbir Urmen yediden fazla sevgili edinemez; yanılıp da bir sevgili daha edinir ve onu himayesi altına alacak olursa, korkunç bir biçimde ölmek zorunda kalır (Čarana).



Urmenleri neşelendirmek için, bir çocuk doğduktan sonraki üç gece boyunca büyü yapılır. Kötü cinlerin Urmenleri rahatsız etmemesi için, anne ve çocuğun etrafına daire biçiminde bir kanal kazılır ve içine Tatula tohumu serpilir. Urmenlere ise, kapta bir tür bal karışımı ikram edilir. ‘İyi’ Urmenlerin çocukları ‘arı’ Urmen kalır, ‘kötü’ Urmenlerin çocukları ise ‘yarı’ Urmen olur ve huysuz kadınlar olarak, insanlar gibi yaşar. Urmenlerin yaşamı, başlarının arkasındaki üç tel sırma saçta saklıdır.174



İngiltere’deki Çingeneler, Urmenleri ta 19. yy.’dan itibaren tanımaktadır. Onları ehil kişilere otlar ve yapraklar aracılığıyla öte dünyadan kehanet ve haber ulaştıran, görünmez birer ruhsal varlık olarak betimlemişlerdir.175



Zielinski, Polonya’daki Çingeneler arasında bunların Urma (‘Koruyucu Melek’) olarak bilindiğini belgelemiştir.176 Çingene kader kadınları, 20.yüzyıl yazınında, özellikle de Çingene asıllı yazar M.Maximoff’un aynı adı taşıyan romanı aracılığıyla Ursitory adı altında tanınmışlardır.177 M.Maximoff’un bu yapıtında, bir çocuğun doğumunu izleyen üçüncü gecede, gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra üç kader kadını ortaya çıkıp, onu trajik bir yazgının beklediğine dair kehanette bulunurlar. R. W. Bdernich178 yaptığı bir araştırmada, Wlislocki179 ve İsveç’teki Kalderašlarda180 kuşaktan kuşağa aktarılan bu tasarımın Rumen halk inançlarından alındığını kanıtlamıştır.181 Yalnız Wlislocki’de rastlanılan çok sayıdaki ayrıntı, Urmenler’le, kendileriyle akraba olan ve aynı zamanda da gerçekten Çingene kökenli olan Kešalialar (Kešali) arasında yakın bir ilişki bulunduğuna işaret etmektedir. Gariptir ki, Brednich tarafından sayılan ve değişik lehçelerde geçen çok sayıdaki sözcük (Ursitory, Ursitele, Urditele, Osatorele, Ursoi, Ursoni vb.)182 arasında, Wlislocki’nin Urme, İngiltere’deki Çingenelerin Uremi kavramının tam bir karşılığı yoktur. Ancak (s yerine b ile yazılan) Urbitele çeşitlemesinin bir ara biçim olduğu düşünülebilir.”



Yazının Yokluğu...



“Zanko, Çingenelerin bir yazı diline sahip olmayışlarının nedeninin halk olarak lanetlenmiş olduklarında aranması gerektiği görüşündedir (bkz.16.dipnot) Oysa Alako Efsanesi’nde Tanrı’nın elçisi olan Dundra’nın, Çingenelere ‘gizli yasalarını bildirmek ve bir kitap haline getirmek” ile görevlendirildiği yazılıdır. Fakat ir Çingenenin anlattıkları bu uyumsuzluğa ışık tutar. F. De. Ville tarafından alıntılanan yaşlı bir Çingene olan kako Chaudy (bkz. Sara 2), Hindistan’dan Kalde’ye yapılan Çingene göçlerinden söz eder. Topraklar artık Çingeneleri besleyemez olunca büyücülerin emriyle ikiye bölünürler. Aralarından en cesur olanlar, beraberlerinde Arkhe ve ‘Livres Sacrés’ (Kutsal Kitaplar) ile Hindistan’a döner. Bugün artık bunların ne olduğu ve ne içerdiklerini kimse bilmemektedir. F. de Ville’ye göre, bu çözülmesi mümkün olmayan bir sırdır, çünkü bu sırrı bilebilecek olan kavimlerin en yaşlıları, ancak ölüm döşeğindeyseler bunu haleflerine söyler, yoksa kimseye söylemezler."183



Yer ve Gök nedir?



“Yerin ve göğün bir zamanlar mutlu bir evlilikleri vardı ve bu beraberliklerinden beş oğulları Güneş Kıralı (Güneş), Ay Kıralı (Ay), Ateş Kıralı, Rüzgar Kıralı ve Sis Kıralı oldu. Ancak oğulları birbirleriyle durmadan kavga ederdi. Ana babaları, bu durum karşısında birbirlerine yaklaşıp, bir boşluk oluşturdu ve onları bu boşluğun içine hapsettiler. Ancak oğulları kavga etmeye devam etti ve serbest kalabilmek için ana babalarını birbirinden ayırmayı kararlaştırdılar.



Hemen ardından Ateş ve Sis Kıralı babalarına, Füneş ve Ay Kıralı ise annelerine saldırdı. Fakat onları birbirinden ayırmayı başaran, annesine saldıran Rüzgar Kıralı oldu. Ana babalarının ayrılmasından sonra, çocukların hepsi de annelerinin yanında kalmak ve babalarını yalnızca ziyaret etmek istediklerini belirtti, fakat yer, kendisine saldırmamış olan yalnız Ateş ve Sis kıralı’nı yanına almak istedi. Diğer üç oğlunu ise göğe bıraktı…



Ayrılma anında Güneş, Ay ve Rüzgar Kıralı yerin elbisesine tutundu. Elbisenin yukarı çekilmiş olan bu kısımlarından ise dağlar oluştu (Dağ Kültü).184 Bu efsanenin izlerine güneş, ay ve rüzgar, karşılaştıkları Çingenenin aralarından kime selam verdiği konusunda birbirleriyle kavgaya tutuşur. Çingene ise, eng üçlü olan o olduğu için, rüzgara selam verdiğini söyler.185 Nitekim efsaneye göre, yeri ve göğü birbirinden ayırmayı başaran Rüzgar Kıralı olmuştu ve onun oluşturduğu dağlar en yüksek olanlarıydı.186



‘Tüm İyiliklerin Anası’ olarak yer, Orta Avrupa’daki Çingenelerce bugün de çok kutsal kabul edilmektedir. Onlara göre yer ta baştan beri vardı ve yaratılması gerekmemişti. Zanko’ya göre de en baştan beri vardı da ondan. Tanrı ile beraberindeki şeytan yaratılmıştı. Dünyanın, bir öküzün boynuzları üstünde yer aldığı, bu öküzün, bir kulağını ya da boynuzunu sallayarak depreme neden olduğu ve kafasının tamamını sallaması sonucunda günün birinde dünyanın yok olacağı yolundaki sözlü gelenek, yalnız Sırbistan’daki Çingeneler için söz konusudur. Fakat bu geleneğin, Hint Aborigen Kavimlerinin (Gond ve Bhil)187 ve bir Çingene kavminin (Kanjar)188 mitolojisinde özdeş bir biçimi vardır.”



Yılan kimdir?

“Büyük Çingene dostu Arşidük Joseph’e göre yılan, Kuzey Almanya’daki Çingenelerce kutsal bir hayvan olarak kabul edilir ve ondan çekinilir. Yılanla karşılaşan kişi, uzun ve sağlıklı bir yaşama kavuşur.189 Yeniçağa ait Çingene gelenekleri arasında, gerçek anlamda bir yılan kültünün varlığı saptanamamıştır, ancak Zanko’ya göre (bkz. B.Çingenelerin Mitolojisi), Kalderašlar Çingene Kavmi tanrısal yılan (Sherkano) biçimindeki söylensel varlığı tanımaktadır. Tanrı onu, insanın (yılanla karşılaştığında) gücünü sınamak amacıyla evrenin yaratılışı sırasında yaratmıştır. Kalderašlar hâlâ ilkbaharda yılan günü diye bilinen tanrısal ‘serpent’ gününü kutlar. O, hava şartlarına hükmeden bir tanrının özelliklerini taşımakta ve yıldırım ve gök gürültüsünü üretmektedir.190 Kalderašlara ait aşağıdaki öykü de yine salt söylensel bir özelliğe sahiptir.



Potro henüz bebekken, annesi Stoika’nın kendisini emzirdiği bir sırada göğüslerini ısırarak parçalaması üzerine, annesi tarafından, yirmi yaşına bastığında ‘yüz yaşındaki yılan’ tarafından yutulsun ve karnında kırk gün geçirsin diye lanetlenir. Yirmi yaşına basmasıyla birlikte, ormana yılanın yanına gider. Yılan onu ayaklarından başlayarak yutmaya koyulur ve yalnız başı dışarıda kalır. Kırk gün sonra, ava çıkmış olan Potro’nun büyükbabası yoldan geçerken onları görür ve yılanın karınını yararak Potro’yu kurtarır. Çingenelerin mahkemesi (kris), anneyi bir atın kuyruğuna bağlanarak, ölünceye kadar sürüklenmeye mahkum eder. Vücudundan geriye bir tek başı kalmasına rağmen, gözleri günümüzde de sonsuza kadar açıktır. Mahkemenin öngördüğü üzere hak ettiği cezayı çekerek, geriye yalnız gözleri kalmış ve olan biteni sonuna kadar bizzat izlemek zorunda kalmıştı.191



Bu öyküdeki en önemli motifler, Romanya’daki Çingenelere ait bir masalda açık seçik bir biçimde belirmektedir. Fakir düşmüş bir Ulah asilzadesi., açlık çeken çocukları için bir öküz çalar ve bunun karşılığında hizmet etmek üzere, öküzünü çaldığı adamın emrine bir oğlunu yedi yıllığına kiraya verir. Eve dönüş yoluna çıkan oğul, ormanda bir yılana rastlar. Yılanın ağzında dokuz yıldır bir geyik takılı durmaktadır ve boynuzlarından dolayı geyiği bir türlü yutamamaktadır. Oğul boynuzu parçalar ve gerçekte büyülenmiş bir prens olan yılan, kendisini bir ipin ucunda babasının yanına götürmesini ister ve o da ona yüklüce bir ödül verir.192 Tüm-Tohumlar-Ağacı’nın köklerini ağzında tutan yılan (Ağaç Kültü) büyük önem taşımaktadır; aynı biçimde Suyolak adındaki devi kayaya bağlı tutan da, toprağın derinlemesinden (derinlerinden, b.n.) gelen bir yılandır; bir Nivašiyle birlikte olduktan sonra, karınlarında kadın Büyücüleri taşıyan yılanlar da önemlidir.”



Yıldızlar...



“ Güneş Kıralı, sırma saçlı bir kızla evlenir. Ay Kıralı ise sırma saçlı birini bulamadığından, gümüş renginde saçları olan bir kızla evlenir. Her iki çiftin de çok sayıda çocukları olur. Sayıları o derece artıp, artık yer bulmakta zorlandıklarından, herkesin kendi öz çocuklarını yemesi konusunda bir anlaşmaya varırlar. Füneş kıralı’nın kendi çocuklarını yemesinin ardından, karısı bu olaydan duyduğu acı ve kederden ölür. Bunun üzerine Ay Kıralı çocuklarını yemez. Güneş Kıralı buna çok sinirlenir ve o gün bu gündür, yakalayıp yemek için Ay Kıralı’nı ve çocuklarını kovalar. Ancak Güneş Kıralı, kendi çocuklarından üçünü yememiştr, bunlar kızlarının en güzelleridir. Bu kızlar bazen gündüzleri göklerde uçar ve aşağıdaki insanların üstüne gök taşları fırlatır. Anne Dünya, oğulları arasındaki bu düşmanlıktan dolayı duyduğu kızgınlıktan, Ay Kıralı’nın kendisini gündüzleri görmesini bayaklar. Ay Kıralı’nın hâlâ yeni çocukları olmaktadır ve bazen de birini aşağıya dünyaya fırlatmaktadır. Düşen bu çocuklar ise derhal ölür ve birer midyeye dönüşür. Ay Kıralı’nın bereketini azaltmak için, Čarana kuşu onu gagalar ve her ay yüzünden ve vücudundan büyükçe bir parça koparır. Ancak koparılan bu parça hep yeniden yerine gelir.193



Zanko’ya göre yıldızlar, ölümlü insanların gökyüzüne yansıtılan yaşam imgeleridir (signe, auréole) Bunlar, yeni bin insan dünyaya gelince gök yüzünde görünmee başlar, ölünceye de kayıp giderler.”
0

#3
Kullanıcı çevrimdışı   Esesli 

  • KD ™ Kadim Dost
  • Grup: Yetkili
  • Mesaj sayısı: 5.814
  • Kayıt tarihi: 01-Nisan 08
  • Gender:Male
  • Location:EsEsli
  • Interests:sinema bilgisayar seyahat
Forum İtibarı: 64
Mükemmel
ÇİNGENE MİTOLOJİSİ

(Alıntı: Hermann Berger, Çingene Mitolojisi)



“Eski literatürlerde Cingeneler’in inanç ve dinine ayrılmış olan bölümler, monoton bir biçimde tekrar edilen şu iki düşünceyle sınırlıdır. Buna göre Çingeneler’in herhangi bir dini yoktur ve olsa olsa misafir oldukları halkların dinine görünüşte uyum gösterirler. Bir de Romanya ve Macaristan’da yaygın olan bir fıkra vardır ki, o da vaktiyle Çingeneler’in kilisesinin domuz yağından inşa edilmiş ve daha sonra köpekler tarafından yenmiş olduğudur.

Bunun nedeni ise, geçimini daha ziyade hırsızlık ve dolandırıcılıktan temin eden bir halkın hiçbir inanç ve ahlaka sahip olamayacağı yolundaki önyargının dışında, esasen Çingeneler’in çekingenliğinde yatmaktadır. Onların ‘dinsiz’ oluşu, misafir oldukları halkların kendilerine zulmetmesine ve bu nedenden ötürü kendilerine zorunlu olarak sağlam inançlı birer Hıristiyan ya da Müslüman süsü vermelerine yol açmıştır. Bu tarihsel ve sosyal-dinsel koşullar, Çingeneler’in aşırı, hatta neredeyse tabu diyebileceğimiz bir dikkat ve ürkeklikle dışarıdan herhangi bir kimseye kendi toplumsal ya da düşünsel, özellikle de dinsel gelenekleri konusunda açılmaktan sakınmalarının önemli bir nedenini oluşturmaktadır. Çingeneler’in bir yazı diline sahip olmadıkları hususunu da göz önünde bulundurursak, -ki bu Çingeneler’in özbilincinde büyük rol oynayan ve neredeyse bütün kavimlerde değişik efsanevi ve söylensel tasarımlarda yer alan bir olgudur-, eldeki kaynakların görece az ve sınırlı oluşuna daha fazla şaşırmamak gerekir. Ayrıca, Çingeneler üzerine yapılan araştırmaların özellikle başlarında, bilimsel ilginin tek taraflı olarak dil konusuna yönelik oluşu ve son zamanlarda yapılan araştırmaların da daha çok sosyoloji ağırlıklı oluşu, araştırmamızın konusu açısından bir olumsuzluk olarak ortaya çıkmaktadır.

Çingeneler’in söylensel ya da söylene benzer sözlü geleneklerinin ortaya çıktığı zamana ve geldikleri yere bakıldığında, bunların birbirinden bir hayli farklı öğelerden oluştuğu anlaşılmaktadır. Kavimler eski gelenekleri farklı farklı ölçülerde devam ettirmişlerdir; ayrıca bir kavimde belli bir söylensel öğenin bulunmasından, bu öğenin başka kavimlerde de bulunacağı sonucu çıkarılmamalıdır. Genel olarak Doğu Avrupa’da, özellikle Balkanlar’da yaşayan kavimlerin, Batı ve Orta Avrupa’da yaşayan kavimlere oranla geleneklerini daha iyi korudukları kabul edilmektedir. Aynı şekilde, sözlü gelenekler sadece göçer Çingeneler tarafından devam ettirilmektedir; yerleşik Çingeneler ise, bu geleneklerden ve dillerinden kısa bir süre içinde uzaklaşmaktadır.

Dolayısıyla, Çingene halkının başlangıçta ortak malı olan ilksel söylenlerin sayısını ve bunların neler olduğunu saptamak pek mümkün değildir. Eldeki söylenleri şöyle kabaca sınıflandıracak olursak, Hıristiyanlık öncesi döneme ait ve Hıristiyanlık dönemine ait söylenler olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Böylece, söylenler arasında kendiliğinden kronolojik bir ayrım da yapılmış olur. Hıristiyanlık öncesi döneme ait sözlü gelenekler, Hindu mitolojisini anımsatan az sayıda ve kısmen yalnız etimolojik öğe (Tanrı; İstavroz; Tufan; Köpek; Dağ Kültü), Aboriginler sözlü gelenekleriyle olan tek tük benzerlikler (Dünyanını Yaratılışı...) ve yaygın Hindu İnancında var olduğu saptanmış bir gelenek olan ağaç evliliğini (Ağaç kültü) içermektedir. Evrendoğum söyleninin saptanabilen öğeleri, Hint Aborigin Kavimlerinden olan Bhil ve onlara komşu olan Gondlara (Dünyanın Yaratılışı...) ait sözlü geleneklerle açık seçik bir biçimde benzerlik göstermektedir. Bu ise, Çingenelerin Hindistan’ın kuzeyinde Hindu-Racastanca dilinin konuşulduğu bölgeden çıktıkları yolundaki varsayımla örtüşmektedir. Diğer başka tasarımlar ise bağımsızdır ve görünüşe bakılırsa, Hint sözlü gelenekleriyle olmadığı gibi, başka ülkelerin gelenekleriyle de ilgisi yoktur. Örnek olarak şu sözlü gelenekleri sayabiliriz: Yer ve Gök ya da Yıldızlar, özellikle de doğa ruhları ve Hastalık Cinleri’ne ilişkin, zengin ve barbarlara özgü rengarenk bir görünüme sahip tasarımlar. Doğa ruhları ve Hastalık Cinleri konusundaki bu tasarımlar, batıl inanç niteliğine sahip çok sayıda uygulamayı da kapsamaktadır (Hagrin; Köpek İnsanlar; Hastalık Cinleri; Loholičo; Mašurdalo; Mulo; Nivaši; Phuvuš; Devler; Suyolak).

Çingeneler’in ruh ve cin inancı hakkında sahip olduğumuz bilgiler, genel olarak tek bir kişinin açıklamalarına dayanmaktadır. Bu kişi, Çingeneler’le uzun bir süre birlikte dolaşan, dolayısıyla onların güvenini tam anlamıyla kazanarak inançları, gelenek, görenekleri ve kavim yasaları hakkında geniş bilgi edinmiş olan Transilvanyalı Heinrich von Wlislocki’dir (1856-1907).

Wlislocki, yayımlamış olduğu kitap ve makalelerde de ele aldığı malzemeleri, Güneydoğu Avrupa, özellikle de Macaristan ve Romanya’da yaşayan Çingeneleri gözlemleyerek bir araya getirmiştir. İçinde, bu bölgedeki Çingenelere ait olmayan ve cinlerin adlarını içeren yalnızca iki kısa liste mevcuttur. Bu listelerden birincisi 1893 tarihli olup Polonya’daki Çingenelere aittir. Listelerden özellikle ikincisi kısa olmasına rağmen, Çingenelerin cin inancında yer alan temel figürlerin Doğu Avrupa ile sınırlı birtakım yeni oluşumlar olamayacağı ve nedensiz yere yakın zamana kadar hep şüpheyle bakılan Wlislocki’ye ait çalışmaların güvenilirliği konusunda değerli bir kanıttır.

Çingeneler’in Hıristiyanlık dönemine ait sözlü gelenekleri arasında, özellikle Hz. İsa’nın doğumu ve çocukluğunun anlatıldığı öykü ilginçtir. Bu öykü daha başka sözlü geleneklerle birlikte, henüz bu yüzyılın içinde Fransa’ya göçmüş bir Rumen Çingene kavmi olan Kalderaslar’ın (Kazancılar) lideri ve bütün bunları kaydeden Dominiken Peder R.P.Chatard von Zanko’ya 1955 yılında anlatılmıştır.

Bu öykü, apokrif Hıristiyanlığına özgü açık seçik göndermeler içermektedir ve büyük olasılıkla, Ortodoks Kilisesi’nde yaygın olan ‘Yakup’un ilk Yeni Ahiti’nin (Çingene İncili) ağızdan ağza aktarılması sonucunda bozulmuş ve kısaltılmış bir aktarımından başka bir şey değildir. Tek tük rastlanan ve Norveç’teki Çingeneler arasında var olduğu saptanmış bir kült olan Alako da, bu türden öğretilerin son ve zayıf bir yankısıdır. _Çingene İncili konusunda yalnızca Zanko’nun kayıtlarına başvurabiliyorken, özellikle Çingeneler’in Mısır’daki sözde kökenlerine ilişkin geleneğe bağlanan son dönem Çingene grubunda mevcut olduğu belgelenmiştir. (Kutsal Aile; Sara; Firavun; İstavroz). Özellikle Firavun Efsanesini, Çingenelerin kökenlerine ilişkin asıl bir söylen olarak nitelendirebiliriz.

Zanko tarafından aktarılan, Kalderašlar’a ait ‘Traditions’da –kapsam, içerik ve biçimlendirme açısından literatürde eşsiz olup, doğrudan Çingeneler’den bize ulaşan bu yegane yazılı belgede- başka başka gelenek katmanlarına ait öğeler çarpıcı bir bütün içinde sunulmuştur. ‘Traditions’, dünyanın Tanrı ve şeytan tarafından yaratıldığına ilişkin Wlislocki’nin de kaydettiği eski pagan döneme ait sözlü gelneek ve ilk insan çiftinin yaratılışı, ayrıca ilk günah konusundaki İncil kökenli sözlü geleneklerden az çok etkilenmiş olan öyküyle başlar. Bunu, Firavun Efsanesi’nin ayrıntılı bir aktarımı izler. Bu efsanede, ‘Pharavunure’lerin yaşamını yitirdiği fırtınalı met, ‘Birinci Dünya’nın sonunu hazırlayan bir çeşit (Tufan) olarak karşımıza çıkar. Kalderašların bakışıyla en önemli Çingene gruplarına göz attıktan sonra, ‘Yeni Dünya’nın önemli bir olayı olarak apokrif Hıristiyanlığındaki biçimiyle tanrısal çocuk öyküsü ele alınır. Zanko tarafından Çingenelerin İncili olarak nitelendirilen ve başı sonu olan bütünsel bir metnin dışında, ‘Traditions’ daha başka tek tük söylensel öyküler içerir (İstavroz, Proroe ve İlia; Devler; Yılan), fakat Wlislocki’nin söz ettiği o zengin cinler ve ruhlar alemine ait neredeyse hiçbir iz yoktur.

Asıl söylensel kaynaklar arasında M.J.Kuvanın adında bir Rus doktorun, 35 yıllık bir araştırma sonunda Çingene söylenleri konusunda bir araya getirmiş olduğu malzemeye değinmekte fayda var. Dr. Elysejev adında birinin 1882 yılında Rusça bir dergide yayımlanan yazısı, Baramy; Janrda; Laki; Matta; Anromori gibi bir dizi tanrı adı ve birkaç tane kısa öykü içermektedir. Bunlara başka hiçbir yerde rastlanmadığından ve de üstelik bu malzemeler kayıp olduğundan, Çingeneler konusunda uzman olan İngliiz J. Sampson’ın görüşü doğrultusunda, bunların birer hayal ürününden başka bir şey olmadığını kabul edebiliriz.

Güneydoğu Avrupa’da yaşayan Çingene kavimleri ile ilgili dinsel-söylensel alandaki bütün o sözlü geleneklerden, Batı ve Orta Avrupa’daki Çingene kavimlerinin çoğunda, ruhlarla ilgili karmakarışık inançların dışında başkaca pek bir şey kalmamış gibi. Bu ruh inancında ise, ölülerin ruhları ile ilgili öyküler (Mulo) önemli bir yer tutmaktadır. Kısmen yakın zamana kadar geçerli olan kavim yasaları ve gelenekleri, ölü defnetmek, at eti yemek gibi tuhaf tabular ile söylensel tasarımlar arasında açık seçik bir bağlantı kurmak olanaksızdır.”



Ağaç Kültü



“R.Liebich’e(26) göre, Kuzey Almanya’daki Çingeneler kimi ağaçları –ve bazı renkleri- kavim sembolü olarak kutsal kabul eder. Eski Prusya’daki Çingeneler renk olarak siyah ve beyazı, ayrıca çam ağacını (ya da kuşburnu çalısını), Yeni Prusya’dakiler yeşil ve beyazı, yine ‘mayıs ya da yortu ağacı’ diye bilinen kayın ağacını; Hannover’dekiler ise siyah, mavi ve altın renkleri ile üvez ağacını kutsal kabul eder. Üvez ağacının kutsal kabul edilmesinin nedeni, söylenceye göre bir Çingene kıralının bu ağacın altında gizlenerek kendini izleyenlerden kurtulmuş olmasıdır. Yine Liebich (s.55), ölü gömüldükten sonra mezarının üstüne kavimce kutsal kabul edilen bir ağacın dikilmesi biçimindeki Çingene geleneğinden söz eder. Daha başka bir kaynakta rastlanmadığından, bu geleneğin ne kadar eskiye dayandığı ve gerçek olup olmadığı kesinlik kazanmamaktadır. Buna karşın, Çingeneler’in en eski mitolojik tasarımları arasında ‘Tüm-Tohumlar Ağacı’ (save sumbesko kašt) tasarımı yer almaktadır. Yeryüzündeki tüm bitkilerin kaynağı bu ağaçtır ve ona bakmak bile insanı gençleştirmektedir. Bir Yılan, ağacın köklerini ağzında tutmakta, dalları ise göğe ulaşmaktadır. Ağacın tepesinde şimşekler çakmaktadır. Bu şimşekler, orada bulunan şifalı bitkileri çalıp, bunları Nivašiler’e götürür, onlar ise bu bitkileri Kadın Büyücülere verir.(27) Transilvanya’daki Çingenelere ait söylenceye göre, bir ülkenin halkı her yaptığı gibi besiye çekip süslediği bir öküzü yılbaşında nehre atmayıp, şeytan’ın tavsiyesine uyarak kendileri yemiş. Sonuç, büyük bir kıtlıktır. Bunun üzerine yaşlı bir adam, dini bütün bir insana yol gösterir ve onu nehrin dibinde bulunan bir kapıdan geçirerek üzerinde Tüm-Tohumlar-Ağacı’nın bulunduğu bir çayıra götürür. Bu dini bütün insanın, yeni bir ekim için oradan tohum almasına izin verilir.(28) –Eğer ufak bir söğüt ağacı bir çam ağacı ile ‘evlendirilecek’, yani yan yana toprağa dikilip kırmızı bir ip (gövdelerine) dolanacak olursa, Noel gecesi Tüm-Tohumlar-Ağacı’nı görmek mümkün olur.(29) Bu iki ufak ağacın ertesi gün yakılıp, küllerinin ‘kadınların doğurganlık gücünün artırılması amacıyla kullanılması’, bunun Hindistan’daki aynı ayinle doğrudan bağlantısı olduğu konusundaki şüpheleri neredeyse ortadan kaldırmaktadır.(30) Muhtemelen ilk insan çiftinin kökeninin ağaçlara dayandığı (Dünya’nın Yaratılışı...) biçimindeki sözlü gelenek de ağaç evliliği ile ilişkilidir. Dağlar...”



Alako

“Geçen yüzyılın ortalarında yaşlı bir Çingene, rahip Eilert Sundt’a, Norveç kavimleri arasında yaygın olan bir öğretiyi anlatır. Öğretiye bu biçimiyle başka hiçbir kaynakta rastlanmamıştır. Ancak Sundt’un31 belgelediği üzere, ‘daha sonra yapılan inceleme, gözlem ve araştırmalarda öğretiyle ilgili neredeyse bütün ayrıntıların doğruluğu ortaya çıkmıştır.’ Buna göre yüce Tanrı (baro devel, Tanrı) Çingeneler henüz anavatanları Assaria’da Assas kentinde yaşarken, oğlu Dundra’yı ‘onlara gizli yasalarını bildirmesi ve bir kitap haline getirmesi için insan kılığında yeryüzüne yollar –bu gizli yasalara Tatarlar bugün de dünyanın her yerinde riayet ederler’ (Lanet.) Görevini tamamladıktan sonra Dundra göğe yükselerek kırallığına, yani aya yerleşir ve o günden beri Alako (Fince Alakuu ‘küçülen ay’) diye anılmaktadır. Düşmanları olan Hıristiyanlar ve Türkler, onu kırallığından uzaklaştırmak için hiç durmadan uğraş verir; işte o zaman ay küçülür; fakat kılıç ve mızrakla saldırınca da, yeni ayın uçları birdenbire çıkıverir ve ay yeniden dolunay oluncaya kadar büyür. Bunun üzerine ormandaki ağaçların arasında bulunan Tatarlar diz çöker ve günün birinde kendilerine nihai zaferi kazandıracak ve Türkler tarafından kovulmuş oldukları vatanlarına geri götürecek olan o yüce Zafer Tanrısı’nı överler. O, ölülerin ruhunu yukarıya (Ay) kırallığına götürür (bkz.Ölüler Ülkesi.)



