İçeriğe git


Welcome to Kadim Dostlar ™ Forum
Register now to gain access to all of our features. Once registered and logged in, you will be able to create topics, post replies to existing threads, give reputation to your fellow members, get your own private messenger, post status updates, manage your profile and so much more. This message will be removed once you have signed in.
Login to Account Create an Account

En Beğenilen İçerik


#82659 Nav N Go iGO 8 v8.3.1.57021 Türkiye Map Paket Download İndir

Yayınlayan Gece.Mavisi on* 23 Kasım 2008 Pazar - 03:16

Nav N Go iGO 8 v8.3.1.57021 Türkiye Map


Son Nav N Go
iGO 8 v8.3.1.57021 versiyon program ve içinde mavi06 arkadaşımızın emek verdiği branding dosyası 01 Kasım 2008 Cumartesi tarihli Simge 1.0.1 , Türkiye building 2008.07, Türkiye poi 2008.07, Eurasia DEM dosyası, Türkçe dil dosyası, Türkçe ses dosyası içinde ve en güncel Türkiye haritası Turkey8 2008.07 080903 ve GJ4.0.1b skini içinde olan Türkiye paketini hazır olarak sunuyorum.



[hide]Resmi ekleyen


rar şifresi : osman.goksel[/hide]


  • AduMusti, emek_cem, osmen_38 ve 2 diğerleri bunu beğendi


#100749 Piranha Cihazlara İGO Kurulumu Piranha Cihazlara İgo8 İndir Download

Yayınlayan Gece.Mavisi on* 10 Haziran 2009 Çarşamba - 06:25

Piranha cihazlara IGO kurulumu

[hide]http://uploaded.to/?id=vb0x86

rar şifresi:batuuhan[/hide]

- SD kartinizi kart okuyucuya takip formatlayin (Kesinlikle ve kesinlikle FAT ya da FAT 16 olarak formatlayin. FAT32 olmayacak)
- SD Kartin icerisinde IGO8 klasorünü içine atın
-Cihaza baglandiginizda Myflashdisk icindeki shell.ini dosyasini indirdiginiz linkteki shell.in dosyasını kopyalayarak degiştirin (Myflashdisk icindeki shell.ini dosyasini)
- SD karti takip cihazi [hide]acin ve navigasyonu tiklayin.

hadi hayırlı olsun...

harita ses ve 3d en son güncellemelidir!



arkadaşlar yanlız şunu söylemek istiyorum Myflashdisk shell.ini
biryerde saklayın ilerde navtürk kulanmak istediginizde tekrar
Myflashdisk shell.ini tekrar eski yerine kopyalıp kulana bilirsiniz.[/hide]
  • aliredson, turhan154 ve wolfbaskan bunu beğendi


#29430 [Üniversite Matematik Notları] Limit ve Süreklilik - Türev ve İntegral - Matr...

Yayınlayan Erkan on* 17 Şubat 2008 Pazar - 23:49

[Üniversite Matematik Notları]
Limit ve Süreklilik - Türev ve İntegral - Matrisler ve Determinant

Ders notu içindeki konular:


Bölüm 1: Limit Ve Süreklilik
Sağdan Ve Soldan Limit
Özel Tanımlı Fonksiyonlarda Limit
Belirsiz Durumlarda Limit
Değişkenin Sonsuza Gitmesi Halinde Limitler
Süreklilik Kavramı
Çalışma Soruları:



Bölüm 2: Türev Ve Uygulamaları
Türev Alma Kuralları:
Trigonometrik Fonksiyonların Türevi:
Kapalı Fonksiyon Türevleri:
Ters Fonksiyon Türevi:
Çalışma Soruları:


Bölüm 3: İntegral
Belirsiz İntegral
Belirli İntegral
İntegralin Temel Kuralları
Değişken Değiştirme Metodu
Kısmi İntegrasyon Metodu
Basit Kesirlere Ayırma Metodu
İntegralin Alan Hesabında Uygulaması
Çalışma Sorular:



Bölüm 4: Matrisler Ve Determinantlar


Bazı Matris Tanımları
Matrislerle Yapılan İşlemler
Determinantlar
Sarrus Kuralı İle Determinant Hesaplanması
Ters Matrisin Oluşturulması:
Çalışma Soruları

Ders Notları İndirme (Download) Linki

Resmi ekleyen

şifre: www.kadimdostlar.com


  • nek, Umutcancan ve shadow462 bunu beğendi


#136328 Uzay Ve Yaşam Olasılığı

Yayınlayan Esesli on* 01 Kasım 2011 Salı - 18:22

UZAY ve YAŞAM OLASILIĞI



Resmi ekleyen


NASA 1979 yılında D.D zeki yaşamı araştırmak amacıyla SETİ projesini başlattı. Uzaya radyo sinyalleri göndermek ve sayısız gezegenlerden gelme ihtimalini düşündüğümüz sinyalleri alarak çözme yoluna gitme, Dünya Dışı uygarlıkları tanıma yolunda atılmış olumlu bir adımdır.



Dünya Dışı Varlıklardan”dan gelmesi olası radyo dalgalarını dinlemek amacıyla kullanılan Dünyanın belli başlı radyo teleskopları şunlardır:

» The Arecibo İonospheric Observatory, Porto Riko.
» National Radio Astronomy observatory, Green Bank- West Virginia.
» Eski Sovyetler Birliği’ndeki sekiz tabaklı radyo teleskop.
» Kafkaslardaki büyük radyo teleskop.
» ABD’de SETİ Projesi’nde 1979 yılından itibaren kullanılmaya başlanan çok duyarlı radyo teleskoplar. Bunlardan en büyüğü Arizona’daki radyo teleskoptur.
» 1995 yılında Avustralya’nın doğusundaki Parkes Kenti’nde, günümüzün en modern uzay haberleşme merkezi oluşturularak “Phoenix Projesi” adı altında çalışmalara başlandı

1977 ile 1990 yılları arasında gök bilimciler çok değişik takım yıldızlardan bazı sinyaller aldılar. Bu sinyaller açıklanamadı ve aralarından hiçbiri de yenilenmedi. Şimdi tarihlerine göre sinyalleri incelemeye çalışalım:

15 Ağustos 1977. Yay Takımyıldızı:
Ohio Eyaleti radyo teleskopunda görevli bir araştırmacı “wow” sesi olarak tanımladığı bir sinyal aldı. Bu sinyal bir daha asla duyulmadı.

10 Ekim 1989.Yay Takımyıldızı:
Harvard META (Megachannel Extra Terrestrial Assay) radyo teleskopundan alınan 40 sinyalden biri kaydedildi.

14 Ağustos 1989.Başak takımyıldızı:
META tarafından bir başka sinyal daha kaydedildi. Dünya Dışı zekanın yayında olduğunu düşündüren türde bir sinyaldi.


16 Ağustos 1989.Balık Takımyıldızı:
Bu kez de META tarafından kaydedilen sinyal belirli aralıklarla tekrarlanıyordu. Kontrol edilme aşamasında kesildi.

15 Kasım 1989.Kasiope Takımyıldızı:
Bu META sinyali bir yıldızdan çok Dünya Dışı varlık tarafından veriliyormuş izlenimini yarattı.

9 mayıs 1990.Yılan Taşıyan Takımyıldızı:
Avustralya’da bulunan Parkes radyo teleskopu tarafından kaydedildi. Büyük bir olasılıkla Dünya Dışı zeka tarafından gönderildiği öne sürüldü.

Yukarıda sıralanan bu radyo sinyallerinin ya da hala açıklığa kavuşturulamayan mesajların alınmış olması insanı gerçekten heyecanlandırıyor: Dünya Dışı varlıkların bizlere ulaşabilmek için yayın yaptıkları fikri, araştırmacılar için son derece gerçekçi bir kanıt gibi görünüyor. Yine de hatırlanması gereken nokta bu mesajların çözülememiş olarak kalmalarıdır. Prof. Sagan’ın dediği gibi mesajlar Dünya Dışı zeka için çok basit olabilir. Fakat biz Dünyalılar bu sinyallerin anlamını çözebilmek için belki de yıllar boyunca araştırma yapmak zorunda kalacağız. Dünya Dışı varlıklar için çok kolay olan bu sinyaller bizim için karmaşık ve gizemli olmaktan öteye gitmiyor.

