Kadim Dostlar ™ Forum: Zeki Müren (d. 6 Aralık 1931, Bursa - ö. 24 Eylül 1996, İzmir) | Sanat Güneşi - Kadim Dostlar ™ Forum

İçeriğe atla

Yalnızca 1 dakikanızı ayırıp sitemize üye olduğunuzda, içinde daha az reklam bulunan temamızı kullanabilirsiniz ...

Aradığınız konuya ulaşamadınız mı ? Problem değil, arama Özelliğimizi Kullanabilirsiniz
GoogleKadim Dostlar Özel Arama
Facebook Sayfamıza Üye Olabilir ve Güncel Site İçeriğinden Kolayca Haberdar olabilirsiniz
Sitemize reklam vererek, sitelerinizi veya ürünlerinizi tanıtabilirsiniz
-------------------
Kurumsal Çözümler Uzmanı Erkan Okur
İnformatik: Mühendislik ve PLM Çözümleri



Tek sayfa
  • Yeni bir konu açamazsınız
  • Bu konuya cevap yazamazsınız

Zeki Müren (d. 6 Aralık 1931, Bursa - ö. 24 Eylül 1996, İzmir) | Sanat Güneşi Konuyu Oyla: -----

#1
Kullanıcı çevrimdışı   Hale 

  • Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 39.887
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Forum İtibarı: 240
Mükemmel



İçeriği Arkadaşlarınla Paylaş

Zeki Müren



forum

Doğum 6 Aralık 1931
Doğum Yeri Bursa, Türkiye
Ölüm 24 Eylül 1996
Etnik Köken Türk
Müzik Türü Klasik Türk Müziği
Etkin Olduğu Yıllar 1950-1996



Zeki Müren l Doğum Tarihi: 6 Aralık 1931, Bursa - Ölüm Tarihi: 24 Eylül 1996, İzmir

Klasik Türk Müziği sanatçısı.

Bursa'da başladığı orta öğrenimini İstanbul'da Boğaziçi Lisesi'nde tamamladı. İstanbul'da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nin Yüksek Süsleme Bölümü Sabih Gözen atölyesinden mezun oldu. Desen çalışmalarını öğrencilik yıllarından başlayarak pekçok kez sergiledi.

Zeki Müren, Bursa'da tamburi İzzet Gerçeker'den aldığı solfej ve usül dersleriyle musiki bilgileri öğrenmeye başladı. 1949'da, Boğaziçi Lisesi'nde okurken Agopos Efendi (sinema yönetmeni ve senaryo yazan Arşavir Alyanak'ın babası) ile udi Kirkor'dan aldığı derslerle de musiki eğitimini sürdü. Daha sonra fasıl musikisini iyi bilen ve geniş bir repertuvarı olan Şerif İçli'den çeşitli eserler meşk etti; Refik Fersan'dan, Sadi Işılay'dan, Kadri Şençalar'dan yararlandı.

1950'de sınavla İstanbul Radyosu'na girdi. İstanbul radyosunda 1951'de, canlı olarak yayımlanan bir programda ilk radyo konserini verdi ve bu konseri çok beğenildi. Bundan sonra Türkiye radyolarında düzenli olarak okumaya başladı. Radyo programları on beş yıl sürdü, bunların çoğu canlı yayın programlarıydı. Müren bundan sonra kendini daha çok sahne ve plak çalışmalarına verdi. Alışılmış kalıpları zorlayan elbiseleri ve sahne davranışı ile halkın ilgisini sürekli olarak üstünde tutmayı başardı.

Zeki Müren 600'ü aşkın plak ve kaset doldurdu. Plağa okuduğu ilk şarkı Şükrü Tunar'ın "Bir muhabbet kuşu" güfteli şarkısıdır. Müren 1955'te "Manolyam" adlı şarkısıyla Türkiye'de ilk kez verilen Altın Plak Ödülü'nü kazandı.

Zeki Müren Türkiye'de en çok konser veren ses sanatçısıdır. Bir yılda yüz konser verdiği dönemler olmuştur. Kendisine 'sanat güneşi' ünvanı verilmiştir. Yabancı ülkelerde de birçok konser vermiştir.

İki yüz dolayında şarkı besteledi. On yedi yaşındayken bestelediği "Zehretme hayatı bana cânânım" mısraıyla başlayan acemkürdi şarkı bestelediği ilk şarkıdır. "Şimdi uzaklardasın gönül hicranla doldu" (suzinâk), "Manolyam" (kürdilihicazkâr), "Bir demet yasemen" (nihavend), "Gözlerinin içine başka hayal girmesin" (nihavend) güfteli şarkıları sık sık okunan, en sevilen şarkılarıdır. Müren bu şarkıları plaklara da okumuştur.Unutulmaz Maksim Gazinosu sahnelerinde aralıksız 11 yıl Behiye Aksoy ile dönüşümlü olarak sahne almıştır.

Zeki Müren 1954'te Beklenen Şarkı adlı filmde sinema oyunculuğuna başladı. Büyük bir ticari başarı kazanan bu filmden sonra şarkılarının çoğunu kendisinin bestelediği on sekiz filmde daha oynadı. 1955'te de Arena Tiyatrosu'nca sahneye koyulan Çay ve Sempati adlı oyunda da baş roldeki oyuncuydu. Ayrıca 'Bıldırcın Yağmuru' isimli bir şiir kitabı da vardır.

Zeki Müren kalp rahatsızlığı ve şeker hastalığı yüzünden 1980'den sonra sahne hayatından ve musikiden uzaklaştı. Bodrum'daki evine kapandı, münzevi bir hayat yaşadı. 24 Eylül 1996 Çarşamba günü, TRT İzmir Televizyonu'nda kendisi için düzenlenen tören sırasında geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu. Cenazesi görülmemiş bir halk kalabalığının katılmasıyla büyük bir törenle kaldırıldı. Mezarı, doğum yeri olan Bursa'da Emirsultan mezarlığındadır.

Vasiyetinde mirasının en büyük bölümünü Mehmetçik Vakfı'na bıraktı.


KENDİ SÖZLERİ İLE ZEKİ MÜREN

6 Aralık 1931 doğmuşum, iyi mi etmişim?
37 İlkokul siyah önlük, beyaz yaka, toplumda ilk fiyaka
41 Orta mektepte soluk beniz, kısa saç ve umutlardan kıskaç
1945 Lise, pembe hayaller, yeşil filizler, yorulmayan dizler
Akademi 1950 renk dünyasında renksiz yelkenli
1952 film, plak, dik bir boyun ve alın ak
1954 sahne, çile, para, çile artık ne dilersen dile
62 en büyük aşkım, 62 en deli gönlüm, 62 en neyse
Bindokuzyüz bilmem kaç veda kara dünyaya"


Kendi Sözleriyle Zeki Müren

"Batmayan Güneş Belgeseli'nden"

Zeki Müren son olarak hayatını kendi ağzından TRTde Kürşat Özkök'ün hazırladığı "Batmayan Güneş Zeki Müren" belgeseli için anlatmıştı. Belgesel 10-11-12 Eylül tarihlerinde yayınlanmıştır.

Yalnız Allah'tan korkarım, Allah'ın dediği olur. Bu büyük alemi yaratan ve de yöneten yüce kudret, alnımıza bir yazı yazıyor diyorum ben doğarken. Doğuyor, yaşıyoruz. Ama pembe… Ama gri… Ama siyah olaylarla geçiyor bir ömür ve sonra da çaresi yok ölüyoruz. Evet. Ben bazen ölümü de özlüyorum. "Ölüm özlenir mi?" diyeceksiniz. O beni özlemeden ben yakınlık kurarım.Yeter ki tanrı onun bile hayırlısını versin. Gecinden versin. Başkalarına çektirmeden, gına getirmeden, başka kimseleri rahatsız etmeden… Ne demiş atalarımız? "İki gün yatak, üçüncü gün toprak..." Toprak verimlidir. Yine üzerimizde çimler bitecektir, yine onların da arasında kır çiçekleri olacaktır. Onlar bahar rüzgarlarıyla sallanıp şarkılar söyleyecektir. Yeniler yetişecektir. Sonbahar gelir, kış gelir ama pıtır pıtır o pembe beyaz baharlar sardı mı bambaşkadır…

Binlerce, onbinlerce, kanayana kadar alkışlayan ellerden sonra bir yatak odası ve dört duvar, bir ayna, elbetteki yavaş yavaş başlayan bir bunalım. Uzun yıllar sonra günde 34 ilaç ve iki insülin iğnesi ve bununla yaşayan yapayalnız, evet hayret edeceksiniz ama yapayalnız bir Zeki Müren...

1931 yılının 6 Aralık Cuma sabahı ezanlar okunurken Bursa'da, Hisar semtinde Ortapazar Caddesi'ndeki 30 numaralı, iki katlı ahşap evde doğdum. Babam kereste tüccarı Kaya Müren, annem Hayriye Müren'dir. Başka kardeşim yok, tekim.

İlkokul 1. sınıfa başladığımda çelimsiz, zayıf, kırpma saçları böyle platine kesilmiş, Tophane yokuşundan uçarcasına kendini bırakan bir çocuktum. Çünkü hemen o yokuşun sonunda ilkokulumuz vardı.

İlkokulu, Bursa Osmangazi İlkokulu'nda bitirdim. Tophane Okulu, sonra da Alkıncı İlkokulu oldu. Efendim, okulumuz bir çıkmaz sokağın sonundaydı ama çıkmaz sokağın başında Osmangazi Hazretleri'nin ve de Orhangazi Hazretleri'nin türbeleri yanyana yeralmıştı. Arasından bir yolla Tophane bahçesine girilirdi. Şu meşhur kuleli, uzun bir kule olan içinde, halka açık bir bahçeydi o zaman da, şimdi de herhalde öyledir.

Bursa'da sünnet olan her çocuğun fayton araba, böyle çiçeklerle süslenmiş atlı fayton, o zaman landon da denirdi, landon arabayla ilk ziyaret ettiği zat Emir Sultan Hazretleri'ydi. O süslü arabayla Emir Sultan'a gidilir, dua edilir, eve dönüldükten sonra sünnet olayı gerçekleşirdi. Ben 11 yaşında sünnet oldum. Elbette ki o landon, yani faytonun büyüğü olan atlı arabayla böyle başımdan teller, sağ omuzumdan aşağı doğru iniyordu ve şapkamda da hakiki hem anneannemin hem teyzemin broşları ön kısmını süslüyor, bu bir adettir, yani her çocuk öyle süslü bir şapka giyerdi. Efendim şimdi asıl bir noktaya geleceğim. Emir Sultan Hazretleri'nin türbe ve camiini ziyaret ettikten sonra muhakkak uhrevi bir hava ile eve dönülüp, insan sünnet acısını hissetmezdi. Buna inanmanızı bilhassa istirham ediyorum. Emir Sultan Hazretleri dedim de rahmetli babacığımın kabri de şimdi hemen onun yamacında. Allah gani gani rahmet eylesin. Çok sevdiğim anneciğimden öğrendiğim Emir Sultan İlahisini ilk olarak bu programda sizlere sunmak geldi içimden ve okuyorum efendim.