Kavimlerin reisleri, Alako’nun avuç içi büyüklüğünde bir resmini bulundururlar. Alako bu resimde, sağ elinde bir kalem ve sol elinde bir kılıç tutan, ayakta duran bir adam olarak betimlenmektedir. Kavimlerin yaz ortasında yaptıkları toplantı sırasında, Alako’nun bu resmi önünde yeni evlenmiş çiftler takdis edilir ve çocuklar vaftiz edilir. Öğretinin açıkça pagan, Hıristiyanlık karşıtı özelliğine rağmen –çünkü Alako yeryüzünde Türkler ve Hıristiyanlar’la savaşmıştır ve bugün hâlâ Beng (Şeytan) ve Gern’in (Hz.İsa) amansız düşmanıdır- Tanrı’nın oğlunun yeryüzüne inmesi ve tekrar göğe yükselmesi biçimindeki bu hiç de pagan olmayan motif, eski bir ay kültünün (Ay) Çingeneler’in apokrif Hıristiyan sözlü geleneği (Çingene İncili) ile kaynaşmasına işaret etmektedir. Ayrıca, nihai zaferiyle seçilmiş halkı (Firavun altında bkz. Birinci Dünya) kurtaran Mesih tasarımı da pek görmezden gelinemez. Tanrı’nın sıfatı olan Dundra sözcüğü belirsizdir ve başka hiçbir belgede de bulunamamıştır. Hz.İsa için kullanılan Gern sözcüğü, belki de Çingenece’deki gero ‘mutlu’ sözcüğünün (Hıristiyanlık’taki anlamıyla Yunanca’dan türeme) yanlış duyulması ya da yanlış okunması sonucu ortaya çıkmıştır.32





Ateş



“Rahip T. Gjorgjević’e göre ateşe Sırbistan’daki Çingenelerce büyük değer verilmektedir, bu nedenle de ateş kirletilmemelidir.33 Bayan Blunt, Türkiye’deki Çingenelerin konakladıkları her yerde her zaman yanan bir ateşin bulunduğundan söz eder.34 Ateş kişileştirildiğinde, Ateş Kıralı, Yer ve Gök’ün oğlu olarak karşımıza çıkar.”






Ay



“Ay tapınma, özellikle Norveç’teki Çingeneler’in Alako-Kültü’nde (Alako) mitolojik bir biçimde karşımıza çıkmaktadır.



Transilvanya’daki Çingenelere göre, Ay Kıralı Yerin ve Göğün beş oğlundan biri ve Yıldızların babasıdır. Orta büyüklükteki dağların kökeni ona dayanmaktadır (Dağ Kültü). Güney Macaristan’daki göçer Çingenelere ait bir masalda, Ay Kıralı’nın iki kızından söz edilmektedir.35 Kızlardan biri, flüt çalan bir Çingeneye çaldığı melodiye karşılık olarak, nehrin derin sularından çıkarak gümüş bir flük armağan eder. Diğeri ise kız kardeşi beklediği halde gelmediğinden vu buna kederlenerek öldüğü için flütçüyü bir kadına dönüştürür. Ancak Sis Kıralı’nın üç altın elması aracılığıyla, yeniden bir adama dönüşüverir. –Ayın büyümesini ve küçülmesini sağlayan, Carana adındaki kuştur.-



Ayın kutsal sayıldığına ilişkin izlere, sözlü gelenek açısından fakir sayılan Almanya ve İngiltere’deki Çingeneler’de de rastlamaktayız.36 Zanko’ya göre (bkz. B.Çingenelerin Mitolojisi), Çingeneler çok eski devirlerde aya ve güneşe bir tanrıya tapınırcasına tapınmışlardır. Kalderašlar yeni ayı (hilal) uğur getirdiği düşüncesiyle bir tür dua ile karşılar.37



“Her ikisi de kaynağını İncil’den alan Çingeneler’in Firavun Efsanesi’nin bir Rus çeşitlemesinde, Kızıldeniz’in (burada Karadeniz’in) dalgaları arasında gömülen firavunun birlikleri ‘Balık Adamlar’a (mačune manuša, yani paš manuša, paš mače ‘yarı adam yarı balık) dönüştürülür. O günden beri de denizde yaşarlar ve zaman zaman da balıkçılara şöyle sorarlar: Bizler ne zaman tekrar insan olacağız?” “Bilmiyoruz” yanıtını aldıklarında da öfkelenerek. Büyük bir fırtına çıkarırlar; ‘Yarın’ yanıtını aldıklarında ise yeniden dibe dalıp, ‘Tsyganka38, seni hapishanede geberesice’ diye bağırırlar.



Balık Adam –ve aynı biçimde deniz kızı- tasarımı, yukarıdaki olayın dışında Çingenelerce bilinmemektedir; demek ki bu durumda bu tasarım bir (Rus?) halk inancına dayanmaktadır.”



38 “Tsyganka” (Rusça kadın”), Firavun’un Yahudi karısının adıdır. JGLS üçüncü seri, 17, s.130 (Firavun).





Çingene İncili



“Tanrısal Oğul’dan, yani Kalderašlar’ın sunto delinden ya da daha başka kavimlerin tikno develinden (“küçük Tanrı”, Tanrı) ‘Traditions’da söz edilmektedir: O Sinpetra’nın, yani Tanrısal Baba ile Meryem Ana’nın oğludur. Meryem Ana’nın iki kızkardeşi daha vardır ve üçünün de adı Meryem’dir. Porsaïda’da48 yaşarlar. (Rumence ‘Noel’ anlamına gelen ve Zanko tarafından Aziz Yusuf ile özdeşleştirilen) Cretchuno’nun karısı olan ikinci Meryem, onun (Tanrısal Oğul’un) yalnızca vaftiz anasıdır.



Üçüncü Meryem ise, çarmıhın etrafında devamlı üç güvercinin uçuştuğunu fark edince, kendi nefesini (duko) içine çekmeye hazır olup olmadığını, ona bu güvercinler aracılığıyla peş peşe üç kez sordurtur. Üçüncü seferde kabul eder ve bunun üzerine hamile kalır. İkinci Meryem’in de yardımıyla bebek dünyaya gelir ve samanların içinde bir yatağa yatırılır. Aynı anda, onun yıldızı olan Netchaphoro gökyüzünde yükselir, ‘c’était son reflet, son émanation, son coeur, son signe, et pas seulment son signe mais quelque chose de lui’ (Bu onun yansıması, şuası, yüreği, işareti, fakat sadece işareti değil, aynı zamanda ona ait olan bir şeydir.)



Cretchuno, bebeğin vaftiz anası olan karısı Meryem’in bebeğe dokunduğunu ve böylece kirlenmiş olduğunu söyler ve o hiddetle karısının iki elini keser. Ancak Meryem, bebeğe yeniden dokunur dokunmaz, elleri eski halini alıverir. Ellerindeki iktidarı yitirmekten endişe duyan Yahudiler, Netchaphoro gökyüzünde yükselince bütün çocuklarını öldürür. Öldürülen çocukların Yıldızlar’ı sönüp kaybolur ve Sunto Del’in yıldızı tek başına gökyüzünde kalır. Yahudiler ona daha pek çok eziyet eder, fakat o ölmez.



Son olarak onu diri diri gömerler, fakat o, mezarının üstünde duran kayayı devirir ve Sinpetra ile birlikte hükümdarlığını sürdürdüğü gökyüzüne yükselir.49 Hz.İsa’nın çilesini ve çarmıha gerilerek öldürülmesini görmezden gelen Yeni Ahit’in bu özetini, ‘Traditions’un yayıncıları haklı olarak ‘monofizitik’ bir Hıristiyanlığın ifadesi olarak değerlendirmişlerdir. 50



‘Yakup’un İlk Yeni Ahiti’yle, tek olmakla birlikte, dikkate değer bir örtüşme, Çingene İncili’nin kökeni hakkında bir ipucu sunuyor olmasıdır. ‘Dinsel ayinler sırasında da kullanılan ve Doğu Hıristiyanları tarafından sıkça iman tazelemek için okunan ve İncil’e alınmayan bu kitapta51 Salome, Hz.İsa’nın doğumundan sonra, bir bakirenin çocuk doğuramayacağını öne sürer (bkz. Sara Kültü’nde geçen Maria Salomäa).



Hz Meryem’in hamile olup olmadığını elleriyle tespit etmeye çalışırken, eli yanıp kül olur, ama çocuğa dokunduktan hemen sonra eli yeniden yerine gelir. Ayrıca Aziz Yusuf’a kutsal bakireyi koruma görevinin, halkın Tapınak’ta toplanan bütün dul erkeklerinin bir araya getirilmiş asaları arasından çıkıp, yalnızca Aziz Yusuf’a görünen bir güvercin tarafından verilmiş olması, Çingene İncili’ndeki tebliğ sahnesini belirgin bir biçimde andırmaktadır. Zanko’nun incelediği metne benzer olarak, bu ilk Yeni Ahit’te anlatılan Hz.İsa öyküsü, Herot’un zulmüyle birdenbire sona erer.52





Çingene Laneti, Lanet



“Çingene lanetinin özel bir gücü olduğuna dair bir korku vardır. Dolayısıyla Çingeneler’in yaşadığı ülkelerin halkları, bu lanetten korkmak gibi batıl bir inanç geliştirmiştir. Çingenelerin kendi aralarındaki duruma gelince, Wlislocki’nin53 sıraladığı gibi, alınan birçok değişik koruma önlemi, Çingeneler’de lanetlemenin ne kadar büyük bir önemi olduğuna işaret etmektedir. Çingenelere göre, toplum dışı konumlarının nedeni, atalarının işlemiş olduğu bir suçtan dolayı lanetlenmiş olmalarıdır.



En eskiye dayanan söyleni K.Berovici54 aktarmaktadır. Söylen, Çingenelerin kökenlerinin Hindistan’da olduğuna işaret etmektedir. –Sözde- aile içi bir cinsel ilişkiden dolayı, bir kavim, liderini ve taraftarlarını kovar. Büyük bir büyücü, bu kovulanları korkunç bir biçimde lanetler: Sonsuza dek yeryüzünde dolaşıp dursunlar, geceledikleri bir yerde ikinci bir kez konaklamasınlar, su içtikleri bir kaynaktan ikinci bir kez içmesinler, bir yıl içinde aynı nehirden iki defa geçmesinler. Ensesti gerçekleştiren çiftin adı Tschen ve Gan’dır.55 Daha başka sözlü gelenekler, Eski Ahit (Firavun Efsanesi) ve Yeni Ahit’e (İstavroz; Kutsal Aile) işaret eder. Kutsal Aile’nin barınma isteğinin reddedilmesine ilişkin öykü, bir başka ögeyi de içermektedir. Buna göre, Çingenelerin anaerkil yasaları, bir lanetin sonucu olarak ortaya çıkmıştır.



‘Les Mages ordonnèrent que nous les Roms, ne pourraient le nom de leur mère.’ (Büyücüler, bundan böyle biz Romların baba adını değil, anne adını almamızı emreder). Ataerkil yasaları olan halkların içinde yaşadıklarından, kendilerinin sahip oldukları anaerkil yasaları dışarıya karşı mümkün olduğu ölçüde gizler, onu bir lanet olarak görürlerdi.



Zanko’nun çalışması, baştan sona ‘malédiction’ (lanet) konusunda serzenişler içerir. Wlislocki’nin56 anlattığı Çingenelerin kökeni konusundaki söylende de (Tatula), Çingenelerin tarihi bir lanetle başlar.”





Çingene Vaftizi



“Bu geleneği bugün de koruyan kavimlerde, doğum çadırda ya da arabada yapılmaz, bilakis –hangi mevsim ve hangi saatte olursa olsun- tenha bir yerde, eğer mümkünse bir akarsuyun yakınında gerçekleştirilir. Anne ve yeni doğan bebeği bu suda yıkanır. Bu, sadece akan bir suyun bütün kirleri ve zararlı şeyleri yıkayıp temizleyebileceği biçimindeki yaygın inançla örtüşen bir gelenektir.57



Anne, bebeğini suya daldırırken, katı bir tabuya tabi olan bir ismi sessizce telaffuz ederek ilk vaftizi yapar. Bu isim kimse tarafından kullanılmamalıdır, hatta baba bile bu ismi bilmemelidir. Bu gizli isim kötü cinlerin, özellikle de ölüm meleğinin aldatılmasına yarar, çünkü böylece Azrail çocuğu yanına çağıramaz. Bu gizli ismin ‘bedensel, ahlaki ya da totemci bir nitelendirme’58 olduğuna inanılmaktadır.



Yalnızca Çingenelerin kullanmaya hakkı olan ve Gadje’nin huzurunda telaffuz edilmeyen bir ismi, çocuğa onun vaftiz ana babası takar. Çingenelerin kavim yasalarına göre, vaftiz ana babanın özel bir değeri vardır.



Sonra da, Çingenelerin bulunduğu ülkenin gelenek ve yasalarına göre vaftiz ve isim takma merasimi yapılır.”





Dağlar, Dağ Kültü



“Transilvanya’daki Çingenelerin inancına göre dağlar, (Yer ve Gök’ün (kadın ve erkeğin) boşanmaları sırasında göğün ortak çocuklarından üçünü, yani Güneş, Ay ve Rüzgar Kıralı’nı beraberinde götürmesiyle oluştu: Bu üç yerin elbisesine tutundu, fakat sonra bırakmak zorunda kaldılar ve elbisenin yukarı çekilmiş olan eteklerinden dağlar oluştu. Toprak ana, çocuklarına daha yakın olabilmek için bu dağları geri almadı, fakat zirvelerine, çocukların elbisesini yırtıp parçalanmasına engel olmak için periler ve cinler yerleştirdi (Kešali; Umren).



Bunlardan yalnızca Güneş Kıralı’nın oluşturduğu dağlar kutsal diye kabul edilir. Bu dağlardan yedisi oldukça heybetlidir; etki alanları içinde olup biten her şey olumlu bir biçimde sonuçlanıp şans getirdiğinden, bunlar Şans Dağları dile de anılmaktadır. Ancak hiç kimse bunların hangileri olduğunu bilmemektedir. Fakat o günden beri göğün yeri, daha doğrusu yerin elbisesini öpmesine yalnızca bu dağlar üzerinde izin verilmektedir. Bu kutsal dağların zirvelerinde, mehtaplı gecelerde Umrenler dans eder; eteklerinde olağanüstü şifalı kaynaklar bulunur. Bu dağların bazılarında dört gözlü dişi köpek (Köpek) dolaşır. Kutsal dağların küçümsenmesi ve pisletilmesi halinde mutlaka acı bir biçimde intikam alınır. Kutsal dağlar, içi boş olup kendilerine tecavüz etmiş olan ve şimdi yılan ve kuşa dönüştürülmüş olarak paha biçilmez hazineleri bekleyen ölüleri saklar. Vahşi doğadaki hayvanlar Güneş Kıralı’nın koruması altında bulunduklarından, Çingeneler avladıkları hayvanların kemik, pençe, saç ve dişlerini Güneş Kıralı’nı yatıştırmak için kutsal dağa gömer. Çingeneler, kışın konaklayacakları yerin mümkün olduğunca kutsal bir dağın yakınında olmasına özen gösterir ve Tüm-Tohumlar-Ağacı’nı (Ağaç Kültü) görebilmek için orada Noel gecesi ağaç evliliği geleneğini yerine getirirler.



Ay kıralı’nın oluşturduğu dağlar orta büyüklüktedir; Cuma akşamları orada cadılar toplanır.



Rüzgar Kıralı’nın oluşturduğu dağlar en yüksek olanlarıdır; bunlar yaşayan insanların yaptığı gibi, eğlenmek için sık sık vadiye inen ölülerin oturdukları yerlerdir. Kötü insanların, ancak birer kara kediye dönüştürülmüş olarak Kedi Dağı’nda uzun yıllar geçirdikten sonra ölüler diyarına girmelerine izin verilir.59 (Ölüler Ülkesi)”





Devler



“Wlislocki (maš ‘et’ ve murdalo ‘katil’ sözcüklerinden oluşan) Mašurdalo’yu, insanlar tarafından aldatılıp elinden hazineleri çalınabilen aptal ve saf bir dev olarak betimlemektedir. Ormanlarda, ıssız yerlerde yaşar; eti çok sevdiği için, insan ve hayvanlara pusu kurar. Mašurdaloların karıları ve çocukları vardır, fakat ara sıra (insanoğlu) kadınları da kaçırırlar. Her Mašurdalo’nun bir Tavuk’u vardır ve bu tavuğun yumurtaları sahibinin hayatını korumaktadır. Dolayısıyla bir Mašurdalo’yu öldürmek isteyen bir kişi, önce onun tavuğunu öldürmelidir. –Bir masala göre Güneş Ana, Mašurdaloların Büyük Anası’ymış.60 Wlislocki, Mašurdaloların yalnız üç kavim tarafından bilindikleri ve bu kavimlerin her üç yılda bir Alman yerleşim bölgelerini de ziyaret ettikleri gerçeğinden hareketle, Alman halk masallarında yer alan devlerin bu Çingenelere esin vermiş olabileceğine inanmaktadır (bkz.Cüceler).61 –A.Petrović’e Sırbistan’daki Çingelere tarafından anlatılan ‘orman insanı’ (vošesko manuš) muhtemelen aynı yaratıktır. O, saçları dağınık, dağlardaki mağaralarda yaşayan, konuşamayan, yalnızca anlaşılmaz birtakım sesler çıkarabilen bir dev olarak betimlenmektedir. Bir koyun postunun üstünde uyur ve Çingenelerin evlerini merak ettiğinden geceleri köye iner.



Çok güçlüdür, fakat bir köpek tarafından kolayca bozguna uğratılabilir.62 –Zanko’ya, Grouya adındaki dev, medeniyet getiren biri olarak karşımıza çıkmaktadır. O, babası Novaca’nın önerisinin aksine, Büyük Kent’e (Zanko’ya göre İstanbul Boğazı’nda bulunan baro gradoya) medeniyet getirmeye karar verir. Fakat daha önce öylesine sarhoş olur ki, öfkeli kent sakinleri kendisini ele geçirip bir kuyuya atmayı başarır. Ancak kendi kanıyla yazmış olduğu bir pusulayı, bir karganın yardımıyla babasına ulaştırır. Babası oğlunu kurtarır ve birlikte korkunç bir katliam yapar. Sonunda kentin şaşkın hükümdarı, kent halkından geriye kalanları uygarlaştırması (civiliser) için ona izin vermek zorunda kalır.63 –Boba adındaki devin öyküsü ise bir çeşitleme olduğu izlenimi uyandırmaktadır. Boba çok büyük bir ağaçla kıraliyet sarayını yerle bir eder, kıralın kol ve bacaklarını koparır, vücudunu bir atın peşinde sürükletir, kıraliçeyle evlenir, kendini kıral ilan eder ve sonra kenti ‘uygarlaştırır’.64





Dünyanın Yaratılışı, İnsanoğlunun Yaratılışı ve İlk Günah



“Transilvanya’daki Çingeneler şunu anlatır: Günlerden bir gün Tanrı, büyük suyun içine bir değnek atar. Değnek büyür ve koca bir ağaç oluverir. Bu ağacın altında oturan şeytan ise, Tanrı7yı selamlar. Birlikte dokuz gün boyunca suyun üstünde dolaştıktan sonra, Tanrı dünyayı yaratabilmek için şeytandan, denize dalıp dipten kum getirmesini ister. Tanrı ona, adını söylemek suretiyle bunu başarabileceğini söylediğinden, şeytan kendi adını söyler.



Fakat kum ısınır ve onu yakar. Bu şekilde dokuz gün boyunca kum çıkarmaya çalışır ve bu arada öylesine yanar ki, kapkara olur. Nihayet kendi adını söylemeden denizin dibinden kum çıkarır ve Tanrı bu kumdan dünyayı yaratır. Şeytan, ağacın altında yaşamak istediğinden Tanrı’yı kovmaya çalışır, fakat büyük bir boğa gelir ve onu beraberinde alıp götürür. Ağaçtan yere et parçaları düşer ve yaprakların içinden insanlar fırlar.65 Yer ve Gök daha sonra ancak birbirinden ayrılmıştır. –Zanko (bkz. Çingenelerin Mitolojisi) şunu anlatır: Tanrı (Phuro Del Sinpetra, Tanrı), vaktiyle şeytanla birlikte deniz kenarına iner. Şeytan, suyun derinliğini öğrenmek üzere öne atılır, dibe dalar ve pençelerinde toprakla tekrar yukarı çıkar. Tanrı ona, bundan iki figür (statuettes, Çing. popusha), yani erkek ve kadını yapmasını emreder. Şeytan bunu da başarır ve Tanrı ondan bu figürleri konuşturmasını ister. Ancak bu kez şeytan onun emrini yerine getiremez ve yenilgiyi kabul etmek zorunda kalır.



Tanrı, asasını figürlere doğru uzatır ve o anda yerden iki ağaç bitiverir. Bunlar, dallarıyla figürlere arkadan sarılır. Bunun üzerine figürler canlanır. Bunlar, Damo ve Yehwa adını taşıyan ilk insanoğullarıdır. Tanrı asasını tekrar kımıldatır ve bu kez ağaçlardan birinde elma ve diğerinde armut biter. Erkeğe armutları ve kadına elmaları yedirtir. Yılan (sap), kadının elmaları yemesini engellemek ister (!). Kadını zaptedebilmek için, Tanrı bunu yılana ifade eder. Fakat sonra Tanrı Yılan’ı kovar ve kadın elmalardan yer. Meyveler, biçimlerinden dolayı her ikisinde, diğer cinse karşı karşı bir istek uyandırır ve Tanrı onlara sevişmelerini buyurur. Kadın, birinci ve ikinci sevişmenin ardından her defasında ‘encore’ (daha çok) der. Tanrı bir üçüncüsüne daha müsaade eder, ‘car il n’y a rien de bien sans la croix et il faut trois pour faire le croix’ (Çünkü haç olmadan hiçbir şeyin değeri yoktur, ancak haçın olması için üç öge (Teslis; baba, oğul ve kutsal ruh) gereklidir, çev.)



Fakat kadının üçüncü sevişmeden sonra da ‘encore’ (daha çok) diye bağırması üzerine, Tanrı kızarak onu ebedi doyumsuzluğa mahkum eder.66



Özde eski ve milattan önceye dayanan bu söylen öğeleri için, Hindu sözlü geleneğinde herhangi bir koşutluk mevcut değildir. Fakat Hint Aborigen Kavimlerinin mitolojisiyle olan tek tük benzerlikler görmezden gelinemez. Korkularda alk insan Tanrı’nın emriyle denizin dibine dalıp, dünyanın yaratılışı için gerekli toprağı getirmek zorundadır.67



Aynı kavimde, ayrıca iki tanrıdan daha söz edilir. Bunlardan biri (Mahadeo ya da Guru Maharaj) beş tane çok ufak insan yaratır, fakat onlara hayat verme işini diğerine (Bhagwam) bırakmak zorunda kalır.68 Barela-Bhilalalarda, Veluhai balçıktan bir insan yaratmayı başarır, fakat bu insan söylensel bir kartal olan Ruma Juma Gorole tarafından iki kez tahrip edilir ve ancak üçüncü seferde hayatta kalır.69



Yaratılışı sekteye uğratan, daha doğrusu yaratıklarına Tanrı gibi hayat ve konuşabilme becerisi veremeyen şeytan motifi, Hindistan’ın dışında da çok yaygındır.70 Özellikle Zanko’da, topraktan yaratılan insan öyküsüyle yapay bir biçimde eklemlenmiş olan, inansın ağaçlardan yaratılışı öyküsünün yalnızca Hindistan’ın dışında koşutlukları vardır.71



Ne var ki, ağaç evliliği (Ağaç Kültü) ile olası bir bağlam oluşturması, yine de bu öykünün Hindistan kökenli olduğuna işaret etmektedir. Eski Ahit’in etkisi, Zanko’da özellikle ilk insanların isimlerinden belli olur.



Bu isimler Zanko’da, gariptir ki İslam dinindeki (Arapça) biçimleriyle karşımıza çıkarlar (Adam ve Yahwah). Havva’nın elmaları yemesini engellemeye çalışan yılanın ortaya çıkışı ise pek başarılı bir biçimde temellendirilmemiştir. Elmayı yedikten sonra ortaya cinsel arzunun çıkması ise, eski bir öge olabilir.”





Fallusa tapınma



“Sırbistan’daki Çingeneler, cinsel organlarının uğur getirdiğine inanır. Onlara göre cinsel organlara el atmak, kötüye gitmekte olan bir olayın olumlu yola girmesini sağlar. ‘Penisini yiyim’ anlamına gelen hav co kar, daha önceleri yeminlerin en ciddi ve en bağlayıcı olanıymış.72



Felaketlerden koruması amacıyla çalıdikeninden yontulmuş bir fallusu evde bulundurma ve sıkıntıyla karşılaşıldığında ona dua etme biçimindeki gelenek, bu geleneği ortaya çıkarmış ve incelemiş olan A.Petrović’e göre, Sırp halkında görülen belirgin benzerliklere rağmen Çingene kökenlidir.73



Gerek Güney Slavonyalıların, gerekse Çingenelerin tasarımlarında çivi, fallusun yerini almaktadır. Dolayısıyla Çingene halk inançlarında çivinin önemli bir yeri vardır. Tabut ve istavroz çivilerinin özel bir anlamı bulunmaktadır. Örneğin, Kuzey Macaristan’daki Çingenelerde, gelin kocasının iktidar gücünü artırmak için yatağa gizlice çivi çakar.74





Firavun



“Çingenelerin kökenini, İsrailoğulları’nın Kızıldeniz’i geçişi (Musa 2,14) sırasında yok olmaktan kurtulan Mısırlılar’a dayandıran Firavun Efsanesi, farklı çeşitlemeleriyle Doğu Avrupa’daki bütün Çingene kavimlerinde mevcuttur, dolayısıyla da pagan dinlerinden gelen mirasın yanı sıra, Çingenelerin en eski ortak sözlü geleneklerinin arasında sayılmalıdır. Çingeneleri Kutsal Aile ile ilintilendiren tıpkı diğer çok daha yeni hikayeler gibi, bu efsane de Çingenelerin Mısır’la bağlantılı adlarını ve yazgılarını İncil kökenli sözlü geleneklerle açıklamaya çalışmaktadır.



Zanko’nun (bkz. B.Çingenelerin Mitolojisi) oldukça ayrıntılı olan Fransızca aktarımını kısaca özetleyecek olursak: Birinci Dünya’da, Pharavono Pharavunure Çingene kavminin lideriydi ve tıpkı Sunto Abraham (Aziz İbrahim), Sunto Moïshel (Aziz Musa), Sunto Cretchuno (Aziz Yusuf) ve Sunto Yacchof (Aziz Yakup) gibi Suuntselerden biri, yani vaktiyle yalnız Çingenelerden oluşan insanlığın büyük atalarından biriydi. Pharavono büyük güç kazanmış ve Horachai adıyla anılan (“Turco-Juifs et Chrétiens (Türk Yahudileri ve Hıristiyanları) Sinpetra kumandasındaki diğer kavimlere savaş açarak, Porsaïda’yı yani o günkü dünyanın, daha doğrusu Kutsal Topraklar’ın merkezini ellerinden almak istiyordu. Taraflar Duneira’nın iki kıyısında karşı karşıya geldiklerinde, Pharavono karşıya geçip geçemeyeceğini görmek için bir ok atar. Ancak Duneria çok geniştir. Bunun üzerine, düşmanı Sinpetra’nın, Tanrı’nın bizzat kendisi olduğundan habersiz, Tanrı’ya (Phuro Del) şu sözlerle yakarır:



“Par le pouvoir du Del pour moi! Par la force du Del pour mes chevaux!” (Tanrım, atlarıma güç ve bana da bu işin üstesinden gelebilme gücü ver).



Ardından, Pharavono hiçbir engelle karşılaşmadan Duneria’yı geçer, Sinpetra ise adamlarıyla Tuz Denizi’ni geçerek geri çekilir. Pharavono Tuz denizi’nin kıyısına ulaşınca Tanrı’ya bir kez daha yalvarıp yakarır, fakat bu kez sözlerinde kibir ve gurur vardır:



“Par mon pouvoir à moi et par la force de mes bêtes!” (Tanrım, kendi gücümle ve atlarımın gücüyle bu işin üstesinden geleyim.)



Sinpetra ona denizin içinden bir geçit açar ve Pharavono geçide girince Sinpetra kollarını kavuşturup, ansızın büyük bir fırtına kopararak (denizin içindeki) geçit dalgaların altında kapanıverir ve Pharavunureleri yutar. Dalgaların arasından Pharavono, Sinpetra’nın yanı başında bir mağarada duran taştan bir puta doğru ellerini açar, fakat bunu fark eden Sinpetra bir yıldırımla putu yok eder. Sadece birkaç Pharavunure kurtulmayı başarır ve Zagrebo’ya ulaşır. Burası, onların sonradan tüm dünyaya yayılacakları merkez olacaktır. İşte o zamandan beri, onların soyundan gelenler durdurak bilmeksizin bütün dünyada doyanıp durmak zorundadırlar.75



Firavun Efsanesi’nin bir çeşitlemesinde, hayatta kalan topal bir kadın Şeytan’a bir erkek ve bir de kız çocuğu doğurur. Bu çocuklar, Çingeneler’in atalarıdır.76 Başka çeşitlemelerde ise, hayatta kalanlar bir kaz tarafından denizin karşı kıyısına geçirilir,77 üstelik Aziz Basilius da kurtarıcılarıdır.78



Sırbistan’daki Çingenelerin İslam dinindeki biçimiyle Firavun diye adlandırdıkları Firavun’un, başka çeşitlemelerde kendi babasını öldürdüğü79 ya da Tanrı’ya benzemek için yüksek bir kulede yaşadığı ve davul çalarak göğü gürlettiği ve bir elekten su dökerek yağmur yağdırdığı80 söylenegelir.