Her durumda, radyo-astronominin uzayı tanıma konusunda dünyaya büyük yardımları olduğunu inkar edemeyiz. Dünyada bulunan en büyük radyo-radar gözlemevi Puerto Rico adasındadır. Cornell Üniversitesi uzmanları tarafından yönetilen Arecibo gözlem çanağının çapı 305 metredir. Radyo-radar gözlem çanağının yansıtıcı yüzeyi, çanak biçimli bir vadiye daha önce yerleştirilmiş bir kürenin bölümünü oluşturur. Uzayın derinliklerinden radyo dalgaları algılar. Aldığı bu radyo dalgalarını çanağın tepesindeki antene aktarır. Anten elektronik bağlantılarla kontrol odasıyla temas halindedir. Alınan sinyal kontrol odasında çözümlenir. Bunun tersine, teleskop bir radar vericisi olarak kullanılırsa, sinyalle beslenen anten çanağa sinyali geçirir, o da uzaya yansıtır. Arecibo gözlemevi uzaydaki uygarlıklardan sinyal elde etmek için kullanıldığı gibi, bir defasında da Dünyadan bir mesajı M13 adı verilen yıldızlar kümesine göndermek için kullanıldı. Böylece yıldızlar arası diyalog kurma isteğimizi D.D varlıklara da anlatmaya çalışmış olduk.

Radyo dalgaları ışık hızıyla giderler. Bu da yıldızlar arası bir yolculuğa çıkan en hızlı uzay aracından 10.000 kez daha büyük bir sürat demektir. Radyo-teleskoplar, dar frekans dalgaları üzerinden öylesine yoğun sinyaller yayarlar ki , çok geniş yıldızlar arası mesafelerde bile alınabilirler.

Arecibo gözlemevi, Samanyolu galaksisinin orta yerinde 15.000 ışık yılı uzaklıktaki bir gezegende kurulmuş benzer bir gözlemeviyle iletişim kurabilir. Yeter ki, radyo-teleskopumuzu hangi noktaya yönelteceğimiz bilinsin. İleri uygarlıklar haberleşme alanında radyodan daha öte yöntemler geliştirmiş olabilirler. Ne var ki radyo güçlü bir kaynaktır, ucuzdur, hızlı ve basittir. Bizim gibi geri kalmış bir teknolojiye sahip bir uygarlığın, göklerden mesaj alabilmek için radyo teknolojisine başvurmak zorunda kaldığını anlayabilirler.



Kaynak... Uzay sitesi
  • Hale ve Esesli bunu beğendi


#132413 Excel’de Pasta Grafiği Çizmek | Excel’de Basitçe Pasta Grafiği Çi...

Yayınlayan byharby on* 16 Nisan 2011 Cumartesi - 01:30

Excelde basitçe pasta grafiği çizmeyi anlatan bir video


http://blip.tv/play/AYKz52MA




  • Erkan ve byharby bunu beğendi


#132040 [Videolu Tam Çözüm] Crysis 2 PC - PS3 - XBOX360 Videolu Tam Çözüm | 19 Bölümü...

Yayınlayan Erkan on* 01 Nisan 2011 Cuma - 20:08

Resmi ekleyen

Crysis 2 ilk oyundaki olayların 3 yıl sonrasını işlemiş Alcatraz adında bir Amerikan askerinin ilk oyundaki takım liderimiz Prophet tarafından kurtarılıp nanosuit 2.0 giydirilerek ağızda tad bırakan hikayesine konuk oluyoruz. Özellikle oyun türkçe olunca tadı dahada doyulmaz oluyor ve tabi oyunun sonunda bizlere güzel hazırlanmış bir finalin olduğunu düşününce. Nanosuit’in bize sağladığı insan üstü hız, güç, dayanıklılık ve gizlilik yeteneklerine odaklanan bir oynanış söz konusu. Ayrıca ilk oyundaki olayların üzerinden geçen üç yıl, nanosuit’i de birazcık değiştirmiş. Zira “maksimum güç” ve “maksimum hız” modları, ilk oyunun aksine bu kez pasif birer yetenek olarak çıkıyor karşımıza. Yani artık düşmanımızı tutup duvara fırlatmak, yüksek bir yere zıplamak veya hızlı koşmak için ilk
önce bu modları aktif hale getirmemiz gerekmiyor. Bu modların devreye girmesi için yapmak istediğimiz hareketle ilgili tuşa basmamız yeterli. İlk oyunda nanosuit’in pasif yeteneği olan zırh moduysa, artık kullanmak istediğimizde aktif hale getirmemiz gereken bir özellik. Gizlilik moduyla birlikte tabii ki. Hatta nanosuit modlarını kullanırken enerjimiz de eskisinden daha yavaş tükeniyor. Ancak bu yeniliklerin, oyunun temposunu olumlu yönde etkilediği de bir gerçek. Aklımızdan geçen birçok şeyi artık daha kolay ve oldukça havalı şekillerde gerçekleştirebiliyoruz.


Crysis 2 PC - PS3 - XBOX360 | 16 Popüler Oyun Sitesinin Puanlaması

Resmi ekleyen



Crysis 2 PC - PS3 - XBOX360 Videolu Tam Çözüm | 19 Bölümün Çözümü ve Mükemmel Final Videosu



Crysis 2 PC Walkthrough [HD] Mission 1 - In at the Deep End
Crysis 2: Tam Çözüm 1. Bölüm (PC/PS3/XBOX 360)

http://www.youtube.com/watch?v=px7cPsSHpus

Crysis 2: Tam Çözüm 2. Bölüm (PC/PS3/XBOX 360)
Crysis 2 PC Walkthrough [HD] Mission 2 - Second Chance

http://www.youtube.com/watch?v=8XdCMT5zH40

Crysis 2: Tam Çözüm 3. Bölüm (PC/PS3/XBOX 360)
Crysis 2 PC Walkthrough [HD] Mission 3 - Sudden Impact

http://www.youtube.com/watch?v=CNjwtb2NHYY

Crysis 2: Tam Çözüm 4. Bölüm (PC/PS3/XBOX 360)
Crysis 2 PC Walkthrough [HD] Mission 4 - Road Rage

http://www.youtube.com/watch?v=KHvssiHfOsE

Crysis 2: Tam Çözüm 5. Bölüm (PC/PS3/XBOX 360)
Crysis 2 PC Walkthrough [HD] Mission 5 - Lab Rat (P2/2)

http://www.youtube.com/watch?v=-_AOcaY8ZBM

Crysis 2: Tam Çözüm 6. Bölüm (PC/PS3/XBOX 360)
Crysis 2 PC Walkthrough [HD] Mission 6 - Gate Keepers

http://www.youtube.com/watch?v=SRoyNNyunck

Crysis 2: Tam Çözüm 7. Bölüm (PC/PS3/XBOX 360)
Crysis 2 PC Walkthrough [HD] Mission 7 - Dead Man Walking

http://www.youtube.com/watch?v=c20P2Bs2VHs

Crysis 2: Tam Çözüm 8. Bölüm (PC/PS3/XBOX 360)
Crysis 2 PC Walkthrough [HD] Mission 8 - Seat of Power

http://www.youtube.com/watch?v=T0vFEpQtj4I

Crysis 2: Tam Çözüm 9. Bölüm (PC/PS3/XBOX 360)
Crysis 2 PC Walkthrough [HD] Mission 9 - Dark Heart

http://www.youtube.com/watch?v=r4uzrKp1P3s

Crysis 2: Tam Çözüm 10. Bölüm (PC/PS3/XBOX 360)
Crysis 2 PC Walkthrough [HD] Mission 10 - Semper Fi or Die (P2/2)

http://www.youtube.com/watch?v=Svrhig0XjSg

Crysis 2: Tam Çözüm 11. Bölüm (PC/PS3/XBOX 360)
Crysis 2 PC Walkthrough [HD] Mission 11 - Corporate Collapse

http://www.youtube.com/watch?v=E0d0h2sQxyE

Crysis 2: Tam Çözüm 12. Bölüm (PC/PS3/XBOX 360)
Crysis 2 PC Walkthrough [HD] Mission 12 - Train to Catch

http://www.youtube.com/watch?v=5c_1RT_DU5U

Crysis 2: Tam Çözüm 13. Bölüm (PC/PS3/XBOX 360)
Crysis 2 PC Walkthrough [HD] Mission 13 - Unsafe Haven

http://www.youtube.com/watch?v=E5NN-ifeDUA

Crysis 2: Tam Çözüm 14. Bölüm (PC/PS3/XBOX 360)
Crysis 2 PC Walkthrough [HD] Mission 14 - Terminus

http://www.youtube.com/watch?v=71vSGi_xt0A

Crysis 2: Tam Çözüm 15. Bölüm (PC/PS3/XBOX 360)
Crysis 2 PC Walkthrough [HD] Mission 15 - Power Out

http://www.youtube.com/watch?v=0Vd6GFKCMWU

Crysis 2: Tam Çözüm 16. Bölüm (PC/PS3/XBOX 360)
Crysis 2 PC Walkthrough [HD] Mission 16 - Eye of the Storm