Emir Sultan

Medine'den bir er uçtu
Uçtu da Bursa'ya düştü
Görenlerin aklı şaştı
Emir Sultan hu hu benim şeyhim hu
Sağ yanında oğlu yatır
Sol yanında kızı yatır
Var kendini Nur'a batır
Emir Sultan hu hu benim şeyhim hu



Ortaokulu yine Bursa'da, Tahtakale'de 2. Ortaokul'da tamamladım. Sesimin güzelliğini İlkokuldaki öğretmenlerim keşfetti ve okul müsamerelerinde bana başrolü vermeye başladılar. İlk rolüm bir çoban rolüydü. Etrafımda kızlar dönüyordu ve kepenek giymiş olarak aralarında şarkı söylüyordum.

"Çobanın kulübesi sazdan samandan
İçine de girilmez tozdan dumandan
Çoban yarin ölmüş, bıraksana kavalı
İşte bıraktım kavalı, neden ölmüş zavallı?"



deyip ağlıyordum. İlk rolüm budur. Hayatımdaki ilk rol.

Ortaokulu bitirdikten sonra Bursa bana adeta dar gelmeye başladı. Büyük şehre taşmak arzusuyla yanıyordum. Büyük şehir tabi ki İstanbul'du. Babama rica ettim ve İstanbul'da Boğaziçi Lisesi'ne yazıldım.

Boğaziçi lisesini birincilikle bitirip, Kabataş lisesinde verdiğim olgunluk imtihanlarını da pekiyi dereceyle kazandıktan sonraydı. O zaman sınavla öğrenci kabul eden tek okul Güzel Sanatlar Akademisi'ne, şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi, imtihanlarını kazanıp girdim. Ve Akademi günleri başladı. Ne tesadüftür ki İstanbul Radyosu'nun açtığı ve çok büyük bir juri heyetinin huzurunda 186 kişiden bir tek benim kazandığım solist sınavına elbette ki başım dönerek girdim, sendeleyerek çıktım. Sevincim sonsuzdu, juri üyesinin gözlerindeki takdiri okuyordum, adeta başım dönüyordu ve bana seans verilecek günü kalbim gümbürdeye gümbürdeye bekliyordum.

Stajyerliğe tabi tutulmadan 1951'in 1 Ocak gecesi 20:30'daki 45 dakikalık en büyük program için, tanrım gani gani rahmet eylesin, çok büyük üstad Refik Fersan Beyefendi ve muhterem eşi Fahire Fersan hanımefendinin telefondaki o zarif, o nahif, o şefkat dolu sesi beni sevinçten çılgına çevirmişti. Gel diyorlardı. Gel, iki saat sonra en büyük seansı sen yapacaksın. İstediğin makamdaki bir dosyanı kap ve hemen koşa koşa gel. Tanrım sanki bana kanat takmıştı. Uçuyordum, adeta yön tayin edemeden uçuyordum. Radyo koridorları ve A stüdyosu. Kırmızı "prova" ve "susunuz" yazan 2 ışıklı levha, ortada büyükçe bir mikrofon ve karşımda yalnızca 5 saz sanatçısı. 5 sanatçı ama ne 5 zat! Hakkı Derman Bey, Serif İçli Bey, Şükrü Tunar Bey, Refik Fersan Bey, ve Necdet Gezen Bey. Küçük bir provadan sonra seansıma başladım. Ayaklarım yerden epey yukarıda boşlukta sallanıyor, böyle başarı kanatlarım beyaz bulutlara değiyordu sanki. Hicaz makamı ile başladım. Okunması kolay olmayan klasik parçalardan, en sonundaki "Yanık Anadolu Mayası"na kadar rüyada gibi söyledim, söyledim, söyledim... Gözlerimi kapadığımda gök kuşağından tüm renklerin nokta nokta uçuştuğunu sezinliyordum, fakat tabi ki notaya bakmaya mecbur olduğum için yine siyah beyaz yazılara dalıyordum. Bir asır kadar uzun veya bir saniye kadar kısa süren bu ilk seansımdan sonra tebrik telefonları, mektuplar, merak edenlerin sualleriyle dolu bir sürü istek, Bursa'dan rahmetli anneciğimle çok yakında kaybettiğimiz ve çok üzüldüğümüz büyük sanatçımız Sayın Hamiyet Yüceses Hanım telefonla adeta aynı anda, bir iki dakika arayla aradılar. İkisi de ağlıyordu. Hem ağlıyorlar hem kutluyorlardı. Ne kadar mutluydum. Biri Türkiye'nin en meşhur sanatçısı, diğeri beni doğuran ana. Ben onun ninnileri ile Türk Müziği'ni tanımıştım. Radyonun kapısına insanlar ve arabalar dolmuştu. Canlı neşriyatta tabii o zaman bant falan yok. Zaten ben İstanbul'a gittiğimde 12 sene canlı neşriyat yaptım. Canlı neşriyatın heyecanı çok başkadır, güzelliği çok başkadır. Mesuliyeti de tabi çok büyüktür. Kimdi bu çocuk diyorlardı. Gevrek, genç, tenor bir ses. Acaba kadın mıydı, erkek miydi aralarında iddia gidenler olmuş. Alın yazısında ne yazıyorsa o oluyor efendim. Anadolu'dan net dinlenemeyen İstanbul Radyosu, o zaman Ankara Radyosu'nun tüm Anadolu'ya hakim olduğu yıllar ve tesadüfe bakınız o hafta sanatçı Şükrü Pınar Bey'in beni okuldan alıp, Yeşilköy'deki plak fabrikasına götürüp kendi eseri olan "Muhabbet Kuşu" nu plak okutması beni tüm Anadolu'ya tanıttı. Çünkü yeni biri çıkmış, İstanbul Radyosu Marmara bölgesi haricinde cızırtılı dinleniyor diyelim. Ama "Muhabbet Kuşu" plağı öyle değil. Edirne'den Ardahan'a her tarafta plak rekoru ve de beni ilk tanıtan şarkım "Muhabbet Kuşu".

Bestekârlık, şairlik, ressamlık, icracılık olur da, film çevirmeden bırakırlar mı adamı? Hadi Zeki'cik dedim, ha gayret. Ben de zaten çocukluğumdan beri hevesliyim, evimde yaptığım 5 yaşından itibaren çocuk müsamereleri, bu filmlerin ve tiyatroların ilk provalarıydı. Efendim ilk filmim, Cahide Sonku isimli ilahenin karşısında oynamak... Yani "Beklenen Şarkı"ydı. Beyoğlu'nda Cahide Sonku'nun resimlerini tek tek, tekrar tekrar izlemek. Sene 1953'te karşılıklı devrin en büyük filminde oynamak... En büyük diyorum, megalomani saymamanızı rica ediyorum. Çünkü o devir için 8,5 ayda biten ve de benim kendi dublajımı kendi yaptığım, bu da bir başarıydı tebrik ettiler tabii dublaj yapanlar ve de halkımız, çok güzel sonuç alındı, gişe rekorları kırıldı fakat Cahide Hanım neden bilmem çok güzel, çok büyük, biraz hırçın, biraz da kaprisliydi. Filmin gişe rekorları kırması ve de galalarda arabamızın havaya kaldırılması bu büyük fakat hırçın sanatçı etrafını kırıyor bazen, ben hariç herkesi üzüyordu. Tabii dolayısıyla ben de elbet üzülüyordum. Ve bu film yolu kader çizgimde parlak ve parlak olduğu kadar da virajlı ve engebeli olan bir yoldu. İnsanüstü bir güçle hem akademi son sınıfı pekiyi dereceyle bitirip hem de geceleri film çevirdiğim günlerde evimin merdivenini daha o yaşta zor çıktığımı hatırlıyorum. Hepsi halk içindi. Beni yaratan, beni yaşatan halk içindi. Hepsine helal olsun. Candan helal olsun.

26 Mayıs 1955 yılında sahne konserlerim başladı. Sahnede giydiğim ilk beyaz frag, ilk bordo simokin ve papyonuma işlettiğim küçük bir inci bir çok söylentilere yol açtı. Fakat bu gün bir çok sanatçı bunu tatbik ettiğine göre demek öncülüğünü yaptığım için memnun olmam gerekiyor. Bir de ben talebeyken tatil günlerinde diğer sanatçıları dinlemeye birçok gazinoya gitmiştim. Saz heyeti değişik kostümlerle sahneye çıkıyorlardı. Diyordum ki içimden bir gün sahneye çıkarsam ki bundan emindim, çıkacaktım okulum bitince, saz heyetine bir forma giydirmek, halk konserleri olduğu için bu siyah simokin olamazdı tabii ki mavi ceket, gri pantolon ve lacivert papyon olarak saz heyetine ilk aynı biçim ve renkte formayı ben giydirmiş oldum. Önce itiraz edenler oldu mesela merhum büyük üstad Salahattin Pınar Bey ben giymem dedi önce, rica ettim üstadım dedim siz çok şıksınız, gerçekten çok şık giyinen bir insandı Pınar, ne olur dedim kırmayınız, diğer sanatçılara örnek olunuz, peki dedi evladım ben de aynı elbiseyi giyeceğim dedi kabul etti.

Sahnede okuduğum ilk şarkı "Var mı hacet söyleyin ey Gülşen'im, ben kulunum sen efendimsin benim" isimli Muhayyer Kürd-i şarkıdır. Bu arada sahneye bazı yenilikler getirmeye çalıştım. Mesela halka daha yakın olmak için, arkadaki masalara daha yakından hitap etmek için podyum denen, "T" denen sahne çıkıntısını ben rica edip müessese sahibine yaptırdım. Dolayısıyla el mikrofonu kullanmam gerekti çünkü kordonsuz bir mikrofonla arkalara doğru uzanamazdım. Arkamda bir dekor olmasını istedim ve yaptılar. Sahneye ilk ark ışıklarını vurdurtmak ilk bana nasip oldu nacizane. Ve kostümlerimde büyük değişiklikler yaptım. Mesela simokinden, yakaları işlenmiş bir kostüme geçtim. Bir sezon sonra Türk motifleriyle bezenmiş, ki bunları nacizane kendim çiziyordum, başka bir simokin giydim. Ondan sonra daha fazla renkli, işlemeli, modern desenli kostümler giymeye başladım. Yine konserimin başında siyah bir simokin kullanıyordum. Sonraki şarkılarda dört - beş kostüm değiştirmeye başladım. Ve bunlar pelerinlere hatta mini şortlara kadar gitti. Halkımız hoş karşılamasaydı bunları giymezdim. Müstehdi bir bakış sezseydim zaten hemen keserdim bu işi ve smokin giymeye devam ederdim.

"Altın Plak" armağanını 1955'te Manolya isimli bestemle ilk alan nacizane bendenizim efendim. Her yıl bir film çeviriyordum ve gazino konserlerim devam ediyordu.