İncil’deki öyküye benzerlik gösteren bir Rusça aktarımda ise, Tsyganka adında bir Yahudi olan Pharavono’nun karısı, zulme uğrayan İbraniler’i (ya da Yahudiler’i) desteklediği için zalim kocası tarafından dokuz kilidi olan bir hapishaneye atılır. Hz.Musa’yı, halkıyla birlikte Kutsal Toprakları araması için sıkıştırır. İkiye ayrılmış olan denizin içinde yaşamlarını yitiren Mısırlılar Balık İnsanlar’a dönüşürler.81



Tsyganka daha sonra bu dokuz kilidi kırar ve uzun bir yolculuktan sonra Besarabya’ya ulaşır ve orada bir erkek çocuğu doğurur. Bu oğul bir Moldavyalı ile evlenir ve bu evlilikten olan çocukları sayesinde Çingenelerin atası oluverir. –Firavun Efsanesi’nin yayılmasına katkıda bulunan bir husus ise, Firavun adının bütün Çingene lehçelerinde phar-, pharav- ‘ayırmak’ sözcüğünü çağrıştırmasıdır.



Macaristan ve Transilvanya’da yaygın olan ve Pharoves ‘ayırıyorsun’ sözcüğüyle başlayan Çingene şarkısı, Pott’un tahmin ettiği gibi Çingenelenin Mısır’daki yurtlarını anımsatan acıklı bir ezgi olmayıp,82 düpedüz müstehcen bir anlama sahiptir.83”
0

#4
Kullanıcı çevrimdışı   Esesli 

  • KD ™ Kadim Dost
  • Grup: Yetkili
  • Mesaj sayısı: 5.814
  • Kayıt tarihi: 01-Nisan 08
  • Gender:Male
  • Location:EsEsli
  • Interests:sinema bilgisayar seyahat
Forum İtibarı: 64
Mükemmel
Osmanlı İmparatorluğu'nda Çingeneler

Osmanlı İmparatorluğu’nda da Rumeli topraklarında yaşayan Çingeneler ayrı yönetim sayılmışlardı. Çingene Sancağı olarak adlandırılan bu yönetim biriminde, Çingenelerin yönetsel, mali ve askeri işleri düzenlenirdi.


Hukuki vaziyetleri. XVI. asrın başlarından itibaren, Rumeli'deki Çingeneleri, askeri maksatlar ile vücuda getirilen diğer bazı teşekküller gibi, bir teşkilata bağlı görüyoruz. Mekezi Kırkkilise olan ve Eski Hisar-ı Zağra, Hayrabolu, Malkara, Döğenci-Eli, İncügez, Gümülcüne, Yanbolu, Pınar-Hisar, Pravadi, Dimetoka, Ferecik, İpsala, Keşan ve Çorlu mıntıkalarını ihtiva eden bir Çingene livası ihdas eedilmiş ve Çingeneler vaktiyle anadolu'da vücuda getirilip, sonradan Rumeli'ye de naklonunan müsellem teşkilatına sokulmuştu. Yine Rumeli'de mevcut Çirmen, Kızılca ve Vize müsellemlerinden ayrı bir liva olan Çingene müsellemleri de 938 (1531)'de, diğerleri gibi, 3-4 müsellem ile 9-12 yamaktan mürekkep ocaklar halinde tahrir edilmişti ki, müsellemleri, seferlerde yamaklarından avarız-ı divaniye karşılığı olarak, 50'şer akçe harçlık alıp, nöbetle iştirak ederlerdi. Sefer olmadığı zaman, hiç bir şey almazlar ve hizmete alınan nöbetli müsellem de o senenin agnam vergisini (adet) vermezdi. Müsellemlere ayrıca birer çiftlik mikdarı yer tahsis edilmişti. Çiftliğin hasılatını sefere giden alır, nöbetli olmayanlar da, yamaklar gibi 50'şer akçe harçlığı ve öşürlerini "eşen müselleme" verirlerdi. Bazan zaruret halinde, üçü veya dördü de hizmete alındığı takdirde, çiftlik hasılatını ve yamakların 50'şer akçe harçlığını aralarında mütesaviyen taksim ederlerdi. Çingene müsellemlerinin de vazifesi seferde top çekip yol yapmak ve askere erzak taşımak gibi, geri hizmetleri idi. Müsellemlerin başında çeribaşıları (seraskeran) olan tımarlı sipahileri bulunuyordu ki, tahrir defterlerinde bunların statüleri (kanun-i seraskeran-ı liva-i çingane) ayrıca tesbit edilmişti. Buna göre, timarlarında olan göçebelerin resimleri "resm-i haymane" olarak, kendilerinindir. Buna mukabil sancak beyinin haslarında sakin olan göçebelerin vergileri çingane livasının sancak beyine aitti. Çeribaşı, timarındaki cürüm ve cinayet resmi ile 'arus (gerdek) resminin yarı hasılatını alır, yarısı ise, sancak beyine verilirdi. Fakat badihava resimleri tabir olunan vergiler (yuva, kaçkon v.s. resimleri) tamamen çeribaşınındı. Böyle bir timarda Böyle bir timarda bulunup da yürük, tatar, canbaz gibi askeri ve yağcı, küreci gibi mali ve iktisadi sınıflara mensup olanlardan ziraat ile meşgul ve çiftlik tutan kimseler, birinciler 12, ikinciler 20 akçe olmak üzere, resm-i çiftlerini çeribaşıya verirlerdi.

Bu livanın çeribaşıları Çingene olmayıp, bilakis öteden beri timarlu sipahileri sınıfına mensup beyzade ve sipahizadedir. Bunların timarları livanın muhtelıf mıntakalarında olup, kendileri de bir veya birkaç nahiyenin müsellemlerini sefere sevkederdi. Mesela 938'de çingane livasının bir timarlu sipahisi Yanbolu'da muhtelif köylerde 11.463 akçe varidatlı bir timara ve kızılağaç Yeniçe'sinde bir köyde 1555 akçe varidatlı ayrı bir timara sahiptir ve kendisi seferde bu iki yerden başka Keşan, Malkara, Gümülcüne v.s. gibi yerlerin müsellemlerini de idaresi altına almaktadır. Diger taraftan çingane livası timarlıları arasında dergah-ı ali çavuşlarından ve serkürekcilerinden bazılarının da bulunduğu görülmektedir. Hatta bu tarihte Rumeli kethüdası Hüsam Bey�in, 963/1555'te Rüstem paşanın ve serhazinedar Piri Ağa'nın bu sancak teşkilatı arasında hasları vardı.

Çingane livası sancak beyine gelince, bazen çingane müsellemleri zabiti, bazen Kırkkilise sancağı müsellemleri beyi denilen bu,, mirliva-i çingane", aynı zamanda, Vize yürükleri subaşı ve Vize müsellemleri zabitidir ve ekseriya, çingane sancağını yazan defter eminleri bunları Vize müsellemleri ve bazan da Vize yürükleri ile birlikte kaydetmişlerdir. Gerek sancak beyi, gerek çericibaşıları, has ve timarlarından, yukarıya bahsettiğimizden maada diğer bazı aynı ve nakdi vergilerde alırlardı. Mahallin hususiyetine göre, çeşit ve miktarları değişen bu vergiler arasında, mesela, buğday, arpa, yulaf, burçak, nohud, bakla gibileri bulunduğu gibi, öşr-i kovan (bal vergisi), öşr-i bağ, öşr-i bostan, öşr-i ketan, resm-i asiyabi (değirmen vergisi), resm-i ağıl v. b. nevinden olanları vardır.

Müsellenlere tahsis edilen çiftlikler veya bu çiftliklerin bir kısmını teşkil eden zeminler, mezraalar bazen, muhtelif tahrirlerde başka başka müsellemlere ocak yazıldıkları için, bir ihtilaf mevzuu olmakta ve meselenin halli ait olduğu mıntaka kadısına bırakıldığı gibi, çeribaşılara tımar olarak verilen köylerede müdahale yapıldığı vaki idi.

Murad III. devrinden itibaren, diğer askeri teşkilat gibi, Çingene teşkilatı da bozulmağa başladı. 987/1579 da, İran harbi sırasında, Bender tarafına hizmete memur edilen Çingane müsellemleri, defterin teslim edilmediğini bahane eden yamakların harçlık vermemeleri yüzünden, vazifelerine gidememiş ve Çingeneleri yola getirmek hususunda Kırkkilise, Hayrabolu ve Babaeski kadılarına emir ve hükümler gönderilmesine mecburiyet hasıl olmuştu. Diğer taraftan devlet ve saray ricalinin yolsuzlukları cümlesinden olarak, sipahi tımarları ve hatta zeametler Çingenelere tevcih edilmeğe başlandı. Nihayet, XVII. asır başında, umumiyetle yayalar ve müsellemler gibi, çingane müsellemleri de kaldırılmış ve mukataaya bağlanmıştır. 1032 (1622)'de Rumeli Çingenelerinin cizye ve ispençlerinin (bir nevi şahsi vergi) kıptiyan nezareti muhasebesi kaleminden iltizam suretiyle ve mukataa şeklinde Sipahi-zadelerden İbrahim Bey'e tevcih edildiğini görüyoruz ki, 1555'teki çingane livası hasları, timarları ve ocakları hasılatı yekunu (6.244.462 akçe) bu tarihteki mukataa icmalidir. Bu mikdardan ne kadarının hangi vazife sahiplerine saliyane, mevacip veya ocaklık olarak verildiğini bildiğimiz gibi ne kadarının Sultan Ahmed camiine, Edirne'deki Sultan Beyazıd evkafına veya Edirne'deki hassa cerrahları ile Hassa suyolcularına v.s.ye tahsis olunduğunu tesbit edebilmekteyiz.

Rumeli çinganeleri, mukataaya bağlandıktan sonra da, hususi durumlarını muhafaza etmişlerdi. Diğer reayanın ödediği avarız-ı divaniye ve diğer resimlerden muaf (taife-i kıptiyan kadimden mafruz al- kalem ve maktu al-kıdem serbest) tutuluyor, buna karşılık maktu olarak senede müsellem olanlarından 655'er akçe alınıyor, fakat cizye talep olunmuyordu. Hıristiyan olanlardan ise 730 akçe alınıyordu. XVII. asrın sonlarına doğru kıptiyan mukataasına serhad Çingenelerinin de (kıptiyan-ı serhadluyan) 830.000 akçe maktu'a ve cizye ile dahil oldukları görülmekte ve Serez, Ohri, Filibe, Niğbolu, Silistre ve Prezerin gibi yerlerdekilere de teşmil olunmaktadır. Bu sırada cizye veren Çingenelere, Balkan yarım adasının her tarafında, bilhassa, Elbasan ve Avlonya gibi Arnavutluk taraflarında ve Üsküp, Vulçetrin, Preştine havalisinde, Mora, İnebahtı ve Karlıeli'nde, Ege adalarından bir çoğunda rastlanmakta idi. Çingane mukataasına, bu sırada, Anadolu'da İzmit ve Bursa'nın da dahil olduğunu görüyoruz. D'Ohsson'un, Anadolu'daki kıptiler hakkında sarih olmayan kaydı buna telmih olsa gerektir.

Çingenelerin vergisi, Avusturya harpleri yüzünden devletin fazlaca para sıkıntısı çektiği bir sırada, Mustafa II.'nın ilk saltanat senesinde (1106=1695) hayli arttırıldı. O zamana kadar 45.000 kuruşa toptan verilen bu mukataanın, bundan sonra, hıristiyanlara tatbik edildiği şekilde, evrak ile cibayet olunmasında miriye çok fayda te'mini düşünülerek, Rumeli ve Anadolu'daki Çingenelerin yekunu 45.000 kişi (erkek ve büyük) ve bunlardan 10.000'i islam ve 35.000'i hıristiyan olduğu tahmin edilmiş, müslümanlarına 5, hıristiyanlarına 6 kuruş tayin olunarak, hasıl olan 260.000 kuruşun parça parça, diğer havass-ı humayun mukataaları gibi, talibine satılması ferman olunmuştu (krş. Raşid, Tarih, II, 328 v.d.). Buna göre XVIII. asrın birinci yarısında, cizye ve maktuaların cibayeti yer yer muhtelif şahıslara havale edilmekte olduğu için bundan sonra Çingenelerin mali mükellefiyetleri, bazan da suistimaller ile, artmış, bunun neticesi olarak, Çingenelerin birer suretle cizye ve maktua resmi ödemekten kaçındıkları ve bazı kimselerin de bunları himaye ettikleri görülmüştür (krş. Başvekalet arşivi, İbnülemin, dahiliye, tarih 1116, 1136, nr. 2516, 2622). Muhtelif yer ve zamanlarda devam eden bu gibi hallerin önüne geçmek maksadı ile, 1155 (1742)'te, padişahın yıllık masrafına tahsisen hassa bazirgan başısına ocaklık tayin edilen İstanbul, Edirne, Çirmen ve Kocaeli sancakları dahilindeki Çingenelerin cizye ve maktuaları ile miri mallarının tahsiline kadı, mütesellim, voyvoda, selatin evkafı zabitleri v.s. taraflarından mümaneat gösterilmemesi hakkında alakadarlara divan tarafından emir ve hükümler gönderilmesine mecburiyet görülmüştü. Bazı yerlerdeki çingane cizye ve maktualarının saray mensuplarına ocaklık suretiyle verilmesi keyfiyeti XIX. asır başlarında da henüz cari bir usuldü. Halbuki, vukua gelen harpler dolayısiyle, Çingeneler, yaşayışları itibariyle de kolaylık görerek, sık sık yer değiştiriyor ve mukataa mültezimleri ile ocaklık sahiplerini müşkül mevkie ve ehemmiyetli zarara sokuyorlardı. Böyle bir zaruretin de sevki iledir ki, tanzimattan sonra bir taraftan Çingenelerin tahrirleri ile iskanları cihetine gidilmiş, diğer taraftan da vergilerinin cibayetinde daha başka esaslar aranmıştır. Öyle görünüyor ki, Çingenelerin tesbit ve ve tahrirleri yolunda yapılan teşebbüsler, imparatorluğun en uzak mıntıkalarında bile başarı ile neticelenmiş, mesela doğu Anadolu'da, Diyarbekir, Beşiri, Çapakçur, Midyat, Mardin havalisindeki müslüman Çingeneler ayrı ayrı tesbit edildiği gibi, Bosna'da da iskan şekilleri ile kimseye zarar ve ziyanları olmamak üzere, mürur nizamına tevfikan vakit ve mevsiminde göçüp gitmeleri te'min olunmuştur.


İşleri, yaşayış ve adetleri. Çingenelerin XV. asırda Anadolu'da ve Rumeli'de nerelerde ve nasıl bulunduğunu tayine yarayacak elimizde, şimdilik, tarihi kayıtlar yoktur. Ancak Selim I.'in Çaldıran seferi esnasında Erzurum'dan sonra konakladığı yer, Kara-Çingene adlı bir köy olduğuna göre Çingenelerin, her halde XV. asır nihayetlerinden itibaren Anadolu'da yerleşmiş bir halde de bulundukları anlaşılmaktadır. Anadolu'nun bir çok yerlerinde Abdal adını taşıyan fakat halk arasında -kendileri bu isnadı asla kabul etmemekle beraber- Çingene addolunan zümreler vardı ki, bunlar da hemen umumiyetle Çingenelerin görünüşünde idiler ve meşguliyetleri aynı idi. Ahmed Vefik Paşa'ya göre, Hasan Abdallu taifesi de Ankara civarında ve Kızanlık'da yaşayan bir Çingene taifesi idi. XVI. asrın ikinci yarısına ait diğer kayıtlardan hususiyle garbi Anadolu'da Çingene taifesinin kalabalık bir halde bulunduğunu görmekteyiz. 975/1567'te Beyşehir beyine, 977/1569'de Antalya, Aydın ve Saruhan kadılarına verilen emirlerden öğreniyoruz ki, Çingeneler, gurbet adı verilen yine göçebe bir taife ile birlikte, o mıntıkalarda huzursuzluk amili olmakta, yolları keserek adam soymak, tarla ve harmanlardaki mahsulu yağma etmek, hatta mescidlerin kilim v.b. eşyasını kaldırarak "şer'e dahi itaat" göstermemek suretiyle ahaliyi ve devlet otoritelerini kendilerine karşı mücadeleye mecbur etmektedirler. Çingenelerin Rumeli'de de daima at besleyerek bu gibi yolsuzluklara teşebbüs ettiği görüldüğü içindir ki, gurbeet ve Çingene taifesinin ata binmemesi, zaruret halinde, eşeğe ve arabaya binmesi, at ve kısrak beslememesi, hatta İstanbul'da at canbazlığı yapmaması müteaddit emirlerde ve Rumeli'deki sancak beylerine, Kırkkilise ve İstanbul kadılarına bildirilmiştir.

Kendilerine İstanbul'da Edirnekapısı dahilinde, öteden beri, bir yer gösterilmişken sonra bir yolunu bularak, XVIII. asrın ortalarında, şehrin iç mahallelerine kadar sokulmuş, Fatih camii civarında büyük Karaman ve Dülger-zade mahallelerindeki odalara yerleşmiş ve mürtekib-i nevahi ("suç işler") olarak tanındıkları için, vuku bulan şikayetler üzerine eski yerlerine, şehrin kenarlarına çıkarılmalarına mecburiyet görülmüştü. Zaten daha evvel de, Çingenelerin daha başka türlü yolsuz hareketlerinin önüne geçmek üzere zaman zaman şiddetli hükümler çıkarılmıştı. Çingenelerin İstanbul'a Gümülcene'den ve Menteşe sancağından Fatih tarafından getirilip yerleştirildiklerini Evliya Çelebi kaydeder. Mamafih Yenibahçe, Sulukule, Ayvansaray, Üsküdar, Kasımpaşa semtlerine de bilahare yerleşmişlerdi. XIX. asrın ikinci yarısında, Paspati'ye göre, İstanbul'da 140 Çingene ailesi vardı. Silivri, Çorlu, Çatalca, Büyükçekmece ve Tekirdağ kasaba ve şehirlerinde yerleşmiş Çingeneleri de tesbit eden (123 aile) ve bilhassa Osmanlı imparatorluğundaki Çingenelerin dillerini inceleyen bu müellif Rumeli'nin diğer yerlerinde de yerleşenlerin göçebelere nazaran çok az olduğunu tasrih ve bu hususta yanlış rakam ve malumat veren Ami Boué'yi tenkit etmektedir.

Göçebe ve yerleşmiş Çingeneler arasında gerek dil, gerek yaşayış ve adet bakımından ehemmiyetli farklar meydana gelmiştir. Göçebeler, kendilerine mahsus vasıfları ve dillerinin hususiyetlerini muhafaza ettikleri halde, yerleşenler yerli halk ile karışmalarından dolayı, hem dillerine Türkçe ve rumca kelimeler girmiş, hem de göçebe Çingene adet ve yaşayışını terk etmişlerdi. Yerleşmiş Çingeneler göçebeler ile temastan çekinir ve onları cail ve kaba bulurlar. Buna mukabil göçebeler de onları hakir görür ve "kalp Çingene, kalpazan Çingene, reaya Çingenesi ve Lakhos" adları ile tesmiye ederdi. Göçebeler dillerine Çingenece romanes demektedirler. Paspati'ye göre, Rumeli Çingenelerinin dili Avrupa ve Amerika'da dağılmış bütün Çingene dilinin anasıdır. Çingeneler Türklere ve umumiyetle müslümanlara khorakhai adını verirler. Rumlara verdikleri umumi isim Balamo'dur. Hıristiyan Çingenenin adı da balamorom'dur. Bulgarlara das, arnavudlara da çibano adını vermişlerdir.

İstanbul'da yerleşenler, ekseriyetle Macaristan ve Romanya'daki çigan orkestraları derecesinde olmamakla beraber, musikişinas olurlar. Fakat Çingenelerin asıl görülecek hayatı harman yerlerinde, çergilerde, sepetler, maşalar, saçayaklar, ayılar, fal çıkınları arasındadır. İlk baharda kışlaktan çıktıkları zaman İstanbul civarındakiler ya Büyükdere'de veya Çırpıcı ile Çörekçi arasında, dere kenarında çadır kurar, kakkava tesmiye ettikleri ve tencere bayramı demek olan 3 günlük hususi bayramlarını kutlar, bu müddet zarfında mütemadiyen şarkı söyler, oynar, birbirlerine ziyafet vererek eğlenirlerdi. Bayram sonunda çeribaşı senelik vergisini toplar, sonra dağılırlardı; rumi 23 nisana (6 mayıs) tesadüf eden ve Paspati'nin devrinde Rumeli'nin bir çok yerlerinde tatbik edilen bu bayram, bazılarına göre, aidatını kolaylıkla toplayabilmesi için çeribaşılar tarafından adet olarak konmuş ve Çingeneler vergilerini başka usuller ile vermeğe başladıktan sonra artık bundan vazgeçmişlerdir.

İstanbul'da ayı oynatanlar bu Çingenelerdendi. Bunların hususi adları Orsar'dır. Evliya Çelebi, esnaf-i ayıciyandan bahsederken, Balat'ta sakin "pirsiz kıptiler" olduklarını, avcı başılara mensup bulunup, alaylarda 70 kadarının resm-i geçide iştirak ile Alay köşkü önünden geçtiklerini, o devirdeki meşhur ayıcı Çingenelerden Kar-yağdı, Bin-bereket, Bazu-oğlu v.s. gibi kimseler bulunduğunu kaydetmektedir.

Çingenelere ait dilimizde "Çingene düğünü, Çingene kavgası, Çingene borcu, Çingene çergesi gibi oradan oraya sürer, Çingene çalar Kürt oynar, Çingene evinde musandıra" gibi tabir ve darb-ı meseller kalmıştır. Diğer taraftan Ahmed Mithat Efendi'nin Kağıthane'deki bir Çingene kızının kendisine karşı alaka gösteren bir İstanbul'lu tarafından tebiye ve tahsil ettirilerek olgunlaştığını gösteren bir romanı ile Osman Cemal Kaygılı'nın, Topçular'da ve Erenköyü ile Çamlıca'da Çingeneler arasında hayatı tasvir eden, aynı zamanda İstanbul'un muhtelif yerlerinde yerleşmiş meşhur çalgıcı Çingeneleri anlatan orijinal romanını, çinganalarin romancılığımıza da mevzu teşkil eden birer misali olarak zikretmek lazımdır.




Alıntı:

Doç. Dr.M. Tayyip GÖKBİLGİN
AB Sürecinde “Buçuk millet” Çingeneler / Avrupa Birliği Sürecinde Çingeneler

Türkiye' de özellikle Avrupa Birliği sürecinin getirdiği değişimlerle paralel olarak bir çok konu ele alınmaya, bir çok tabu yıkılmaya başlandı. Kürt, Ermeni meselesi, siyasal İslam, kültürel haklar, azınlıklar, yerel lehçelerle yayın yapılması gibi onlarcasını sayabileceğimiz ve Türkiye' nin bir dönem "kırmızı çizgileri" arasında gösterilen, dokunanı konuşanı yakan meseleler artık daha rahat bir şekilde tartışılmaya başlandı. Ülkeyi kuran "asli unsur" olarak tanımlanan ve yasalarla da herkesin "Türk" sayıldığı bir ülkede, tek dil, tek millet ve tek devlet gibi faşizan bir yaklaşımın yıllar yılı baskı ve şiddet politikasıyla soldurtmaya çalıştığı Anadolu'nun etnik renkleri yavaş- yavaş canlanmaya ve ortaya çıkmaya başladı. Elbette ki, yok sayılan, yok edilmeye çalışılan Anadolu halklarının; yıllarca inkar edilmesinden, şiddetli bir asimilasyon politikasına maruz bırakılmasına, sevmek yada terk etmek arasında tercihe zorlandığı, anasından öğrendiği dili değil konuşması, bu dilde yapılan herhangi bir müziği dinlemesinin bile yasaklandığı ve suç sayılıp cezalandırıldığı bir ülkede etnik azınlıkların kendilerini ifade etmeye başlamaları elbette ki tüm Anadolu coğrafyası için önemli bir gelişmedir. Türkiye'nin en çok başını ağrıtan �yada devletin en çok başını ağrıttığı- halklar olan Rumlar bu gün "müzelik" sayılabilecek bir miktarda kaldı. Ermeniler her ne kadar sayıca onlardan fazla olsalar da, özellikle diasporadaki Ermenilerin büyük başarıyla yürüttükleri kampanyalar tek dil, tek millet ve tek devlet ülküsünü hedefleyen egemen düşüncenin başını ağrıtmaya devam ediyor. Kürtlerin PKK öncülüğünde yürüttükleri silahlı mücadele ise uzun bir suskunluğun ardından tekrar başladı. Her ne kadar PKK ve Kürtler demokratik kanallardan mücadele yürütme istemlerini dile getirmiş olsalar da, farklılığı kabul etmeyen ve resmi olarak onları hala yok sayan egemen anlayış bu başını ağrıtan sorunla daha uzun yıllar mücadele ekmeye gönüllü gibi gözüküyor. Sayıları 2 bin kadar kalan Rumların dışında, Ermeniler her ne kadar sayı olarak bir güç oluşturamasalar da sayıları on milyonları bulan ve sadece HADEP'in sahip olduğu 4.5 milyonluk bir oy potansileyini dikkate alarak ifade edersek 20-25 milyonluk bir Kürt kitlesi tek dil ve millet ülküsünü yıkmaya aday büyük bir güç olarak meydanda dururken, Anayasa da adları geçen tek etnik azınlık olan Çingeneler, haklarında resmi yada bilimsel olarak hemen hiçbir şey bilinmese de, bu gün ileride daha da ayrıntılandıracağım üzere ikinci adımı atmış oldular. Hakkında yapılan araştırmalar çok yetersiz de olsa, Türkiye'de nüfus olarak azımsanmayacak bir oranı oluşturan, kendilerini Türk ve Müslüman yada Alevi, Hristiyan olarak tanımlasalar da çingeneler yüzlerce yıldır tüm bu resmi görüşlerine rağmen Çingeneler çingeneliklerinden hiçbir şey kaybetmediler. Kültürel ve etnik kimlik olarak kendilerini her zaman için korumayı başardılar. Elbette ki bu çoğu zaman onların iradesi dışında gerçekleşen olayların da büyük bir katkısıyla gerçekleşti.

Roman mı Çingene mi?

Çingene ve bu halk üzerine araştırma yapan insanların ortak bir mekanda buluştukları, tartıştıkları ortamlarda; dile getirilen konuların ve en çok hararetle tartışılan konuların başında Roman-Çingene tartışması geliyor. Marmara Üniversitesi öğretim üyesi ve İstanbul Romanlarının kurduğu ROMANİST derneği yönetim kurulu üyesi Aydın Elbasan, bu gün çingene kelimesinin Türkiye�de yıpratıldığını, bir çok kötü anlamda kullanıldığını ve insanların artık bu isimle adlandırılmak istenmediğini belirterek kendilerine Roman denmesini dernekler adına talep ettiklerini tüm çingene sivil toplum kuruluşları adına deklere etti. Elbasan�ın dikkat çektiği husus aslında bir dönem Lazların fıkralarda aptal-salak gösterilmesi, Ermeniliğin cinayet işletebilen bir küfür, Rumluğun dinsizlik yada Kürtleri tanımlamakta kullanılan Kıro kelimesinin devlet destekli büyük propagandalarla insanların kendi etnik kökenlerinden utanç duymalarına yol açan sürecin yansımalarından başka bir şey değildi. Çingene kelimesi de, Türkiye'de küfür ve hakaret olarak kullandırılıyordu ve nitekim istenilen sonucu vermişti. İnsanlar, hak etmedikleri şekilde tanınmaktan duydukları rahatsızlığı ortadan kaldıramayınca, ellerinde kendilerini ifade edecek imkanları olmayınca basit bir yola yöneldiler ve isimlerini değiştirme yolunu seçtiler. Her ne kadar kolaycı bir yaklaşım olarak gözükse de, bu Türkiye'de onlar kendilerini ifade edecek ortamı bulamadıktan ya da yaratamadıktan sonra netice itibariyle sonuç alabilecekleri bir yol olmadığı için onları yine de zorlayacak gibi gözüküyor. En büyük zorluk ise Türkiye toplumunda, bir Kürdün Laz fıkrası anlatması, Lazların Kürtlerle dalga geçmesi yada çingenelerin, Alevilerin, Ezidilerin türlü nedenlerle kötü gösterilmesi, dalga geçilmesi, aşağılanmaları gibi, yüzeysel olarak bakılınca her ne kadar masum gözükse de toplumun her tarafına yaydırılan gizli ırkçılığın da en somut göstergelerinden birisi duruyor karşılarında. Türkiye'de çingenelerin bir çoğu kendilerini farklı etnik kimliklere sahip kişiler olarak tanımlıyorlar. Nasıl ki, Zaza Kürt tartışması bir dönem "dışarıdan bakan bir insan" için çok fazla anlamlı gelmiyor ve hepsini komple Kürt olarak tanımlıyorduysa, bu gün çingeneler de kendilerini alt kimlikler ve hatta farklı etnik kimliklere sahip kişiler olarak tanımlıyorlar. Biz ise dışardan baktıkça hepsine Çingene yada Amerika Birleşik Devletleri�nden aşırma değimle "Esmer Vatandaş" gibi ilginç bir tanımlama yapılıyor ve biz hepsini aynı kategoriye sokuyoruz. Son yıllarda ise çingene yerine moda olduğu üzere çingene yerine ise Roman kelimesi kullanılmaya başlandı. Bu kelimeyi kullanmaya yönelmelerinin en bilinen nedeni kuşkusuz ki, o kaçmak istedikleri, aşağılandıkları, hakir görüldükleri, hırsız, fuhuş yapan, uyuşturucu satan kişiler olarak görülmek istenmemeleri farklı olduklarını, bu kelimeye yüklenen sıfatları hak etmediklerini vurgulamak için en basit yolla isim değiştirerek çingene yerine Roman kelimesine sığınmaktan başka bir şey değil.