http://www.youtube.com/watch?v=k-TqYeLiG1s

Crysis 2: Tam Çözüm 17. Bölüm (PC/PS3/XBOX 360)
Crysis 2 PC Walkthrough [HD] Mission 17 - Masks Off

http://www.youtube.com/watch?v=CWYYkb7dErc

Crysis 2: Tam Çözüm 18. Bölüm (PC/PS3/XBOX 360)
Crysis 2 PC Walkthrough [HD] Mission 18 - Out of the Ashes

http://www.youtube.com/watch?v=c-9T5ADxcn0

Crysis 2: Tam Çözüm 19. Bölüm (PC/PS3/XBOX 360)
Crysis 2 PC Walkthrough [HD] Mission 19 - A Walk in the Park (FINAL MISSION)

http://www.youtube.com/watch?v=nH5URjnlURk

Crysis 2: SON (PC/PS3/XBOX 360)
Crysis 2 Ending PC Full 1080p HD (Maxed Out on GTX 580)

http://www.youtube.com/watch?v=OownHWGHmt4


  • Hale ve ilkercem bunu beğendi


#125388 Yaşam Veya Korkuların Tekrarı | Galip Sertel

Yayınlayan karakaya on* 05 Temmuz 2010 Pazartesi - 11:32

Yaşam Veya Korkuların Tekrarı

 

Nihayet korkularla çıkıldı yola
Kızıla efkarlandı dişilin bakire utancı
Gerdek geceleri düş tarlalarında bır şevval sancı
Yarasaların mükerrer yasıydı mağarada oyalayan zamanı
Ve yabayla aktarıp
Aç harmanların gelin teli samanını
Ekmek taşıyordu baba çocukların rüyalarına
Ve yürüyorlardı alacakaranlıklarda ishak kuşlarıyla
Yürüyorlardı kuşanıp yıldızların şavkına
Mahrem kıyılarında istisnasız günahların
Umursamadan tekrarını tekrarın...
Oysa korkularla çıkılmıştı yola.

Galip Sertel


  • Erkan ve Hale bunu beğendi


#110316 En Kullanışlı ve Kolay Nero 6 Türkçe Yaması Dahil Download İndir

Yayınlayan Gece.Mavisi on* 18 Ekim 2009 Pazar - 06:26



Nero 6 Türkçe Yaması Dahil

Resmi ekleyen

[hide]Resmi ekleyen[/hide]


Dosya Şifresi: GeceMavisi

  • incirreceli ve bushe123 bunu beğendi


#110171 iGO8 laz şivesiyle seslendirme Download İndir

Yayınlayan Gece.Mavisi on* 17 Ekim 2009 Cumartesi - 02:50

[hide]

İGO8 için Lazoğlu seslendirmesi


Resmi ekleyen



Yeni link;

Resmi ekleyen

[/hide]
  • gezging ve barisgenc bunu beğendi


#105202 Garmin Mobile XT v5.00.20w for Windows CE 6.0 İndir Download

Yayınlayan Gece.Mavisi on* 17 Ağustos 2009 Pazartesi - 04:23

Garmin Mobile XT v5.00.20w for Windows CE 6.0
Requirements: Windows CE v6.0, 16MB program memory.
Overview: This is Garmin Mobile XT for Windows Mobile v5.00.20w C??c?ed to work under Windows CE 6.0

Resmi ekleyen
Resmi ekleyen



More Info:

https://buy.garmin.com/shop/shop.do?pID=11413



Download Instructions:
Download all in one package from one of the following mirrors:

[hide]rapidshare
megaupload
easy-share
Pass: artf[/hide]ul
  • Pirlöp ve tatarali bunu beğendi


#104596 Nav N Go iGO 8 v8.3.1.57021 Türkiye Map Paket Download İndir

Yayınlayan APM on* 07 Ağustos 2009 Cuma - 10:55

Nav N Go iGO 8 v8.3.1.57021 Türkiye Map


Son Nav N Go
iGO 8 v8.3.1.57021 versiyon program ve içinde mavi06 arkadaşımızın emek verdiği branding dosyası 01 Kasım 2008 Cumartesi tarihli Simge 1.0.1 , Türkiye building 2008.07, Türkiye poi 2008.07, Eurasia DEM dosyası, Türkçe dil dosyası, Türkçe ses dosyası içinde ve en güncel Türkiye haritası Turkey8 2008.07 080903 ve GJ4.0.1b skini içinde olan Türkiye paketini hazır olarak sunuyorum.



[ Hidden part. View original post. ]


Umarım çalıştırmayı başarabilirim. Teşekkürler.
  • Tankut_ag ve yunussonmez bunu beğendi


#98140 İzlanda | Vikinglerin Mirasını Yaşatıyor

Yayınlayan Esesli on* 08 Mayıs 2009 Cuma - 18:46

Vikinglerin mirasını yaşatıyor

Vikinglerin 1400 yıl önce konuştuğu dili kullanan İzlanda, doğası, iklimi ve mutfağıyla cezbediyor. Güneşin iyice kendini gösterdiği bugünlerde, ada turu yapabilirsiniz
Resmi ekleyen

Güneş... Keskindir kuzeyde olduğunuz için, gözünüzü acıtır. Hele bahar ve yaz aylarında giderseniz, dilediğiniz kadar doyarsınız güneşe. Kış aylarında gittiğinizde ise gündüz ikide batan güneşin ardından karanlığa gömülebilirsiniz. Kuzeyden, bize göre dünyanın uzak bir köşesindeki ülkeden bahsediyorum: İzlanda'dan... "Aaaa şu batan ülke mi?" demeyin lütfen. Çünkü kökeni milattan öncesine dayanan ve halen dünyada Vikinglerin bin 400 yıl önce konuştuğu dili kullanan tek ülke olan İzlanda'nın; muhteşem doğası, iklimi, deniz mutfağı, 'milli servet' müzisyen Björk'ü ve güleryüzleriyle 'ekonomik kriz dedikodularından' çok daha fazlasını hak ettiği kesin. İzlanda'nın tarihi çok eskilere dayanıyor. Avrupa kıtasının kuzey batısında yer alan bu küçük adaya ilk adım atanlar M.S. 900 sıralarında İrlandalı rahiplerdi. Ancak o dönemlerde ölümler İzlanda'nın yakasını bırakmadı. Açlık ve su çiçeği salgını nedeniyle nüfusun neredeyse yarısı öldü. İzlanda'nın stratejik önemdeki konumu 2. Dünya Savaşı sonrasında keşfedildi! 1949'da NATO'ya giren İzlanda topraklarına bu kez ABD ayak bastı ve 2008'e kadar tam 57 yıl kaldı. Amacı ise Soğuk Savaş döneminde düşmanı Rusya'ya karşı doğusunu güvene almaktı. 1944'te bağımsızlığını kazanandıktan sonra çabuk toparlanan İzlanda, balıkçılık ve başta alüminyum olmak üzere yeraltı kaynaklarını öne çıkararak ekonomik gelişme yakaladı. Bugün 300 bin kişilik nüfusa sahip olan İzlanda, dünyanın kaliteli yaşam bakımından birinci sırasında yer alıyor. İzlanda'ya gittiğinizde eğer vakit bulursanız, 'ada turu' yapmanız gerekenler listesinde yer almalı. Ülkeyi otomobil kiralayarak kuzey, güney, buzul, yanardağ demeden 24 saat içinde baştan başa turlayabiliyorsunuz.
  • Esesli bunu beğendi


#89135 Eski Türklerde Ölüm Ve Ölüm Gelenekleri | Türklerde Evren Tasavvuru Ve Ölüm...

Yayınlayan Esesli on* 13 Şubat 2009 Cuma - 19:19

Türklerde Evren Tasavvuru Ve Ölüm Anlayışı


İnsanın kendisi hakkındaki görüşleri, bir bakıma iki bilinmeyen sayılan, doğum ile ölüm arasında, kendini anlama çabasına dayanır. Bu iki unsur yeterince anlamlandırılmadıkça, insan hakkında söylenen her şey eksik kalır. Doğum, geçmişi; ölüm, geleceği temsil etmektedir. İnsan, bilinmeyen bir geçmişten gelip, bilinmeyen bir geleceğe giderken, hayatı yeterince güven verici bulmadığından, her iki bilinmeyeni de araştırma konusu kılmıştır. Doğum, köken çerçevesinde; hayat, tarih anlayışında; ölüm, öte dünya inancıyla temellendirilmiş; böylece insanın kendini tanıma çabası, yaşadığı evreni kültürel düzen içinde yeniden kurmasıyla sonuçlanmıştır.