1957 yılında yedek subay olarak askerlik görevimi yaptım. İlk altı ay Ankara Piyade Okulu'nda, ikinci altı ay İstanbul Harbiye Temsil Bürosu'nda, üçüncü altı ay Çankırı'da teğmen olarak askerlik görevimi tamamladım. Sonra tekrar sahnelere döndüm. Plakları okumaya devam ettim. Her yıl o zaman on - onbeş plak okuyordum henüz longplayler yoktu. Radyo seanslarım devam ediyordu ve canlı yayındı. Banta alınmıyordu.

1965 yılında akademide ve daha sonra yaptığım resimleri 3 şehirde sergiledim. İstanbul'da Olgunlaştırma Enstitüsü'nde, Ankara'da Fransız Kültür Derneği'nde, İzmir'de Yumru Galerisi'nde resimlerimi, desenlerimi sergiledim halkımıza ve o yıl şiir kitabı çıkardım. Kitabımın ismi "Bıldırcın Yağmuru". içinde 100'e yakın şiirim var nacizane efendim. Okuduğum şarkıyı önce kendi kalbimin içinde hissediyor, sonra elektronlarımla beni saygıyla dinleyen kadirşinas dinleyicilerime sunuyordum.

Alkışlar… Alkışlar… Sonra taklitler taklitler, kıskançlıklar, tahrikler. Sahne arkasındaki giyinme odamda, masanın üstünde "Mitol" isimli burun damlam var. Genizlerim tıkanınca sahneden evvel iki damla damlatıyorum ve öyle çıkıyorum. O küçük şişenin içine kezzap doldurdular. Güya ben burnuma o Mitol damlasından çekince ses tellerim "Kırık Plak" filmindeki, tabi o senaryo icabı öyleydi, ses tellerim zedelenecek ve okuyamayacağım, ortalık başkalarına kalacak. Ey güzel Allah'ım, ey! Bu ne zalimliktir, bu ne vicdandır? Bu nasıl namustur, bu nasıl haysiyettir? Ben cevabını bulamadım. Daha neler, daha neler...

Hala benim dahi izah edip derinine malesef inemediğim bir yalnızlık duygusu var şöhretin içinde. Belki de dışında, kabuğunda… Evet bir yalnızlık duygusu… Yanında, yakında, gerçekte çileni paylaşacak çok candan kişileri göz bebeklerinin en derinlerinden gizlice dışarı sızan bir çekememezlik ve bir acılık, yani dostlukların yavaş yavaş eriyişi ve de, ne yazık esefle söylüyorum, bitişi.

Doktorlar sahneyi yasakladıktan sonra beş sene üst üste Bodrum Kalesi'nde epeyce uzun süren konserler verdim. Bodrum için can bile verilir. Çok güzel geçti konserler. Doğu'dan, Batı'dan, Kuzey'den, Güney'den pek çok sevenim kaleyi doldurdular. Yani Aspendos yavrusu olarak düşünüyorum ben bu konserlerimi. O Aspendos konserinin, hayatımın, sanat hayatımın tacıdır dediğim konserimin, bir tatlı sadık yavrusu olarak görüyorum. Çünkü orası yirmi yedi bin kişilikti. Muhteşem birşeydi. Burası da sevgi ve saygı bakımından aynı ihtişamı yaşattı ve yaşadı.

İstanbul Yeşilköy'deki İnternational Hospital'da 19 gün yatıp kontrolden geçtiğimde, üç sene evvel oluyor bu olay, çok sevdiğim doktorlarım bana ebedi bir arkadaş takdim ettiler. Bu dostun adı İnsülin idi. Meğer ben şeker hastasıymışım. Onu bilemiyordum. Sabah ve akşam muntazam olarak, 7'de ve 19'da, 22 deziyem iğnemi karnımdan kendi kendime yapmayı öğrendim. Ve şimdi çok rahat o işi kendim görüyorum çünkü sabahın 7'sinde iğneci bulmak da çok güç, başkasını uyandırmak da imkansız. Efendim, pankreasım nedense bana küsmüş, gereken maddeyi vücuda vermiyormuş yani adı tatlı olup da perhizi pek kolay olmayan şeker hastası teşhisi konmuştu. Söz dinlemek ve tavsiyelere uymaktan başka çarem yoktu. Allah'tan perhizime ve ilaca alışkındım, sıkılmadan devam ettim ve etmekteyim.


ALBÜMLERİ


*Senede Bir Gün (1970)
*Pırlanta 1 (1973)
*Pırlanta 2 (1973)
*Pırlanta 3 (1973)
*Pırlanta 4 (1973)
*Hatıra (1973)
*Anılarım (1974)
*Mücevher (1975)
*Güneşin Oğlu (1976)
*Nazar Boncuğu (1977)
*Sükse (1978)
*Kahır Mektubu (1981)
*Eskimeyen Dost (1982)
*Hayat Öpücüğü (1984)
*Masal (1985)
*HELAL OLSUN (1986)
*Aşk Kurbanı (1987)
*Gözlerin Doğuyor Gecelerime (1988)
*Ayrıldık İşte (1989)
*Karanlıklar Güneşi (1989)
*Zirvedeki Şarkılar (1989)
*Dilek Çeşmesi (1989)
*Bir Tatlı Tebessüm (1990)
*Doruktaki Nağmeler (1991)
*Sorma (1992)

Ölümünden Sonra Yayınlanan Albümler;

*Muazzez Abacı & Zeki Müren Düet (2000)
*Selahattin Pınar Şarkıları (2005)
*Sadettin Kaynak Şarkıları (2005)
*Zeki Müren: 1955-1963 Kayıtları (2005)
*Batmayan Güneş (2006)

Zeki Müren yukarıda belirtilenler dışında, 1968-1974 yılları arasında Grafson Plak'tan kendi adıyla anılan 12 farklı albüm daha yayınlamıştır .


FİLMLERİ

Zeki Müren'in "Beklenen Şarkı" filmiyle başlayan sinema serüveni, 1971 yılında "Rüya Gibi" filmiyle bitti.

İşte; Zeki Müren filmleri:

1953 "Beklenen Şarkı" - (Cahide Sonku).
1955 "Son Beste" - (Belgin Doruk).
1956 "Berduş" - (Deniz Tanyerli).
1957 "Altın Kafes" - (Nilüfer Aydan).
1958 "Gurbet" - (Mualla Kaynak).
1959 "Kırık Plak" - (Belgin Doruk).
1960 "Aşk Hırsızı" - (Leyla Sayar).
1961 "Hep O Şarkı" - (Belgin Doruk).
1962 "Bahçevan" - (Belgin Doruk).
1963 "İstanbul Kaldırımları" - (Belgin Doruk).
1964 "Hayat Bazen Tatlıdır" - (Belgin Doruk).
1965 "Katibim" - (Sezer Güvenirgil).
1966 "Hindistan Cevizi" - (Filiz Akın).
1967 "İnleyen Nağmeler" - (Mine Mutlu).
1968 "Kalbimin Sahibi" - (Sema Özcan).
1969 "Aşktan da Üstün" - (Filiz Akın).
1971 "Rüya Gibi" - (Esen Püsküllü).




1 Kullanıcı bu konuyu okuyor
0 üye, 1 misafir ve 0 gizli üye



Toplam 2 kullanıcı bu konuyu okudu.

0

#2
Kullanıcı çevrimdışı   Hale 

  • Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 39.887
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Forum İtibarı: 240
Mükemmel
Otel ve Pansiyon Rehberiniz Otel, Pansiyon, Tatil, Gezi, Seyahat ve Konaklama Rehberiniz Bütçenize uygun, keyifli bir tatil için size gezi, seyahat ve konaklama tavsiyeleri: Otel Tanıtımları, Pansiyon Tanıtımları, Tatil Tavsiyeleri, Konaklama Tavsiyeleri, Ülke Tanıtımları, Seyahat Alternatifleri, Şehir Tanıtımları, Tarihi Eserler, Antik Kentler


forum

forum

forum forum

forum

forum

forum

forum

forum

forum forum

forum forum

forum forum

forum forum

forum forum

forum forum forum

forum

forum

forum

0

#3
Kullanıcı çevrimdışı   Hale 

  • Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 39.887
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Forum İtibarı: 240
Mükemmel
Bir Gülü Sevdim


İsyan etmedim
Pişman değilim
Taş bastım kan ağlayan bağrıma
İstemem kimse gelmesin yanıma
Dertliyim dertli
Dertliyim dertli

Bir gülü sevdim, bir onu sevdim
Tek mevsimlikmiş ah geçiverdi
Gel etme dedim, kal gitme dedim
Söz dinlemedim, ah kaçıverdi

Belki dönecek
Tekrar sevecek
Şu garip gönlüme olanlar olmuş
Belki de o beni çoktan unutmuş
Nerde kimbilir
Aşıktır allah bilir

Bir gülü sevdim, bir onu sevdim
Tek mevsimlikmiş ah geçiverdi
Gel etme dedim, kal gitme dedim
Söz dinlemedim, ah kaçıverdi



Bir Sevgi İstiyorum


yılları durduracak
güneşi doğduracak
dünyamı dolduracak
bir sevgi istiyorum

deli gibi sevecek
ömür boyu sürecek
gözlerimde tütecek
bir sevgi istiyorum

halimi anlayacak
derdime katlanacak
benimle ağlayacak
bir sevgi istiyorum

deli gibi sevecek
ömür boyu sürecek
gözlerimde tütecek
bir sevgi istiyorum


Gitme Sana Muhtacım


Gitme sana muhtacım
Gözümde nursun başımda tacın muhtacım
Beni öldür öyle git
Yaşamak için senin sevgine muhtacım

Muhtacım gözlerine
Muhtacım sözlerine
Uzattım ellerimi
Muhtacım ellerine gitme

Şimdi bomboş ellerim
Seni çağırır yaşlı gözlerim Muhtacım

Beni öldür öyle git
Yaşamak için senin sevgine muhtacım

Sensiz bir dünyadayım
Gerçekten uzak bir rüyadayım muhtacım
Beni sensiz dünyadan
Sonsuz rüyadan uyandırda git muhtacım

Muhtacım gözlerine
Muhtacım sözlerine
Ruhumu ıstacak
Sımsıcak nefesine gitme

Gitme sana muhtacım
Gözümde nursun başımda tacın muhtacım
Beni öldür öyle git
Yaşamak için senin sevgine muhtacım


Biz Ayrılamayız


Aynı bedende can gibiyiz
Cana can veren kan gibiyiz
Yanıpta bitmez köz gibiyiz
Biz ayrılamayız

Eller ayırsa bile
Yollar ayırsa bile
Yıllar ayırsa bile
Biz ayrılamayız

Biz iki çılgın sevgiliyiz
Delicisine sevdalıyız
Öyle büyük ki bu sevgimiz
Biz ayrılamayız

Eller ayırsa bile
Yollar ayırsa bile
Yıllar ayırsa bile
Biz ayrılamayız


Bir Yangının Külünü Yeniden Yakıp Geçtin


Gönül penceresinden ansızın bakıp geçtin,
Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin,
Madem ki son şarkının kırık bir güftesiydin,
Niçin yarım bıraktın, neden bırakıp gittin,

Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin,
Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin,

Ne çok sevmiştim seni ne çok hatırlar mısın,
Aşiyan yollarından ses versem duyar mısın,
Hala beni düşünür ve hala ağlar mısın,
Bir bahar seli gibi dalımdan akıp gittin

Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin,
Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin,


Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar


Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar,
Yeryüzünde sizin kadar yalnızım,
Bir haykırsam belki duyulur sesim,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.