Kendisiyle barışık, meslek sahibi değim yerindeyse biraz mürekkep yalamış olanlar hangi sıfat kullanılırsa kullanılsın bundan herhangi bir rahatsızlık duymadıklarını açıkça vurguluyorlar. Ancak, kendi içine kapanık yaşayan, gelir düzeyi, yaşam standardı, çalışma koşulları gibi bütün yaşantısında Türkiye'nin en kötü durumuna sahip olan Çingeneler, ısrarla Çingene kelimesinden kaçıyor ve oldukça sert tepkiler gösteriyorlar. Buna karşı sosyal çevresinde çingenelerden başka insan olanlar Irkçılık boyutunda elbette ki değil ama göğüslerini gere-gere Çingene olduklarını açıkça belirtiyorlar. Bu, kelimeyi küfür olarak algılayan-algılatılmış insanların kolayca anlayabilecekleri bir şey olmamakla birlikte onlar için adları ve soyadları kadar çok doğal bir olgu. Bu tartışılan iki terimin dışında Türkiye'de yaşayan çingeneler "Poşe, Mıtrip, Beyzade, Karaçi, Elekçi, Kıpti, Arabacı ve Esmer Vatandaş, Asık" olarak da tanımlanıyorlar.

Buçuk millet mi, en ari ırk mı?

Anadolu'da oldukça bilinen ve dünya üzerinde yaşayan halkları tanımlamak için kullanılan "72.5 millet" (Yetmiş iki buçuk millet) cümlesinde rivayet odur ki, buçuk millet olarak tanımlanan grup çingenelerdir. Bu, bir anlamda farkında olunmadan aşağılamak için, bilinç altlarında yatan gizli bir ırkçılığın en somut göstergelerinden birisi olurken, insan merkezli bir inanç olan Aleviler, bu felsefelerine en önemli referanslardan birisi olarak "73 Millet" tanımlaması yapmalarını gösteriyorlar. Bu bir anlamda; onların etnik kökenleri her ne olursa olsun, insanları bir bütün olarak ele aldıklarını, herhangi bir ayrım yapmadıklarının göstergesi. Elbette ki, Türkiye'de azınlık konumunda olan ve günden güne asimilasyonda eritilen Alevi kitlesinin bu tanımlaması çingeneler için yeterli olmuyor. Toplumun önemli bir bölümü tarafından hala "buçuk millet" olarak tanımlanmaya ve yeryüzünden silinmeye devam ediliyorlar. 1936 Yılında Hitler'in Nasyonel Sosyalist Partisi'nin iktidara gelmesiyle birlikte yürütülen Faşist kampanyalarda Yahudilerle birlikte, "buçuk millet" olan Çingeneler de hedef alındı. Hitler'in ordusu, gittiği her ülkede ari ırktan olmadığını kabul ettikleri Çingeneleri öldürerek yok etme yolunu seçti. 1939 ve 1945 Yılları arasında süren 2. Dünya Savaşı sırasında öldürülen çingeneler için Ukrayna'da bir anıt yaptırma uğraşında olan Volomodir Zolotarenko, Yahudilerin ekonomik olarak güçlü olmalarından ötürü seslerini dünyaya duyurabildiklerini, kendilerinin ise bir anıt yaptırmak için dahi uzun süredir para toplamalarına rağmen yeterli miktara ulaşamadıklarından yakınıyor. Zolotarenko, Çingenelere karşı yürütülen soykırım politikası nedeniyle savaş bölgelerinde yaşayan çingenelerin yüzde 80'inin öldürüldüklerini iddia ediyor.

Türkiye'nin çingeneler konusunda en saygın araştırmacılarından birisi olarak kabul edilen �kendisini bu alanda faaliyet gösteren ender çingenelerden birisi olarak tanımlayan - Yazar Mustafa Aksu, Zolotarenko'nun dile getirdiği, çingenelerin büyük kayıp vermelerine neden olan "ari ırk" meselesine faşistleri çok kızdıracak oldukça farklı bir perspektif kazandırıyor. Aksu'ya göre, ari ırk yaratma peşinde koşan Faşistler, farkında olmadan dünyanın en ari ırkını yok ediyorlardı. Elbette ki, Aksu bu cümlesinin hemen ardından faşistlerle ayrıştığı noktayı açıklama ihtiyacı duyuyor. Çingenelerin ari olması yada olmamasının kendisi açısından hiçbir öneminin olmadığını, bunun övünülebilecek, bu etnik yapıyı diğer etnik gruplardan üstün gösterecek bir özellik olmadığını vurguluyor. Kısacası, tezata dikkat çekmek için böyle bir örnekleme yoluna gitmek zorunda kaldığını belirtiyor. Aksu'nun dikkat çektiği ve çingenelerin Ari olarak kalmasının nedeni elbette ki kendilerinin ari bir ırk peşinde koşmaları, kendilerine dış dünyayı kapatmaları değil, tam aksine dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, farklı etnik ve dinsel gurupların çingeneleri dışlamalarından kaynaklanıyor. Bu yazı içerisinde elbette ki, çingenelerin dışlanmalarının nedenlerini daha ayrıntılı olarak görebileceksiniz. Ama Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı�nın geçtiğimiz yıllarda yayınladığı ve "Çingenelerin de Müslüman oldukları, onlarla evlilik yapılabileceği" yönündeki belki masumane olarak hazırlanmış olan fetva, bir anlamda onların ari olarak kalmalarının nedenlerinden de birisini gözler önüne seriyordu. Sosyal etmenlerin yanında; çingenelerin gerek ekonomik nedenler, gerekse yaşam tarzları gereği kentlerin içlerine girmemeleri -yada alınmamaları-, sürekli hareket halinde olmaları, yerleşik bir yaşam modelini benimsememeleri, Türk ve Müslüman olduklarını söylemelerine rağmen, bunun "gereğini yerine getirmelerine" kendi kültürel değerlerinden vazgeçmemeleri ve kimliklerini Türk-Müslüman gibi hakim etnik kimlik ve dini benimsemeleri Çingeneliklerinden vazgeç(e) memelerinin, ari olarak kalmalarında en büyük nedeni oluşturuyor. Aslında bu gün yaşadıkları sıkıntıların temel kaynak noktası da, çingenelerin kendi yaşam tarzlarında ısrar etmeleri ve her şeye rağmen mutluluğu tercih etmeleri. Ulaşılabilir Yaşam Derneği UYD'nin Türkiye'nin çeşitli illerinde yaptığı dokümanter film çalışmasında yaşlı bir kadın aç-susuz kalsalar da her şeye rağmen aynı yaşantıyı sürdürmek isteyeceklerini, bundan vazgeçemeyeceklerini belirtiyordu. Bu hepsinin olmazsa da önemli bir bölümünün kendi tercihi ve özünde dışardan o pek de beğenilmeyen yaşantılarını sürdürmekten oldukça memnun olduklarının açık bir itirafıydı. Bir kişinin söylemiş olduğu bu cümle, Çingene kamuoyunda kendisine oldukça destek buldu. Görüştüğümüz Çingeneler türlü nedenlerle aç yada susuz kalsalar da en azından aşağılanmadıkları bir dünyada var olmalarının kendilerine yettiğinin altını kalın-kalın çizdiler.

2- T.C. Anayasası�nda adı geçen tek azınlık çingenelerdir

Tüm var olan etnik azınlıkları reddeden ve "Türk ırkı" temeli üzerine şekillendirilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kurulduğu günden bu yana "gayri-müslüm" olarak tanımlanan ve Lozan Anlaşmasının bir maddesi olduğu için kabul etmiş olduğu azınlıklar dışında, Türkiye�de yaşayan yaklaşık 36 farklı etnik kimliğin hiç birisini varlığını kabul etmemiştir. 80 Yıllık süre içerisinde 29 kez ayaklanmış olan ve bugün en önemli sorun olarak karşımızda duran yaklaşık 20-25 milyonluk bir kitleyi direkt ilgilendiren Kürt sorununa ismi dahi yeni- yeni ve gayri resmi ifadelerde konulmaya başlandığına dikkat edilirse sayıca küçük olan ve Osmanlı İmparatorluğu�ndan bu güne farklı zamanlarda sistemin gazabına uğramış, kısmen asimile edilmiş halkların, devlete karşı suskunluğunun nedenini anlayabiliriz. Son yıllarda Avrupa Birliği'ne yönelik yapılan düzenlemelerde Kürtçe yayın yapılması ciddi bir sansür ve zaman darlığıyla göstermelik olarak yapılsa da, bu gün devletin gizli raporları haricinde Kürtlere yada Türkiye'deki diğer etnik-dinsel azınlık adları hiçbir resmi belgede geçmemektedir. Bununla birlikte Çingeneler bu Türkiye Cumhuriyeti'nin temel yasa kitabında kendilerine yer bulabilmiş olmaları ilginç bir ironi yaratmaktadır. Bu gün çingenelerin adlarının yer aldığı Anayasa hükmünün ırkçı bir boyutunun olduğu hemen her kesim tarafından kabul edilse ve madde içerisinden kaldırılacağı söylense de, Çingenelerin Anayasa içerisinde yer almasının nedenini, sistem perspektifinden bakarsak anlamak pek olanaklı değil. Olanaklı değil; çünkü Türk devleti, tek ırk yapılanmasını bozacak, bu ülküye zarar verecek tüm etnisiteleri yok saymış ve üzerlerinde yoğun bir asimilasyon politikası yürütmüştür. Yıllardır katliamlara maruz kalan ve hala en öncelikli tehlike olarak gösterilen Kürtler ve Aleviler buna en somut iki örnek olarak gösterilebilir. Ama bu, sistemin çingeneler konusunda kendi içerisinde çeliştiği gerçeğini değiştirmiyor. Bir yandan sosyal hukuk devleti, Cumhuriyet, Demokrasi gibi kavramlara bolca yer veren sistem, öte yandan bir etnik azınlığı arsızca hala uygulanan yasa maddeleri içerisinde tutabilmektedir. Çingenelerin hiç değilse biz Kürtlere göre daha "şanslı" oldukları, resmen tanındıkları anlamına gelen, onlara "Anayasal Meşruiyet" kazandıran; 14 Haziran 1934 Tarihinde çıkartılan 2510 Sayılı İskan Kanunu�nun 4. Maddesi. Bu madde, Nazi Almanyasındaki "Yahudiler ve Köpek giremez!" tabelalarının asıldığı mekanlara belirli ırktan insanların girişinin engellenmesi yada Irkçılığın hüküm sürdüğü dönemdeki Güney Afrika Cumhuriyeti yada ABD gibi ülkelerde, siyahların bazı bölgelere sadece siyah oldukları için girmesinin engellenmesi gibi, "Türk ırkından olmayan �. ". Türk kültürüne bağlı olmayan; Anarşistler, göçebe Çingeneler, casuslar". (ve devam ediyor) Türkiye'ye muhacir olarak giremezler" ifadesi. Türkiye, bir yandan çingeneleri, Türk kültürüne bağlı olmadıkları için muhacir olarak kabul etmezken, öte yandan tek ırk ülküsüyle çelişir bir şekilde, içeride yada dünyanın herhangi bir yerinde çingenelerin varlığını kabul ediyor. Bu yazıyı okuyan birilerine fazla abartı olarak gelmiş olabilir fakat Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin temel felsefesinde, Türkiye'de bulunan -elbette ki yok sayılan- azınlıkların dışarıda da olamayacağıdır. Nitekim, yıllar yılı Irak, İran ve Suriye�de yaşayan Kürtleri bile iç korku nedeniyle Kürt olarak tanımlamayan devletin, içeride 2-2.5 milyon civarında oldukları söylenen çingene gerçeğini herhangi bir nedenle de olsa kabul etmesi, en azından yıllardır yok sayılmış bir halkın bireyi olarak bize, devletin yaptığı inanılmayacak derecede büyük bir hata olarak gözükmektedir.

Tozlu raflar ne içindir?

Yasa her ne kadar 1934 tarihli olsa ve tozlu raflarda unutulduğu düşünülse de 1989 Yılında Jivkov rejiminden kaçan Türklerle birlikte Türkiye'ye göç etmek isteyen çingeneler bu yasaya dayanılarak geri çevriliyor ve devlet ırkçı bir yaklaşımı çingenelere karşı sergilemekten geri durmuyor olması, devletin işine geldiği takdirde bir takım eski yasaları hatırladığı ve kendisine hukuki dayanak yaptığı gerçeğini bir kez daha göstermektedir. Nitekim Rum azınlığa ait kilise vakıf binalarına 1970�li yıllardan itibaren el konulmasında da 1936 Tarihinde çıkartılan bir yasa hukuki dayanak olarak gösterilmiştir.

Çingenelerin adları gösterilerek hedef alındıkları ve kamusal alana girişlerinin resmen engellendiği yasa maddelerinden bir diğeri ise Polisin disiplinine, merasim ve topluluklardaki rolüne ve Polis Karakolları teşkilatı ile Vazifeye dair talimatnamenin 134. Maddesinin 5. bendinde esaslı �mesleği olmayan çingeneler� hükmü ırkçı bir yaklaşımla korunuyor.

Türkiye'nin İçişleri Bakanı olan Kürt kökenli Abdülkadir Aksu, 2002 Tarihinde Nüfus müdürlüklerine gönderdiği 782-700/13848 tarihli genelge ile vatandaşlığa alınacakların dilenci ve çingeneler ile ilişkilerinin olup olmadığına dair sıkı bir araştırma yapılması talimatını veriyordu. Bunun anlamı, casuslarla, anarşistlerle bir tutulan Türk ırkından ve Türk Kültüründen gelmeyen çingenelerin dilencilerle de bir tutuldukları ve T.C. Yurttaşı olmalarının engellendiğinin bir göstergesi. Her üç maddeyi bir araya getirdiğimizde, 1930'lu yıllarda başlatılan ırkçı uygulamaların; her ne kadar ırkçı olmadığını beyan eden kavmiyetçi bir yapıyı savunan AKP iktidarının da Müslüman olan kişilerin çingene etnik kimliğine sahip olmaları durumunda vatandaşlığa kabul etmediğini ortaya seriyor. Elbette ki bu gün artık tüm dünyada bir suç olarak kabul edilen ırkçılık, ırkçılığa karşı uluslar arası anlaşmaların altına imza atmış olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından bizzat sürdürülüyor. Muhafazakar yapısıyla bilinen bir İnsan Hakları Örgütü olan MAZLUM-DER Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Halim Yılmaz "ayıp" olarak tanımladığı bu cümlelerin yasalardan çıkartılması için 2003 Yılında meclisteki tüm milletvekillerine mektup gönderdiklerini ve her fırsatta konuyu hatırlattıklarını dile getirmiş olmalarına rağmen aradan geçen 3 yılda tüm vaadlere rağmen değişikliklerin yapılmamış olmasının kabul edilemez olduğunu belirtiyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde görev yapan ve Mustafa Aksu�nun isim vermeyerek "Akl-ı Evvel" olarak tanımladığı bir vekilin ise Nazi rejiminde bile yapılmayan bir şeyi yapmaya giriştiğini ve "Çingene" yerine "Roman" kelimesinin resmen kabul edilmesini istediğini belirtiyor. Aksu, kendisini "Çingene" olarak tanımlarken, "Roman" olarak tanımlayanlara da saygı duyduğunu, insanların kendilerini istedikleri şekilde tanımlama haklarının bulunduğuna dikkat çekerek büyük bir şaşkınlık içerisinde, bir yasayla, bir halkın adının nasıl değiştirilebileceğini soruyor. Bu cüretin nasıl yapılabildiğini anlamaya çalışsa da, işin içerisinden çıkamadığını ve kabul edilmez bir yaklaşım olduğunu belirtirken, sözcüklerin bu olayı aktarmada yetersiz kalacağını belirterek, "sözde" çingeneler lehine yapılmak istenilen bu değişiklik konusunu kapatmayı seçiyor.

Türkiye'de Meclisin el attığı ve kökten resmi bir ad değiştirme operasyonu yapılırken Alman Etnolog Rudiger Benninghaus, Avrupa'da yaşayan çingenelerin de Çingenelikten kurtulmak ve roman olabilmek için büyük çaba sarf ettiklerine dikkat çekiyor. Benninghaus, Avrupa'da yaşayan bir çok kişinin Kilise kayıtlarından yola çıkarak geçmişini araştırmaya giriştiğinde atalarının "Çingene" çıkmasının önemli bir bölümü üzerinde yıkıcı bir etki yarattığını belirtirken, Sosyolog Suat Kolukırık sorunun bir anlamda küreselleşmeyle paralel olarak yıkıcı etkisini günden güne arttırdığını belirtiyor.

Rum diye yollanan çingeneler

Türkiye'nin birkaç defa karşılıklı anlaşmalarla, birkaç defa da şiddet uygulayarak (Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, Kıbrıs Meselesi v.s. gerekçelerle) Anadolu'dan çıkarttığı Ortodoks Yunanlılarla birlikte önemli oranda çingenenin de Yunanistan'a yollandığı iddia edildi. Türkiye'de özellikle Hacı Hüsrev civarında yaşayan Ortodoks Çingenelerin özellikle 1922 ve 1930 yılında yapılan mübadele döneminde Yunanistan'a gönderildiğini söyleyen Yunanlı Sosyolog Yiannis Georgiou, bu kişilerin, dünyanın her tarafına yayılan Çingenelerin yaptıkları gibi bu gün kendilerini Yunan olarak tanımladıklarını ve ülkenin genel kültürünün bir parçası olarak gördüklerini söylüyor. Georgiou, Türkiye'den göç etmiş olsalar bile Yunanistan'da herhangi bir uyumsuzluk yaşamadıklarını, İstanbul Çingeneleriyle aralarında bariz kültürel farklılıkların geliştiğini belirtirken, dünyanın hemen her ülkesinde var olan çingenelerin tek bir kültürü olduğunun iddia edilemeyeceğini söylüyor. Türkiye'den Rum diye göçertilen Çingenelerin önemli bir bölümünün Atina'ya yerleştiğini belirten Yiannis Georgiou, kimliklerin korunmasında entegrasyonun önemli olduğunu iddia ederek, kendi dil ve kültürlerini koruyarak çingenelerin bulundukları ülkelerde entegrasyonlarının sağlanması durumunda kültürel yozlaşmanın önüne geçilebileceğini, Çingenelerin ırkçı ayrımcılığa maruz kalmayacağını iddia ediyor.

En yoksul halk

Türkiye'de çingene semtlerinde yaşayan insanların yaşam standartlarının birbirlerine yakın olduğunu, bu bağlamda Meryem Tuna ve Zekâvet Nuran Oğuz ile birlikte Mart 2006 tarihinde tamamladıkları"Menemen Çingenelerinin Sosyo-Kültürel Özellikleri" adlı araştırmalarının emsal teşkil edebileceğini belirten Dr. Suat Kolukırık, küreselleşmenin getirdiği yoksulluğun çingeneleri tehdit eden en önemli neden olduğunu belirtti. Kolukırık, Avrupa Birliği sürecinde saha araştırması yapılmadan hiçbir çözüm önerisinin gerçekçi olmadığını da belirtirken S. Demirel Üniversitesi sosyoloji bölüm akademisyenlerinin yaptıkları araştırmanın çarpıcı sonuçlarını bizimle paylaştı. İşte araştırmadan çarpıcı başlıklar.

Çocuk yaşta evlilik

Çingenelerde evlilik oranı oldukça yüksek. Yüzde 87.1 oranında insan evli olduğunu beyan ederken 2.9 boşanmış olduğunu beyan ediyor. Kızların yüzde 48.6 'sı 16 ve altı yaşlarda evlendirilirken, yüzde 24.6'sı "evde kalmış sendromu kız" sendromu yaşadığı 16 ile 18 yaşın altında evleniyorlar. Araştırmada; Erkeklerde de evlilik yaş ortalaması paralellik gösterirken askere giden Çingene çocuklarının eş ve çocuklarını ailelerinin yanına bıraktıkları ortaya çıkıyor. Yüzde 54'lük bir kesim "konuşarak" evlendiğini beyan ederken, üçte birlik bir oranın görücü usulüyle, 11.4'ü ise "kaçarak"evleniyorlar. Çingenelerde var olan iddiaların aksine dışarıya kız vermeye toplumun büyük bölümünün olumlu yaklaştığı da ortaya çıkarken ancak yüzde 2.9 luk bir oran akraba evliliği yapıyor. Babanın statüsü, kızın geçmişi ve kendilerince olumlu bulunan özellikleri başlık parasının miktarında belirleyici olurken, 400-500 YTL'den 5 Bin YTL'ye kadar başlık parası alınıyor. Aylık ortalama 300-400 dolar geliri olan kalabalık bir aile için verilen rakamların hayati önemine vurgu yapılırken araştırma, Çingenelerin yetim erkeklerden başlık parası almadıklarını da ortaya çıkarttı.

3-Türkiye'de yaşayan çingenelerin ekonomik ve sosyal durumlarına bilimsel bir perspektif kazandırmak için yola çıkan Meryem Tuna ve Zekâvet Nuran Oğuz ile birlikte Mart 2006 tarihinde tamamladıkları "Menemen Çingenelerinin Sosyo-Kültürel Özellikleri" adlı araştırmayı gerçekleştiren Sosyolog Dr. Suat Kolukırık, AB sürecinde çingene sorunlarına çözüm bulunmak isteniyorsa, öncelikle onlar hakkında yaşamın her alanında araştırma yapılması gerektiğini belirtti. Kolukırık gerçekleştirdikleri araştırmadan ilginç veriler aktardı. İşte 75 hane halkıyla yapılan anket çalışmasından çıkan sonuçlar


Sadece; okur ve yazar

Çingenelerin, tüm sorunlarına "neden" olarak eğitimsizliği, "çözüm�"olarak da eğitimi gördüklerini hemen her platformda dile getiriyorlar. Bununla birlikte yapılan araştırma gösteriyor ki, çingene toplumu tüm söylemlerine rağmen eğitime yeterli önemi vermiyor. Yapılan araştırma da okur-yazar olmayanların oranının yüzde 30 yada başka bir değimle her üç kişiden birisinin okuma-yazma bilmediği ortaya çıkıyor. Yüzde 7.1 lik kesim sadece okur-yazar iken, 27.1'i İlkokul mezunu, Yüzde 17.1'i ortaokuldan terk yüzde 2.9 ise ortaokul mezunu. Üniversitede okuyan Çingene gençlerinin oranı bindelik dilimlerde sıfır ile bir arasında yer alacak kadar küçük ken 5.7 si lise mezunu, 2.9 u ise liseden öğretimi terk etmiş durumda.

Her meslek var ama�

Hindistan'dan çıktıkları ve tüm dünyaya yayıldıkları ağırlıklı olarak iddia edilen çingenelerin, ilk olarak İran Hükümdarına İ.S. 2. Yüzyılda Hint hükümdarı tarafından yollanan müzisyenler ve dansçılar olduğunu belirten Enis Tütüncü, yüzyıllara göre çingenelerin yaptıkları meslekleri şu şekilde sıralıyor: 7. yy'da Suriye'de Su sığırcılığı, 8. yy'da sığır yetiştiriciliği, 9. yy'da Bizans Ermenistan'ında at yetiştiriciliği ve bunların Hindistan'a satışı, 10. yy'da seyislik ve nalbantlık yapıyorlar. Osmanlı İmparatorluğu'nun İstanbul'u almasıyla birlikte bu kente seyis olarak getirilen Çingenelerin, aynı zamanda ordunun donatım işini üstlendikleri, Balkanlarda Osmanlılar için madencilik yaptıklarını belirtiyor. Nadir de olsa farklı alanlarda başarılı olmuş kişilere rastlansa da, çingenelere ağırlıklı olarak ikincil derecede önemli işler verilmiş, yaptırılmıştır. Bu gün ise haklarında tek bir meslek grubunda yer aldıklarını belirtmek oldukça zordur. Bununla birlikte bilinenlerin aksine, ağır iş kollarında ve kimsenin yapmak istemediği işlerde görevlendirildikleri, istihdam edildikleri bir gerçektir.

Türkiye çingeneleri bilinenin aksine en fazla mevsimlik işçi olarak çalışıyor. Ankete katılanların yüzde 21.4'ü mevsimlik olarak çalışabildiğini belirtirken, ikinci "meslek gurubunu" ev hanımları oluşturuyor. Yüzde 18.4. Çingenelerin meslekleri olarak görülen müzisyenlik mesleğini nüfusun sadece 4.3 ü yaptığını beyan ederken, 5.7 si hurdacı, 1.4'ü boyacı, şoför ve memur, 4.3'ü özel yada resmi bir kurumdan emekli olduğunu belirtiyor. Çingeneleri geleneksel mesleği olan nalbantlık, at yetiştiriciliği gibi alanlarda bu gün kimse çalışmazken, Yüzde 1.4 lük kesim bakkal olduğunu söylüyor. Yine aynı oranda elektrikçilik yapan çingenelere rastlanırken, yüzde 7.1 i herhangi bir mesleği olmadığını söylüyor. Çingenelerin dışarıdan yaptıkları -müzisyenlik dışında- tek iş olarak görülen sepetçilik yüzde 14 olurken, fal bakarak yaşantılarını devam ettirenler yüzde 5.7 lik bir kesimi oluşturuyor.

Bir ay, 5 kişi toplam: 345 $

Çingenelerin yüzde 30' luk oranı aylık gelirinin 200 YTL'nin altında olduğunu beyan ederken 201 ile 300 arasında gelir elde edenlerin oranı yüzde 20, 301 ile 400 YTL arasında geliri olanlar yüzde 29' luk bir kesimi oluşturuyor. Çingenelerin 500 YTL ve üzerinde gelire sahip olanların oranının yüzde 21. Dr. Kolukırık her ailede ortalama 2 çocuğun var olduğu düşünülürse çingenelerin açlık sınırının çok altında yaşamak zorunda kaldıklarının bariz bir şekilde görülebileceğine dikkat çekerken, uzmanlar bu standartta yaşamanın insanları farklı arayışlara yöneltebileceğinin altını çiziyor. Yapılan araştırmalarda çingenelerin önemli bir bölümünün yüzde 80'e yakınının kayıt dışı olarak tanımlanan alanda faaliyet gösterdiklerini ortaya çıkartırken, büyük bir çoğunluğun sosyal güvenliklerinin de olmadığı ortaya çıkıyor. Çingenelerin yüzde 74'ü Yeşil Kart sahibiyken yani herhangi bir geliri yokken, yüzde 20'si SSK, yüzde 5.2'si ise Bağ-kur'dan sigortalı.

"Buçuk millet" kaç milyon?

Türkiye'de, nüfus sayımında etnik köken sorulmadığı için kesin veriler mevcut olmazsa da, özellikle yabancı kaynaklara dayanılarak sayıları yaklaşık olarak 2-2.5 milyon olarak belirtilen çingenelerin yaşadıkları sorunların temelinde yatan en önemli nedenlerden birisi, kendilerine yönelik ayrımcı tutumlar nedeniyle çoğu zaman kent dışında yaşamak zorunda bırakılmış olmalarıdır. Bu konuda; Çingenelerin yerleşik bir kültürü benimsememesinin getirdiği nedenler, yerleşik bir yaşamı benimseyen kentli insanlarla arasındaki kendileri açısında hayati çelişkiler gösterilse de, çingeneler kendilerinden vergi alınmayan yada mesleklerini icra ettikleri dönemlerde bile kent içlerine sokulmamış olmaları, onlara yönelik ırkçı yaklaşımların yüzlerce yıldır sürdürüldüğünün en açık göstergesidir. Özellikle 1960'lı yıllardan itibaren Türkiye'de yaşanan göç dalgasıyla birlikte genişleyen kentler, çingenelerin "sadece başını sokabilecek" kadar bir büyüklükteki derme-çatma evlerinin de , şehirlerin içerisinde kalmasına neden oldu.