Ölümü anlamlandırmak, insanın varoluşunun açıklanmasına bağlıdır. Birey olarak insanın varoluşu, bireyin doğumuyla başlayan, ergenliği, erginliği, yaşlılığıyla devam eden ve ölümle son bulan bir süreçtir. Ancak, insan olarak varolmak, bireysel bir durum değil, kültürel bir durumdur. Çünkü, bireyin varlığını anlamlandıran her şey, kültür içinde gerçekleşmektedir. Bu anlamda, bireyin varlığının sürekliliği de kültürel düzenle sağlanmaktadır. Canlılığın kaçınılmaz bir özelliği olan ölüm, bireyin varoluşunu yokluğa çeviren bir aşamadır. Ancak, her kültürel düzen, ölüm sonrasında da insanın varlığını sürdürebilmesi için, gerekli çabayı göstermiş ve ölüm sonrasında yaşanılacak bir düzen yaratılmış ya da keşfedilmiştir.

Ölümü kültürel düzen içinde anlamlandırma çabasına bağlı olarak geliştirilen evren tasavvuru, öte dünya fikrini ortaya çıkarmıştır. Öte dünya, zaman açısından iki önemli noktayı ortaya koymuştur: Uzak gelecek ve sonsuz varoluş. Uzak gelecek, bütün toplumun ya da inananların öte dünyada, ilk atalarla birlikte toplanacaklarını ve mutlu bir hayat yaşayacaklarını içermektedir. Ancak bu toplantının ne kadar süre içinde olacağı belirsizdir; belirgin olan şey, yakın bir gelecekte olmayacağıdır. Sonsuz varoluş da ölümle gerçekleşmektedir. Bu dünyadan kurtulup bütün kutsal atalar ve varlıklar ile sevdiklerinin bir araya gelerek, hastalıksız, tehlikesiz, açlık ve yokluk kaygısı olmadan; haksızlıkların yer almadığı, rahat bir hayatın sürüldüğü bir yerde yeniden canlanma inancı, sonsuzluk özelliklerini içermektedir. Bu noktada, zaman, ortadan kalkmaktadır. İnsanın zaman üstü olma isteği, zamandan etkilenmeme kaygısı, ölümle başlayan öte dünya inancında gerçekleşmektedir.

Bu çalışmadaki amaç, ölüme ilişkin değerlerden hareketle, Türk2 evren tasavvurunun özelliklerini ortaya koymak ve nasıl bir insan anlayışına sahip bulunduklarını anlamaktır.

Evren Tasavvuru

Evren tasavvuru, evrenin oluşumu, dünyanın yaşanılabilir duruma getirilişi, insanın yaratılışı, insanın bu dünyada hangi ilkelere göre yaşayacağı, öldükten sonra gideceği öte dünyanın özelliklerinin neler olduğu ve bütün bu süreçte Tanrı'nın işlevini konu alır. Evren tasavvurunda ele alınan konuların merkezini insan oluşturur. Başka bir deyişle, evren tasavvuru, insanın varoluşunu açıklama teorisidir. Her toplum kendi evren tasavvuruna sahip olduğundan, her evren tasavvuru, ilgili olduğu toplumun, düşünce yapısını, zihniyetini, kurumlarını, geleneklerini ve değerlerini yansıtır. Evren tasavvurları toplumların tarihi süreçlerinde oluştuğundan, tam olarak ne zaman meydana geldikleri belirsizdir. Ancak bir toplumdan söz ediliyorsa ve o toplumun bir kimliği varsa, aynı zamanda onun bir evren tasavvurunun da olduğu kabul edilir. Çünkü, toplumsal kimlikler evren tasavvurları tarafından belirlenirler. Benzer şeklide, evren tasavvurları da toplumsal kimliklerin oluşum süreçlerinde biçimlenirler. Kimlikler, toplumları diğerlerinden ayırdığı gibi, evren tasavvurlarını da farklılaştırır.

Türk evren tasavvuruna bakıldığında, diğer toplumların evren tasavvurlarında görülen genel özellikler onda da vardır. Farklılık evren tasavvurunu oluşturan unsurların niteliklerinden kaynaklanır. Türk evren tasavvurunda, Tanrı, gök, dünya, devlet ve insan temel unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışmada, Tanrı, gök ve dünya üzerinde kısaca durulduktan sonra, devlet, insan ve ölüm anlayışları ele alınmıştır.

Tanrı: M.Ö. II. yüzyılda Hunlar'ın Tengri (Tanrı) terimini kullandıkları dikkate alındığında, söz konusu terim, iki bin yıldır canlılığını ve anlamlarını korumuştur. Dolayısıyla Tanrı, Türkçe'nin en eski terimlerinden biridir. Ayrıca Türklerin konuştukları bütün lehçelerde varlığını sürdürmesi ve kabullendikleri bütün dinlerde yerini koruması (Roux 1994, 90), terimin Türk evren tasavvurundaki güçlü yerini göstermektedir. Tengri, ezelî ve ebedî, ulu, güçlü olarak tasvir edilir. Göğün, yerin ve insanın yaratıcısıdır. (Eliade 2003b, 13).

Tanrı'nın yaratıcılığını gösteren en açık örnek, Göktürklerdeki gök, yer ve insanın yaratılışına ilişkin inanıştır. Göktürk Yazıtlarında, "Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında, ikisinin arasında insanoğulları yaratılmıştır." (Kül Tigin,Yazıtı, D1) ifadesi, evrenin iki temel unsuru olan, gök ve yer ile insanın, Tanrı tarafından yaratıldığı inancı açıkça görülmektedir. Aynı metinde, " (Ben), Tanrı gibi (ve) Tanrı'dan olmuş Türk Bilge Hakan", (Kül Tigin Yazıtı, G1) düşüncesi, insanın yaratılmışlığının bir başka şekilde ifade edilmesidir. Türk inancına göre, evrensel düzen, dünyanın ve toplumun örgütlenmesi, insanların yazgısı Tanrı'ya bağlıdır. (Eliade 2003b, 13) Ayrıca, Tanrı ebedîdir. (Roux 1994, 238) Türk inancında, yaratıcı Tanrı fikrinin olduğu açıktır; ancak yaratma işleminin nasıl yapıldığı belirsizdir. Burada geçen yaratma fikrinin, yoktan var etmek mi yoksa biçimlendirme anlamında mı kullanıldığı belli değildir. Gezginlerin verdiği bilgilere bakıldığında, Türklerin tek Tanrı fikrine sahip oldukları ve İslam'ın Allah'ına denk düştüğü söylenebilir. (Roux 1994, 102) Roux, yaratma teriminin biçimlendirme ya da tertip etme anlamında kullanılış olabileceği kanaatindedir. (Roux 1994, 87)

Tanrı, tektir ve aynı zamanda tüm insanların Tanrı'sıdır. Yeryüzünün tamamını ve dünyanın dört köşesinde bulunan düşmanları da kapsar. Tanrı bütün insanları kendine bağlamıştır. (Roux 1994, 93) Tanrı, insanlarla yakından ilgilidir ve kendini insanlara dolaylı yollarla gösterir. İnsan eylemlerini etkileyen şey, Tanrı'dan geldiğine inanılan kuttur. Özellikle Tanrı'nın verdiği kut sayesinde hükümdar olan kişi, Tanrı'yla uyum içinde olmak zorundadır. (Roux 1994, 96-97) Tanrı'nın buyruklarını (yarlık) ne şekilde verdiğine dair herhangi bir bilgi mevcut değildir. İlk anlamı 'ilke', 'buyruk', 'emir' olan yarlık teriminin, Tanrı buyruğu anlamına geldiğini gösterir belgeler mevcuttur. (Roux 1994, 97) Ancak emirlerin hükümdara nasıl ulaştığına ilişkin bilgiler eksiktir.

Türk evren tasavvurunda, devletin merkezi konumda olması nedeniyle, Tanrı'nın evreni, dünyayı ve insanı nasıl yarattığı üzerinde durulmamış, ancak devletle ilişkili konularda Tanrı'nın nasıl müdahale ettiği belirtilmiştir. Örneğin bozguna uğrayanlara tekrar cesaret vermek ve girişim ruhu aşılamak için, O insanlar üzerine baskı yapmaktadır. (Tonyokuk Yazıtı, satır 38; Roux 1994, 97) Ayrıca, Türklerin devletli oldukları zamanlarda, tek Tanrı anlayışının çok belirginleşmesi ile devletin dağıldığı dönemlerde yerel tanrıların öne çıkması, evren tasavvuru ile devlet arasındaki bağlantıyı gösteren bir başka örnektir. Göktürk ve Uygurlar gibi arkalarında yazılı metinler bırakan devletlerde Tanrı terimi, çok önemli bir yer tutarken, devlete dahil olmayanlarda ya da devletlerin dağıldığı dönemlerde oluşturulan yazıtlarda bu terime az rastlanması, Tanrı'nın her şeyden önce, devlet Tanrı'sı olduğu izlenimi vermektedir. (Roux 1994, 90) Bu veriler Türk evren tasavvurunun omurgasını Tanrı ile Devlet'in oluşturduğu sonucuna götürmektedir.