Kaderim bu böyle yazılmış yazım,
Hiçkimsenin aşkında yoktur gözüm,
Bir yalnızlık şarkısı çalar sazım,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.

Çekmediğim dert kalmadı dünyada,
Hangi gönle girdimse kaldı izim,
Taşa geçer kendime geçmez sözüm,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.

Kaderim bu böyle yazılmış yazım,
Hiçkimsenin aşkında yoktur gözüm,
Bir yalnızlık şarkısı çalar sazım,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.


Gözlerin Doğuyor Gecelerime


ne mektup geliyor ne haber senden
söyle de bileyim bıktın mı benden
her akşam güneşin battığı yerden
gözlerin doğuyor gecelerime

çileli doğmuşum zaten ezelden
hasrete alıştım ne gelir elden
yaşlı gözlerime baktığın yerden
gözlerin doğuyor gecelerime

geçilmez gurbetin sokaklarından
içilmez suları pınarlarından
öptüğüm o ıslak dudaklarından
sözlerin doğuyor gecelerime

çileli doğmuşum zaten ezelden
hasrete alıştım ne gelir elden
yaşlı gözlerime baktığın yerden
gözlerin doğuyor gecelerime


Seni Ben Ellerin Olsun Diye Mi Sevdim


seni ben
ellerin olsun diye mi sevdim
herseyimi
ugruna bos yere mi verdim
yalan sozlerle aldatip
seninim derdin
herseyimi
ugruna ben
seni ben
ellerin olsun diye mi sevdim
herseyimi
ugruna bos yere mi verdim
yalan sozlerle aldatip
seninim derdin
herseyimi
ugruna ben bos yere mi verdim


Sorma Ne Haldeyim

gün ağarınca boynum bükülür
dalarım uzaklara gönlüm sıkılır
sorma ne haldeyim
sorma kederdeyim
sorma yangınlardayım zaman zaman
sorma utanırım
sorma söyleyemem
sorma nöbetlerdeyim başım duman
ah bu yangın beni öldürüyor yavaş yavaş
kor kor ateşler yanıyor içimde
aşkı beni kül ediyor...


Yarım Kalan Aşk


bir kere sevdim diye
bin pisman etme beni
istemiyorsan birak
perisan etme beni

birak bos kalsin elim
yol yakinken donerim
arkadasim ol yeter
boylesi daha guzel

birak beni ne olur
burda bitsin sarkimiz
zamanla unutulur
yarim kalan askimiz

birak bos kalsin elim
yol yakinken donerim
arkadasim ol yeter
boylesi daha guzel


Şimdi Uzaklardasın


Şimdi uzaklardasın
Gönül hicranla doldu

Hiç ayrılamam derken
Kavuşmak hayal oldu

Sevda bahçelerinin
Çiçekleri hep soldu

Hiç ayrılamam derken
Kavuşmak hayal oldu

0

#4
Kullanıcı çevrimdışı   Sema 

  • Ne Mutlu Türküm Diyene!!
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 5.470
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Forum İtibarı: 6
Henüz Tanınmıyor
Gerçekten yeri doldurulması güc bir efsane bana göre Zeki Müren.. Paylaşım icin sagol Hale'cim :sema2:

Çok Sevdiğim Vefa arıyorum, dost arıyorum (KANDİL) Şarkısını paylaşmak istiyorum :hale:




Gün ışığında yola koyuldum
Elimde kandil gözümde mendil

Vefa arıyorum, dost arıyorum
Şefkat arıyorum, aşk arıyorum

Vefa, uzaklarda kalan bir his
Dost, eski şarkılardan bir iz
Şefkatse bardaki sarışın kız

Dizlerimde derman
Kandilimde yağ bitti
Bulamadım gitti

Vefa arıyorum, dost arıyorum
Şefkat arıyorum, aşk arıyorum

Söz: Zeki Müren / Müzik: Selmi Andak
ZEKİ MÜREN - 1974 - İSTANBUL


Videoları görmek için lütfen Giriş Yapın yada Üye Olun.

0

#5
Kullanıcı çevrimdışı   Hale 

  • Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 39.887
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Forum İtibarı: 240
Mükemmel
Zeki Müren



Zeki Müren (d. 6 Aralık 1931, Bursa – ö. 24 Eylül 1996, İzmir), Türk Sanat Müziği sanatçısı.



forum



Bursa’da başladığı orta öğrenimini İstanbul’da Boğaziçi Lisesi’nde tamamladı. İstanbul’da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin Yüksek Süsleme Bölümü Sabih Gözen atölyesinden mezun oldu. Desen çalışmalarını öğrencilik yıllarından başlayarak pekçok kez sergiledi.

Zeki Müren, Bursa’da tamburi İzzet Gerçeker’den aldığı solfej ve usül dersleriyle musiki bilgileri öğrenmeye başladı. 1949′da, Boğaziçi Lisesi’nde okurken Agopos Efendi (sinema yönetmeni ve senaryo yazan Arşavir Alyanak’ın babası) ile udi Kirkor’dan aldığı derslerle de musiki eğitimini sürdü. Daha sonra fasıl musikisini iyi bilen ve geniş bir repertuvarı olan Şerif İçli’den çeşitli eserler meşk etti; Refik Fersan’dan, Sadi Işılay’dan, Kadri Şençalar’dan yararlandı.

1950′de sınavla İstanbul radyosu’na girdi. İstanbul radyosunda 1951′de, canlı olarak yayımlanan bir programda ilk radyo konserini verdi ve bu konseri çok beğenildi. Bundan sonra Türkiye radyolarında düzenli olarak okumaya başladı. Radyo programları on beş yıl sürdü, bunların çoğu canlı yayın programlarıydı. Müren bundan sonra kendini daha çok sahne ve plak çalışmalarına verdi. Alışılmış kalıpları zorlayan elbiseleri ve sahne davranışı ile halkın ilgisini sürekli olarak üstünde tutmayı başardı.

Zeki Müren 600′ü aşkın plak ve kaset doldurdu. Plağa okuduğu ilk şarkı Şükrü Tunar’ın “Bir muhabbet kuşu” güfteli şarkısıdır. Müren 1955′te “Manolyam” adlı şarkısıyla Türkiye’de ilk kez verilen Altın Plak Ödülü’nü kazandı.

Zeki Müren Türkiye’de en çok konser veren ses sanatçısıdır. Bir yılda yüz konser verdiği dönemler olmuştur. Kendisine ’sanat güneşi’ ünvanı verilmiştir. Yabancı ülkelerde de birçok konser vermiştir.

İki yüz dolayında şarkı besteledi. On yedi yaşındayken bestelediği “Zehretme hayatı bana cânânım” mısraıyla başlayan acemkürdi şarkı bestelediği ilk şarkıdır. “Şimdi uzaklardasın gönül hicranla doldu” (suzinâk), “Manolyam” (kürdilihicazkâr), “Bir demet yasemen” (nihavend), “Gözlerinin içine başka hayal girmesin” (nihavend) güfteli şarkıları sık sık okunan, en sevilen şarkılarıdır. Müren bu şarkıları plaklara da okumuştur.Unutulmaz Maksim Gazinosu sahnelerinde aralıksız 11 yıl Behiye Aksoy ile dönüşümlü olarak sahne almıştır.

Zeki Müren 1954′te Beklenen Şarkı adlı filmde sinema oyunculuğuna başladı. Büyük bir ticari başarı kazanan bu filmden sonra şarkılarının çoğunu kendisinin bestelediği on sekiz filmde daha oynadı. 1955′te de Arena Tiyatrosu’nca sahneye koyulan Çay ve Sempati adlı oyunda da baş roldeki oyuncuydu. Ayrıca ‘Bıldırcın Yağmuru’ isimli bir şiir kitabı da vardır.

Zeki Müren kalp rahatsızlığı ve şeker hastalığı yüzünden 1980′den sonra sahne hayatından ve musikiden uzaklaştı. Bodrum’daki evine kapandı, münzevi bir hayat yaşadı. 24 Eylül 1996 Çarşamba günü, TRT İzmir Televizyonu’nda kendisi için düzenlenen tören sırasında geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu. Cenazesi görülmemiş bir halk kalabalığının katılmasıyla büyük bir törenle kaldırıldı. Mezarı, doğum yeri olan Bursa’da Emirsultan mezarlığındadır.

Vasiyetinde mirasının en büyük bölümünü Mehmetçik Vakfı’na bıraktı.

0

#6
Kullanıcı çevrimdışı   Ediz536 

  • KD ™ Yeni Tanıdık
  • Grup: Dost
  • Mesaj sayısı: 28
  • Kayıt tarihi: 26-Ekim 07
  • Gender:Male
  • Location:Ankara
Forum İtibarı: 0
Henüz Tanınmıyor
KENDİ SÖZLERİ İLE ZEKİ MÜREN


6 Aralık 1931 doğmuşum, iyi mi etmişim?
37 İlkokul siyah önlük, beyaz yaka, toplumda ilk fiyaka
41 Orta mektepte soluk beniz, kısa saç ve umutlardan kıskaç
1945 Lise, pembe hayaller, yeşil filizler, yorulmayan dizler
Akademi 1950 renk dünyasında renksiz yelkenli
1952 film, plak, dik bir boyun ve alın ak
1954 sahne, çile, para, çile artık ne dilersen dile
62 en büyük aşkım, 62 en deli gönlüm, 62 en neyse
Bindokuzyüz bilmem kaç veda kara dünyaya"


teşekkürler
0

#7
Kullanıcı çevrimdışı   Esesli 

  • KD ™ Kadim Dost
  • Grup: Yetkili
  • Mesaj sayısı: 5.814
  • Kayıt tarihi: 01-Nisan 08
  • Gender:Male
  • Location:EsEsli
  • Interests:sinema bilgisayar seyahat
Forum İtibarı: 64
Mükemmel
Sanat Güneşimiz


6 Aralık 1933 doğmuşum... İyi halt etmişim.
39 İlk Okul: Siyah önlük, beyaz yaka. Topluma ilk fiyaka.
44 Orta mektep: Soluk beniz, kısa saç. Umutlardan kıskaç.
47 Lise: Pembe hayaller, yeşil filizler, Yorulmayan yorgun dizler
Akademi 1950: Renk deryasında renksiz yelkenli.
1955 Sahne: Çile, para, para, çile. Ne dilersen dile.
62 en büyük aşkım; 62 en deli gönlüm... 62 en... neyse...
Son tarihi bir bilseydim, işportacı olurdum
Hayatın anası tablamda.
Sanat Güneşi Zeki Müren Bıldırcın Yağmuru adlı kitabına koymuştu bu biyografik şiirini. Yaşamını bu şiirle özetleyivermişti. 1965?te bu satırları yazarken bir tek şeyi bilmiyordu: Kara dünyaya ne zaman veda edeceğini... Oysa biz artık biliyoruz: 1996’da bir güneş gibi parlamasını sağlayan sahnede, billur sesini bizlere duyurduğu ilk mikrofonu elindeyken yorgun kalbine yenik düştü. Geride 300ü aşkın şiir, 100e yakın beste, 500ü aşkın plak, 18 film, bini aşkın desen ve kulaklarımızdan silinmeyecek, hiçbir ölçüyle ölçülemeyen güzellikte bir nida bıraktı.