Bir kez daha sürgün ediliyorlar

Çingene mahalleleri içlerine alınmasalar da, genişleyen kentler bu küçük mahalleleri zamanla çevrelediler. Bu genişlemeyle paralel olarak, bu mahallelerin kentlerin merkezinde kalması ve arazi rantının yükselmesi nedeniyle çingeneler türlü yollarla bir kez daha kent dışına sürüldüler. AKP'li İstanbul Büyükşehir Belediyesi�nin Türkiye�nin en büyük çingene mahallelerinden olan Sulukule�yi "Kentsel Dönüşüm Projesi"çerçevesinde çingenelerden "temizleme" operasyonu bunun en somut örneklerinden sadece bir tanesidir. İstanbul'da; büyük iş merkezlerinin açılmasıyla bir anda arazi rantının yükseldiği İçerenköy, İstanbul'un merkezi olarak kabul edilen Taksim�e bir adım uzaklıktaki Hacı-Hüsrev, tarihi dokusuyla genişleyen turizm sektörünün gelecek on yılda merkezi konumundayer alacak olan Topkapı'daki Sulukule bu mahallelerin sahip oldukları arazi rantının büyüklüğünü göstermesi bakımından önemlidir. Bütün bu yüksek ranta rağmen, Çingenelerin yaşadıkları mahalleler de barındıkları evler; günümüz asgari standart yaşamı için gerekli olan temiz su, elektrik, tuvalet ve mutfak, banyo, oturma ve yatma odalarından mahrumdur. Çingeneler genel olarak 12 ile 16 metre kare arasında değişen tek göz odalarda yaşamlarını sürdürmektedirler. Genellikle çok çocuk sahibi olan ve geniş aile olarak tanımlanan birkaç neslin bir arada yaşadığı bu evlerde sağlık sorunları bir yana, çocukların psikolojik olarak da olumsuz etkilenmeleri söz konusudur. Elbette ki, anne-baba konumundaki kadın ve erkeğin birlikte olmak gibi tamamen özel durumlar büyük sıkıntı yaratmaktadır. Akdeniz Üniversitesi Öğretim Görevlilerinden Suat Kolukırık, çingene mahallelerinde bu nedenle geliştirilen bir çok saha çalışmasında kendilerine aktarıldığını anlatıyor.. Bunun için bulunan yöntem ise kişiden kişiye değişmesine rağmen, çocukları türlü bahanelerle evden uzaklaştırma, ödül vaad edilen iş "öylesine" vermeler yapılan görüşmelerde belirtilmiş. Kolukırık isim vermeden anlatıyor: �Adam eve gelmiş ve eşiyle birlikte olmak istiyor. Tek göz oda ve içeride bir sürü çocuk var. Onları uzaklaştırmak için boş bir kibrit kutusu onlara veriyor ve içerisini karıncayla doldurup getirene ödül vereceğini vaad ederek dışarı gönderiyor. Bu ve benzeri olumsuz şartlar sağlıksız bir cinsel ilişkiye neden olurken, özellikle kadınların bu durumdan çok olumsuz etkileniyorlar.�
Çocuk sayısına bakılması durumunda kadın ve erkeğin çocuklarını sık sık dış görevlere göndermek zorunda kaldıkları, çingeneler arasında esprisi yapılan konuların başında gelse de sorunlu birlikteliklerin, farklı yollarla aile içerisinde huzursuzluğa neden olması ve bundan da en çok gelişme dönemindeki çocukların etkilendikleri bir gerçek.

4-Mutlu çocuklar

Yapılan araştırmalar, 40'lı yaşlardaki bir çingene ailesinde en az 4 çocuğun bulunduğunu gösteriyor. İleride ayrıntılandırılacağı üzere yaşam standartları oldukça düşük olan bu aileler, çocuklarına sağlıklı büyümeleri için gerekli fiziki ve psikolojik desteği sunmakta yetersiz kalıyorlar. Bu, anne ve çocuk ölümlerinde çingenelerin Türkiye ve Dünya ortalamasının oldukça üzerinde bir kayıp vermelerine yol açıyor. Elbette ki koruyucu sağlık hizmetleri ve aile planlaması gibi hizmetlerin götürülmeyişi bu kayıpların artışının bir başka önemli nedenlerinden. Tüm olumsuzluklara rağmen, Çingenelerin düzenli bir işlerinin olmaması ailelerin zamanlarının büyük bölümünü çocuklarının yanında geçirmeleri, mahallede yaşayan insanların birbirleriyle çok fazla sorun yaşamamaları gibi etmenler bu çocukların sosyalleşmeleri ve yaşama bir anlamda erken atılmaları gibi olumlu sayılabilecek sonuçlar yaratsa da, çağdaş yaşam standardından çok uzakta oldukları bir gerçek. Eğlenmeyi ve gülmeyi yaşam felsefesi olarak benimseyen çingenelerin müzik konusunda çocuklarını yetiştirmeleri, onların yaşamın doğal bir parçası olarak sazlı-sözlü bir dünyaya gözlerini açmaları, onları bu alanda yetkinleştiriyor. Önce oyun ve eğlence olarak adım atılan müzik ve eğlence sektöründe bu nedenle çok iyi müzik kulağına sahip olan çingene çocukları, yaşamlarını biraz daha profesyonelleşerek kazanabiliyor. Bu çocukların okula gitmemesi her ne kadar akademik bir müzik eğitimi almaları önünde engel olsa da, geleneksel yöntemlerle bu gün Türkiye'de tanınmış çok ünlü ve iyi müzisyenler çıkartabilmiş olmaları bir anlamda bu tezi doğruluyor. Çingeneler aldıkları eğitim de de Türkiye'nin en geri kesimini oluştursalar, çocuklarını okula göndermeseler de, kendi içlerinde yaşamlarını sürdürebilecek eğitimi çocuklarına verebilmektedirler.

Çocuklar okula neden gönderilmez?

Çingene çocuklarının okula gitmemesinde yada gönderilmemesinin nedenleri arasında birincil neden olarak uzmanlar toplumda çingenelere karşı var olan önyargıyı gösteriyorlar. Türkiye'de resmi ve özel sektörde ırkçılığa varan bir yaklaşımla hepsinin hırsız, cahil, madde bağımlısı gibi tanımlanarak işe alınmamaları, ailelerde huzursuzluk yaratıyor ve bu çocuklarına hiçbir şey vermediğine inandıkları okullara ekstra masraf yaparak göndermelerini engelliyor. Yüzde 30 oranında işsiz, yüzde 80 oranında kayıt dışı olarak tanımlanan sektörde çalışan çingeneler, düzenli bir gelire sahip olamadıkları için eğitim giderlerini karşılamakta da oldukça zorlanıyorlar. Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Aydın Elbasan, 8 yıllık zorunlu eğitime geçişin bir anlamda çingene çocuklarının üç yıl daha fazla okumasını sağladığına dikkat çekerken, daha önce sadece okuma yazma bilmeleri için ilkokulu bitirdikten sonra çocukların ortaokula gönderilmediğinin altını çiziyor. Elbasan, eğitim sisteminde yapılan son düzenlemelerin ailelere çok ucuz olarak görülse bile altından kalkabileceklerinden fazla yük bindirdiğini, bunun tüm yasal zorunluluğa rağmen çingene çocuklardaki okullaşma oranını düşürdüğünü belirtiyor.


Çocuğun adı yok

"Sosyal bir hukuk devleti" olan Türkiye Cumhuriyeti'nin çingene yurttaşları, bugüne kadar herhangi bir şekilde ne sosyal, nede hukuk yönünden hak ettikleri hizmeti alamamışlardır. Elbette ki bunun zararını en derinden hissedenler de yine çocuklar -ve yaşlılar- olmuştur. Yaşam tarzları itibariyle resmi kurumlarla pek fazla işi olmayan çingenelerin azımsanamayacak bir bölümünün kimlik kartı dahi yoktur. Yine sürekli olarak karşımıza çıkan ve"buçuk" olarak tanımlanan bu halkın resmi kurumlarda muhatap olduğu muamele onların, sırf resmi kurumlara gitmemek için yeni doğan çocuklarını kayıt ettirmemeye yöneltiyor. Bu ise onların istenmese bile yasal olarak gitmek zorunda oldukları 8 yıllık eğitimi alamamalarına yol açarken, yaşam alanlarını kendi mahalleleriyle sınırlandırıyor.


Örnek kişi kim olmalı?

Bu gün her ne kadar Çingenelerin sorunları tartışılıp çözüm konusunda öneriler sunulsa, medya da tartışılsa da, yaşadıkları sorunların çözümü konusunda çingenelerin yapacakları tercih birincil derecede önem taşıyor. Aykırı olarak kabul edilebilecek, ancak kendilerinin binlerce yıldır hiçbir ortam ve zamanda vazgeçmedikleri yaşam tarzlarındaki ısrar, yerleşik bir düzene geçişle birlikte sorunların çözümünü öneren projeleri yok ediyor. Bu gün çok zengin olmuş ve artık bilinen bir yaşam formatının dışında yaşam süren çingenelerin sayısının hiç de az olmadığına dikkat çeken Aydın Elbasan; çocukların, içerisinde büyüdükleri ve diğer yaşamları görmedikleri bir dünyada, örnek olarak kendi dünyalarından insanları aldıklarını, bunun da meslek yada yaşam tarzı tercihinde önemli belirleyici etmenlerden birisi olduğunu söylüyor: " Ben bir Boşnak mahallesinde büyüdüm. Önce futbol oynayanları gördüm. Onlara özendim. Sonra ise okumaya. Çok zor da olsa üniversiteyi bitirdim ve şu an eğitmen olarak görev yapıyorum. Benim gibi, yaşamış insanların geri dönmesi çingene çocuklarının gelecek tercihi yapmalarında önemli oluyor. Ben Beden Eğitimi Öğretmeni oldum, benden sonra bizim aileden 20 kişi daha bu işi seçti. Ama çingenelerin yetiştirdiği insanlar meslek sahibi olduktan sonra o mahallelere bir daha gelmiyor, gelemiyorlar. Yaşam tarzları değişiyor. Bu kayıp oluyor. Çünkü çocuklara yine geleneksel yaşam modelini süren insanlar örnek olarak kalıyor. Bizim artık onlara dönmemiz ve örnek göstermemiz, onları alıp bir yerlere sürüklememiz gerekiyor"

Teknoloji ve Çingeneler


Bütün bunların yanında teknolojideki ilerlemeler, çingenelerin de yaşam tarzlarını çocuklardan başlayarak etkilemeye başladı. Özellikle çocuk ve gençlerin televizyona olan ilgisi, ailelerin elektrik bulunan yerlerde yaşamaya sevk ederken, sosyal ilişkileri kısmen de olsa zayıflattı. Akşam eğlencelerinin yerini -şimdilik- düşük bir oranda da televizyonlar alırken, birebir olmazsa da çocuklar için örnek alınacak kişi sayısında artış sağlanması çelişkilere rağmen tek olumlu yön. Elbette ki Türkiye televizyonlarının "örnek kişi"olarak sundukları kişilerin niteliği ve o insanların yaşantılarına sunacağı "örnek" katkı ayrı bir yazı mevzusu.
Bütün bunlarla, okuma-yazma oranının düşüklüğü ve okuma-yazma bilenlerin genellikle ilkokul mezunu olup sadece okumayı bilmeleri, hakim bir konumda bulunamamaları şimdilik evlerinde sıfıra yakın bir oranda bulunsa da bilgisayar ve internetin sunduğu imkanlardan mahrum bırakıyor. Bununla birlikte yasadışı işlerin yoğun olduğu, kap-kaç'a bulaşan çingene çocuklarının tüm her şeye rağmen son model cep telefonları kullanmaları belki teknolojinin en yoğun ve işlevsel olduğu tek alanı oluşturuyor. Elbette ki bu aletlerin elde edilmesi ve işlevselliği de farklı bir tartışma konusu.
Uzmanların eğitim konusunda dikkat çektiği bir başka önemli konu da, okuma yazma bilmeyen kişilerin, ehliyet alamamaları, otobüslerin istikametlerini bilememeleri gibi nedenlerle, bu insanların şehirlerin içlerine girmelerini engellediği ve bunun da geleneksel yapının, içe kapanıklığın devam etmesine neden olduğu. Bu noktada, farklı mahallelere türlü nedenlerle giden çingenelerin, yerleşik beyazlarca potansiyel hırsız olarak görülmeleri, kamusal alanlarda hor görülmeleri, aşağılanmaları gibi etmenlerin de çok önemli etmenler olduğunu belirtmeliyiz. Araştırmacı Mustafa Aksu, çingenelerin potansiyel hırsız olarak görülmesine isyan ederken, Türkiye'de yüzlerce milyar dolarlık yolsuzlukları yapanlar arasında hiç çingenenin olmamasına dikkat çekiyor: " Türkiye çingeneleri tarihin hiçbir döneminde devlete sıkıntı vermemiştir. Soruyorum size: hazineyi soyanların arasında bir tek çingene var mı? Banka hortumlayanlardan hangisi çingene? Arkadaşlar Türkiye'de yapılan büyük soygunların hiç birisini gerçekleştirenler arasında bir tek çingene gösteremezsiniz bana. Ama bütün bunlara rağmen -çingeneler yolsuzluk ve bunun getirdiği ekonomik zararın- toplumsal zararın en fazlasını yaşamışlardır"

Fuhuş, Uyuşturucu ve Çocuklar

Çingenelere karşı en büyük ön yargılardan birisi de, onların eğlenme-eğlendirme kültürünün yanlış yorumlanmasıdır. Eğlenmeye ve eğlendirmeyi seven, bunu bir yaşam felsefesi olarak bir anlamda benimseyen çingenelerin bu yaklaşımı, elbette ki bu insanlar arasında bulunan bazı insanların farklı tutumları nedeniyle -burada önyargıların katkısını da unutmamak gerek- fuhuş yapan insanlar olarak görülmelerine yol açmıştır. Bu ise özellikle genç kızların ve kadınların daha çocuk yaşta tacize ve tecavüze uğramaları sonucunu doğurmuştur. Resmi kurumlarda görevli zihniyetler bu insanları potansiyel suçlu ve her türlü pis işi yapan kişiler olarak gördükleri için, beyaz insanlarca, ırzına geçilen esmer vatandaşlar hukuk devletinde bu kişileri mahkemeye dahi çıkartamıyorlar. Ancak sosyolog Suat Kolukırık Türkiye'deki, Juan Francisco Gamella da İspanya'daki çingeneler üzerine yaptıkları çalışmalarda fuhuş iddialarına karşı, -tüm tartışmalara ve eleştirilere rağmen- çingenelerde var olan"Bekare" konusunun hala çingeneler için büyük önem taşımasını gösteriyorlar. Bekaretini kaybetmiş olan bir genç kızın erkek ve ailesi tarafından kesinlikle kabul edilmemesi, bu tür durumlarda ciddi bir çatışmanın doğma ihtimali ve gençler üzerinde bu yönlü yapılan büyük baskının yarattığı atmosferin iddiaları büyük oranda çürüttüğünü savunuyorlar.

Bu gün tüm önyargılara rağmen fuhuşun toplumların diğer kesimlerinde gerçekleştirilen orandan çok yüksek olmadığına dikkat çeken uzmanlar, alkol ve madde bağımlılığının çingeneler arasında artış göstermesinin nedeni olarak da egemen sistemi sorumlu tutuyorlar. Aslında verdikleri örnek hiç de yabancısı olmadığımız bir ülkeden yine. Aradaki fark sadece "Siyah" yerine "Esmer" vatandaş kavramı. Amerika Birleşik Devletleri�nin ikinci dünya savaşının hemen ardından ülkesindeki siyahları kontrol edebilmek ve örgütlenmelerini önlemek için kullandığı; alkol uyuşturucu ve fuhuş yöntemlerinin kendileri üzerinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından uygulandığına inanıyorlar. Bu iddialarına en büyük dayanak olarak da bizzat tanıklık ettikleri ve resmi görevlilerin mahallede fuhuş ve uyuşturucuya göz yummasını, teşvik etmesini gösteriyorlar. Sıkı önlemler alınması ve bağımlılar için rehabilitasyon programlarının uygulanması durumunda sorunun kolaylıkla çözülebileceğini dile getirirlerken, madde bağımlılığı ve alkolün çingeneler üzerinde büyük tahribat yarattığının altını çiziyorlar. Her haliyle yaşantılarından memnun olan çingenelerin, madde bağımlısı oldukları takdirde çalışma imkanlarının ortadan kalktığını dolayısıyla bağımlısı olduğu maddeyi satın alabilmek için yasadışı işlere bulaştıklarını, hırsızlık, gasp, fuhuş, cinayet gibi pek çok suç işlediklerini belirtiyorlar. Bu ise Çingenlerin üzerlerinden atmaya çalıştıkları, yıkmaya çalıştıkları önyargıların gittikçe katmerleşmesine neden oluyor. Yaratılan bağımlılıkların bir kısır döngüyü de beraberinde getirdiği, "diğer insanlardan"hiçbir farkı olmayan ve zor bela bir iş bulup çalışan insanların da "potansiyel suçlu" olarak görülmelerinden ötürü işlerini kaybettikleri ve adeta bu kirli ilişkiler çarkının içerisine girmeye zorlandıkları iddia ediliyor. Elbette ki, bağımsız olarak yaptıkları çiçekçilik, bohçacılık, boyacılık vb işlerin de kapanmasına yol açıyor.
0

#5
Kullanıcı çevrimdışı   Esesli 

  • KD ™ Kadim Dost
  • Grup: Yetkili
  • Mesaj sayısı: 5.814
  • Kayıt tarihi: 01-Nisan 08
  • Gender:Male
  • Location:EsEsli
  • Interests:sinema bilgisayar seyahat
Forum İtibarı: 64
Mükemmel
KALDERALAR YA DA HAYMANTOSLAR

Çingeneler veya kendilerine verdikleri isimle Romanlar, Hindistan'ın Pencap-Sind nehir havzası boyunca Pakistan ve Afganistan'ın da içinde bulunduğu bölgelerden MS 1050 civarında İran ve Anadolu üzerinden dünyaya yayılmış Hint-Avrupa kökenli halkın adıdır.
Osmaniye’de Birinci Dünya savaşında yaşanan göçten sonra gelen topluluklar yaşamaktadır. Kendilerine haymantos adı verilir. Aynı zamanda Kayseri, Adana, ve Çorumda yaşayan çingeneler de benzer isimle anılmaktadır.
“Yörelere göre çeşitli şekillerde adlandırılmalarına rağmen Türkiye'deki çingenelerin büyük çoğunluğunun çingeneliği kabul etmediğine ve "çingene" ithamını reddedtiklerine de tanık olunmuştur. Bunun en büyük sebebi, onların gittikleri her yerde horlanmaları, dışlanmaları ve aşağılanıyor olmalarıdır. Çingeneliği reddedişlerinin bir başka ve en önemli sebebi de çingenelerin, Hz. İbrahim'in mancınıkla atılması esnasında meleklerin buna mani olduğu ve melekleri kovalamak için de Şeytan'ın telkiniyle bir bacı ve kardeşin, mancınığın yanıbaşında zina etmesinin neticesi olarak meydana geldiklerine dair halk inancıdır. Bu yanlış inanışa göre, "çin" ve "gen" isimli bacı ve kardeşin zinasından çingene olarak bilinen bu insanlar türemiştir. Çingeneler de, halk arasında yaygın ama yanlış olan bu inanışın farkında oldukları için, haklı olarak bu çingenelik yakıştırmasını reddetme eğilimindedirler.” (Ali Rafet Özkan, Türkiye Çingeneleri)
“Burada çingeneye benzer grublara da temas etmek gerekmektedir. Çünkü ülkemizde çingene olmadıkları halde yerli halk tarafından çingene olarak telakkî edilen gruplar da mevcuttur. Hattı zatında Hindistan ve bir çok ülkede çingenelere benzer grupların varlığı söz konusudur. Ancak bu grupların çingenelerle akraba olup olmadıkları kesinlik kazanmamıştır. Türkiye'deki "Abdallar" da çingenelere benzer gruplardan biridir. Halkımız abdalları çingene olarak kabul etmekte ve onlara çingene muamelesi yapmaktadır. Oysa görüştüğümüz bütün abdal büyükleri, kendilerinin çingene olmadıklarını, hiç bir çingene kelimesi bilmediklerini ve Orta Asya'dan geldiklerini söylemiştir. Yerli halk da çingene gözüyle bakmakla birlikte, çingenelere nazaran geçimlerini düğünlerde ve ramazan aylarında davul zurna çalarak ve sünnetçilik yaparak sağlayan abdallara daha sıcak bakmakta ve onlara "Kivre*" diye hitabetmektedir. Abdal olarak ifade edilen bu grup, genellikle yerli halkın arasında yaşamakta, çingenelerin aksine çocuklarını okutarak devletin çeşitli kademelerinde memuriyetlere yerleştirmektedir. Yaptığımız araştırmalar, bizi esasında abdalların çingene olmadıkları kanaatine ulaştırmıştır. Aslında abdallar mevzûu başlı başına ayrı bir araştırma konusudur. Bu sahada araştırma yapan bazı araştırmacılar da abdalları, çingenelerin dışında mütalaa etmektedir.” (Ali Rafet Özkan, Türkiye Çingeneleri)
Çingeneler'in dinlerine ve inançlarına ayrılmış bölümlerde direk şunlardan bahsedilir:
a) çingenelerin dini yoktur
b)misafir oldukları halklarının dinini benimserler, benimser gibi görünürler...
bir de Romanya ve Macaristan'da şöyle bir mitos vardır:
Çingene kilisesi domuz yağından inşa edilmiştir ve köpekler tarafından yenmiştir...

Çingene mitolojileri

Yerin ve göğün bir zamanlar çok mutlu bir beraberlikleri vardı... Bu beraberlikten beş oğul sahibi oldular; Güneş Kralı, Ay Kralı, Ateş Kralı, Rüzgar Kralı ve Sis Kralı. Ne var ki bu beş çocuk hiç anlaşamazdı, kavga gürültü hiç eksik olmazdı. Ana babaları, bu durum karşısında birbirlerine yaklaşıp bir boşluk oluşturdular bir gün ve hapsettiler oğullarını bu boşluğun içine... Oysa oğulları kavga etmeye devam ediyordu. Bu beş kral, bu boşluktan kurtulabilmek için anne ve babalarını ayırmaya karar verdiler; Ateş ve Sis Kralı babalarına; Güneş ve Ay Kralı ise annelerine saldırdı ama bu mutlu çifti birbirinden ayırmayı başaran Rüzgar Kralı oldu. Yer ve göğün ayrılmasından sonra, çocukların hepsi anneleriyle beraber kalmak, babalarını ziyaret etmek istediklerini belirttiler fakat anne, kendisine saldırmamış olan iki çocuğunu yani Ateş ve Sis Kralları'nı kabul etti ve diğer üç oğlunu göğe bıraktı. Ayrılma anıında, göğe çıkacak olan üç oğul yerin elbisesine tutundular ve elbisenin kalkan kısımlarından dağlar oluştu.
"Tüm İyiliklerin Anası" olarak yer, Orta Avrupa Çingenelerince hala kutsal kabul edilmektedir. Onlara göre yer en baştan beri vardı ve yaratılması gerekmemişti. Yerden; tanrı ve beraberindeki şeytan yaratılmıştır... Dünya bir öküzün boynuzu ucunda dönmektedir onlara göre, eğer öküz kulağını ya da boynuzunu sallayacak olursa depremler meydana gelir... Bir gün öküz kafasının tamamını sallayacaktır ve işte o zaman dünyanın sonu gelecektir.
Yer ve Gök'ün oğullarından bilici kraldır... Ritüel hazırlıkların ardından bir dileği yerine getirebilir, bir kehanette de bulunabilir. "Dil Taşı" olarak da bilinen bir "Yıldırım Taşı" bulunabilir. Bu taş kutsal bir emanet olarak miras yolu ile kavim içinde kuşaktan kuşağa geçebilir. Eğer bir Şans dağı üzerinde bulunursa bu taş, her türlü felaket ve hastalık önlenebilir, hatta bir kehanet taşı olarak da kullanılabilir... Sis Kralı ile sürekli bir düşmanlık halindedir.
Transilvanya Çingenelerine ait bir masalda; yaprakları ufak yıldızlardan, çiçekleri ise ufak aylardan olan, Güneş Kralı'nın imparatorluğunda bulunan bir Güneş Ağacı'ndan söz edilir. Güneş Kralı, bu ağacın tek bir dalını, tek gözlü bir insana hediye etmiştir ve o da bu dal ile ülkesinin insanlarına ölümsüzlük kazandırmıştır
çingene kanı taşıdığını iddia eden üç ana grup bulunmaktadır: kaldera, gitano ve manuşlar.

1. kaldera çingeneleri : yalnız kendilerinin gerçek çingeneler olduğunu iddia ederler. adlarından da anlaşıldığı üzere, çoğu kazancılıkla uğraşmaktadır. rumence’de kazanın adı caldera’dır. önce balkan yarımadası’ndan çıkmışlar, sonra orta avrupa’dan fransa’ya geçip beş kola ayrılmışlardır.

a. lovariler : macaristan’da uzun süre yaşadıklarından dolayı, fransa’da macar adıyla çağrılırlar.

b. boybalar : transilvanya’dan gelmişlerdir ve savaştan önce, evcilleştirilmiş hayvanlarla gösteri yapan çingeneler’in çoğunluğunu oluşturmaktaydılar.

c. luri ya da luliler : bugün de firdevsî’nin anmış olduğu hint kavminin adını taşırlar.

d. çurariler : diğer kaldera çingeneleri’nden ayrı olarak yaşarlar. vaktiyle at alıp satan çurariler, bugün kullanılmış araba alım satımıyla uğraşmaktadır.

e. turko-amerikalılar : avrupa’ya gelmeden önce, türkiye'den amerika birleşik devletleri’ne göç etmiş oldukları için kendilerine bu isim verilmektedir.

2. gitanolar : kendilerine yalnızca ispanya, portekiz, kuzey afrika ve güney fransa’da rastlamak mümkündür. dış görünüşleri, lehçeleri ve gelenekleriyle kalderalılar’dan ayrılırlar. kendi içlerinde ispanyol ya da endülüslüler ve katalonyalılar diye ayrılırlar.

3. manuşlar : orta avrupa’daki çingeneler’dir. muhtemelen indus kıyılarından geldikleri için, kendilerine sinti de denmektedir. üç alt gruba ayrılırlar.

a. valsikanlar ya da fransız sintileri: pazarcılık yapar ve sirklerde çalışırlar.

b. gaygikanlar ya da alman, alsalsı sintiler : bunlar çoğu kez, çingene olmayan, ancak aynı gelenek ve göreneklere göre yaşayan avrupalı göçebelerle karıştırılmaktadır.

c. piemontesliler ya da italyan sintileri : örneğin italya’nın tanınmış ailelerinden buglioneler bu gruba girmektedir.

bu üç grubun dışında ingiltere, irlanda ve iskoçya’da yaşayan gypsieler, kaldera, manuş ve tinkerler’e benzerler. bunlar gezginci kazancılardır ve çingene asıllı olup olmadıkları kesin değildir.

bütün bu ayrımlar elbette keyfidir. bu gruplardan her biri yalnız kendilerinin gerçek çingene olduğunu iddia eder ve diğer grupları kendilerinden aşağı görür. her grubun kendi lehçesi, kendi yasaları ve gelenekleri bulunmaktadır. ancak, çingene kavimleri konusunda her bir grubun kendine özgü bir sınıflandırma tasarımına sahip olması çok daha önemlidir.

kendi kavimlerinin mensupları dışındaki insanları nitelendirmek için, genellikle onların meslekleri belirtilir. işte böylece ursariler, yani ayı oynatıcılarından söz edilir. örnek olarak, romanya’daki değişik çingene gruplarının bir listesi verilmektedir. bu isimler, oldukça farklı bir lonca oluşturan laieşi ve ursari çingenelerince kullanılmaktadır:

blidariler, ahşap mutfak araç gereci yapıp satar.

chivutseler, bunların karıları badanacıdır ve dolayısıyla oturdukları evlerin dış cephelerini her yıl yeniden boyamakla görevlidirler.

ciobatoriler, ayakkabı yapımı ve onarımıyla uğraşırlar.

costorariler, kalaycıdır.

ghilabariler, çalgıcıdırlar.

lautariler, çalgıcı ve lüt yapımcısıdırlar.

ligurariler, ahşap ve araç gereçler yapıp satarlar.

meshteri lacatuşiler, çilingirdirler.

rudariler, ahşap araç ve gereç yaparlar.

salaboriler, duvarcıdırlar.

vatraşiler, çiftçi ve bahçıvandırlar.

zlatariler, ırmak kıyılarında altın ararlar.

kaynak: herman berger, çingene mitolojisi
forum
Çingenelerin Anadolu'ya Gelişi

Yukarıda da bahsedildiği üzere genel kanaat; çingene göçünün V-XI. yüzyıllar arasında farklı dalgalarla Hindistan'dan İran'a olduğu ve göçün buradan, batı ve güney olmak üzere ikiye ayrıldığı doğrultusundadır. İkiye ayrılmış olan bu çingene göç hareketinin iki kolunun bir kısmı, Suriye ve Ermenistan üzerinden Anadolu'ya geçmiştir. Onların Türkiye'ye kesin geçiş tarihleri bilinmemekle birlikte, çingenelerle akraba oldukları kabul edilen Catların 820-834 yılları arasında Araplar tarafından Bizans İmparatorluğu sınırları içinde bulunan Anazarva’ya* (Ain Zebra) sürülmüş ve orada Ermenilerle bağlantı kurmuşlardır. Bunlardan bazılarının 1071'den önce de Ermenistan üzerinden Anadolu'ya geçmiş olabileceği düşünülmektedir. Bizanslı tarihçi Nichephoros Gregoras'ın, Çingene akrobatlarının 1322 yılında Konstantinapol'e ulaştıklarını kaydettiği bildirilmektedir. Ayrıca bu tarihten çok önce, X. yüzyılda onların, Konstantinopol'e demirci ve seis olarak geldiği de kaydedilmektedir. Bu haberlerin ışığında çingenelerin Anadolu'ya girişlerinin IX. ve XIV. yüzyıllar arasında olduğunu söylemek mümkündür.