Türkler, evreni: gök, yer ve yer altı olmak üzere üç tabakalı düşünmüşlerdir. Bu üç temel tabaka, kendine özgü özelliklere sahiptir. Ancak bunlar birbirlerine kopmaz bir şekilde, kutsal dağ ya da dünya ağacıyla birbirlerine bağlıdırlar. (Eliade 2003b, 15) Gök ile Dünya, "Dünyanın göbeğinden" hareket edip, "Göğün göbeğine" ulaşan ve de gerektiğinde yer altı dünyasının merkezine erişen, evrensel bir eksenle sıkıca birbirlerine bağlıdır. Ağaç yanında, dağ, alev ve duman da yerle gök arasında eksen görevi üstlenirler. (Roux 1994, 86)

Türklerin inanışına göre, Gök, dünyaya paralel, kubbeli bir dairedir. (Roux 1994, 84) Ayrıca, gök çok katlıdır. Kat sayısı, 3, 7, 9 ve 17 şeklinde değişmektedir. Göğün merkezinde, Demir Kazık da denilen kutup yıldızı bulunur. Kutup yıldızı hükümdarın sarayı, büyük ayı yıldız takımının da hükümdarın arabası olduğuna inanılmıştır. Büyük ayı yıldız takımının yıl boyu dönmelerine bağlı olarak mevsimler tanımlanmış ve takvim oluşturulmuştur. (Esin 1979, 14) Gök kubbenin Demir Kazık etrafında yıllık devri yanında, ayrıca, yıldızları taşıyan gök çarkının döndüğüne de inanılmıştır. (Esin 1979, 15) Evrenin ikinci en önemli unsuru olan Dünya, yer olarak adlandırılmıştır. Tanrı tarafından insanların yaşamasına olanak verecek şekilde biçimlendirildiğine şüphe yoktur. Eski Türk inancına göre, dünya dört köşedir ve su üstünde yüzer. (Esin 1979, 14)

Evrensel düzenin orta tabakası olan dünya, insanın yaşadığı alan olarak merkezî bir konuma sahiptir. Dünya, genellikle yer ve yer altı olarak iki tabaka şeklinde değerlendirilmiştir. İnsanların yaşadığı tabaka yer, ölülerin gömüldüğü, ağaçların kök saldığı ve suların çıktığı tabaka ise yer altı olarak kabul edilir. Dünya kendi başına, bağımsız bir unsur değildir. Dünya, kutsal dağlar, dünya ağacı ve yağmur aracılığıyla göğe bağlıdır. Başlangıçta Gök ile Yer eşit olduğu düşünülmüş, ancak zamanla Göğün üstünlüğü kabul edilmiştir. (Roux 1994, 110)

Dünya, birçok kültürde, kültürel coğrafyayı temsil etmekte ve o kültürü yaşayan halkın da dünyanın merkezinde oturduğu inancını benimsediği görülmektedir. Benzer bir anlayış, Gök Türkler ve Kırgızlar'da da bulunmaktadır. Göktürkler ve Kırgızlar dünyanın tam merkezinde doruk noktasının altında ayrıcalıklı bir noktada yerleşmiş olduklarına inanmışlardır. Göktürkler için dünyanın merkezi Ötüken bölgesidir. Ötüken'in merkezinde bulunan dağın, hem göğün temel direği hem de dünyanın ekseni olduğuna inanılmıştır. Göktürk Yazıtları, bu avantajlı yerde yaşamanın kesin gerekliği üzerinde ısrar etmektedirler. Kendileri oraya yerleştiğinde "güneyin halkları, batının, kuzeyin ve doğunun halkları onlara teslim olmak için geldiler". (Roux 1994, 84) Dünyanın merkezi olarak kabul edilen yer terk edildiğinde, felaketler başlamaktadır. Çünkü dünyanın merkezi olarak kabul edilen yer, aynı zamanda kutsal merkezdir. Kutsal merkez, insanın kültürel düzen içinde varoluşunu, güvence altına alır.

Tanrı, gök ve dünya, insanın varoluşunun ontolojik temelini oluştururlar. İnsanın nasıl bir yapıya sahip olduğu ve varoluşunu sürdürmek için ne türden değerler ürettiği, bu ontolojik temel üzerine oturtulur. Türk evren tasavvurunda, devlet ve insanın bu ontolojik temelle nasıl ilişkilendirildiği aşağıda ele alınmaktadır.

İnsan

Göktürk metinlerinde, insanın Tanrı tarafından yaratıldığı açıkça ifade edilmiştir. Söz konusu metne göre, önce gök, sonra yer ve en sonra da insan yaratılmıştır. (Kül Tigin Yazıtı, D 1) Burada Türklerin insan anlayışı, ruh ve ölüm inançları çerçevesinde ele alınacaktır.

Roux, ruhun görünümlerini şöyle açıklamıştır: Canlılığı temsil eden kuvvet, can, ruh ya da sahip-hakim gibi değerler, hem tek tek canlılarda varlık kazanırlar hem de o türün bütününü birleştirerek büyük bir güç haline gelirler. Bu anlayış şöyle örneklenebilir: Evrensel düzeyde, Gök hem tek hem de çoktur. Bitkiler aleminde her ağaç bir birey olmakla birlikte, bitki ruhlarının toplamı olarak görülen ormanın da parçasıdır. Her taşın bir ruhu vardır ve bütün taşların ruhları bir taş yığınının tek olan ruhunda birleşir. Benzer şekilde, her insan birçok ruha sahiptir. İnsan, kişisel ruhunun yanında, ailesinin, kabilesinin, aşiretinin ve hatta imparatorluğunun müşterek olan ruhlarına da bağlıdır. (Roux 1994, 83) Roux'nun ortaya koyduğu verilerden, Türklerin ruhu üç aşamalı düşündüğü söylenebilir: 1- Canlı cansız her şeyin ruhlu olması. 2- Türlerin ruhu. 3- Bireysel ruh. Bu anlayış, varolanlar arasında bir hiyerarşinin olmadığını; tersine bir ortaklığın bulunduğunu gösterir.

Türkler birbirlerinden uzak coğrafyalarda boylar halinde yaşadıklarından aynı şeye işaret eden terimler farklılaşmıştır. Bu durum Türkçe'nin zenginliğini artırmakla birlikte, terimlerin sürekliliğini kesintiye uğratmış ya da terime başka anlamlar kazandırmıştır. Benzer bir durum ruh anlamına gelen terimler için de geçerlidir. Ruh yerine kullanılan terimler: Tın'ın, ruh ve can anlamına geldiği (Caferoğlu 1968 237); Kaşgarlı'nın da, tın'ı ruh, nefes, soluk olarak kabul edip "nefesi tamamen sönmüştü" şeklinde örneklediği görülür. (Kaşgarlı, IV, 616; Roux 1999, 112) Sün, Doğu Türkçe'sinde, ruh, ölülerin bedenlerinden ayrılan ruh, çevrede dolaşan ruh anlamında kullanılmıştır. (Roux 1999, 113) Sür/sur, Kırgızca'da ruh ya da can anlamına sahiptir. (Yudahin II, 668) Ayrıca sür kelimesi, görünüm, anlam, güzellik, onur, hayvan ve insanların hayat gücü, hayal, hayalet, put, kutsal resim, resim anlamlarına da gelir (Roux 1999, 124) Öz: kendi, nefs, can, ruh, (Kaşgarlı IV, 470) Öz, Eski Türkçe'de, ruhun karşılığı olarak sıklıkla kullanılmıştır. (Roux 1999, 114-115) Ruh terimine karşılık bu kadar çok sayıda kavramın kullanılması, Türklerin ruhu nasıl tasavvur ettiklerini anlamayı güçleştirmektedir.