Şimdi en başa dönüp Türkiye?nin bu ilk ve tek sivil Paşası Zeki Müren?i satır başlarıyla, zaman zaman kendi ifadeleriyle tanıyalım.


6 Aralık 1993 doğmuşum... İyi halt etmişim.



63 yıl öncesinin Bursa?sı... Cumbalı evlerin yıkılmamak için sırt sırta verdiği Tophane Mahallesi Orta pazar Caddesindeki 30 Numaralı ev. Sadece mahallenin değil Bursa?nın en iyi giyinen erkeği diye ün salan Kaya Bey ve güzelliği, tatlı diliyle mahallenin göz bebeği Hayriye Hanım sıkıntıda. Mahallenin ebesi Rukiye Hanım bir içeri bir dışarı koşuşturup duruyor. Herkes hem endişeli hem heyecanlı hem de büyük bir merakta. Dakikalar geçmek bilmiyor. Gün doğmak üzere. Sabah ezanına bir çığlık karışıyor. Rukiye ebe bir yandan bir oğlan doğduğunu müjdeliyor, bir yandan da sanki içine doğmuş gibi göbek bağını uzun kesiyorum ki sesi güzel olsun diyor.

Babaanne, başarılı ve zeki olsun diyerek adını ZEKİ koyarken, dede yıllarca kulağından silinmeyecek ve ilk müzik dersi olan ninnisini fısıldıyor kulağına.

İşte böyle doğmuş yıllar sonra Türk Sanat Müziğinde Türkiye?nin bir numarası olacak ZEKİ MÜREN...


39 İlkokul: Siyah önlük, beyaz yaka. Topluma ilk fiyaka.



Ahşap cumbalı evin üst katı. Minik Zeki 6 yaşında. Ev derin bir sessizlik içinde. Herkes uyuyor. O hariç. O pirinç karyolasında sırtüstü yatmış pırıl pırıl parlayan gözlerini tavana dikmiş sabırsızlıkla sabahın olmasını bekliyor. Çünkü aylar, günler boyu kedisi Benliye anlattığı hikâyeleri sabah olunca gerçeğe dönecek. Günlerdir dört gözle beklediği okuluna nihayet bu sabah kavuşacak Zeki.

Günün ilk ışıklarıyla hemen yatağından kalkıp aşağıya iner. Babaanne çoktan kalkmış mangalda sabah kahvesi pişirmektedir. Kim bilir belki o da torununu okula başlayacağı bu ilk güne hazırlanmak için sabahı zor etmiştir. Zekiyi bir güzel giydirir. Adeta gelini ile küçük bir rekabet yaşamış ve babaanne kazanmıştır. Anne Hayriye Hanım aşağıya indiğinde Zeki çoktan okula hazırdır.

Hayriye Hanım, Zekiyi Orhan Gazi İlkokuluna götürür ve Nazire Öğretmene teslim eder. Yalnız küçük bir sorun vardır: Zeki henüz altı yaşındadır. Müren ailesi ilk haftayı heyecanla bekler. Ya bir aksilik çıkarsa diye. Ne var ki küçük Zeki, tıpkı adı gibi zeki bir çocuktur ve müjde gelmekte gecikmez:

Zeki, okuma-yazmayı hemen söktüğü için okula kesin kaydı yapılır.

Okul dışındaki günler de keyif içinde geçer. Aile tek çocuklarının üzerine titrer. Zekiye sokakta oynamak resmen olmasa da yasaktır. Çünkü taşlı, topraklı yolda çelik-çomak oynarsa gözlükleri kırılabilir. Zaten çok ince ruhlu, duygusal olan Zeki hem bu ruh halinin hem ailesinin etkisiyle evin merdiveninde oturur, sokakta oynayan çocukları seyreder imrenerek. Neyse ki bez bebeği Tomris vardır. En büyük eğlencesi akşamları evin merdiveninde babasını beklemektir. Kaya Bey her akşam aynı saatte yolun başında göründüğünde Hayriye Hanım çoktan akşam sofrasını hazırlamış olur. Rakılar içilir ve Zeki babasının dizindeki yerini alır her gece olduğu gibi büyük bir zevkle her ikisinin de en çok sevdiği şarkıyı söylemeye başlarlar:

Yalnız benim ol, el yüzüne bakma sakın sen...

Kıskan beni, göğüsünde uyut, yan ateşimden...

Pazar günleri biri beyaz biri doru iki atın çektiği minik faytonla anne ve babayla gidilen piknikler, piknikteki çilingir sofraları hiç silinmez hafızasından.

Sahne tozunu ilk o yıllarda yutar: Her yaz gelen çadır tiyatrosu Zeki?nin en büyük eğlencesidir. Evde babaannesinin gıcırdayan gramofonuna kayıt yapıyormuşçasına şarkılar söyleyen, bahçenin havuzunun duvarlarını sahne olarak kullanan küçük Zeki için çadır tiyatrosunun çok büyük bir anlamı vardır, çünkü orada saz heyeti ve sanatçılar vardır. Çadır tiyatrosu Bursa’da kaldığı müddetçe Müren ailesi iki gecede bir giderler. Zeki en önde oturur ve sırayla sahneye çıkan sanatçılarla birlikte şarkıları mırıldanır, sahne kokusunu içine çeker doya doya... İşte bütün yaşamı boyunca onu sahnelere bağlayacak tozu ilk orada yutar. Tiyatro dönüşü sıra Zeki’dedir. Eline renkli bir mendil alır, başına şifon bir eşarp sarar, geçer aynanın karşısına saatlerce şarkı söylerdi.


44 Orta mektep: Soluk beniz, kısa saç. Umutlardan kıskaç.



Mora yarımadasından gelip Bursa?ya yerleşen, topuz saçları, bembeyaz uzun elbisesiyle mahallede herkesin arkadaşı, ablası olan babaanne, Zeki?nin ortaokul yıllarında midesinden rahatsızlanmıştı. Yılda bir kez Tuzla?ya İçmeler?e gelirdi. Zeki ile birlikte Mudanya?dan İstanbul?a gelir ve Sirkeci?deki Viyana Oteli?nde kalırlardı. Her şey Zeki?yi adeta sahnelere hazırlıyordu. Otelin alt katındaki plakçı son çıkan plakları çaldıkça Zeki müthiş heyecanlanır, şarkıları dinlemek için otelin penceresinden aşağıya düşecek kadar kendinden geçerdi. Bursa?ya dönmek gelmezdi içinden.

Ortaokul bittiği zaman içindeki isteği bastıramaz hale gelmişti. Bursa ona dar geliyordu. İstanbul?a gitmek için içinde dayanılmaz bir arzu vardı. Dinlemek istediği sanatçılar, müzik dersleri alabileceği okullar istediği her şey İstanbul?daydı. Sonunda babacığına açtı derdini. Babası kırmadı onu.


1947 Lise: Pembe hayaller, yeşil filizler. Yorulmayan yorgun dizler



Bir sonbahar günü babası Zeki?nin elinden tutup İstanbul?a götürdü. Zeki burnuna gelen kokuyu çadır tiyatrosundaki kokuyla karşılaştırdı. İstanbul?un kokusu ağır bastı. Çok sevdiği annesi, babası, neneleri, dedeleri, herkes Bursa?da kalmış Zeki İstanbul?da Bebek?teki Boğaziçi Lisesi?ne yatılı olarak kaydolmuş ve yepyeni hayata ilk adımını atmıştı. İlk aylar çok zordu. Dağ sıla hasreti, aile özlemiyle doluydu. Etüd öncesi toplandıkları yüksek tavanlı, muhteşem akustiği olan dershanede bu özlemini duygulu sesiyle dile getirir, sınıfı hıçkırıklara boğardı:

Penceremden kar geliyor,

Aman annem, gurbet bana zor geliyor...

Sonra Zeki?yi sevinçten havalara uçuracak bir haber duydular okulda. Ünlü bestekâr Şerif İçli ve Kadir Şençalar Boğaziçi Lisesi?ne gelerek ders vereceklerdi. İlk kayıt yaptıran Zeki oldu. Her Çarşamba hiç aksatmadan ders almaya başladı. Sonraları dersler Şerif İçli?nin evinde de sürdü. Okulun tatil olmasını dört gözle bekliyordu. Ailesine kavuştuğu ilk tatil, ilk bestesini de kazandırmıştı ona. Sözlerini de kendisi yazmıştı hem de akrostiş olarak:

Zehretme bana hayatı cananım

Elemlerle doldu benim her anım

Kederinle yanıp sönse de canım

İnan ki ben sana yine hayranım

İstanbul a döner dönmez Acem Kürdi makamında bestelediği bu ilk şarkısını keman üstadı Yavuz Özüstün ve Udi Edip Dikencik?e mırıldandı. Onlardan aldığı olur ona dünyaları bağışlamıştı. Bu ilk beste Zeki Müren daha lisedeyken henüz 14 yaşındayken radyoda Suzan Güven tarafından okunmuştu.

Boğaziçi Lisesi Zeki Müren?in hayatının dönüm noktasıydı. İlk bestesini orada okurken radyoda çalınmıştı. Radyoyla tanışması da yine o yıllarda olacaktı:

Radyoda Zeki Müren?in bestesini seslendiren Suzan Güven bir gün okula gelmiş ve müjdeyi vermişti:
Radyo imtihan açtı. Sanatçı alınacak. Bunu sana haber vermeye geldim. Mutlaka bu imtihana girmelisin.

Sınav gününü nasıl bekledi, radyoevine kadar nasıl gitti, farkında değildi. Öylesine çok heyecanlıydı ki dizleri titriyor, ağzı kuruyordu. Ama her şey radyoda jürinin karşısına, sazların önüne geçtiğinde bitmişti. Veli Kanık, Yorgo Bacanos, Refik Fersan, Fahire Fersan, Cevdet Çağla ve Baki Süha Edipoğlu?ndan oluşan jürinin karşısında 3 bin eseri ezbere bilen yaşı genç ama bilgisi, görgüsü, sesiyle 40 yıllık sanatçılara taş çıkartan bir Zeki Müren vardı. İlk okuduğu şarkı Hicaz makamında Nideyim sahnı çemen seyrini cananım yok oldu. Sonra ardı geldi. Jüri Zeki Müren?i Bir türlü bırakmıyordu. Sınava girmek için bekleyen 185 kişi kapıda sabırsızlıkla içeride ne olduğunu öğrenmeye çalışıyor, jürinin istekleri ise bitmiyordu. Bir saatin sonunda jüriden bir tek ses çıkıyordu:

?Fevkalade, fevkalade...?