Avrupalı bilim adamları ise Orta Çağ kronikçilerinin verdiği bilgilere dayanarak, Timurleng'in Anadolu'yu istilasıyla birlikte, Anadolu'da bulunan çingenelerin bir kısmının o tarihten itibaren Avrupaya'ya geçmeye başladığını savunmaktadır. Nitekim bunun en önemli göstergesi ise 1400'lü yıllardan sonra Avrupa'da görülen bazı çingene gruplarının lisanlarında Türkçe'den alınmış kelimelere rastlanmış olmasıdır.

Avrupa'ya Türkiye üzerinden göçetmiş olan çingenelerin, XX. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren tekrar Türkiye'ye Avrupa üzerinden zorunlu olarak göçettiklerine şahit olunmaktadır. Bunun en önemli sebebi; onların XIV. yüzyıldan itibaren Avrupalılarca Türk veya Türk ajanı oldukları gerekçesiyle dışlanmaları, esir edilmeleri ve hatta toplu katliamlara maruz bırakılmalarıdır. (Nitekim biz bu konuya yukarıda temas etmiş bulunuyoruz.) Bizim burada üzerinde durmak istediğimiz husus, çingenelerin hileyle Türkiye'ye gönderilmeleridir. 1923 yılında yapılan Lozan Barış Andlaşması gereğince Türk ve Rum nüfusun mübadelesine ilişkin 19 maddelik sözleşme ve protokol 30 Ocak 1923'de imzalanmıştı. Ayrıca Sırp-Hırvat ve Sloven devletleri de daha sonra 24 Temmuz 1923'de Lozan Andlaşması'nın pek çok hükmüne imza koymuşlardı. Bu andlaşmalar çerçevesince 1924 yılı Ekim ayının sonuna kadar sadece Yunanistan'dan Türkiye'ye gönderilen göçmen sayısı 370.000'e ulaşmıştı. Göçmen sayısının kademeli bir şekilde artmasından sonra, resmî istatistiklere göre, Türkiye'ye gönderilen göçmen sayısı 456.720'i bulmuştu. Ayrıca mübadele kapsamına girip, mübadele edilmeyi beklemeden Türkiye'ye sığınmacı olarak 50.000'i aşkın göçmenin gelmesiyle, ülkemize getirilen göçmen sayısı 500.000'i geçmişti. Büyük bir ihtimalle Türkiye'ye gönderilen bu göçmenler arasında çok sayıda çingene de bulunmaktadır. Zira yukarıda belirtildiği üzere Avrupa'da çingeneler Ortaçağ'dan itibaren Türk veya Türk ajanı olarak telakkî edilmiştir. Kanaatimize göre bu andlaşmayı fırsat bilen Yunanlar, kendi ülkelerinde yaşayan çingenelerin büyük çoğunluğunu, Türk oldukları gerekçesiyle Türkiye'ye göndermiştir. Zira ülkemizde kendilerini "roman" olarak nitelendiren vatandaşlarımızın tamamı, Avrupa'dan Türkiye'ye göçeden çingenelerdir. Kendileriyle görüştüğümüz bütün Romanlar; Yunanistan, Bulgaristan ve Yugoslavya göçmeni olduklarını söylemektedir. Hatta aralarında doksan yaşın üzerinde olanlar Türkiye'ye gönderilişlerini hatırlamaktadır. Osmaniye'deki Manuşların yakın zamana kadar çeribaşılığını yapmış olan 94 yaşındaki Hüseyin Kaplan isimli şahıs bunlardan biridir. Yunanistan'ın kendi ülkesindeki çingeneleri hileyle Türkiye'ye gönderişinin yanısıra, Bulgaristan'nın da sınırları içerisinde yaşayan çingeneleri tehcir ettirmesi üzerine, Bulgar çingeneleri de 1930'lu yıllardan itibaren Türkiye'ye gruplar halinde gelmeye başlamıştır. Günümüzde Osmaniye, Çorum, Sakarya, Tekirdağ gibi illerde çoğunlukta bulunan "But Manışa" isimli Romanların tamamı Bulgaristan'dan gelmiştir. Ege ve Marmara Bölgesi'nde yaşayan Romanların tamamı Yunanistan ve Yugoslavya'dan geldiklerini ifade etmektedir. Ayrıca Osmanlı Devleti zamanında, bilhassa 1877 yılından itibaren Balkanlar'dan Anadoyu'ya Türklerin zorunlu olarak tehcir edilmeye başlamasıyla birlikte, Türklerin yanısıra pek çok çingenenin de Anadolu'ya gelmiş olması muhtemeldir.

Kanaatimizce bütün bunlar, Türk topraklarının gerek Osmanlı ve gerekse Türkiye Cumhuriyeti döneminde, bütün azınlıklar için gerçek sığınak ve barınak yeri oluşunun en canlı göstergesi ve belgesidir.



b. Osmanlı Devleti Zamanındaki Çingeneler

Osmanlı Devleti zamanındaki çingenelerin genel durumları hakkındaki bilgiler, hiç şüphesiz Osmanlı Arşiv belgelerinde bulunmaktadır. Biz burada tespit ettiğimiz arşiv belgeleri ve diğer kaynakların ışığında, Osmanlı Devletinin sınırları içerisinde yaşamış olan çingenelerin genel durumlarını belirlemeye çalışacağız.

Osmanlı Devleti, Rumeli Eyaleti'nde çoğunlukta bulunan çingeneler için Rumeli'de merkezi o zamanki ismiyle Kırkkilise (Kırklareli) olan bir "Çingene Sancağı" tahsis etmiş, İstanbul ve Rumeli'de oturan çingeneleri bu sancağa bağlamıştır. Çingenelerin göçebe olarak yaşamaları ve sürekli yer değiştirmeleri sebebiyle kesin sayıları tespit edilememiştir. Lâkin 1477'de İstanbul'da yapılan nüfus sayımında 31 hanelik çingene ailesi tespit edilmiştir.

Çingenelerin göçebe bir hayat yaşamalarından dolayı Osmanlı Devleti, onların vergilerini düzenli olarak toplayamamış ve bunun önüne geçebilmek için yeni fethedilen yerlerden çingenelere toprak vererek, onları yerleşik hayata geçmeye ve ziraate teşvik etmiştir. Kanaatimizce Osmanlı Devleti, çingeneleri Avrupa'da yeni fethedilen bu bölgelere sadece yerleşik düzene geçmeleri için yerleştirmekle kalmamış, aynı zamanda onları Avrupa devletlerine karşı sınır muhafızları olarak da kullanmış olmalıdır. Zira çok geniş toprağa sahip olan bir devletin, yeni fethedilen yerleri seçmesinin başka bir izahı zor gözükmektedir. Sultan Selim II. (1566-1574) 1574 yılındaki bir fermanıyla "Bosna-Hersek'te yerleştirilmiş olan çingenelerin vergiden muaf olduklarını, hiç kimsenin onların aktivitelerine karışmamasını, ancak kanunları ihlâl eden çingenelerin de çeribaşıları tarafından yakalanarak, devlete teslim edeceğini bildirmektedir". O dönemde Bosna-Hersek'de yerleştirilen çingenelerin bir kısmının madencilikle uğraşmış olduklarını da belirtmek gerekmektedir.

Osmanlı Devleti, sınırları içerisinde yaşayan çingeneleri müslim ve gayr-ı müslim olarak iki gruba ayırmasına rağmen, bu iki grubu hukukî bakımdan denk saymıştır. Osmanlı Devleti'nde sadece gayr-ı müslimlerden cizye alınması söz konusuyken, kıptî teb'anın hem zimmilerinden hem de müslimlerinden cizye alınmıştır. Ancak bu iki grubun ödediği cizye miktarı farklı tutulmuştur.

Bu belge Osmanlı Devleti'ndeki çingenelerin hepsinin müslüman olmadığını ortaya koymaktadır. Çingenelerle ilgili pek çok hükmün bulunduğu Fatih Kanunnamesi'nde çingenelerin dinî durum ve ayırımları da ortaya konulmaktadır: "Müslim olan çingene, kâfir olan çingeneler arasında oturmamalı, müslümanlara karışmalıdır. İlle de onlarla birlikte oturup, müslümanlara karışmayacak olursa, onların da kâfirler gibi haraçları alınmalıdır.

Çingenelerle ilgili dikkat çeken bir diğer husus ise, onların dolaşacakları yerlerin tespit edilmiş olmasıdır. Göçebe çingenelerden hiç birinin kendi cemaatini terkedip gitmesine müsaade edilmemiş ve terkedenler yakalanarak kabilesine teslim edilmiştir. Ayrıca müslüman çingenelerle müslüman olmayanların birbirine karışmasına, birlikte konup göçmelerine ve kız alıp vermelerine müsaade edilmemiştir. Hatta çingene kanunnamesine göre müslüman çingenelerin kafir çingenelere karışması durumunda, onlardan sayılacağı ve cizye mükellefiyeti yükleneceği bildirilmektedir.

Kıbtiyân ve cingâne tâifesi diye anılan ve Osmanlı Devleti'nde özel statüye tabi‘ askerî ve sosyal bir sınıf olan çingenelerle alakalı ilk hukukî düzenleme, Fatih Sultan Mehmed (1451-1481) devrinde yapılmış ve "Rumeli Etrâkinün Koyun Âdeti" Kanunnâmesinin içinde neşrolmuştur. Ancak bu sosyal ve askerî grupla ilgili ilk müstakil kanunnâme ise, II. Bâyezid devrinde tedvin olunmuştur. Kanunî devrinde ise çingenelerle ilgili iki ayrı kısa hukukî düzenleme yapılmıştır. Bunlardan ilki; İstanbul Müftülüğü Şer‘î Siciller Arşivi, Üsküdar Mahkemesi Sicilleri, (No: 6/15, s. 138)'de yer alan ve çingenelerin ifa ile mükellef oldukları cizye ve harâclarını tanzim eden bir kanun hükmüdür. İkincisi ise; aynı şer‘iye sicillerinde (No: 6/15, s. 137)'de yer alan bir kanun hükmüdür. Bu iki Kanunnâmenin metinlerini Ahmed Akgündüz günümüz Türkçesine çevirmiştir. Anadolu, Karaman ve Trabzon kadılarına tedvin edilen bu hükümde, şer‘î hükümlere göre, cingânelerden alınacak harâc, harâc-ı re's denilen cizye ve kesim yani harâc-ı mavazzaf denilen “çift akçesi “ hükme bağlanmış bulunmaktadır. Bu kanun hükmünde, “kıbtiyân “ denilen çingeneler, “âzâdegân” denilen azadlı köleler ve “yâve kafirler “ denilen kaçkın gayr-i müslimlerle alakalı düzenlemeler yapılmıştır.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ndeki Kanunî dönemine ait Tapu-Tahrir Defteri'nde “Kanunnâme-i Kıbtîyân-ı Vilâyet-ı Rum ili” başlığı adı altında kayıtlı bulunan kanunnâme ise özet olarak şu hükümleri ihtiva etmektedir:

1- Müslüman çingenelerin her hane ve mücerredi (ergin bekarı), yılda yirmi iki akçe resim verirler. Kâfir çingenelerin her hane ve mücerredleri ise yılda yirmibeşer akçe, bîveleri (dul kadınları) de altışar akçe ispenç verirler.

2- İstanbul, Edirne, Filibe ve Sofya’da olan çingenelerin nâ-meşrû fiile girişen avratlarından kesim adı altında her ay yüzer akçe resim (vergi) alınır.

3- Cürüm, cinâyet ve ârüs resimleri, sâir reâyâ gibi, kânunların gerektirdiği mütad şekil ve miktarlarda edâ ederler.

4- Kayıtlı bulundukları kadılıktan başka bir kadılığa veya havlulara giderek izlerini ille de kaybettirmekte inad eden çingeneler aranıp bulunduklarında, kınanıp cezalandırılarak kendi kadılıklarına iade olunurlar.

5- Kendi cemaatlarından kaçan çingeneler, katuna başları (konak yerlerinin reisleri) ve kethüdaları (kahyaları) aracılığıyla buldurulup kendi cemaatlarına getirilirler. Böylece, avârız-ı divâniye vukuunda onların kendi cemaatlarının efrâdı arasında bulunmaları sağlanmış olur.

6- Çingene sancağına ait olan cingenelerin cürüm ve cinâyetlerine, bâd-i hevâlarına, rüsüm-ı örfiyyelerine ve siyasetlerine çingene sancağının beği mutasarrıftır. Vilayetin diğer sancaklarının Beğleri ve Subaşıları ve kapu halkı ve yeniçeriler buna asla karışamazlar.

7- Gerek has, zeâmet ve tımarlarda ve gerekse evkaf ve emlâkda raiyyet olarak kayıtlı bulunan çingenelerin İspençe ve rüsûm-ı örfiyyelerine ve bad-i hevâlarına ve siyasetlerine , ne çingene sancağının beği ne de diğerleri karışabilir. Bunları, doğrudan doğruya o raiyetlerin sahipleri tasarruf eder.

8- Müslüman çingeneler kâfir çingenelere karışarak onlarla birlikte göçüp konacak olursa, kınanıp te’dip edildikten sonra, onlardan da kâfir çingeneler gibi resim alınır.

9- Hisarlarda Müsellim Hizmeti görmek üzere ellerinde padişahın berâtı bulunan çingeneler, avârız-ı divâniyye, ispenç ve sair rüsum-ı örfiyyeden muaf olup yalnızca haraç verirler.

10- Semendire sancağının Biracık Nahiyesindeki Çingenelerin her hanesi, Resm-i Flori olarak, miriye her yıl seksen akçe öder.

11- Niğbolu sancağındaki çingeneleri raiyyet olarak tasarruf edenler, Niğbolu sancağına eserler.

12- Niğbolu sancağındaki çingenelerin hane ve mücerredleri, her yıl cizyelerini ödedikten sonra, ayrıca, kaftanlık adıyla da yılda altışar akçe öderler.

13- Niş çingenelerine raiyyet olarak mutasarrıf olan sipahiler, semendire sancağına eserler.

Kanunnâmede de çingenelerin bir kısmının fuhuş, hırsızlık, gasp vs. gibi gayri meşru işlerle meşgul olduklarını göstermektedir. Günümüzde de onların bir kısmı fuhuş, hırsızlık ve yankesicilik gibi özelliklerini hâlâ devam ettirmektedir.

Çingeneler hakkındaki düzenlemelerin çoğu vergi alanında olmuştur. XVII. asrın başlarında yayalar ve müsellemler gibi, çingene müsellemleri de kaldırılarak mukataaya bağlanmıştır. Rumeli çingeneleri mukataaya bağlandıktan sonra da özel durumlarını muhafaza etmiştir. Diğer reayanın ödediği avârız-ı divâniye ve öbür resimlerden muaf tutulup, buna karşılık maktu‘ olarak senede müsellem olanlardan 655'er akçe alınmış, lakin cizye taleb edilmemiştir. Buna mukabil Hıristiyan olanlardan ise 730 akçe cizye alınmıştır.

XVII. asrın sonlarına doğru kıbtîyan mukataasına serhad çingenelerinin de (kıbtîyan-ı serhadlûyân) 830.000 akçe maktu‘a ve cizyeye dahil oldukları görülmektedir. Bu dönemlerde cizye veren çingenelere Balkan Yarımadası'nın her tarafında, bilhassa İlbasan ve Avlonya gibi Arnavutluk taraflarında Üsküb, Vulçıtıran, Priştine, Mora, İnebahtı, Karlıeli'nde ve Ege adalarının bir çoğunda rastlanmaktadır.

Çingenelerin vergisi, Avusturya harpleri yüzünden devletin fazla para sıkıntısı çekmesiyle II. Mustafa'nın saltanat döneminde (1606-1695) bir hayli artırılmıştır. O sıralarda Rumeli ve Anadolu’daki çingenelerin toplam sayısı, 45.000 kişi (erkek ve büyük) ve bunlardan 10.000’inin müslüman ve 35.000’inin ise Hıristiyan olduğu tahmin edilmektedir. Bunlardan müslüman olanlarına 5, Hıristiyan olanlarına ise 6 kuruş tayin olunarak, hâsıl olan 260.000 kuruşun parça parça diğer havass-ı hümâyun mukataaları gibi, talibine satılması ferman olunmuştur.

XVIII. asrın birici yarısında ise , cizye ve maktu‘aların tahsili muhtelif şahıslara verilmeğe başlandığından, bundan sonra çingenelerin mali mükellefiyetleri, bazı suistimallerle artmış, böylece çingenelerin bazıları cizye ve maktu‘a resmi ödemekten kaçınmışlardır. Hatta bunları bu konuda himaye edenler bile görülmüştür.

Muhtelif yer ve zamanlarda devam eden bu gibi durumların önüne geçmek maksadıyla çingenelerin cizye ve maktualarının tahsili konusunda oradaki görevli kadılara fermanlar gönderildiğini yine arşiv belgelerinden öğrenmekteyiz.

Bazı yerlerdeki çingenelerin cizye ve maktualarının saray mensublarına ocaklık olarak verilmesi XIX. asır başlarına kadar gelen bir usûldür. Halbuki, meydana gelen savaşlar dolayısıyla, çingenelerin yaşayışları itibariyle de sık sık yer değiştirerek mukataa mültezimleri ile ocaklık sahiblerini müşkil duruma sokmuşlardır.

Bu durumlardan dolayı tanzimattan sonra bir taraftan çingenelerin tahrirleri ile iskanları cihetine gidilmiş, diğer taraftan da vergilerin tahsilinde başka yöntemler uygulanmıştır. Daha sonra çingenelerin tesbit ve tahrirleri yolunda yapılan çalışmalar semeresini vermiş, Anadolu’nun en uzak mıntıkalarındaki (meselâ: Diyarbekir, Beşiri, Çopakçur, Midyat ve Mardin havalisinde müslüman çingeneler ayrı ayrı tesbit edildiği gibi, Bosna’daki ) çingenelerin de mevsime göre göç etmeleri sağlanmıştır.

Genel olarak gayr-ı müslimlerden alınan cizye kıbtîlerden de alınmıştır. (Osmanlılarda müslüman kıbtîlerden de cizye alındığını daha önce belirtmiştik.) Gayr-ı müslimler gibi askerlik yükümlülüğü bulunmayan bu müslüman ve gayr-ı müslim teb‘adan alının vergiye, cizyenin kaldırılmasından sonra “kıbtîyân vergisi” denilmiştir.

Osmanlı Devleti Çingene Sancağı'nda Serasker Kânunu da ihdas etmiştir. Onların Serasker Kânunu hakkında M. Tayyib Gökbilgin şunları nakletmektedir: "Osmanlı Devletinde çingenelerin bir teşkilata sokulmalarıyla Rumeli’de mevcut bulunan Çirmen, Kızılca ve Vize müsellemlerinden ayrı bir liva olan çingene müsellemleri de 938 (1531)’de, diğerleri gibi 3-4 müsellim ile 9-12 yamaktan meydana gelen ocaklar halinde tahrir edilmiştir. Bunların müsellimleri, seferlerde yamaklarından avârız-ı divâniye karşılığı olarak, 50’şer akçe harçlık alıp, nöbetlere iştirak etmişlerdir. Sefer olmadığı zaman ise hiçbirşey almaz ve hizmete alınan nöbetli müsellim de o senenin ağnam vergisini (âdet) vermezmiş. Müsellemlere ayrıca birer çiftlik miktarı yer tahsis edilmişti. Çiftliğin hasılatını sefere giden alır, nöbetli olmayanlar da yamaklar gibi 50’şer akçe harçlığı ve öşürlerini 'esen müsellimlere' verirlerdi. Çingene müsellimlerinin vazifesi seferde top çekip, yol yapmak ve askere erzak taşımak gibi geri hizmetleri idi. Müsellemlerin başında çeribaşıları (seraskerân) olan tımarlı sipahileri bulunuyordu ki bunların statüleri ve görevlerini aşağıdaki kısımlarda kanun-i seraskerân-ı liva-i çingena bahsinde ele alacağız. Müsellemlerin başında bulunan çeribaşılar (seraskerân) çingene olmayıp, bilakis ötedenberi timarlı sipahileri sınıfına mensup beyzâde ve sipahizâdedir. Bunların timarları livanın muhtelif mıntıkalarında olup, kendileri de bir veya bir kaç nahiyenin müsellemlerini sefere sevk ederlerdi. Müsellemlere tahsis edilen çiftlikler veya bu çiftliklerin bir kısmını teşkil eden zeminler, mezraalar bazan, muhtelif tahrirlerde başka başka müsellemlere arak yazıldıkları için, bir ihtilaf konusu olmuş ve meselenin halledilmesi için o mıntıkadaki kadılara hükümler gönderildiği gibi, bazen de çeribaşılara tımar olarak verilen köylere de müdahale yapılmak zorunda kalınmıştır. Murat III., devrinden itibaren diğer askeri teşkilat gibi, çingene teşkilatı da bozulmaya başlamış, 987 (1579)’de İran harbi sırasında, Bezder tarafına hizmete memur edilen çingâne müsellemleri, defterin teslim edilmediğini bahane eden yamakların harçlık vermemeleri yüzünden, vazifelerine gidememişler ve çingeneleri yola getirmek hususunda Kırkkilise, Hayrabolu ve Babaeski kadılarına emir ve hükümler göndermişti".

Enver M. Şerefgil, "XVI. Yüzyılda Rumeli Eyaleti'ndeki Çingeneler" isimli makalesinde Çingene Sancağı'nın Serasker Kanunu hakkında teferruatlı bilgi vermektedir. Buna göre Çingene Sancağı'nın Serasker Kanunu yalnızca seraskerlere mansus olmayıp, aynı zamanda, çingene müsellemleriyle onların yamaklarını da içine almaktadır. Bu hükümler şunlardır:

1- Eski defterlerde Müsellemler (her ocakta) üçer ve bazanda dörder kişidir. Yeni defterde de aynı uslûb üzere yazılmışlardır.

2- Müsellemlere Yamaklarından ellişer akçe harçlık konulmuştur. Çiftlik dahi tasarruf ederler, yamak mücerred ise Yirmibeş akçe öder. Bu hususta sultan Hüdavendigâr’ın (Murad I) hükm-ü şerif-i vardır.

3- Yamakların Müsellemlere harçlık olarak ödedikleri ellişer (mücerred yamakların yirmibeşer) akçe, avarız teklif olunamaz.

4- Müsellemler, sefer vaki olunca Yamaklarından ellişer akçeyi alırlar. Sefer vaki olmadıkça alamazlar. Ama, subaşılar ve Çeribaşılar sefer olsun veya olmasın yamaklardan ellişer akçeyi alırlar.

5- Çiftliklerden hasıl olan geliri, Müsellemlerden hangileri eserlerse onlar alır. Esmeyen müsellemler, tıpkı yamaklar gibi, ellişer akçeyi ve öşürlerini esen müselemlere verirler.

6- Müsellem ve Yamakların Gerdeği değereni (ârûs resmini) ve kanlığını (rusûm ve cinayet resimlerini) sancak beği tasarruf eder, çünkü bunlar ona hasıl yazılmıştır.

7- Bazı zaruri hallerde veya sıkışık durumlarda, müsellemlerin üçünü veya dördünü de eştirmek zorunluluğu olabilir. Bu gibi durumlarda yamakların ödedikleri ellişer (mücerred yamakların yirmibeşer) akçe ve çiftliklerin geliri, Müsellemler arasında eşit miktarlar halinde bölüşülür.

8- Bir müsellemin yerinde başka bir kimsenin bağı veya bahçesi olursa, Müsellem ondan öşür alır, amma onun bağ ve bahçesini elinden alıpta başkasına veremez.

9- Çeribaşı (serasker) timarlarının gerdeği değerinin ve kanlığının yarısı onların kendilerinin ve yarısı da Çingene Ocağı Beği’nindir.

10- Çeribaşılık timarları serbest timarlardandır. Bu nedenle, bu timarlarda yakalanan kaçak kul ve cariyenin Muştuluğunu (müjde-i abd-ı âbık’ını) çeribaşılar alır. Herhangi bir çeribaşılıkta yakalanan kaçak kul ve cariye, müseccel olunduktan sonra, çeribaşı bunları iletip Yavacıya (kaçak takipcisine) teslim eder ve o müddet içinde onlar için yapılmış olduğu nafaka masraflarını ve muştuluk resmini otuzar akçeden çeribaşı Yavacıdan alır. Eğer müddet dolmadan o kul ve cariyenin sahibi gelirse, çeribaşı, nafaka bedelini ve muştuluk resmini ondan alıp kul ve cariyeyi kadı marifetiyle sahibine teslim eder.

11- Bir Çeribaşını tımarında olan Haymanaların resimlerini çeribaşı alır.

12- Bir çeribaşının timarında Yürük, Tatar, Canbaz ve Müsellem tayfalarından kimseler mütemekkin olsalar, bunların bütün çift tutanlarından, yani bir çiftlik yer ziraat edenlerinden, çeribaşı on iki akçe çift resmi alır, Amma aynı durumda olan yağcı ve kürecci tayfalarının mensuplarından bütün çift tutanlar, çeribaşıya yirmi ikişer akçe öderler; çünkü onlar raiyyet kısmındandır.

13- Sancak Beği’nin Haslarında sakin olan Haymanaların resmi, gene Sancak Beği’nindir.

Çingenelerle ilgili ilk dönemlerde yapılan bu tür düzenlemeler, Osmanlı Devleti'nin son dönemlerine kadar uygulanmıştır. Tanzimattan sonra ise çingenelerle ilgili Kıbtîler Nizamnamesi adı altında yeni düzenlemeler yapılmıştır.

Görüldüğü üzere Osmanlı Devleti'nde çingenelerle ilgili yapılan düzenlemelerin pek çoğu vergilerle alakalı hükümlerden oluşmaktadır. Bunlar bir devletin ekonomisini koruyabilmesi için baş vurduğu çarelerdir. Ancak bizim açımızdan kanunnâmelerde dikkati çeken en önemli hususlardan biri hiç şüphesiz, Osmanlının göçer hayat yaşayan çingeneleri kontrolü altına alması, onların gezip dolaşacağı yerleri belirlemesi, bu belirlenen yerlerin dışına çıkmalarına müsaade etmemesi ve hepsinden önemlisi de onları yerleşik düzene ve ziraatle uğraşmaya sevketmesidir. Bunu yaparaken müslüman çingenelerle müslüman olmayanların birbirine karışmasına da müsaade etmeyerek, onların kendi inançlarını muhafaza etmelerini sağlamasıdır.

Çingene Kanunnâmelerinde dikkati çeken bir diğer hususiyet, çingenelerin işlediği suçlarla alakalı hükümlerdir. Onların işlediği yankesicilik, hırsızlık, dolardırıcılık ve fuhuş gibi suçların yaygınlaşması üzerine, bunun önüne geçebilmek için cezaların artırılışı dikkat çekmektedir.

Bir diğer önemli husus ise Osmanlının "Seraskeran" dediği "Çeribaşılık" müessesesidir. Osmanlı, seraskerlerini çingene olmayanlardan seçmekle bu kurumu kendi tekelinde ve kontrolünde tutmasını bilmiştir. Günümüzde de çingenelerin çeribaşılık müessesesi vardır. Ancak çingene çeribaşıları, ileride üzerinde ayrıntılı bir şekilde durulacağı üzere en mahir çingenelerden seçilmektedir. Durum böyle olunca çingenelerin düzenli bir kontrolünün sağlanması mümkün olmamaktadır.

Osmanlının göstermiş olduğu bu hassasiyetin, günümüz modern Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından da gösterilmesi gerekmektedir. Zira günümüz Türkiyesi'ndeki göçer veya yerleşik çingenelerin pek çoğu, ilgi ve kontrolden uzaktır ve tamamen başıboş bir hayat sürmektedir. Özelliklerini bozmaksızın onların topluma kazandırılması ve entegrasyonu hususunda devletimize büyük bir mesuliyet düşmektedir.



c. Günümüz Türkiye Çingeneleri

Günümüzde çingeneler, Türkiye'nin hemen her yerinde dağınık olarak yaşamaktadır. Onların çoğunlukta bulunduğu yerlerin başında Marmara, Ege ve Akdeniz Bölgeleri gelmektedir. Bunu, Karadeniz, İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri takip etmektedir. Burada çingenelerin Türkiye'deki dağılımları ele alınacaktır.