Her ne kadar kut, "uğur, devlet, baht, talih, saadet" (Kaşgarlı IV, 388) anlamlarında kullanılmış olsa da Roux'ya göre, ruh yerine kullanılan en belirgin terimlerden biri kut'tur. (Roux 1999, 35-36) Roux'nun sıraladığı insan bedenin çeşitli organlarıyla birlikte anılan ruhlar, tek ruhun çeşitli görünüşleri şeklinde değerlendirilebilir. Ruhun görünüşleri (Roux 1999, 144-145) şu şekilde değerlendirilebilinir. 1-Esas olan, Tanrı'nın verdiği, yaşama gücü anlamına gelen kut'tur. Ruhun nitelikleri arasında sürekli hareketlilik (nefes), kişiliği temsil eden öz, öne çıkmaktadır. Kut'un, nefes olarak anlaşılması, hem ruhun hareketliğini hem de ölümü açıklamayı kolaylaştırmaktadır. Eğer insan, kutun ilkelerine göre yaşamazsa ve Tanrı'yı bir şekilde kızdırmışsa kut geri alınır. Kutu geri alınan kişinin, sosyal hayatı kötüleşir ve hastalıklara maruz kalır. İnsanın çöküşü ya da ölümü kut'un yitirilişi ya da yenilenmemesiyle ilgilidir. (Roux 1994, 207) Bu özellikler kut'un ruh anlamına geldiğini göstermektedir. 2- Plasenta, kan, kafatası, saç, iskelet, yüz gibi bedenin çeşitli unsurlarının sahip oldukları ruhlar, bireysel kimlik ve kişilikle ilişkili olabilirler. Bedenin çeşitli unsurlarında bulunan ruhlar, bu unsurların değerleriyle yakından ilgilidir. Plasenta, doğumla ilgili olduğundan, bireysellikle yakından ilişkilidir. Kan, canlılığın önemli bir unsuru olduğu kadar, kutsal suyu temsil ettiğinden dolayı, ruhlu kabul edilmiştir. Kafatası ve yüz, bireyin kimliğini ortaya koymaktadır. Ayrıca, aklın kafada bulunduğu inancı da, kafanın kendine özgü bir ruhunun olduğu düşüncesini doğurmuş olabilir. İskelet, öldükten sonraki yeniden doğuşun ve insanın yeryüzündeki sürekliliğinin teminatı olduğundan, iskeletin ruhu olduğu inancı güçlüdür. Bireyin dünyadaki varoluşunun sürekliliği, iskeleti barındıran mezar aracılığıyla sağlandığından, iskelet çok önemli bir değere sahip olur. Ayrıca mezar taşına yüzün çizilmesi, ölümle giden ruhun bir kısmının bu dünyada varlığını sürdürdüğüne ilişkin inancı destekler. Kut teriminin ruh anlamından hareket edildiğinde, bireysel ruhların durumu daha iyi anlaşılmaktadır.

Ruhun bir başka özelliği de, toplumsallığıdır. Her birey, kişisel ruh yanında, aile, kabile, boy ve devlet (imparatorluk) ruhlarına da sahiptir. (Roux 1994, 83) Sıralanan bu toplumsal unsurların her biri, kişiyle yakından ilişkilidir. Ailenin, kişiyi dünya getirip besleyip büyütmesi ve ata kültünden dolayı, kişi aile ruhuna sahip olur. Kişinin kimliği, kabile ve boya dayandığından, onların ruhunu da taşır. Devleti temsil eden hükümdar, Tanrı ile halk arasında bir bağlantı noktası olduğundan, hükümdara bağlılık devlet ruhundan pay almaktır. Ayrıca devlet, güvenliği sağlaması nedeniyle, kişinin ruhunu korumaktadır. Bu toplumsal unsurların her biri, kişinin varoluşunun temel dayanaklarıdır. Yani onlar olmazsa kişi de varolamaz. Dolayısıyla kişi, kendi ruhu yanında bu toplumsal unsurların da ruhunu taşıdığına inanır. Böylelikle kişi, kendini toplumsal yapı içinde tanımlayarak, toplumsal unsurlara karşı sorumluluğunun bilincinde olur. Kişi, kendi ruhunun ilklerine nasıl uyması gerekiyorsa, toplumsal unsurlardan gelen ruhların ilkelerine de o ölçüde uymak zorundadır. Aksi takdirde, sonuç olumsuz olacaktır.

Ruhun özellikleri, insanın iki sorumluluk alanının olduğunu göstermektedir. İlki, yaratıcı Tanrı'ya karşıdır. Tanrı hem yaratıcı hem öldüren hem de ruhun ebedîliğinin güvencesidir. İkinci sorumluluk alanı, topluma karşıdır. Kişinin varoluşunun sürdürebilmesi, ilişkili olduğu toplumsal kurumlara bağlıdır. Veriler, toplumsal sorumluluğun, Tanrı'ya karşı sorumluluktan önce geldiğini ya da toplumsal sorumluluklar yerine getirildiğinde, Tanrı'ya karşı sorumlulukların da yerine getirilmiş olduğu izlenimini vermektedir. Sorumluluklarını aksatan ya da suç işleyen kişi, hem Tanrı hem de toplum tarafından cezalandırılmaktadır.

Devlet

Türk evren tasavvurunda, kültüründe, düşüncesinde, yaşayışında, devlet, merkezî bir konuma sahiptir. Devletin merkezde olması, sıraladığımız bu yapıların her birini belirlemekte ve Türk kültürünün omurgasını oluşturmaktadır. Türk kültüründe devletin bu kadar önemli yer almasının nedenleri araştırıldığında şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır: Öncelikle Türkler, tarih sahnesine devletli bir toplum (Hunlar) olarak çıkmışlardır. Devletli olmak, toplumun kendisini devletle tanımlamasına neden olur. Yani toplumun kimliğinde, devlete öncelikli bir yer verilir. Ayrıca devletli olmaktan, dolayısıyla devletin yapısından kaynaklanan yayılma dürtüsü nedeniyle, çok sayıda düşman edinilir. Düşmanlara karşı koymak ve toplumsal varoluşu sürdürmek için devlet hayatî bir öneme kavuşur. İkincisi, Türklerin Avrasya'nın her yerine yayılması, devletliliğin bir sonucu olduğu gibi, devletin merkezî bir konuma sahip olmasının da nedenidir. Avrasya'daki bütün medeniyetlerle ilişkiye girmeleri ve ilişkilerin büyük bir kısmının savaş temelli oluşu, devleti toplumsal varoluşun temel dayanağı haline getirmiştir. Savaş, esas itibarıyla, bir varoluş sorunudur. Toplumsal varoluşu devam ettirmek için savaş kaçınılmaz olduğunda, ordu ve devlet toplumsal varoluşun esas unsurları olarak öne çıkmaktadır. Toplumsal varoluş ve kimlik, öncelikle devlete dayandırıldığından, devlet, evren tasavvurunun merkezine yerleştirilmiştir. Şimdi Göktürkler'de bu ilişkinin nasıl olduğuna daha yakından bakılabilir.

Devlet, hükümdarın şahsında temsil edildiğinden, hükümdarın Tanrı'yla ilişkisi, devleti de bağlamaktadır. Bunun en açık ifadesi Orhon Yazıtları'nda görülür. Yazıtlarda, hükümdarların, Tanrı tarafından, insanları yönetmek için yaratıldıkları açıkça belirtilmektedir: "Tanrı gibi (ve) Tanrı'dan olmuş Türk Bilge Hakan" ( Kül Tigin Yazıtı, G1) ifadesi, bu inancın bir göstergesidir. Göktürk inancına göre, "üstte mavi gök yüzü altta da yağız yer yaratıldığında, ikisinin arasında insan oğulları yaratılmış. İnsan oğullarının üzerine de Bumin Hakan ve İstemi Hakan hükümdar olarak tahta oturmuşlardır. İşbaşına gelen hükümdarın ilk işi, Türk halkının devletini ve yasalarını düzenlemek ve yasalara göre onları yönetmek" olmuştur. (Kül Tigin, D1; Bilge Kağan, D2, D3) Hükümdar olacak kişilerin, gök ve yerin yaratılışıyla birlikte ele alınması, hem hükümdarlığın hem de yönetme işinin, evren düzenin bir parçası olarak kabul edildiğini göstermektedir. Evrenin temel unsurları olan gök ve yerin yaratılmasının hemen sonrasında insan ve yönetimi sorununun çözülmesi, devletin evren tasavvurundaki yerini ve önemini ortaya koymaktadır.