Boğaziçi Lisesi?nde bayram vardı. Çok sevdikleri Zeki Müren radyo sınavını da başarıyla geçmişti. Sıra program yapmaya gelmişti ki birinci haftanın sonunda beklenen telefon geldi radyodan:

Perihan Altındağ rahatsızlanmıştı ve yerine Zeki Müren?in programa çıkması isteniyordu. En çok sevdiği makam olan Hicaz dosyasını alıp koşa koşa gitti radyoevine. Program tam 45 dakikaydı. Zeki Müren?in ilk programıydı. Binlerce, milyonlarca insan onu dinleyecekti. Bacakları titriyor, sırtı terden ıslanıyordu ama o adeta bülbül gibi önce hicaz şarkıları okudu, ardından kalan vakti doldurmak için bir maya, ardından bir türkü...45 dakika bitmişti. Saz heyeti şaşkın, radyoların başındakiler merakta, Zeki Müren mutluluktan sarhoştu. Dinleyenler telefonlara sarılmıştı. Herkes büyük bir merak içinde bu güzel sesin sahibini öğrenmek, tanımak istiyordu. Gelen telefonlardan biri de Hamiyet Yüceses?tendi:

?Radyodan 45 dakika boyunca ağlayarak dinledim seni evladım. Çok merak ediyorum, kimsin, nesin??

Çok değil, birkaç ay sonra yalnız Hamiyet Yüceses değil, tüm Türkiye onu tanıyacak, sevecek, hayran olacaktı.

Lise yılları böyle geçti. Bir yandan şöhret basamaklarını tırmanıyor bir yandan Refik Fersan?dan feyiz almaya, Şerif İçli?den ders almaya devam ediyordu.


Akademi 1950: Renk deryasında renksiz yelkenli



Boğaziçi Lisesi Zeki Müren?i Türkiye’ye kazandırmıştı. Lise bittiği gün Zeki Müren plakçıların, gazinocuların, filmcilerin peşinde koştuğu pırıl pırıl bir gençti. Sıra üniversiteye gelmişti. O artık bir şöhretti ama ailesinin de etkisiyle okulu hep birinci sıradaydı. İstediği fakülteye girebilecekken o sınavla öğrenci alan Güzel Sanatlar Akademisi?ni seçti. İlkokuldan beri resme, güzel sanatlara olan ilgisi sınavı kolaylıkla geçmesini sağladı.

Bir yandan akademiye devam ediyor, bir yandan da radyo programlarını sürdürüyordu. O yıllarda İstanbul?da üç gazino vardı. Küçük Çiftlik Parkı, Tepebaşı Gazinosu ve Cumhuriyet Gazinosu. Gazino sahipleri sırayla Zeki Müren?in kapısını çalıyor ve o günler için çok büyük paralar öneriyorlardı. Zeki Müren?in yanıtı hep aynıydı: -Hayır.

Ama plak önerisine aynı kararlılıkla hayır diyemedi. Bütün plakçılar peşindeydi. En büyüklerinden biri görülmemiş bir parayla kapısını çalınca kabul etti. Yeşilköy?de bir stüdyoda doldurulan ilk plak ?Bir Muhabbet Kuşu? yok sattı. Türkiye?nin her yerinde pikap olan her evde, lokantada, kahvede, meyhanede artık bir tek plak çalıyordu: Bir Muhabbet Kuşu... Altın Plak ödülünü ise 1955?te doldurduğu ?Manolya? adlı plağı ile alacaktı.

Sırada Yeşilçam vardı. İlk film teklifi baba dostu İhsan Doruk aracılığıyla geldi: Cahide Sonku, o yılların en gözde sanatçısı, o unutulmaz güzellikteki Cahide Sonku müzikal bir film yapmak istiyordu ve başrolde Zeki Müren?i uygun görmüştü. Babası; -önce okul bitsin, diye direnecek oldu ama ikna edildi ve kollar sıvandı.

Yapımcılığını Cahide Sonku ve kocası İhsan Doruk?un yaptığı başrollerini Jeyan Mahfi Ayral ile Zeki Müren?in paylaştığı ?Beklenen Şarkı? adına uygun bir başarı elde etti. Türkiye Zeki Müren?i bekliyordu ve onu bağrına bastı. Beyaz Perde?ye aranan renk bulunmuştu. Ardı ardına 18 film çevirdi. Her biri büyük başarı elde etti Şiir, şarkı, desen derken Zeki Müren adeta güzel sanatların her dalında başarılı olabileceğini kanıtlıyordu. Filmlerde hem oynuyor, hem söylüyor hem müzik yönetmenliğini yapıyor hem de kendi dublajını kendi yapıyordu. Sıra sahneye gelmişti?


1955 Sahne: Çile, para, para, çile. Ne dilersen dile.



Gazino sahipleri kapısını aşındırıyordu. Biri gidiyor, biri geliyor, araya tanıdıklar konuluyor. - dile bizden ne dilersen, deniyordu. Okul da bitmişti. Yani artık gazinocuları reddedeceği bir bahanesi de yoktu. Küçük Çiftlik Gazinosu?nun sahibi Mahmut Alnar bu fırsatı değerlendirdi:

? Okulunuz bitmiş Zeki Bey, Size gecede 1200 lira teklif ediyorum. Evet mi, hayır mı?? Gecede 1200 lira... 1954 yılı için bu parayı bir gecede kazanmak hayal bile edilemezdi. Zeki Müren?in dudaklarından dökülen ?Evet? onu sahnelerin ?Sanat Güneşi? yapacak ilk adımdı. ?Evet? dediği andan itibaren içine bir kurt düştü. İlk kez hayranlarının karşısına çıkacaktı. Şimdiye kadar onu plaklarından, radyodan, filmlerinden izleyenlerin, sevenlerin karşısına etiyle, kemiği ile ilk kez çıkacaktı. Öyleyse bir şeyler yapmalıydı. Yetenekleriyle nasıl ötekilerden faklı olduğunu kanıtladıysa, görüntüsüyle de farklı olmalıydı. Bir şeyler yapmalıydı. Günler, geceler boyu düşündü ve sonunda buldu. Sahneye önce beyaz bir frakla çıkacak, beş şarkı sonra siyah bir frak giyecek, altı şarkı da bordo cıvıl cıvıl bir frakla programını tamamlayacaktı. Tam içi rahatlamıştı ki aklına saz heyeti geldi. Ya onlar? Ne giyecekti. O güne kadar her biri başka biri başka bir renk giysisiyle hatta kirli buruşuk giysilerle çıkıyorlardı sahneye. Onu da değiştirmeliydi de nasıl? Akademi Dekoratif Sanatlar Bölümü?nde okumuş olmasının da etkisiyle çözümü bulmakta gecikmedi. Hem sahne düzenini değiştirdi, hem saz sanatçılarına bir örnek elbise giydirmeye karar verdi. Tek sorun her biri kendi alanında üstat olan saz sanatçılarına bunu nasıl söyleyeceğiydi. Ama duygusal, sevecen kişiliği, insanlara duyduğu saygıyı, sevgiyi göstermekteki becerisi ve nezaketi bunun da üstesinden gelmesini sağladı. Şıklığıyla tanınan Selahattin Pınar bu işe biraz alınmıştı. Zeki Müren; - Canım üstadım, diğerlerine de siz örnek olursunuz. Siz giyerseniz onlar da giyer. Deyince akan sular durmuştu.

Zeki Müren Küçük Çiftlik Gazinosunda sahne aldığı ilk gece bembeyaz bir frak giymiş arkasında oturan Selahattin Pınar, Sadi Işılay, İsmail Şençalar, Yorgo Bacanos, Kadri Şençalar, Şükrü Tunar, Necdet Gezen (Müjdat Gezen?in babası), Fevzi Aslangil ve Hakkı Derman da bir örnek mavi ceket, gri pantalaton ve gri papyonlarıyla yerlerini almıştı. Bu Zeki Müren?e göre ?küçük değişiklik? ilerde sahnelerde yaratacağı büyük devrimin de göstergesi olmuştu.

Tarih 2 Mayıs 1955?ti. O gece Küçük Çiftlik Gazinosu?nda yer yerinden oynamıştı. Zeki Müren sahneden inemiyordu. Gördüğü büyük ilgiye gözyaşlarıyla karşılık verdi. Kalbinin bütün bu heyecanlara nasıl dayandığını anlayamıyordu.

Sahne programlarının ardı arkası gelmiyordu. Biri bitiyor diğeri başlıyor, sahneden indikten sonra da ?ekstralar? başlıyordu. Bu ekstraların çoğu ona vaktiyle elini uzatan sanatçıların jübileleri oluyordu.

Sahnelerdeki devrim ise tüm hızıyla sürüyordu. Önce saz heyetinin sahne giysilerinin dışarıda da giymemesi için küçük bir önlem aldı. Giysilerin yakalarına parlak şal desenli parçalar koydurdu ve böylece elbiselerin gündelik yaşamda giyilmesini ve yıpranmasını önlemiş oldu. Ardından kendi giysilerini ele aldı. Modelini çiziyor, kumaşını beğeniyor ve diktiriyordu. Her birinin de bir başka adı kostümlerinin. Kendi modasını kendi yaratıyordu. Neler yoktu ki bu modada: Bir gün pullar, payetlerde süslü pırıl pırıl bir ceket, başka bir gün rengârenk ışıl bir kostüm. Ama en büyük devrim sahneye şortla çıkmasıydı:

Apartman topukların moda olduğu yıllardı. Dizlerine kadar bağcıklı lame çizmeler, yakası tüylü, payetlerle süslenmiş lame karışımlı mini minnacık bir şort takım ve arkasında yine elbisesine uygun renklerde şifon bir pelerin, kolunda-başında giysilerini tamamlayan aksesuarlarla seyircilerin karşısına çıktığında o güne dek süregelen bütün kalıpları, alışkanlıkları yıkmıştı. Aldığı kimi cılız eleştirilere karşı ?Bir sanatçı hem kulağa hem gözlere hitap etmek zorundadır? diyordu. O günlerde sınırlı sayıda olan magazin bası, müzik-sinema dergileri için bulunmaz bir nimetti. Hemen her gün, her hafta Zeki Müren ile ilgili bir haber, Zeki Müren?in sahnelere getirdiği bir yenilik yer alıyordu gazetelerde, dergilerde.

