VE
DEMOKRASİ
MUHSİN ŞENER
Son olaylar
laiklik bağlamında,
cumhuriyet ile demokrasi kavramlarını yeniden ve yeniden düşünmek ve bu kavramların salt kağıt üzerinde değil, insanlarımızın
z i h n i y e t y a p ı l a r ı n d a bir derinlik kazanması gerektiğini çok etkili bir biçimde gösterdi.
Cumhuriyet, demokratik olmayabiliyor.
İdeolojik ağırlıklı da olabiliyor. Dini cumhuriyetler vardır:İran gibi…
Teokratik bir devlet yapısından cumhuriyete gelen Türkiye insanı, cumhuriyetin ideolojik rengi ve kokusu olan bir yapılanmaya doğru yol alabileceğinden endişe etmekte belki de haklıdır. Çünkü Cumhuriyetin dayandığı ana temel laikliğin
Anayasa’daki yapısına önemli eleştiriler yöneltildi.
Anayasa’nın 2.maddesinde
d e ğ i ş t i r i l e m e z l i ğ i belirlenmiş niteliklerden
“laiklik” konusunda
değişimi-değiştirimi gündeme getiren öneriler söylenmişti. Salt Sayın Şener’in
Anayasada yer alan tanımlamadan hiçbir yakınması olmadığını açıklaması yüreklere su serpmekle biklikte, cumhuriyetin temel dayanağı olan
laiklik üzerinde tedirgin bir ortamın oluşmasını ne yazık ki önleyememiştir.
Değiştiklerini belirtmelerine karşın dini duyarlığı bilinen iktidardaki siyasi partinin bu çok belirgin
duyarlı yanı,
laiklik konusundaki açık bu tartışma ortamının oluşmasına yardım etmiş kadar etkili olmuştur.
Danıştay 2.Dairesine yapılan saldırı, bu ortamın tuzu biberi oldu.
Bilindiği gibi
laiklik,
yasama erkinin gücünü, ilahi bir kaynaktan değil, halktan alması demektir. Bu tanım laikliğe ilişkin öteki tanımları da içerir. Yasama, gücünü halktan alınca yasaların da halkın sorunları ile doğrudan ilişkili olması ve ardından gelen
yönetim etkinin, yasaları uygularken onların dayandığı temel kaynak olan halkı mutlu edecek bir uygulama içinde olması gerekecektir. Ve sonunda
yargı erkinin de devlet gücü ile halkın uyuşmazlıklarına çözüm bulurken uyacağı yasalar ve kurallar da o yasaların dayandığı halkın haklarını ve hukukunu öne çıkaracak bir alan oluşturması gerekecektir.
Laiklik ilkesinin, salt
“din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrı olması” ilkesine takılıp kalmak, yasama-yürütme-yargı erklerinin kullanılmasında zaman zaman halkın ihmal edilmesi; halkın istismarı mümkün olabilmektedir.
Demokrasi, açıklanan bu ilkenin
i ş l e r l i ğ i n i, i ş l e v s e l l i ğ i n i sağlıyor... Ancak demokrasi içinde, her türlü gücünü halktan alan bir yönetme anlayışı egemen olabilir.
Cumhuriyetin demokrat karakteri üzerinde önemle durmak gerekiyor.
Yeryüzü standartları diye adlandırılan kuralların, AB’ye giriş hazırlıkları sırasında yasalar halinde gündeme gelmesi ve uygulama alanına aktarılmasına özel önem verilmesi, demokrasinin hem genişlik hem de derinlik kazanmasını sağlamak içindir. İnsan ve vatandaş hakları, hukuk devleti ve huklukun üstünlüğü ilkeleri bu kapsamda olan demokratik ilkelerdir.
Demokrasi alanında çok geç kalındığı apaçık…
İyi kötü işleyen bir demokrasimiz tabii vardır.
Ne ki bu, “…salt iyi kötü işlemektedir…” o kadar…
Yaşamın her alanında
hukukun egemen olması ve onun önünde ve üstünde hiçbir ilkenin geçerlilik kazanmaması gerekir. O zaman yaşamın tüm alanlarına kurallar egemen olacağı için demokratik bir yaşam ortamı gerçekleşmiş olacaktır.
Demokrasi, her zaman ve zeminde önde ve en önemde olmalıdır.
“Şu fakirliği önce bir çözelim, ondan sonda demokrasiye bakarız…” denemeyeceği dünya deneyimiyle ortaya çıkmıştır. Demokrasi yoksa ya da noksansa, o zaman ekonomik olanaklar da demokratik ölçüler içinde dağıtalamıyor.
Evet, bu böyle…
Muhalefetin
laikliğe ilişkin duyarlılığını biraz da böyle mi anlamalıyız acaba?