Devletin evren tasavvurundaki yerini gösteren diğer bir unsur, kut inancıdır. Herhangi bir kişinin hükümdar olabilmesi için, Tanrı'nın kut, vermesi gerekir. Hükümdar olan kişi Tanrı'dan kut aldığına inanır. Kut sahibi olduğuna inan hükümdar, toplumsal sorunları başarıyla çözerek ve toplumu memnun ederek kut sahibi olduğunu göstermek durumundadır. Başarılı hükümdar, kut nedeniyle, Tanrı'nın temsilcisi, benzeri ya da gölgesi şeklinde nitelendirilmiştir. Bundan dolayı hükümdarlar, Tanrı'nın koruması altında bulunduklarına ve Tanrı'nın kendilerine güvendiğine inanmışlardır. (Roux 1994, 91) Göktürk inancına göre, ilahî irade olmadan, hükümdarlar varolamazlar. Gerçekte hükümdarlar "'O'na benzer". "'O'ndan gelmektedirler", ve de "'O'nun tarafından hükümdar tayin edilmektedirler" (Kül Tigin Yazıtı, D10-11; Roux 1994, 92) Hükümdarın sahip olduğu bütün bu ayrıcalıklar, başarılı olması, yani toplumu memnun etmesi şartına bağlıdır. Başarılı olamayan hükümdar, kut'unu kaybetmiş sayılır ve yönetimden uzaklaştırmak için çareler aranır. Devlette en üst görevler üstlenen kişiler de, ilahî iradenin takdirine bağlı olarak bu görevlere geldiklerini ve bu nedenle de başarılı olduklarına inanmışlardır. Kül Tigin ve vezir Tonyokuk bu anlayışa örnek gösterilebilir. (Tonyokuk, s. 6) Atamalar siyasî merci tarafından yapılmakla birlikte, atanan kişiler, doğrudan Tanrı tarafından atandıklarını söyleyebilmektedirler. (Roux 1994, 92) Hem hükümdarın hem de görevlilerin ilahî iradeye inanarak, toplumu yönetmeleri, evren tasavvuru ile devlet arasındaki ilişkinin gücünü gösterir.

Devlet ve toplumda, dolayısıyla yeryüzünde her şey düzgün gittiğinde Tanrı müdahale etmemektedir. Hükümdar bütün sorunları çözmektedir. (Roux 1994, 92) Devletin başarılı olduğu dönemlerde, Tanrı ulusal bir kimlik kazanır. Tanrı yeri geldiğinde bütün insanların tanrısı olarak tanımlanırken yeri geldiğinde Türk Tanrısı olarak adlandırılmaktadır. Kağan, Tanrı'nın, halkın lehinde müdahalede bulunduğunu bilmekte ve bunu ifade etmektedir: "Türk halkının ismi ve ünü kaybolmaması için, devleti veren Tanrı ve aynı Tengri'nin bizzat kendisi beni Kağan olarak tahta geçirmiştir" (Bilge Kağan Yazıtı, D21; Roux 1994, 92-93) sözleri bu inancı göstermektedir. Devletin kurulma aşamalarında, ölüm kalım savaşlarında Tanrı'nın yardımı açık seçik olarak görülür. Tanrı sadece destek olmaz, hata yaptıklarında tüm toplumu cezalandırır da.

Tanrı'nın verdiği tek ceza, ölümdür. Ölüm cezası, evrensel düzeni tehlikeye sokanlara, Tanrı'nın emirlerine uymayanlara, yasal hükümdara isyan edenlere, düşmana baş eğenlere ve düşmanla işbirliği yaparak halkına zarar verenlere uygulanır. (Roux 1999, 83) Göktürkler, Çinlilere boyun eğdikleri için, Tengri şu emri iletti: "Öl! Türk halkı öldü, imha oldu , yok oldu". (Tonyokuk Yazıtı, B 2-3) Bütün halkın ölümü, toplumsal bağımsızlığın kaybı, devleti ve devleti yönetenlerin sorumluğunun büyüklüğünü göstermesi yanında, Tanrısal cezanın şiddetini de göstermektedir. Yenilgi Tanrı'nın sevgisizliğinin bir sonucudur; yenilenler, "Gök tarafından sevilmiyoruz" derler. (Roux 1994, 9 Bu nedenle Tanrı tarafından sevilmemenin faturası çok ağırdır.

Tanrı'nın verdiği ceza, toplumsal varoluş sorununun devlet ve yönetimle ilişkili olduğunu göstermektedir. Ölüm cezasının nedeni, toplumsal düzeni, dolayısıyla da toplumsal varoluşu tehdit etmedir. Toplumsal varoluşa tehdit, öncelikle beceriksiz yöneticilerden gelmektedir. Orhun Yazıtları'nda, hükümdar ve beylerin bilgisizliklerinden dolayı nasıl öldükleri ve halkın nasıl acı çektiği anlatılır. (Kül Tigin Yazıtı, D 19, 24) Tonyokuk yazıtında "Başında beceriksiz bir kağan olan toplum, nerede olursa olsun, felaketlerden kurtulamaz" (Tonyokuk Yazıtı, D 57) düşüncesi, yönetimin toplum için ne kadar önemli olduğunu gösterir. Böylelikle toplumsal varoluş, hükümdarın bilgeliğine, gücüne, toplumsal sorunları çözme başarısına bağlanır ve hükümdarın Tanrı tarafından denetlendiği inancıyla ilişkilendirilir. Halkın ihtiyaçlarını karşılayamayan ve halkı koruyamayan hükümdar, Tanrı'nın buyruğuna karşı gelmiş ve evrensel düzenin bozulmasına neden olmuştur. Bu suçun cezası da bellidir: Ölüm. Kötü kağanlar, halka karşı kötü davrandıklarından, dünyanın Gökle ilişkisindeki uyumun bozulmasına neden olduklarından ve dünya düzenini koruyamadıklarından, Tanrı'nın desteğini kaybederler; sonuçta felaketler hem kağanı hem de halkı yok eder. Böylelikle toplumsal varoluş, hükümdar aracılığıyla Tanrı'ya bağlanır. Toplumsal varoluşun, kaçınılmaz olarak devletle ilişkili olduğunu gören halk, hükümdarın evren tasavvurunda içkin olan temel değerlere bağlı kalmasını ve onlara göre eylemde bulunmasını bekler.

Yöneticilerin bilgisiz ve beceriksizliği kadar toplumun bilgisizliği de, toplumsal varoluşu tehdit eden unsurlar arasındadır. Halkın bilgisizlikten dolayı, Ötüken'i terk ederek Çin sınırına yerleşmesinin acı sonuçları yazıtlarda ifade edilmiştir. (Kül Tigin Yazıtı, D 23-24; Bilge Kağan Yazıtı, D18-20) Bilge Kağan, halkın bilinçsizce hareket etmesini, hem toplumun köleleştirilmesinin hem de devletin dağılmasının nedenleri arasında sayar. Bilinçsizliğin yarattığı acı sonuçların tekrar yaşanmaması için, Bilge Kağan, düşüncelerini, devlet ile toplumun tarihini ebedî taşlara yazdırdığını söyleyerek kaygılarını ebedîleştirmiştir. (Bilge Kağan Yazıtı, K 89)

Toplumsal varoluşun sürekliliği için, hükümdarın ve halkın, evren tasavvurunda içkin olan değerlere göre eylemde bulunması gerekmektedir. Evren tasavvuru çerçevesinde meşrulaştırılan değerler, gelenekler ve kurumlar, hem hükümdar hem de halkın eylemlerinin nasıl olması gerektiğini belirlemektedir. Evren tasavvurundaki ilke ve değerlere bağlı olarak yaşamak için ise, güçlü bir devlet ve becerikli bir öndere ihtiyaç vardır.

Ölüm Anlayışı

Türkçe'de hayat anlamına gelen yaşamın kökü olan yaş, ıslak ya da nemli manasında kullanılmaktadır. (Kaşgarlı IV, 756; TDK Sözlüğü) Yaş, ıslak, nemli terimlerinin her biri doğrudan suyla ilgilidirler. Dolayısıyla hayatın su kökenli olduğu açıktır. Yaş, aynı zamanda insanın doğduğu andan başlayarak yıl olarak hesaplanan hayat süresidir. Birey için kullanılan, yaşama süreci anlamındaki yaş, hayatı, canlılığı işaret etmektedir. Yaş, hem bireyin sınırlı ömrünün süresini hem de onun canlı olduğunu belirtmekte, ayrıca bireyin canlılığını, yaşlılığını (ıslak ve nemli) suyla sağladığını dile getirmektedir. Yaşamının zıddı olarak görülen ölüm teriminin kök anlamının da suyla ilişkili olması, Türklerin ölüme nasıl baktıklarının bir göstergesidir.

Ölüm, öl kökünden türetilmiştir. Öl, ıslak, yaş anlamına gelir.(Kaşgarlı IV, 456; Caferoğlu 150, Yudahin, 608) Bu anlamların her biri su kaynaklıdır; yani su aracılığıyla elde edilmektedir. Ölmek fiilinin kök anlamının su olması, suyun da hayat anlamına gelmesi nedeniyle, ölümün anlamı hayat bulmak şeklinde ifade edilebilir. Dolayısıyla Türkler için ölmek, yeni bir hayata geçmektir.