Bu yeniliklerden biri de Zeki Müren?in sahne dekorunu değiştirmesiydi. O güne kadar düz olan sahne onun ricasıydı ?T? şeklinde bir podyuma dönüştürülmüştü. Böylece Zeki Müren gazinonun her yerinden görülebiliyor, sanatçı hayranlarıyla daha da yakınlaşabiliyordu. Her gece kendi programının başlamasından çok önce gazinoya gider, müşterilerinin kimler olduğunu, ona çiçek yollayanları öğrenir, her biri için adeta bir başka şiir yazar ve bunları sahneden okurdu. Konuşma tarzı, hitap tarzı da adeta bir devrimdi. Seyircilerine ?siz? der, onlara duyduğu sevgiyi, saygıyı öylesine güzel bir Türkçeyle ve öylesine şairane dile getirirdi ki izleyiciyle kurduğu bu diyalogu hiçbir sahne sanatçısı böylesine başarıyla kuramamıştı.

Yemekli, içkili gazinolarda sahneye çıkıyordu ama sıra Zeki Müren?e geldiği zaman gazino adeta bir konser salonuna dönüyor çıt çıkmıyordu. Garsonlar servis yapmayı bırakıyor, müşteriler çatal bıçakları bırakıyor, Zeki Müren?in şarkıları, esprileriyle doyuyorlardı...

Tiyatroda oynaması da olay oldu. Oyun, aylarca kapalı gişe oynadı.

Şöhretin zirvesindeyken askerliği geldi çattı. Ankara Piyade Okulu?nda hakilere büründü. Türkiye?nin dört bir yanından her bölük Zeki Müren?in orada askerlik yapmasını istiyordu. O, kurada Tuzla Uçaksavar?ı çekmişti. Piyade Okulu Komutanı odasına çağırdı ve ?Oğlum Zeki, bir dilekçeyle piyadede kalmak istiyorum der misin?? diye sordu. Hemencecik yazdı dilekçeyi ve Ankara?da kaldı ama 6 ay sonra Genelkurmay emri ile İstanbul?a Harbiye?ye aldılar onu. Askerliği boyunca ordunun göz bebeğiydi. Verdiği 100 den fazla konserle askere moral kaynağı oldu. Orduya, askere, devlete olan saygısını, sevgisini ölümünden sonra mirasının yarısını ?Mehmetçik Vakfı? na bağışlayarak bir kez daha kanıtlayacaktı.

Yıllar hızla geçiyor, Zeki Müren?in yıldızı söneceğine daha da parlıyordu. Plak, kaset dolduruyor, sahneye çıkıyor, film çeviriyor, desen çiziyor, şiir yazıyor, durmaksızın üretiyordu. İşte bu yıllarda bu kez tiyatrocular çaldı kapısını. Sıraselviler?de Abdullah Ziya Kozanoğlu?nun Arena Tiyatrosu?nda sahnelenilecek ?Çay ve Sempati? de rol almasını istiyorlardı. Cüneyt Gökçer?in yöneteceği oyunda bir kolej öğrencisini canlandıracaktı. Rol arkadaşları Altan Karındaş ve Asuman Korad'dı. Zeki Müren, birkaç dakika düşünmüş ve kararını vermişti: ?Neden olmasın. Bir ses sanatçısının tiyatroda oynayabileceğini ispat edebilmesi lazım? deyince teklifi getirenler sevinçten Zeki Müren?in boynuna sarılmıştı. Tiyatro da oynaması da olay oldu. Oyun aylarca kapalı gişe oynadı. Zeki Müren bir kez daha başarmıştı.


62 en büyük aşkım; 62 en deli gönlüm...62 en... neyse... Bindokuzyüz bilmem kaç; Veda kara dünyaya.



1962 den sonrasını yazmamış, yazmak istememişti. En büyük aşkını zaman zaman dile getirse de ne kim olduğunu öğrenebildik ne aşkın yaşanıp yaşanmadığını... Anılarını yıllar sonra kaleme aldığında Bursa’da kapı komşusu olan yeşil gözlü esmer güzeli bir kızdan söz etmiş, ona olan aşkını söylemeden kızın evlendiğinden dem vurmuştu ama magazin basını bütün çabalarına karşın gerçek aşkının ya da aşklarının kim olduğunu, kimler olduğunu öğrenemedi. Makyaj yapıyor olmasından, sahneye mini etekler, şortlar rengârenk cıvıl cıvıl kostümlerle çıkıyor olmasından hareketle cinsel tercihi hakkında yorumlar yapıldı, imalarda bulunuldu. Şoförleri, aşçıları yardımcıları ?cinsel tercihlerini? herkese anlatmakla tehdit etti ama o bunların hiç birine en azından görünürde pabuç bırakmadı. Kırılan kalbini, incinen onurunun, insanlara duyduğu güvenin sarsılmasını da içine gömdü. Bir televizyon programında cinsel yaşamı ile ilgili imalara verdiği yanıtta gizliydi her şey:

?Tanrının istediğinin önüne geçilmez. Tanrı nasıl nasih ederse öyle olur.?


Vücudun iflası



Zeki Müren?in seksenli yıllarda yaşamında acılar, hastalıklar, üzüntüler vardı. Yıldızının parlama eğrisi hala yukarıları gösteriyordu ama sağlığı yılların koşuşturmasına, heyecanına, stresine artık dayanamıyor, sağlık eğrisi hızla aşağılara düşüyordu.

Ankara?da konser verdiği günlerdi. Ayaklarında, dizlerinde dayanılmaz ağrılar başlamıştı. Ayakkabılarını, o sevdiği rugan pabuçlarını giymek ölümdü. Ama dayanıyordu. Zeki Müren söz verince onu tutardı. Yıllarca ödün vermediği bu ilkesinden vazgeçemezdi. Ayakkabılarının önünü kestirip öyle giymeye başladı. Ayakları görünmesin diye de sahnenin önünü çiçeklerle kaplatıyordu. Teşhis damar genişlemesiydi. Tek tedavi de kortizonlu iğnelerdi. Kortizonlu ilaçlar yüzünden bir ayda tam 14 kilo almıştı. Artık sahnelere pek çıkmıyordu, televizyon çekimlerinde ise vücudu görülmesin diye genellikle üstü çiçekli bir masanın arkasında duruyordu. Küçük çekim hileleriyle hızla kilo alan vücudunu saklıyor ama hastalıklarını önleyemiyordu. Vücudu iflasa doğru gidiyordu.

Antalya?daki antik tiyatro Aspendos?ta şarkı söylemesi projesi o günlerde gündeme geldi. Antik tiyatro ilk kez böyle bir konsere sahne olacaktı. ?İlk? lerin adamı Zeki Müren?in bu projeye ?Hayır? demesi çok güçtü. Kararını verdi: ? O konser hayatımın en büyük konseri, zafer tacı olacaktı.?

Konser günü Antalya boşalmıştı adeta. Yollarda faytonları çeken atların nal sesinden başka ses duyulmuyordu. Aspendos ise tıklım, tıklımdı. Yalnız tiyatronun içi değil dışı da dolmuştu. Konserin birinci bölümü klasikti. Dede Efendi?yle başlamış, Nevres Paşa?yla devam etmiş, birinci bölümü Bayburtlu Zihni?nin eserleriyle sonlanmıştı. Konserin ikinci bölümünde Sadettin Kaynak ve Selahattin Pınar?ın eserleri vardı. Aspendos?un içinde ve dışında binlerce kişi nefesini tutmuş, bu müzik ziyafetini dinliyordu can kulağıyla. Üçüncü bölüm cicili-bicili kostümleriyle çıkmıştı hayranlarının karşısına, günün popüler parçaları ile coşturmuştu dinleyenleri. Konser bittiğinde Aspendos ayaktaydı. Çılgın alkışların ardı arkası gelmiyordu. Zeki Müren mutluluktan sarhoş, acılarını, hastalıklarını, yorgunluğunu unutmuş, havalarda uçuyordu. Sabaha karşı zorla yatağa gönderdiler.

1980?in Haziranı. Hava güzel mi güzel. Zeki Müren, son yıllardaki gözde yeri Kuşadası?nda Kalamaki Koyu?nda. Kumsalda bir şemsiyenin altında oturmuş denize girenleri seyrediyor. Bir anda gözleri kararıyor, nefes almakta zorlanmaya başlıyor. Adeta ?Azrail boğazını sıkmaktadır.? Çevredekiler fark edip apar topar Alsancak?a Özel Sağlık Hastanesine kaldırılır. İlk tedavisini yapan doktorlar durumu özetler: Tansiyonu 12?ye düşmüş, nabız 100?e yükselmiş. Fazla kilolarına tansiyon ve gut hastalığı eklenince kalbi dayanamamış. O gece Ege Tıp Fakültesi?ne nakledildi. Bir hafta sırtüstü yatmak zorunda kaldı. Şimdilik durumu iyiydi, kendi deyimiyle ?Azrail?i kovmayı başarmıştı? ama sonrası için daha köklü önlemler gerekiyordu. Dostları, yakınları seferber oldu. Ankara?da da doktorlara göründükten sonra durumun ciddiyeti iyice ortaya çıktı. Bir an önce fazla kilolarından kurtulması gerekiyordu. Damarları kalbine yeterince kan taşıyamıyorlardı. Houston?a gitmeye karar verdi.

Houston?da ünlü kalp uzmanı De Bakey?in ellerine teslim oldu. Anjiyo sonucuna göre kalbe giden üç damardan ikisi tıkalıydı ama ameliyat olması gerekmiyordu. Bu habere çocuklar gibi sevinmişti. Ama bir an önce kilolarından kurtulması gerekiyordu. 54 gün boyunca sadece su içmesine izin vererek tam 25 kilo verdirdiler.

Türkiye?ye döndüğünde artık çok şey değişmişti. Yemesine, içmesine dikkat edecek, stresten, üzüntüden uzak duracaktı.

Bir sabah gazeteleri okurken gözüne bir ilan ilişti. Bodrum?da kiralık yazlık ilanıydı. Ev tutuldu. Zeki Müren Bodrum?a gitti. Gidiş o gidiş. Bir daha da dönmedi Bodrum?dan. Bodrum?un yazlıkçıları da yerlileri de onu bağrına basmıştı. Bardakçı Koyu?nun adı Zeki Müren Koyu olmuştu. Ama hastalıklar yakasını bırakmıyordu. Sürekli kontrol altında tutulması gereken tansiyonu, şekeri, her an durabilecek kadar yorgun bir kalbi vardı artık. Her şeyden elini eteğini çektiği yıllarda Alo deterjanlarının reklamlarına çıkması istendi. Tam onu kabul etmiş ve sözleşme imzalanmıştı ki İstanbul?dan bir haber geldi:

?Zeki Müren devlet sanatçısı unvanı verilecek sanatçılar listesindeydi.?

Ama reklam filminin anlaşmasını çoktan yapmıştı yani ?Zeki Müren?in Sözü?yle yetinilmemiş bir de sözleşme imzalanmıştı. O yüzden devlet sanatçısı unvanı verilmedi. Bu aksiliğe kalbi burulsa da o zaten Türk halkının gözünde en büyük unvanları kendiliğinden kazanmış, en üst mertebeye ulaşmıştı. Onunla avunmayı yeğledi.