Türkiye'de çingeneler, genel olarak "Çingene" adıyla bilinmekle beraber, Osmanlı'dan yakın zamana kadar "Kıptî" adıyla da marufdurlar. Ancak onlar, günümüzde yörelere göre farklı şekilde de adlandırılmaktadır: Erzurum, Artvin, Bayburt, Erzincan ve Sivas çingeneleleri için "Poşa"; Van, Hakkari, Mardin ve Siirt çingeneleri için "Mutrib"; İç Anadolu çingeneleri için "Elekçi" tabirleri kullanılmaktadır. "Esmer Vatandaş" tabiri genellikle resmî dilde kullanılmakla beraber, çeşitli yörelerde de halk tarafından kullanılmaktadır. Akdeniz başta olmak üzere diğer yörelerde de "Arabacı" tabiri kullanılmaktadır. Ankara'daki çingeneler, yerli halk tarafından "Teber" şekilde anılmaktadır. Adana'da bilhassa yankesicilikle uğraşan çingeneler "Cono" ismiyle bilinmektedir. Bulgaristan'dan gelerek Kayseri, Adana, Osmaniye, Sakarya ve Çorum illerinde yerleşen çingeneler için "Haymantos**" tabiri kullanılmaktadır. Erzurum il sınırları içerisinde yaşayan bir grup "Şıhbızınlı*" ismiyle anılırken, Yugoslavya, Yunanistan ve Bulgaristan gibi Avrupa ülkelerinden gelerek, Trakya yöresinde yoğunlukta bulunan çingeneler için "Roman" tabiri kullanılmaktadır. Romanlar daha ziyade müzisyenlik yapmakta ve çoğunlukla Marmara ve Ege Bölgelerinde ikamet etmektedirler.

Yörelere göre çeşitli şekillerde adlandırılmalarına rağmen Türkiye'deki çingenelerin büyük çoğunluğunun çingeneliği kabul etmediğine ve "çingene" ithamını reddedtiklerine de tanık olunmuştur. Bunun en büyük sebebi, onların gittikleri her yerde horlanmaları, dışlanmaları ve aşağılanıyor olmalarıdır. Çingeneliği reddedişlerinin bir başka ve en önemli sebebi de çingenelerin, Hz. İbrahim'in mancınıkla atılması esnasında meleklerin buna mani olduğu ve melekleri kovalamak için de Şeytan'ın telkiniyle bir bacı ve kardeşin, mancınığın yanıbaşında zina etmesinin neticesi olarak meydana geldiklerine dair halk inancıdır. Bu yanlış inanışa göre, "çin" ve "gen" isimli bacı ve kardeşin zinasından çingene olarak bilinen bu insanlar türemiştir. Çingeneler de, halk arasında yaygın ama yanlış olan bu inanışın farkında oldukları için, haklı olarak bu çingenelik yakıştırmasını reddetme eğilimindedirler.

Burada çingeneye benzer grublara da temas etmek gerekmektedir. Çünkü ülkemizde çingene olmadıkları halde yerli halk tarafından çingene olarak telakkî edilen gruplar da mevcuttur. Hattı zatında Hindistan ve bir çok ülkede çingenelere benzer grupların varlığı söz konusudur. Ancak bu grupların çingenelerle akraba olup olmadıkları kesinlik kazanmamıştır. Türkiye'deki "Abdallar" da çingenelere benzer gruplardan biridir. Halkımız abdalları çingene olarak kabul etmekte ve onlara çingene muamelesi yapmaktadır. Oysa görüştüğümüz bütün abdal büyükleri, kendilerinin çingene olmadıklarını, hiç bir çingene kelimesi bilmediklerini ve Orta Asya'dan geldiklerini söylemiştir. Yerli halk da çingene gözüyle bakmakla birlikte, çingenelere nazaran geçimlerini düğünlerde ve ramazan aylarında davul zurna çalarak ve sünnetçilik yaparak sağlayan abdallara daha sıcak bakmakta ve onlara "Kivre*" diye hitabetmektedir. Abdal olarak ifade edilen bu grup, genellikle yerli halkın arasında yaşamakta, çingenelerin aksine çocuklarını okutarak devletin çeşitli kademelerinde memuriyetlere yerleştirmektedir. Yaptığımız araştırmalar, bizi esasında abdalların çingene olmadıkları kanaatine ulaştırmıştır. Aslında abdallar mevzûu başlı başına ayrı bir araştırma konusudur. Bu sahada araştırma yapan bazı araştırmacılar da abdalları, çingenelerin dışında mütalaa etmektedir.

Günümüzde Türkiye'de yaşayan bu çingeneler, ülkenin çeşitli yerlerinde dağınık olarak bulunmaktadır. Onların en fazla bulunduğu bölgelerin başında Marmara Bölgesi gelirken, bunu ikinci sırada Ege bölgesi takip etmektedir. Daha sonra sırasıyla sırada Akdeniz, İç Anadolu, Karadeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri gelmektedir.

Bugüne kadar genel nüfus sayımlarında çingeneler için ayrı bir kayıt tutulmadığından, onların Türkiye'deki kesin sayıları bilinmemektedir. Biz tahmine dayalı rakamlar yerine, çingenelerin kendilerinden, onlara yakın çevrede yaşayan yerli halktan ve mahalli idarecilerden sayılarıyla ilgili bilgiler aldık. Bu bilgileri mahalle muhtarlarından aldığımız mahalle sakinlerinin genel sayılarıyla karşılaştırmak suretiyle netleştirmeye gayret ettik. Bu tespitler ışığında onların sayısal olarak en fazla bulundukları bölgeden başlayarak, sırasıyla bölgelere göre dağılımları şöyledir:.





İstanbul Anadolu yakası

Küçük Bakkal Köy ve Üsküdar : 30.000

İstanbul Avrupa Yakasında

Kasımpaşa: Hacıhüsrev (5.bin), Yenişehir ve Dolapdere (12 bin),

Çürüklü ( 3 bin) : 20.000

Mecidiyeköy: Kuştepe ( 15 bin), Gültepe ( 5 bin),

Bayrampaşa (bin) : 21.000

Edirnekapı: Neslişah Sultan, Karagümrük ve Sulukule : 8.000

Sarıyer: Çayırbaşı : 6.000

Fatih: Halilurrahman (Lonca) : 6.000

Bayrampaşa: Yıldırım Mahallesi : 1.000

· · · · bilmediğimiz yerleri ve civar ilçelerindekilerde tahmini: 30.000 Genel Toplam İstanbul il sınırları içerisinde yaşayan çingeneler genellikle geçimlerini müzisyenlik, çiçekcilik, hurdacılık, çöp ve kağıt toplayıcılığı, demircilik ve demir işçiliği, hamallık, falcılık, temizlikçilik, at arabacılığı, bakırcılık, sümüklü böcek toplayıcılığı, bohçacılık, tombalacılık,ayakkabı boyacılığı, cami avlularında kuş yemi satıcılığı, dilencilik, işportacılık, gibi çok farklı meslek ve sahalardan sağlamaktadır. Ayrıca nadiren de olsa kapkaçcılık, hırsızlık, uyuşturucu satıcılığından geçimlerini sağlayanları da vardır.



Tekirdağ

Şehir Merkezi: Aydoğdu Mahallesi (2.000), Çukurova Mahallesi (200), Zafer ve Kanarya Mahalleleri (500) : 2.700

Çorlu: Hıdırağa Mahallesi ve Hatip Mahallesi (Kore Semti): 15.000

Lüleburgaz: : 5.000

Toplam 27.700

Tekirdağ Romanları (Çingeneleri) geçimlerini çalgıcılık, müzisyenlik, hamallık, ayakkabı boyacılığı ve kadınların gündelikçiliği, tuğla fabrikasında tuğla dizme işleriyle sağlamaktadır. Çorlu ve Lüleburgazdakiler ise müzisyenlik, hamallık, cambazlık (hayvan ticareti), inşaat işçiliği, tombalacılık ve kadınlar da temizlikçilikle hayatlarını kazanmaktadır.



Kırklareli

Şehir Merkezi: Tomoğlu Mahallesi (4.000) ve

Doğu Mahallesi (2.000) : 6.000

Müzisyenlik, arabacılık, pazarcılık, hamallık, gündelikcilik ve temizlikçilik ve hurdacılık Kırklareli Romanlarının genel geçim kaynaklarını oluşturmaktadır.



Edirne

Şehir Merkezi: Süpürgelik ve Umurbey Mahalleleri :15.000

Uzunköprü: Merkez (3.500), Değirmen Köyü (800) : 4.300

Keşan: Yörük Mahallesi ( 15.000), Yeni Mescid ( 7.500),

Yukarı Zaferiye mahallesi (7.000) : 30.000

Malkara: : 1.000

Toplam 50.300

Edirne şehir merkezinde yaşayanlar genelde geçimlerini arabacılık, hurdacılık, pazarcılıkla sağlarken, kadınlar da gündelikcilik ve temizlik işleriyle aile ekonomisine katkıda bulunmaktadır. Keşan'ın Yukarı Zaferiye Mahallesi’ndeki meskun olanların tamamına yakını ise geçimlerini müzisyenlikle sağlamaktadırlar. Diğerleri ise geçimlerini çeltik işçiliği, inşaatlarda beton dökücülüğü, hamallık, arabacılık, kurbağa ve sümüklüböcek toplayıcılığı, hurdacılık, kağıt toplama, boyacılık ve simitcilik gibi değişik alanlardan sağlamaktadırlar. Uzunköprü'dekiler ise hurdacılık, kalaycılık, ve sepetçilik yaparak hayatlarını kazanmaktadırlar.



Çanakkale

Şehir Merkezi: Fevzi Paşa Mahallesi (3000), Atatürk Mahallesi, Bostanlar Caddesi ve Namık Kemal Mahhalesi (2000) : 5.000

Lapseki: Sanayi Mahallesi : 800

Toplam 5.800

Geçim; genellikle müzisyenlik, hamallık, pazarcılık, esnaflık, manavlık, seyyar satıcılık, at arabacılığı, boyacılık, badanacılık, temizlikçilik ve simitçilikten sağlanmaktadır.



Balıkesir

Bandırma: Çınarlı= Paşa Mescid Mahallesi : 3.000

Edremit: Tuzlu Murat Mahallesi Tuzcu Caddesi : 10.000

Susurluk: : 1.500

Toplam 14. 500

Balıkesir çingeneleri geçimlerini müzisyenlik başta olmak üzere, hamallık, boyacılık, badanacılık, seyyar satıcılık, temizlikçilik ve simit satıcılığı gibi mesleklerden temin etmektedirler. Edremit’tekilerin çok az bir kısmı devlet dairelerinde işçi ve memur olarak çalışmaktadır.



Bursa

Merkez: Fatih Beşyol ( 1550), Kızyakup (1200), Kocanaip ( 950), Davutdede (900), Demirkapı (800), Beyazıt (800), Demirkapı (750), Alacahırka (630), Yavuzselim (540), Anadolu (520), Vatan Mahallesi (360), Arabayatağı (190) ve diğer mahalleler ortalama ( 1150) : 10.970

Mustafa Kemal Paşa: Şerefiye ve Yeni Dere Mahalleleri : 13.300

Mudanya: Çingeneler Mahallesi (Su deposu yanı) : 300

İnegöl: : 2.000

Toplam 26.570

Bursa il sınırları içerisinde yaşayan çingenelerin ekserisi geçimini müzisyenlikten sağlamaktadır. Bunun yanısıra erkekler küçük el sanatları, hamallık, gazino işletmeciliği, hayvan alım satım işleri (cambazlık) işportacılık, dilencilik, hurda ve çöp toplayıcılığı, kalaycılık, sepetçilik, tefecilik ve nadiren de hırsızlıktan geçimlerini temin etmektedir. Kadınlar da genellikle temizlikçilik, bohçacılık, falcılık, ve dilencilik başta olmak üzere nadiren hırsızlık, hayat kadınlarının ayak işlerini görme ve çocuklarına bakma gibi işlerle hayatlarını kazanmaktadırlar. Çocuklar ise genellikle simit satma, ayakkabı boyama, yankesicilik ve dilencilikle ev ekonomisine katkıda bulunmaktadır.



Adapazarı

Merkez: Şeker Mahallesi, Garajdibi, Söğütlü, Tepeköy ve Çamlıca Mahalleleri

Toplam : 6.000

Müzisyenlik, hamallık, boyacılık, işçilik, bohçacılık, hurdacılık, kağıt ve çöp toplayıcılığı, seyyar satıcılık, temizlikçilik ve dilencilik gibi meslekler Adapazar’lı çingenelerin ana geçim kaynaklarını oluşturmaktadır.



İzmit

Merkez: Yenidoğan, Kemalpaşa, Yenimahalle ve Bekir Paşa Mahallesi : 3.000

İzmit çingeneleri geçimlerini müzisyenlik, çalgıcılık, hamallık, ayakkabı boyacılığı bohçacılık ve hurda toplayıcılığıyla sağlamaktadır.



İzmir

Merkez: Bogaziçi, Tepecik, Gültepe, Kadifekale ve Kahramanlar gibi semtlerde ve civar ilçelerde : 45.000

İzmir çingenelerin geçim kaynakları; müzisyenlik, hamallık, pazarcılık, manavlık, at arabacılığı, sepetçilik, boyacılık, badanacılık, hurdacılık, çöp ve kağıt toplayıcılığı, işportacılık, ayakkabı boyacılığı, simit satıcılığı, temizlikçilikten oluşmaktadır. Ayrıca yankesicilik, hırsızlık ve dilencilikten geçinmeye çalışanları da mevcuttur.



Manisa

Akhisar: Yeldeğirmeni Mahallesi : 3.000

Akhisar çingeneleri geçimlerini ziraatçilik başta olmak üzere, hasat zamanında pamuk tarlalarında gündelikçiliğin yanısıra bohçacılık, çalgıcılık, müzisyenlik ve çok azı da sepetçilikle sağlamaktadırlar.

Denizli

Sarayköy: : 500

Denizli çingenelerinin ana geçim kaynagı müzisyenlik olmakla beraber, erkekler kahvehane ve lokal işletmeciliği yaparken, kadınlar da tarlalarda gündelikçiliğe gitmektedir.



Aydın

Merkez: Ilıcabaşı Mahallesi : 2.300

Nazilli: Kuşbaz Mahallesi : 2.100

İncirliova: : 1.000

Toplam 5.400

Aydın Merkez çingeneleri geçimlerini sepetçilikle başta olmak üzere seyyar satıcılık, hamallık ve temizlikçilikten sağlamaktadır. Nazilli'dekiler ise müzisyenlikle ve dansözlükle hayatlarını kazanmaktadırlar.



Muğla

Fethiye: Günlükbaşı, Cumhuriyet Mahallesi ve Deppoy : 6.000

Ortaca: : 6.000

Milas: Dibekderesi Köyü : 250

Toplam 12.550

Fethiye ve Ortaca çingeneleri bohçacılık, sepetçilik ve düğünlerde çalgıcılık müzisyenlik yaparak geçimlerini sağlarken, Dibekderesi'ndekiler ise sadece müzisyenlikle geçinmektedirler. Milas ve Bodrum civarındaki yerli halkın düğün ve eğlenceleri bunlar tarafından yapılmaktadır.





Ankara

Merkez: Çinçin Bağları, Hüseyin Gazi, Yıldız : 10.000

Polatlı:Cumhuriyet Mahallesi, Mehmet Akif Mahallesi : 3.400

Bala: : 300

Toplam 13.700

Ankara merkezdeki çingeneleri geçimlerini hırsızlık, dilencilik, bohçacılık, taş bağlama*, falcılık, zercilik (kuyumculardan grup halinde altın çalma işi) ve muskacılıktan sağlamaktadır. Nadir de olsa bunlar arasında kalaycılık, sırımcılık, elekçilik ve sepetçilik yapanları da var. Ayrıca gece kuluplerinde bunlardan çok sayıda müzisyenlik yapanları da mevcuttur. Altındağ ve Hamamönü civarında nalburiyelik yapanların çoğunun Çankırı'dan gelme çingeneler olduğu söyleniyor.



Konya

Merkez: Muhacir Pazarı : 3.000

Ilgın: : 600

Akşehir: İstasyon Mahallesi civarı : 2.000

Toplam 5.600

Konya çingenelerini geçimlerini genellikle müzisyenlik, çalgıcılık, bohçacılık, sepetçilik ve elekçilikle temin etmektedirler.

Çankırı

Merkez: Alibey Mahallesi, Arasta Mahallesi ve Kaledibi : 2.000

Bunlar elekçi olarak biliniyorlar. Bunlardan nalburiyelik yapanlar vardır, ancak daha ziyade pazarlamacılıkla geçiniyorlar. Ayrıca inci-boncuk, iğne ve yüzük satıcılığı yapanları da var. Ekonomik durumları oldukça iyi. Hırsızlık olayının bunlar arasında vuku bulmadığı bildiriliyor. Bunların pek çoğu yerli halkla entegre olmuş ve çingeneliğini unutmuştur. Çocuklarını büyük ölçüde okutuyorlar.



Eskişehir

Merkez: 71 Evler, Emek Mahallesi, Şarhöyük, Fevzi Çakmak, Zafer Mahallesi, Esentepe, Yeşiltepe, Sütlüce, Alanönü, Karapınar, Muttalip Caddesi sonu ve Işıklar Mahallesi : 20.000

Bunların büyük çoğunluğunun ekonomik durumu çok iyi; lüks arabalara biniyor, cep telefonu kullanıyorlar. Yerleşim düzenleri de, Türkiye genelindeki çingenelere nazaran daha düzgün ve planlı. Özellikle 71 Evlerdeki çingenelerin tamamı müstakil, imar planlı dubleks bahçeli evlere sahiptir. Bunların geçimlerini büyük ölçüde günü birlik pazarlamacılık ve büyük dolandırıcılıkla sağladıkları söylenmektedir. Ayrıca müzisyenlik ve pavyon işciliğinin yanısıra at arabacılığı, bohçacılık yapanları var. Işıklar Mahallesi'ndekilerin yerli halkla büyük ölçüde kaynaştıkları müşahede edilmiştir. "Tırnakçı" adıyla anılanlarının yankesicilik ve vurgunculukta mahir oldukları söylenmektedir.



Kayseri

Merkez: Gaziosman, Yavuzlar ve Yunusemre : 3.000

Bohçacılık başta olmak üzere yankesicilik ve hırsızlık Kayseri çingenelerinin ana geçim kaynaklarını oluşturmaktadır.



Kırşehir

Merkez: Bağlarbaşı Mahallesi : 600

Başlıca geçim kaynakları çalgıcılık, çengicilik ve bohçacılıktır.



Sivas

Merkez: İstasyon Mahallesi civarı : 2.000

Bunlar "Poşa" olarak bilinmektedir. Geçimlerini bohçacılık ve çalgıcılıkla sağlıyorlar.



Hatay

Dörtyol: İstasyon Mahallesi : 400

İskenderun: Esentepe Mahallesi : 1.000

Toplam : 1.400

Bunların bir kısmı geçimlerini hurdacılık ve demircilikle kazanırken, bir kısmı ise incik boncuk ve yüzük satıcılığı, cambazlık ve müzisyenlikle sağlamaktadır. Ayrıca horoz döğüştürme de onların kazanç yollarından biridir.



Osmaniye

Merkez: Yeşilyurt Mahallesi : 3.000

Osmaniye çingeneleri cambazlık (hayvan ticareti), pazarcılık, hamallık, bohçacılık, ticaret ve müzisyenlikten geçimlerini temin ederken, bir kısmı da hayatlarını yankesicilik ve hırsızlıktan kazanmaktadır.



Adana

Merkez: Sarıçam Mahallesi, Şakirpaşa Mahallesi, Akıncılar ve Polis Okulu Yanı Toplam : 8.000

Geçim bohçacılık, hamallık, hurda ve demircilik, çöp ve kağıt toplayıcılığı, seyyar satıcılık, sepetçilik, müzisyenlik ve dilencilikten sağlanmaktadır. Ayrıca yankesicilik ve hırsızlıkla geçinme yolunu seçenler de mevcuttur. Bilhassa Conoların bu işle ugraştıkları, çetitli Televizyon programlarıyla da kamuoyuna duyurulmuştur*



Antalya

Merkez: Zeytinköy Mahallesi : 3.000

Kumluca: : 1.000

Elmalı: Akçay Beldesi : 5.000

Toplam 9.000

Antalya çingenelerinin ana geçim kaynaklarının başında müzisyenlik, çalgıcılık ve sepetçilik gelmektedir. Bunların yanısıra onlar hurdacılık, tablacılık, ayakkabı boyacılığı ve badanacılık, çöp ve kağıt toplayıcılığıyla da geçimlerini kazanmaktadır. Kumluca çingenelerinin büyük çoğunluğu sele ve sepetçilikle geçinmektedir. Akçay Beldesi çingeneleri ise geçimlerini sepetçilik, çalgıcılık ve bohçacıktan temin etmektedir. Çok eskiden bunlar arasında ağaç oyma sanatçılığı yapanları da olmuştur. Bu sebeple bunlara "tahtacı" da denmektedir. Aslında "Tahtacı" tabiri genellikle yörükler için kullanılmaktadır. Fakat burada yaşayan esmer vatandaşların da çingene yerine "tahtacı" ismini benimsedikleri ve kendilerini böyle adlandırdıkları müşahede edilmiştir.



Çorum

Merkez:Ulukavak ve Devane Mahalleleri : 2.000

Elekçilik ve kalaycılık başta olmak üzere maşa, mandal, incik-boncuk ve yüzük satıcılığıyla geçinmektedirler.



Tokat

Suluova: : 1.000

Erbaa: : 300

Niksar: : 100

Toplam 1.400

Başlıca geçim kaynakları bohçacılık, elekçilik ve dilencilikten oluşmaktadır. Eskiden söğüt dallarından sepet yapma işiyle de uğraşırlarmış. Günümüzde bu meslek terkedilmiş.



Samsun

Merkez: Cezaevi (Sanayi Mıntıkası), Sosyalmesken Evleri, Terminal Mahallesi, Modernpazar Civarları : 4.000

Bafra: : 300

Çarşamba : 700

Toplam 5.000

Bunlar geçimlerini çocuklar ayakkabı boyacılığı, kadınlar evlerde temizlik işleri, erkeklerde taksi ve dolmuş duraklarında simsarlık ve taksicilik, tıkanan lağımları açma işi, tuvalet işletmeciliği yapıyorlar. Buna rağmen ikamet ettiği evler lüks olup, ekonomik seviyeleri iyi görünmektedir. Bunlarda müzisyenlik mesleğinin icra edildiğine şahit olunmamıştır. Çarşamba'dakiler ise geçimlerini daha ziyade sümüklüböcek ve kurba toplayarak sağlamaktadırlar.



Zonguldak

Merkez: 2. Makas Mahallesi, Alt Tamaşarlık, Baştarla, Çaycuma Gökçebey Mahallesi, Kokaksu, Devrek, Çaydeğirmeni Mahallesi, Çadalağzı, Kilimli : 5.000

Karadeniz Bölgesi'nde çingenelerin en fazla olduğu il Zonguldak'tır. Başlıca geçim kaynakları; kaçak madencilik, taş kömürü trenlerinden dökülen kömürleri toplayarak satma ve hurdacılıktır.



Ordu

Merkez: : 500

Fatsa: Mandıra Mahallesi : 120

Toplam 620

Bunlar geçimlerini bohçacılık, evlerde temizlikçilik, tefecilik, dilencilik ve az da olsa gayrimeşru işlerden sağlıyorlar.



Trabzon

Merkez: Ortahisar, Dere Mahallesi ve Değirmendere Mahallesi: 1.000

Genellikle erkekler inşaat işçiliği, hamallık, çocuklar ayakkabı boyacılığı ve kadınlar ise temizlikçilikle geçimlerini temin etmektedirler.



Artvin

Yusufeli: Sebzeciler, Bahçeciler ve Kınalıçam Köyleri : 400

Ardanuç: Adakale : 1.000

Şavşat: : 200

Arhavi: Düz Mahalle ve Boğaziçi Mahallesi : 100

Toplam 1.700

Artvin il sınırları içerisinde yaşayan çingeneler "Poşa" olarak isimlendirilmektedir. Bunların en belirgin meslekleri bohçacılık ve pazarlamacılıktır. Arhavi Poşaları ise geçimlerini genellikle belediyede ve zengin esnafın yanında temizlikçi işçi olarak çalışarak sağlamaktadır.



Bayburt

Merkez: Galer Mahallesi : 200

Geçim genel olarak elekçilik ve bohçacılıkla sağlanmaktadır.



Erzurum

Merkez: Gölbaşı Semti, Eminkulpu Mahallesi(Şıhbızınlılar) : 3500

Oltu: Kısıkdere Mahallesi(Şıhbızınlılar) : 3500

Olur: Norpet Köyü (Poşalar) : 150

Şenkaya: Gosor Kazası (Poşalar) : 250

Toplam 7.400

Bunlardan Şenkaya ve Olur’daki poşalar tam yerleşik hayata geçtikleri için büyük ölçüde çingeneliği terketmişlerdir. Bağcılık ve hayvancılık başta olmak üzere kalaycılık, elekçilik ve sepetçilik de geçim kaynaklarını oluşturmaktadır. Göç sezonunda dışardan (Sakarya, İzmit ve Erzincan) gelen çingeneler ise genel olarak bohçacılıkla uğraşmaktadır. Erzurum Merkez'de oturan "Şıhbızınlılar" ise geçimleri genellikle gayrimeşru işlerden kazanmaktadırlar. Bilhassa genelev işleticiliği başta olmak üzere, hırsızlık ve gasp da bunların geçim kaynağını oluşturmaktadır. Bazıları da at araba taşımacılığı ve esnaflık yapmaktadır.



Erzincan

Merkez: Aşağıçarşı Mahallesi : 2.000

Bunlar geçimlerini at arabacılığı, ayakkabı boyacılığı ve bohçacılık ve pazarlamacılıkla sağlıyorlar. Burada Poşalar çoğunluktadır. Yerli halk bunlardan Alevi itikadına mensup olanlarına "Çingene", Sünni itikada mensup olanlara ise "Poşa" demektedir.



Van

Merkez: Kaledibi : 2.000

Bunlar Mıtırp olarak anılmakta ve geçimlerini müzisyenlikle temin etmektedirler. Özellikle de davul ve zurna bunların baş müzik aletleridir. Ticaretle uğraşan ve çok zengin olanlarının olduğu da söylenmektedir.



Malatya

Merkez: : 2.500

Esas merkezlerinin Malatya olduğunu söyleyen "Melikan" veya "Melikli Aşireti" Türkiye'de dağınık olarak göçmen bir şekilde yaşamaktadır. Kendi ifadelerine göre Adana, İskenderun, Gaziantep, Kayseri, Konya ve Konya Ereğli'de bunların akrabaları bulunuyor. Bunların başlıca geçim kaynağı horoz (Hint horozu) döğüşüdür. Bunun yanısıra pazarlamacılık da yapmaktadırlar.



Elazığ

Merkez: : 1.000

Elazığ'da meskun çingeneler, yarı yerleşik bir hayat yaşamakta ve baharla birlikte göçe başlamaktadır. Bunların ana geçim kaynakları bohçacılık, pazarlamacılık ve dilenciliktir.



Kahramanmaraş

Merkez: Sakarya Mahallesi : 3.000

Kendilerini "Kahraman Maraş Aşireti" olarak takdim eden bu insanlar yarı göçer bir hayat yaşamakta ve geçimlerini pazarlamacılık, bohçacılık, dilencilik ve hırsızlıkla temin etmektedirler.



Gaziantep

Nizip: : 2.500

Yarı göçer olarak yaşayan ve kendilerini "Nizip Aşireti" olarak tanıtan bu insanların ana geçim kaynağı hurdacılık, naylon sele-sepet satıcılığı ve çalgıcılıktır.



Bu rakamlara göre Türkiye çingenelerinin göçerler hariç, genel toplamı 433.940'dır. Göremediğimiz, ulaşamadığımız yerlerdeki çingenelerin çok abartılı ve iyimser bir tahminle 50.000 olduğunu farzetsek bile, bunların sayısı beşyüz bine bile ulaşmamaktadır. Kaldı ki biz, çingenelerin olduğu iddia edilen bütün il ve ilçelere gitmeye çalıştık. İllere göre verdiğimiz sayılar da -çingenelerin verdiği abartılı rakamları doğru kabul etmekle birlikte- mahalle muhtarlarıyla ve gerektiği yerlerde mahalle karakollarıyla görüşmek suretiyle, bilgilerin karşılaştırılması sonucunda elde edilmiştir. Dolayısıyla göremediğimiz yerlerdeki çingenelerin toplam sayısının yirmibini geçmeyeceği kanaatindeyiz. Gerçek manada bir sayım yapıldığı ve resmî istatistiklerin çıkartıldığı takdirde, verdiğimiz bu rakamların daha da aşağılara inmesi muhtemeldir.

Tam göçer çingenelerin toplam sayısı 30.000'i geçmemektedir. Buna yarı yerleşikler de ilave edildiğinde göçer çingene sayısı 100.000'e yaklaşmaktadır. Bu rakamlara göre Türkiye'de yaşayan bütün çingenelerin toplam sayısı altıyüzbine yaklaşmaktadır.

