(IMG:
Linkleri görmek için lütfen Giriş Yapın veya Kayıt Olun ...)
İnsan pisi pisine ölür mü?
Ölür. ... Yani “Bok yoluna gitmek” denen şey var ya…
Var.
Psikolojik şoktayım.
Kendime kızgınım.
Kırgınım.
Kimseye değil, kendime.
Kendimi, dünyanın en büyük enayisi olarak görüyorum.
Enayi! Bu duygudan nasıl kurtulacağımı bilmiyorum.
Bin tane karar almamı gerektiren bir durum bu.
O kararları almak için de kendimi, yeterince hazır ve güçlü hissetmiyorum şu anda.
Bozuğum, sarsılmışım.
Kırılgan ve hassasım.
Alınganım da...
3 haftadır, normal şartlarda insanların “küt!” diye, daha ne olduğunu anlayamadan ölüverdikleri bir sendromla yaşıyormuşum.
Kendimi; garip, halsiz, keyifsiz ve dikkatsiz hissettiğim için ve bu huzursuzluğuma bir anlam veremediğim için doktora gittim. Bir de cildimde bir kızarıklık, kaşıntı, yanma hissi ve nasıl desem, ağırlık var. Bakınca çok belli değil ama, his olarak rahatsız edici.
İçimde sanki bomba var; ama patlayamıyor.
Şikayet etmeyi de sevmem, kendimi hastalık hastası görmeyi de...
Önemsemedim.
Hafta sonu çocuklarımızla harika vakit geçirdik. Kimsenin keyfini, en önce de kendi eğlencemi bozmak istemedim, ses etmedim.
Süper kadınız ya!
Sabah kalkıp işe gidiyorum, gözüm yatakta...
Akşam çocuklar yatınca yazmaya başlıyorum. Çok da güçsüzüm; ama olmaz. Hem okuruma kıyamıyorum, hem olan bitene kayıtsız kalamıyorum. Zaten aklımda yazım kalırsa kendimi daha da kötü hissediyorum.
Enayiyim demiş miydim size?
Enayiyim ben, enayi!
Neyse…
Uzun lafın kısası, kanıma bakteri karışmış. Bir çeşit kan zehirlenmesi olmuşum, hem de ciddi.
Doktor şaşkın. Çünkü bu tür vakalar genelde “gidermiş”!
Ben gitmedim.
Bence, yaşamayı çok sevdiğimden sımsıkı bağlanmışım.
Çok şükür.
Aslında açıkçası...
Şu anda bu satırları yazarken hüngür hüngür ağlamak istiyorum. Gözlerim dolu dolu; ama bir türlü yaş dökemiyorum.
Nasıl olup da kendimi bu kadar ezip geçtiğimi,
Bin tane şeyi düşünüp sorumluluk edinirken, kendimi nasıl bu kadar gözardı ettiğimi,
Beynimde aralıksız üreyen fikirler ve konuşan düşünceler yüzünden, kendime karşı nasıl bu kadar duyarsızlaştığımı hiç anlayamıyorum.
Ben nasıl ve ne ara kendime karşı bu kadar dikkatsiz bir kadın oldum bilmiyorum.
Kendimi ne için parçaladığımı da bilmiyorum.
Şu anda raporluyum, dinleniyorum(!) bir dolu antibiyotik vs...
Hale bak!
Oturmuş yazımı yazmaya çalışıyorum.
Neden neden neden?!
Bu marifet değil ki, övünülecek bir tarafı yok. Eroinmanlar gibiyim.
Elimde olmadan kendime zarar veriyorum!
Biz her şeyi aynı anda yapabiliriz, olabiliriz, az iş yapmak, yavaş yürümek filan kötü. Biz süperiz. Koşarız. Durmayı bırak, yürümek ne demek!
Hatta utanmadan yavaşlığı sıradan bulup aşağılarız...
Ah Yonca, ah Yonca!
...
Yapısal değişikliğe uğramadan da ders alınıyor mu hayattan?
İnsan nasıl geldiyse öyle mi gidiyor yoksa?
Ya iş, ya yazı, ya ev seçimi yapmak mı çözüm?
Çok acımasızca değil mi?
Hatta ceza gibi...
İşi bırakamam.
Çalışmam lazım, ev tipi de değilim.
Yazmayı mı bırakmalıyım bu durumda?
Hani sonuçta bu benim hobim ya, en kolayı onu bırakmak...
Gerçi hobiye bakarmısın! Bağımlılıktan klinik vaka etti beni. Haftada beş gün her gece yazacağım diye kafaya koydum ya...
4’ e inemiyorum.
Hırs mı acaba?
Eğer hırssa bu...
Nasıl hırssız olunuyor?
Kendimi çözemiyorum.
Affedin beni.
Rahatlamak istiyorum.
Annemin omzuna gömüp kafamı, iki göz iki çeşme ağlamak istiyorum.
Annem saçlarımı okşasın, her şey geçsin bitsin mesela...
Veya...
Babamın ben küçükken düştüğümde kanayan dizime serptiği sarı bir toz vardı,
Yaram hemen kabuk bağlardı...
O geldi aklıma.
Sihirli bir ilaçtı.
Kanımdaki zehiri geçtim ben...
O tozu bulup gönül yarama acilen basmak istiyorum.
Kabuk bağlarsam belki zaaflarıma karşı,
Kendime haksızlık yapmam diye umuyorum.
Sessiz sedasız,
Çekildim köşeme
Ağlıyorum...
Yonca
“hasarlı”
Bu ileti Sema tarafından 16.06.2008, 14:22 yeniden düzenlenmiştir.