Bodrum?daki inziva da onu basının bir numaralı malzemesi olmaktan alıkoyamıyordu. Her gün yeni bir haberle basındaydı. Bu haberlerin çoğu gerçeği yansıtmıyordu ama o bunların hiç birini ?yalanlamıyor?, basındaki gerçek dostları aracılığıyla işin doğrusunu yansıtmaya çalışıyordu. Sevenleri ise eski konserleri, kasetleri, plaklarıyla avunuyordu. Artık birden çok televizyon kanalı, yüzlerce radyo istasyonu, birçok gazino vardı. Hepsi sırayla kapısını çalıyordu. Bir tek kaset, bir tek konser için yine akıl almaz paralar öneriyorlardı. Gerçi o günlerde ikna edilmesi gereken babası, bitmesi gereken okulu gibi engelleri yoktu ama hepsine verdiği yanıt tekti: "Hayır sağlığım izin vermiyor.?

Biyografik şiirinde söylediği ?Bin dokuz yüz bilmem kaç? a hızla yaklaşıyordu 1996 yılı başında içinde kıpırdayan aşkı daha fazla bastıramadı. Sanki ölmeden önce son kez hayranlarıyla buluşmak istiyordu. Sanki öleceğini hissetmişti. Önce TRT?ye açtı kapılarını, yaşamını anlattı ince ince. Adeta TRT?ye onu Zeki Müren yapan, ?Sanat Güneşi? olmasına ilk olanağı tanıyan TRT?ye vefa borcunu ödemek istiyordu ölmeden önce...

Sonra o gün geldi. TRT İzmir stüdyolarında ?Batmayan Güneş? adlı Zeki Müren Belgeseli?nin çekimleri ve bir ödül töreni vardı. Yakınları sağlığı iyice bozulan Müren?in İzmir?e gitmesine karşı çıktılar. Hiç kimseyi dinlemedi. Hatta sonradan evdeki yardımcılarının söylediğine göre o gün ilaçlarını da almadı. Evden çıkarken yardımcılarıyla helalleşti ve onu son yolculuğuna götüren minibüse bindi.

Tarih 24 Eylül 1996?yı gösteriyordu. Zeki Müren TRT?nin İzmir Fuarı?ndaki stüdyolarındaydı. Yanında Ajda Pekkan ve Muazzez Ersoy vardı. Onlarla sohbet etti, şarkı söyledi. Daha sonra TRT Genel Müdür Yardımcısı Altan Kıyal sanatçıya Türk musikisine yaptığı hizmetlerden ve ?Batmayan Güneş? adlı dizinin yapımındaki katkılarından dolayı teşekkür etti. TRT?nin Zeki Müren?e bir de sürprizi vardı. Sanatçının 1951 yılında Ankara Radyosu?nda ilk şarkısını söylediği mikrofonu hediye edeceklerdi.

Zeki Müren, çok heyecanlanmıştı. Oturduğu koltuktan güçlükle kalktı. Büyük bir gayret sarf ederek birkaç adım attı ve sunucu Hülya Aydın?ın eline sıkı sıkı tutunarak ayakta durmaya çalıştı. Bacaklarının titrediği, yüzünün solduğu gözleniyordu. Altan Kıyal?ın konuşmasından sonra mikrofonu eline aldı ve son gücünü kullanarak şu birkaç cümleyi söyleyebildi: ?Böyle bir sürprizi beklemiyordum. Hayatımın en büyük anısı. O yıllara iniyorum. Ağlayayım mı, güleyim mi?? dedi. Bunlar son cümleleriydi. Kıyal ve Aydın?ın yardımlarıyla koltuğa oturulan Zeki Müren fenalaşıp kendini kaybetti. TRT?ye çağırılan doktor ilk müdahaleyi yaptığında ise Zeki Müren çoktan hayata veda etmişti.

Yaşamı boyunca her türlü dedikoduya hatta kendi deyimiyle iftiraya rağmen hiç solmayan, ışığından hiç kaybetmeyen ?Sanat Güneşi?, 24 Eylül 1996?da batmış, Türkiye?nin ilk ?sivil Paşa? sı Zeki Müren ?kara dünya? ya veda etmişti.

Geride 300?ü aşkın şiir, 500?ü aşkın plak, 100?e yakın beste, 18 film ve 1000?i aşkın desen bırakarak. Bir de trilyonlarla ifade edilen miras. Onu da Mehmetçik Vakfı ve Türk Eğitim Vakfı'na bağışlamayı vasiyet ettiğini öğrenecektik.

Cenaze töreni de hiçbir sanatçıya nasip olmayacak kadar görkemli oldu. Devletin en tepesinden en alt kademesine kadar birçok kişi başsağlığı mesajı yayınladı.

İlk tören Bursa Ahmet Vefik Paşa Devlet Tiyatrosu?nda yapıldı. Daha sonra ?Sanat Güneşi? nin bayrağa sarılan naaşı Bursa Ulucami?ye kadar eller üzerinde taşındı.100 bine yakın kişinin katıldığı tören sonrasında Emirsultan Mezarlığı?nda gözyaşları arasında toprağa verildi. Evet, işte 1931?de Bursa?da başlayan Türkiye?de sanat ve sahne dünyasında birçok ?ilk?e imza atan hatta ?devrim?ler yaratan Zeki Müren 65 yaşında yorgun kalbine yenik düşmüş bir kuyruklu yıldız gibi kayıp gitmişti hayatımızdan.


Zeki Müren'in filmlerinden bazıları:



Son Beste, Berduş, Altın Kafes, Gurbet, Kırık Plak, Hayat Bazen Tatlıdır, Aşk Hırsızı, Bahçevan, İstanbul Kaldırımları, Hep O Şarkı, Düğün Gecesi, Hindistan Cevizi, Kâtip Üsküdar?a Giderken, İnleyen Nağmeler, Aşktan da Üstün...


Zeki Müren'in bestelerinden bazıları:



Bir Yaz Yağmuru Gibi Geçiverdi Aşkımız, Yoksun Bu Gece, Yine Zehroldu Şarabım, Manolyam, Yaprak Dökümü, Beklenen Şarkı, Bir Tatlı Yalan, Bir Demet Yasemen, Yaşamak Zevki Verir Ruhuma Sonsuz Kaderim, Söğüt Dalından İncesin, Bir Tatlı Tebessümün Bin Vuslata Bedeldir, Bir Gönül Hikâyesi Anlatırdı Gözlerin, Gurbet Yolu Hasret Dolu, Hayat Bazen Tatlıdır, Berduş, A
sanat güneşimizin kabri

forum
0

#8
Kullanıcı çevrimdışı   Hale 

  • Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.
  • Grup: Yönetici
  • Mesaj sayısı: 39.887
  • Kayıt tarihi: 11-Eylül 07
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Forum İtibarı: 240
Mükemmel
Zeki Müren


forum


Zeki Müren'i ölümünün 17. yılında saygıyla anıyoruz...


Kadim Dostlar ™ Yönetimi

0


Tek sayfa
  • Yeni bir konu açamazsınız
  • Bu konuya cevap yazamazsınız


"Zeki Müren (d. 6 Aralık 1931, Bursa - ö. 24 Eylül 1996, İzmir) | Sanat Güneşi" İçin Anahtar Kelimeler (Keywords)
Konuyu ziyaret eden ziyaretçilerimizin Google arama motorunda kullandıkları anahtar kelimeleri içermektedir.

zeki müren katibim - Google'da Ara (10), zeki mürenden manolyam - Bing (6), zeki müren kahır mektubu 29 dakikalık şarkısı - Google'da Ara (4), Web Search Results (4), zeki mürenden annem şarkısı - Bing (3), 24 eylül 1996 zeki müren canlı - Google'da Ara (3), zeki müren dinle - Google'da Ara (3), zeki müren - Google'da Ara (3), bing video zeki müren şimdi uzaklardasın - Bing (3), Google Custom Search (2), ben ezelden beri çileli doğmuşum - Google\'da Ara (2), Google (1), (1) zeki müren in cenazesi - Web Search Results (1), (1) türk sanat müziği yaşamak zevki verir dinle - Web Search Results (1), Google (1), (1) zeki müren bütün şarkıları dile - Web Search Results (1), muazzez abacı sorma ne haldeyim - Bing (1), gurbetin adamı doğum kutlama - Bing (1), Arama V9 (1), Funmoods - web search results - sanat güneşi zeki mürenin ölüm yılı (1), Funmoods - web search results - zeki mürenin ödüllü şarkıları (1), pelerin ayrıldık işte sözleri - Yahoo! Search Results (1), Google (1), Google (1), ismail yaka biz ayrılamayız - Bing (1), (1) zeki mürenin son televizyon programı izle - Web Search Results (1), Improve Your Experience | Facebook (1), 24 eylul 1996 zekı muren trt - Google'da Ara (1), 24 eylul 1996 trt izmir ödülü - Bing (1), bursa pırlanta gazino - Bing (1), zeki müren\'in hayatı ppt - Google\'da Ara (1), sarışın güzeli yatır - Bing (1), sene bindokuzyuz bilmem kac elveda fani dunya zeki müren - Google\'da Ara (1), zeki müren cenaze töreni izle - Google-Suche (1), (1) 1996 zeki müren son ölüm haberleri - Web Search Results (1), aşkım içimde rüya şarkısını zeki mürenden dinle - Bing (1), Improve Your Experience | Facebook (1), Arama V9 (1), (1) zehretme hayatı şarkının yazılı sözleri - Web Search Results (1), Arama V9 (1), zeki mürenden Å?arkılar - Bing (1),

"Zeki Müren (d. 6 Aralık 1931, Bursa - ö. 24 Eylül 1996, İzmir) | Sanat Güneşi " ile Benzer Konular
Atatürk Günlüğü - Today | 12 Eylül - September
8 Yanıt - 5.856 Görüntülenme | 1921 - Sakarya Zaferi
Bedri Rahmi Eyuboğlu (d. 1911, Görele – ö. 21 Eylül 1975, İstanbul) | Yazma, Gravür, Seramik, Heykel, Vitray, Mozaik, Hat, Serigrafi, Litografi Gibi Birçok Formlarda Eserler Üreten Dünyaca Ünlü Türk Ressam Ve Şair
3 Yanıt - 21.498 Görüntülenme | Bedri Rahmi Eyüpoğlu-Hayatı Ve Eserleri
Atatürk Günlüğü - Today | 13 Eylül - September
6 Yanıt - 3.148 Görüntülenme | Sakarya Meydan Savaşı'nın Kazanılması
Tüm Burçlar - Günlük Falınız - 14 Eylül 2007
0 Yanıt - 10.973 Görüntülenme
Atatürk Günlüğü - Today | 14 Eylül - September
6 Yanıt - 1.368 Görüntülenme | 1922 - Atatürk'e "İzmir hemşehriliği" unvanı verilişi.