1970-1980 yılları arasında Avrupa'da takriben 4 milyon çingene olduğu hesaplanmıştır. Hindistan dışında Asya, Amerika ve dünyanın diğer yerlerindeki çingeneler ise 3-4 milyon olarak hesap edilmektedir. Böylece Hindistan hariç dünya çingenelerinin sayısı 7-8 milyon olarak tespit edilmektedir.

1988 yılındaki tahminlere göre çingenelerin ülkelere göre dağılımı ve genel sayısı şöyledir:

Yugoslavya : 650.000

Romanya : 540.000

Türkiye : 500.000

Macaristan : 500.000

İspanya : 450.000

Rusya : 370.000

Bulgaristan : 300.000

Çekoslovakya : 200.000

Fransa : 90.000

İtalya : 90.000

Yunanistan : 50.000

İngiltere : 50.000

Federal Almanya : 50.000

Arnavutluk : 50.000

Portekiz : 50.000

Hollanda : 30.000

Belçika : 14.000

İrlanda : 10.000

İsviçre : 10.000

Avusturya : 9.000

İsveç : 8.000

Finlandiya : 6.000

Norveç : 4.000

Danimarka : 3.000

Doğu Almanya : 3.000

________________________________________

Toplam 4.487.000

Bu bilgilerde de görüldüğü üzere Türkiye Çingenelerinin yaklaşık on yıl önceki sayıları beşyüzbin olarak verilmektedir. Bu rakamın çok abartılı olduğunu ortadadır. Bu bilgilerle yetinmeyip, Türkiye'yi karış karış dolaşarak ülkemizde yaşamakta olan çingenelerin sayılarını kesine yakın tespit etmeye çalıştık. İllere göre verdiğimiz sayılardan da açıkça görüldüğü üzere, Türkiye'de yerleşik çingenelerin 1998 yılındaki sayıları 500.000'e bile ulaşmamaktadır. Biz verdiğimiz bu sayıları, çingenelerin kendi ifadelerini esas alarak, ama yine de yaşadıkları bölgelerin muhtarlarına ve diğer insanlara da sorarak netleştirmeye çalıştık. Şunu açıkca ifade etmek gerekir ki, esmer vatandaşlarımızda abartılı hayatlarının gereği, sayılarını da oldukça abartılı verme eğilimi oldukça fazladır. Bu abartılı sayılara bir kaç örnek vermek istiyoruz. Manisa Akhisar'da yaşayan çingenelerin 30.000’in üzerinde olduğu söylenmişti; Akhisara gittiğimizde bunun sadece 3000 civarında olduğunu gördük. Keza Denizli'nin Sarayköy İlçesi'nde çok sayıda çingenenin bulunduğu söylenmişti; Sarayköy'e gittiğimizde sadece 500 kadar esmer vatandaşımızın olduğunu tespit ettik. Zonguldak'ta 20.000’den fazla çingenenin yaşadığı söylenmişti; bunun 6000’e bile ulaşmadığını gördük.

Çok çocuklu olmalarına rağmen bunların sayılarındaki düşüşün sebebi nedir sorusu hemen akla gelmektedir. Bizce bunun iki sebebi olabilir. Birincisi ve en makulü daha önce verilmiş olan rakamların hiç bir detaylı araştırma yapılmaksızın çok abartılı bir tahmine dayalı olmasıdır. İkinci sebebi ise, çingenelerin artık içinde yaşadıkları topluma entegre olmaya başlaması ve eski kimliğini tamamen terketmiş olmasıdır. Biz çok sayıda olmasa da, eski yaşayışlarını, dillerini, kimliklerini tamamen terkedip yeni bir hayata başlayan esmer vatandaşlarımızın varlığına şahit olduk. Özellikle Çankırı elekçilerin çok fazla olduğu sanılan bir ilimiz olmakla berarber, burada eski kimliklerini devam ettirenlerin çok az olduğu görülmektedir. Aynı şeyi pek çok ilimizde de görmek mümkündür. Dolayısıyla önceki yıllarda verilen rakamlara göre fazla bir artış olmamasının ana sebepleri bizce bunlardır.

Burada zikredilmesi gereken önemli diğer bir husus ise, Avrupa çingenelerinin yıllar öncesinden örgütlenmelerini başarmış olmalarına rağmen, ülkemizdeki çingenelerin bunu henüz gerçekleştirememiş olmasıdır. Aslında Avrupa çingenelerinin bu örgütlenişini Avrupa'nın demokratik ortamının yanısıra, oradaki çingenelere yönelik baskılar ve misyonerlik faaliyetlerine bağlamak mümkündür. Almanya'da 1903'de Schlesien'de "Güneydoğu-Avrupa Misyonu" isimli örgüt kurulmuştur. Bunu 1913'deki merkezi Zürih'de olan “İsviçreli Çingeneler” teşkilatı takip etmiştir. Avrupa'nın diğer ülkelerinde de daha sonraki zamanlarda bilhassa 1948-1983 yılları arasında pek çok farklı çingene örgütleri teşekkül etmiştir. 1955'den itibaren de çingene konferansları başlatılmıştır. Sonra Nisan 1971'de Londra'da "1.Enternasyonal Çingene Konferansı" tertip edilmiştir. Bu konferansa 14 ülkeden delegeler katılmıştır. Konferansın başkanlığını Yugoslav delegesi Slobodan Berberski yapmıştır. Konferansın ana konusunu, bilhassa Almanya’daki çingenelere yönelik ırkçı çinayetler, maruz kaldıkları insanlık dışı uygulamalar, hakaretler ve çingenelerin kullandığı kamp alanlarının kanunsuz bir şekilde yasaklanması teşkil etmiştir. Ayrıca bu konferansta Avrupa çingenelerinin genel sorunları da dile getirilmiştir. Nisan 1978'de ise Genf şehrinde "2. Dünya Çingene Konferansı", 26 ülkeden gelen 120 delegenin iştirakiyle gerçekleşmiştir. Oniki oturumdan oluşan bu konferansta dünya çingenelerinin genel sorunları tartışılmıştır. Konferans, bütün oturumların başkanlığını yapan Dr. Jan Cibula’nın “Genf Açıklaması” olarak isimlendirilen şu ifadesiyle son bulmuştur: “ Ben çingene doktorum. İnsanları fakir, zengin, beyaz ya da siyah diye ayırmaksızın iyileştiriyorum. Hiç bir ayırım yapmaksızın herkese gerekli ilaçları, bilgimi ve kalbimi veriyorum...Biz insani dünyada insani varlığımızla yaşamak istiyoruz. Biz cemiyetin (örgütün) kapısını açtık. Kapalılığı gerimizde bırakmak, eski günahlarımızı unutmak istiyoruz. Biz güneşin altında bir yer istiyoruz. Karanlık dünyamızda, çocuklarımızın iyiliği elde etmesi, kültürümüzü herkese-bizim dışımızdaki herkese sunabilmeleri için aydınlık ve hava arzuluyoruz“.
0

#6
Kullanıcı çevrimdışı   Esesli 

  • KD ™ Kadim Dost
  • Grup: Yetkili
  • Mesaj sayısı: 5.814
  • Kayıt tarihi: 01-Nisan 08
  • Gender:Male
  • Location:EsEsli
  • Interests:sinema bilgisayar seyahat
Forum İtibarı: 64
Mükemmel
forum
PROVA GÜNLÜKLERİ
Ağustos 14, 2007 - ÇİNGENELER / Doç.Dr. Rafet Özkan
Kategori:





ÇİNGENELER KİTAPLAŞTI

Doç. Dr. Rafet Özkan’ın kaleme aldığı kitapta, kökenleri Hindistan’a kadar uzanan Çingenelerin kimlikleri, sosyokültürel özellikleri, inanışları, gelenekleri, bayram ve gelenekleri her yönüyle ele alınıyor.

Çingeneler üzerine ülkemizde yapılan “ilk bilimsel araştırma” olduğu belirtilen çalışma, Kültür Bakanlığı tarafından “Türkiye Çingeneleri” adı altında kitap olarak yayınlandı. Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Rafet Özkan’ın kaleme aldığı kitapta, yüzlerce yıldır aramızda yaşayan, ancak, gerek adlandırma gerek tanımlamadaki güçlükler nedeniyle kültürel kimlikleri çoğu kez göz ardı edildiğinden şu ana kadar haklarında kapsamlı bilimsel çalışma yapılmayan çingenelerin, bu araştırmada kimlikleri, sosyokültürel özellikleri, inanışları, mitolojileri, bayram ve kutlamaları her yönüyle ele alınmış. Çingenelerin köklerinin Hindistan’dan geldiği belirtilen kitapta, çingenelerin gelenek ve göreneklerine çok bağlı oldukları ve tüm dünyaya yayılmış olmalarına karşın, yaşadıkları her yerde dışlanan, horlanan marjinal bir grup olmaktan kurtulamadıkları; ayrıca tarihin birçok döneminde katliamlara uğradıkları anlatılıyor.
Kitapta, genel çingene tipi “orta boy, çevik yapılı, iri ve koyu siyah bazen ela ve mavi gözlü, kalın ve uzun kirpikli ve erkekleri pala bıyıklı, ağızları ince ve zarif, dişleri beyaz ve düzgün, çeneleri yuvarlak” olarak tanımlanıyor; alın ve şakaklarının dar, kafa taslarının küçük, saçları kıvırcık ve siyah olarak betimleniyor. Gençlerin düzgün fiziki yapılı olduğu, orta yaşın üzerindeki kadınların ise geniş kalçalı ve şişman oldukları kaydediliyor.

ÇİNGENE VARLIĞI VE ADLANDIRILIŞLARI
Türkiye’nin birçok yöresinde yaşayan çingenelerin, çoğunlukta bulunduğu yerlerin başında Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerinin geldiği, bunu Karadeniz, İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin izlediği belirtiliyor. Dünya’da 4.5 milyon çingenenin bulunduğu; ülkemizdeki toplam çingene nüfusunun 403 bine ulaştığı, yerleşik düzene geçmeksizin tamamen göçebe yaşamı süren çingenelerin sayısının ise 20 bin olduğu bildiriliyor. Türkiye’nin çeşitli yörelerinde çingenelerin değişik şekillerde adlandırıldığını kaydedilerek, Erzurum, Artvin, Bayburt, Erzincan ve Sivas’ta “poşa”, Van, Hakkari, Mardin ve Siirt’te “mutrib”, İç Anadolu’da “elekçi”, “Akdeniz Bölgesi’nde “arabacı”, Ankara’da yerli halk tarafından çingenelerin “teber” şeklinde anıldığını, Adana’da “cono”, Trakya yöresinde “Roman”, Bulgaristan’dan gelerek Kayseri, Adana, Osmaniye, Sakarya ve Çorum illerine yerleşen çingenelere “Haymantos” denildiği belirtiliyor. Resmi dilde de çingenelere genellikle “esmer vatandaş” denildiği kaydediliyor.

ÇİNGENELERİN AİLE YAPISI
Çingene yaşamının merkezinin aile olduğuna işaret edilerek, ailenin yaşam okulu olarak kabul edildiği, ayrıca çocuksuz aileler mutsuz sayılmakta ve çocuksuzluğun boşanma nedeni olduğu dile getiriliyor. Çingene aile yapısının, geniş aile karakterli olduğu kaydedilerek, çingene aileleri için çocukların yaşamın özü, hedefi ve merkezi olduğu belirtiliyor. Ülkemizdeki esmer vatandaşların çok çocuklu aile yapısını devam ettirdikleri anlatılarak, kadınların çingene ailelerinin ekonomik koruyucusu olduğu, ev işlerinin yanı sıra aile geçimini temin etmekte önemli bir rol oynadıklarına işaret ediliyor. Kadınların, bohçacılık, gündelikçilik, temizlikçilik, dilencilik, falcılık, büyücülük ve çiçekçilik yaparak ev ekonomisinin yükünü önemli ölçüde üzerinde taşıdıkları kaydediliyor. Ailede en büyük otorite baba olurken, genellikle ağır işler kadınlara düşüyor; erkeklerin kahvehane veya çadırlarda vakit geçirdikleri anlatılıyor ve yaşlılara büyük değer verildiği belirtiliyor

YAŞAM BİÇİMLERİ
Güçlü gelenek, katı batıl inançları bulunan çingenelerin, yerleşik yaşama geçtiklerinde, genellikle şehirlerin varoşlarında yaşadıkları anlatılıyor. Göçebe çingenelerin, yerleşik çingenelere oranla daha zengin olduğuna dikkat çekilen kitapta, bunların yerleşik yaşama geçmeyi reddettikleri, göçün onlar için büyük önemi bulunduğu belirtilerek, hatta “altın kafese koysalar göç etmeden duramayacaklarını, bunun onların yaşamının vazgeçilmez bir parçası olduğunu” dile getirdikleri kaydediliyor. Çingenelerin, gösterişi, olduğundan zengin ve büyük görünmeyi seven bir yapıya sahip oldukları ve teknolojik yenilikleri izledikleri belirtiliyor. Çingene topluluklarını çeribaşlarının yönettiği ve giysileri ve davranışlarıyla ötekilerden ayrılan çeribaşlarının otoritesinin alametinin ise gümüş elma tasvirli, yuvarlak topuzlu gümüş baston olduğuna işaret ediliyor. Çeribaşlarının, belirlenen birkaç kişi tarafından oy birliği ile seçildiği ve seçilen kişinin istediği kadar veya ölene kadar bu görevi yaptığı anlatılıyor.


MÜZİK VE DANS
Müzik, çingene yaşamının ayrılmaz bir parçası. Dünyada çingeneler üzerine araştırma yapan bilim adamlarının genel kanısının dünyadaki hiçbir etnik grubun çingeneler kadar müzik zevki ve yeteneğinin olmadığı doğrultusunda oluştuğu belirtilerek, müziği sanat için değil, geçim için yapıldığı kaydediliyor. Çingenelerin eğlenceye ve oyuna düşkün özellikleriyle dinleyicileri eğlendirirken, kendileri de aynı oranda eğlendiklerine işaret edilerek, günümüzde çingenelerin çaldıkları müzik aletlerinin, keman, cümbüş, kanun, klarnet, darbuka ve ud olduğu anlatılıyor. Davul ve zurnanın da çingene müziğinde hala önemli bir yer tuttuğuna işaret ediliyor. Türkiye’de çingenelerin özellikle gençlerin sevdiği müzik türü başında arabeskin geldiği, en çok sevdikleri sanatçıların ise Kibariye, Sibel Can, Müslim Gürses, Güllü ve Adnan Şenses olduğu belirtiliyor. Türkiye çingenelerinin, dans ve dansözlükte kendilerini kabul ettirdiklerine dikkat çekilerek, dansözlüğün çingene kızlarının severek icra ettikleri önemli mesleklerden biri olduğu anlatılıyor.


ÇİNGENE DİLİ
“Romani” ya da “Romanes” denilen çingene dilinin, bilim adamlarına göre, Hint-Avrupai dil grubuna ait olduğu anlatılarak, ülkemizdeki çingenelerin kullandıkları dile ilişkin şu örnekler veriliyor: Ben (mesiyom), sen (tusiyan), baba (dad-modad), anne (mıday), oğlan (çav), kız (çay), kadın (romani-gacı), koca (rom), dede (papos), amca (mocak), abla (peral), ölü (mulo), el (vas), ayak (puro), kafa (şoro), ağız (muy), tavuk (takni-kahni), hindi (piyka), ayakkabı (çirak), elbise (hurmada), ceket (abas), ağaç (kaş), araba (ordon), ekmek (mara-maro), et (mas), su (bay), evlenme (kampiçayul)


GİYİM-KUŞAM
Çingeneleri, öteki insanlardan ayıran en önemli özelliklerinin başında giysilerinin geldiği, özellikle kadın giysilerinde canlı renklerin tercih edildiği belirtiliyor. Giysilerinde, çingene pembesi denilen renge daha fazla ağırlık verdiklerini, kırmızı rengin ise çingene yaşamında önemli bir yeri olduğu anlatılıyor. Kırmızı rengi çingenelerin uğurlu saydıkları, yeşil rengin ise çingeneliğin göstergesi olarak kabul edildiği belirtiliyor.

YEME-İÇME
Çingenelerin kanaatkar oldukları; gıda stoku yapma alışkanlıkları bulunmadığı ve hazırda ne varsa onu yedikleri anlatılıyor. Çingenelerin çok konuksever oldukları ve son lokmalarını konuklarıyla paylaştıklarına kitapta yer veriliyor. Çingenelerin içeceklerinin başındaki alkol geldiği, alkol kullanmayan çingenenin, adam bile sayılmadığına dikkat çekiliyor. Düğünlerde, bayramlarda ve her türlü eğlencelerde su gibi alkol tüketildiği, çingenelerin büyük çoğunluğunun günlük kazançlarıyla ilk önce içki aldıkları anlatılıyor. Çingenelerin en çok rakıyı tercih ettikleri belirtilerek, günlük kazançlarının rakıya yetmemesi durumunda bira veya ucuz şarap içtikleri dile getiriliyor. Çingeneler arasında içki kullanımı gibi zevk veren esrar, eroin, hap gibi uyuşturucular ile tütün kullanımının da görüldüğü anlatılıyor.


FALCILIK VE BÜYÜCÜLÜK

Fal bakma ve baktırmanın çingene yaşamında çok önemli bir yer tuttuğu, genellikle bakla, kahve falı baktıkları; fal bakmayı bütün dünya çingenelerinde olduğu gibi sadece kadınların yerine getirdiği anlatılıyor. Fal gibi büyücülüğün de çingenelerin önemli özelliklerinden birisi olduğu, pek çok hayvan ve organından büyü yaptıkları kaydedilerek, tavşan yağının sevgi konularında büyük önemi olduğu ve başarılı olmada etkisine inanıldığı kaydedilerek, çingenelerin kağıt oyunlarında başarılı olmak için, oyun boyunca sol kollarının altında yarasa kalbi taşıdıkları anlatılıyor.

ÇİNGENE MESLEKLERİ
Geleneksel çingene meslekleri ise demircilik, nalbantlık, bakırcılık, kalaycılık, sepetçilik, elekçilik, altın arayıcılığı, seyislik, şifacılık, falcılık, ayı oynatıcılığı, akrobatlık, müzisyenlik, çengilik, bohçacılık, gemi yapımcılığı, oymacılık, madencilik, kahinlik ve dilencilik şeklinde sıralanıyor.


HUKUK SİSTEMLERİ
Çingenelerin, “Kris Romani” dedikleri bir hukuk sistemleri bulunduğu; “kris”in çingenelerin kolektif bilgi ve toplumsal bilinci niteliğinde bir mahkeme olduğu kaydedilerek, mahkemenin farklı aile mensuplarından 4 ile 6 erkekten oluştuğu anlatılıyor.


GELENEKLERİ
Grup içi evlilik sayesinde yüzyıllardır geleneklerini sürdüren çingenelerde evlilik yaşı kızlarda 13-17, erkeklerde ise 15-19 arasında değişiyor. Evlilikler, satın alma, değişme ve kaçırma suretiyle yapılıyor. Çok evliliğin serbest olduğu çingenelerde boşanmak da çok kolay. Özellikle göçer çingenelerde koca, karısını kayınpederinin çadırının önüne koymasıyla gerçekleştiği belirtiliyor. Düğünler ise 3 gün sürüyor.
Hamile kadınların pis olarak kabul edildiği çingenelerde, yine doğan çocuğun başına kırmızı takke konulduğu, koluna kırmızı yün sarıldığı ve aynı renkte muska takıldığı belirtiliyor. Müzisyenlikle uğraşan çingene gruplarında, kız çocuğu dünyaya geldiğinde kulaklarının dibine 4 tane zil konulduğu ve bunun büyüyünce çengi olmasının arzu edildiğinin göstergesi olduğu anlatılıyor. Çingeneler, çocuklarına genellikle Doğan, Şahin, Salih, İsmail, Ramazan, Bayram, Güllü, Kezban ve Kibariye adları koyuyorlar.

BATIL İNANIŞLARI
“Yüce varlık ve karşıt güç, ana tanrıçalar” inanışı bulunduğu bildirilen çingenelerin ilginç batıl inanışlarından bazıları ise şöyle: “Karanlıkta dışarıya çıkmaktan korkan çingenelerin, cin çarpması veya vampirlere yem olma korkusu bulunmuyor. Çingene inanışına göre, kötü insanlar 6 hafta cehennemde yanmak zorunda. Çingenelerde başkasının saçını okşama durumunda, okşanandaki gücün okşayana geçeceğine inanılıyor. Mendil pis olarak kabul edilerek, diğer çamaşırlarla yıkanmıyor, ayakkabı ve çizme de pis olarak kabul ediliyor. Çingenenin birine bot veya ayakkabıyla vurulması en büyük hakaret olarak algılanıyor. Sabah sol ayağı ile yataktan kalkan kişinin kavga etmeyeceğine inanılırken, çingene kızları güzel kalmak için mayıs ayında güneş doğarken kalkıp şebnem ile yüzlerini yıkıyorlar. Gece aynaya bakan genç kızın gurbete gelin gideceğine de inanılıyor.

ESMER VATANDAŞIN YARATILIŞI
Çingene mitolojisine göre esmer tenli yaratılışlarının nedeni ise şöyle: “Tanrı yeryüzünde yaşayacak olan insan mahlukunu yaratma işini bitirdiğinde, O, biraz da cennet balçığı aldı. O balçığı biçimlendirerek, kızartmaya karar verdi. Fakat Tanrı, kendi eserini fırından biraz erken çıkarmıştı. Pişirme tonu kabaydı ve netice beyaz adamdı. Tanrı Devel, daha iyisini yapabilme umuduyla ikinci kez bir deneme yaptı. Fakat, bu defa da balçığı fırında uzun süre bıraktı ve netice siyah adamdı. Nihayet Tanrı Devel, üçüncü denemede istediğine ulaştı. Uzun bekleyişten sonra esmer adam ‘rom’un yaratılışı gerçekleşti.


ZİYARET YERLERİ VE BAYRAMLARI

Çingenelerin bulundukların yerlerde ziyaret ettikleri yerler ise şöyle: Artvin Yusufeli’nde “Hafız Paşa’nın Kabri”, İstanbul Kasımpaşa’da “Cüro Baba Türbesi”, Sulukule’de “Evliya Etem Baba”, Çınardibi’nde “Toklu Dede”, Küçükmustafapaşa’da “Cibali Hazretleri”, Tokmaktepe’de “Kandilli Hoca”, Bursa’da “Göbek Atan Dede veya Lekçi Dede”, Çanakkale’de “Kesikbaş Dede”, Akhisar’da “Karaköy Dedesi.” Çingene bayramları ise mayısta kutladıkları “Kakava Bayramı”, 14 Mart’ta kutladıkları Humbara Bayramı olduğu kaydediliyor.
0


Tek sayfa
  • Yeni bir konu açamazsınız
  • Bu konuya cevap yazamazsınız


"Türkiye ve Osmanlı'da Çingeneler | Çingene Mitolojisi ve Yaşam Biçimleri | Çingene Sözlüğü" İçin Anahtar Kelimeler (Keywords)
Konuyu ziyaret eden ziyaretçilerimizin Google arama motorunda kullandıkları anahtar kelimeleri içermektedir.

Google (56), Ой! (22), Google (17), çingene dövme oyunları - Google'da Ara (10), ülkelerin yaşam biçimleri - Google'da Ara (8), Türkiye ve Osmanlı’da Çingeneler | Çingene Mitolojisi ve Yaşam Biçimleri | Çingene Sözlüğü | Eğitim Kütüphanesi ™ Ülkeler Tarihi Ansiklopedisi (7), alacahırka çınarlı kahvehane - Google Search (7), çingenelerin yaşam tarzı - Google'da Ara (6), çingenelerin geçmişi - Google'da Ara (6), çingene mitolojisi - Google'da Ara (4), siverek çingeneleri - Google'da Ara (4), atatürk ün özdeyişlerinden ve çevre ile ilgili en az 3 tane madde - Google'da Ara (4), atatürk ün askerlik meleğinin seçmesinin nedeni nedir - Bing (4), Google (3), rus çingene falı (3), bulgaristandan gelen haymantoslar - Google\'da Ara (3), çingenelerin yaşam biçimi - Google'da Ara (3), türkiyedeki insanların yaşam tarzı yaşam tarzları - Google'da Ara (3), osmanlıda çingeneler - Google'da Ara (3), M.Ö kadınların hayatları ve yaşam biçimleri - Google'da Ara (3), çingene sözlüğü - Google'da Ara (3), çingenece soyisimler - Google'da Ara (3), balatmide bal atmi dedem yemeden yetmi youtube - Google\'da Ara (3), kürtlerle cingenlerin kavgası - Bing (2), Google Custom Search (2), Türkiye ve Osmanlı'da Çingeneler | Çingene Mitolojisi ve Yaşam Biçimleri | Çingene Sözlüğü - Kadim Dostlar ™ Forum (2), çingenelerin aslı nerden gelir - Bing (2), Arama V9 (2), çingenelerin ilk yaratılışı - Bing (2), bulgarcingenesi kizlari - Google-Suche (2), türk bayaklarının görsesleri - Google\'da Ara (2), Google (2), osmanlı çalgıcıları resimleri - Bing (1), oltu kısıkdere lilerin kökeni - Google\'da Ara (1), oltu kısıkderelilerin kökeni - Google Search (1), Google Custom Search (1), turk parnoyu anne ve oulu ekle - Google-da axtar (1), Google (1), eskişehirin gezilecek yelerı - Bing (1), çingenelerin hayatı - Bing (1), birnisan da keşan da simit cinin işledihi cinayet - Bing (1), eski çingenelerin hayatı - Bing (1), (1) harman konulu betimleme - Web Search Results (1), Funmoods - web search results - çingenelerin efsane geçmişi (1), çingene soyadları - Bing (1), http://img.blogcu.com/uploads/provagunlukleri_Gypsies.jpg için Google Görsel Sonuçları (1), Google (1), Bing : Roman hayat kadınları çıngeneler (1), Funmoods - web search results - fakir çocuklarının yaşam biçimleri paylaş (1), mıtırp ların şarkısı - Bing (1), osmanlı da cingeneler - Google\'da Ara (1), (1) çingeneler firavun soyundan mı - Web Search Results (1), osmanlı da cingeneler - Google\'da Ara (1), çingene sözlüğü - Google-Suche (1), haymantos operasyonu eskişehir - Bing (1), buğday burçak yeni ahit - Yahoo! Turkey Arama Sonuçları (1), devlese kimlikler - Cerca con Google (1), Google Custom Search (1), Google (1), çingeneler nereye gömülür - Google\'da Ara (1), Searchya - web search results - osmanlı\'da çingeneler (1), Arama V9 (1), Bekçi bakro urfa - Bing (1), gookle ankara çinçin alemi - Bing (1), Résultats Google Recherche d'images correspondant à http://img.blogcu.com/uploads/provagunlukleri_Caravan.jpg (1), Not Available (1), Not Available (1), OYUNLU MARDİN SEYİSLİĞİ - Bing (1), Not Available (1), kürtlerle cingenlerin kavgası - Bing (1), Çingeneler hangi dine mensuplar - Google Search (1), Not Available (1), Not Available (1), Not Available (1), Google (1), Not Available (1), 302 Moved (1), Not Available (1), Not Available (1), Yeniden Yönlendirme Bildirimi (1), adapazar da hangi köyde ve hangi mahallede roman halkı var - Bing (1), Anayasa da adları geçen tek etnik azınlık olan Çingeneler, - Bing (1), Not Available (1), Google Custom Search (1), Google Custom Search (1), Google (1), Google (1), Yeniden Yönlendirme Bildirimi (1), 1850 lili yıllarda hayrabolu - Bing (1), hintliler çingene\'mi - Bing (1), akp tayyip NOT erdoğan \"biz biliriz\" or ABD - Bing (1), mail bostanlar com tr - Bing (1), Yeniden Yönlendirme Bildirimi (1), http://img.blogcu.com/uploads/provagunlukleri_Gypsies.jpg için Google Görsel Sonuçları (1), çingeneler prensesi sara nın resimleri - Bing (1), Yeniden Yönlendirme Bildirimi (1), paşlo ne demek - Google\'da Ara (1), poşe diğer adları mırtıp olan - Google\'da Ara (1), Google-Ergebnis für http://img.blogcu.com/uploads/provagunlukleri_Caravan.jpg (1), çingeneler ölülerini nereye gömerler - Google\'da Ara (1),

"Türkiye ve Osmanlı'da Çingeneler | Çingene Mitolojisi ve Yaşam Biçimleri | Çingene Sözlüğü " ile Benzer Konular
Atlas Dergisi l Türkiye Resimleri
6 Yanıt - 4.381 Görüntülenme | Keban Barajı,Kekova,Ulubat Gölü,Hattuşaş,Meke Gölü..
21 Eylül 2007 | Cumhurbaşkanı Öteki Türkiye De
0 Yanıt - 1.469 Görüntülenme
Pontus Rum Devleti Hayali | Patrikhane Fitnesi Ve "Pontus Rum Devleti Hayali" - Ateş Çemberinde Türkiye Ve Pontus Fitnesi
2 Yanıt - 2.608 Görüntülenme
Türkiye'de Yeni Ruhçuluk
0 Yanıt - 2.941 Görüntülenme
Fatih Sultan Mehmet - II. Mehmed | [1432 - 1481] | VII.inci Osmanlı Padişahı
21 Yanıt - 13.668 Görüntülenme