Ölüm terimi yerine kullanılan öteki kavramlara bakıldığında, ölümün bir yok olma değil, dünya değiştirme olduğu görülür. Ölüm yerine kullanılan "kaybolmak", "yolunu kaybetmek", "kuş gibi uçtu" (Roux 1994, 213, 214; Roux 1999, 157) gibi diğer kavramlar, iki dünya arasındaki geçişi işaret eder. Türkler ruhun, bedeni bırakıp gezmeye gittiğine inanıldığından, ölümü de gezmeye giden ruhun dönüş yolunu kaybetmesi olarak yorumlamışlardır. "Uçtu", hem ruhun uçma yeteneğinden hem ruhu sembolize eden akdoğan, sungur ve kartal gibi kuşların inanç sistemindeki yerlerinden hem de Tanrı'nın bulunduğu göğe çıkmak için uçmaktan başka yol olmadığından, "ruhun uçması yani insanın ölmesi" yaygın bir biçimde kullanılmıştır. Uçmak amaçlıdır; ölüm sonrası hayat gökte devam edeceğinden uçmak gerektir.

Ölmek, daha çok, "canlılar arasından çekilmek" (Roux 1994, 213), biçiminde yorumlanmıştır. Ayrıca çok sık olarak, ölüm yerine kullanılan kerkek buldi deyimi (Roux 1999, 65) evrensel yasaya bağlı olarak, "olması gereken yere gitti" anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ölüm terimi yerine, evrensel düzenin işleyişine bağlı olarak gerçekleştiğine inanıldığında, kerkek buldi deyimi kullanılmıştır. Ölüm yerine farklı terimlerin kullanılmasının nedeni, ölmek teriminin tabu kabul edilmesidir. Öte yandan terimin öl ve öldür biçimlerinde bir tabu bulunmadığından serbestçe kullanılmıştır. (Roux 1999, 147) Ancak ölmek fillinin kullanıldığı yerlere bakıldığında, bu terimi niçin kullanmadıkları anlaşılmaktadır: 1- Ciddi bir suçun ardından Gök Tanrı tarafından verilen ceza söz konusu olduğunda; 2- Sosyal ve ailevî dayanağı olmayan kişilerden söz edildiğinde, özdeyişlerde, kehanetlerde; 3- Hayvanlardan ve özellikle kahramanların hayvanlarından söz edildiğinde. (Roux 1999, 146-147) Suça verilen ceza ve sosyal konumun kötülüğü bağlamında kullanılması, ölümün istenmeyen şeklidir. Günah işlemek ve günah yüzünden ölmek anlamına gelen, yanılıp ölmek deyimi, ölümle suç ya da günah arasında doğrudan bir bağlantıya işaret etmektedir. Suç ve günahtan ölmeyi kimsenin istemeyeceği ortadır. Bunun iki nedeni vardır: İlki, ataların katına böyle bir ölümle çıkmanın verdiği utanç; ikincisi, suç ya da günah işlediğinde, kişi kutunu kaybettiğinden, ailenin sosyal konumunun zayıflaması.

Türkler için ölümün üç nedeni vardır: 1- Eylemin kendisi ölüme neden olabilir; 2- Tanrı, kendi iradesiyle suçlunun ortadan kaldırılmasına karar verebilir; 3- Siyasî erk, Gök Tanrı adına öldürmeye karar verebilir. Ancak, ölümün birinci nedeni, Tanrı'dır. (Roux 1999, 83) Ayrıca, Tanrı, ölümden başka ceza tanımamaktadır. (Roux 1999, 85) Ölümün esas nedeni, tanrısal düzeni ihlâl etmektir. Bunun yanında, tabuların çiğnenmesi, hakarete uğramış hâkim ruhların intikamı, kut ve ülüg'ün yitirilişi, büyücülerin eylemleri de ölüm nedenleri arasında sayılmaktadır. (Roux 1994, 211) Ölümün nedenleri ortadan kaldırıldığında ölüm olmayacakmış gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır. İnsanın ölümlü olduğu inancı çok açık bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Bununla birlikte kabilelerde yaşayan inançlara bakıldığında, ölümsüzlük arayışının olduğu görülür. İstenmeyen ölümlerin başlıca nedeni kötü ruhlar olarak görüldüğünden, kötü ruhların olmaması durumunda ölümün olmayacağı inancına rastlanılmaktadır. (Roux 1994, 211) Bu nedenle kötü ruhlarla mücadele kamların başlıca görevleri arasında olmuştur.

İnsanın ölümsüz olduğuna ilişkin inancın ipuçlarına çeşitli Türk kabilelerinde rastlanmıştır. Bu nedenle de hastalık ve kötü büyülerin yarattığı hastalıklardan korkulmuş, bunun önüne geçmek için çareler aranmıştır. Ölümden korkma nedenleri, kötü ruhların kişinin ruhunu ve bedenini ele geçirmesidir. Bu bir bakıma, özgürlüğünü kaybedip esir olma anlamına gelmektedir; ki korkunun temel nedeni bu inanış olabilir. Zamanla ölümsüzlük anlayışı, sağlıklı uzun ömre dönüşmüştür. Tanrı'nın bağışlayıcı olması için dua edilmiş ve ettirilmiştir. Herkese verilen hayat gücü olan kutun korunması için çaba harcanmıştır. (Roux 1999, 6 Ölümden korkulduğu varsayılsa da ölümü doğal karşıladıklarını gösterir belgeler vardır. Bir mezar taşında şu yazılıdır: "Bu dünyaya insan olarak geldiğime ve buradan ayrıldığıma göre her şey yolunda demektir". (Roux 1999, 64) Attila'dan şu söz aktarılır: "Ömrü olana hiçbir ok saplanmaz, oysa vakti gelenin günleri barışta bile sayılıdır". (Roux 1999, 66) Türklerin zaman anlayışı, canlıların sonlu, dolayısıyla ölümün de doğal olduğunu göstermektedir. Kül Tigin Yazıtında (K10), "Kararı Zaman Tanrısı verir; tüm insanoğlu ölümlü olarak doğar". Bu düşünceler insanın bu dünyadaki hayatının sınırlı olduğuna inandıklarını açıkça göstermektedir.

Türkler için en iyi ölüm şekli, savaşta ölmektir. Hastalıktan ölmenin utanç verici olduğunu kabul ettiklerinden, savaşta ölmenin onurunu hiçbir zaman kaçırmamışlardır. (Roux 1994, 207) Savaşta ölmenin onur kabul edilmesinin nedeni, savaşın, toplumsal varoluşun devam ettirilmesi için gerekliliğidir. Toplumsal varoluş, evrensel düzenin bir parçası olduğundan, savaşılmadığı takdirde evrensel düzenin bozulacağı, dolayısıyla toplumun görevini yerine getirmemiş sayılacağı düşünülmüştür. Böyle bir tutum Tanrı tarafından ölümle cezalandırılmaktadır. Savaş, düzenin korunması için en önemli araçtır ve Tanrı'nın buyruğudur. Bu ödevin yerine getirilmesi her Türk'ün ödevidir. Bu ödevi yerine getirirken ölmenin, hem onur kazandırdığına hem de Tanrı tarafından göğe alınarak ödüllendirdiğine inanılmıştır.

Ölümden sonraki hayatı, yeryüzündeki hayatın bir benzeri olarak kabul etmişlerdir. (Roux 1999, 170) Bu inanç nedeniyle, öte dünyada ihtiyaç duyulacak her şey mezarlara konulmuştur. Seyyah Plan Carpin şu bilgileri vermiştir: "Ölü çadırıyla birlikte gömülmektedir; öteki dünyada da bir evinin olması için, süt veren bir kısrağı olsun, at sürüsünü çoğaltabilsin ve bineceği atları olsun diye önüne bir masa, et dolu bir tencere ve kısrak sütü dolu bir küp sunulmaktadır" (Aktaran: Roux 1999, 171) Öteki dünyada, bu dünyada güçlü olmayan hiçbir şeye yer verilmez. Yeryüzünde ne esire ne de binek hayvanına sahip olmayan biri öteki dünyada bunları bulamayacaktır. Öte dünyada savaş olduğunda, yeni bir ölüm yaşanacaktır. Hizmetçiler, efendilerin yeniden dirilişine yardımcı olmaktadırlar. (Roux 1999, 172) Öte dünyada ihtiyaç duyulacak eşyalarla birlikte gömülmek, ölümden sonra bir hayatın olduğuna ilişkin en açık verilerinden biridir. Aynı zamanda, ölen kişinin mezara konan eşyalara, yaşarken sahip olması gerekliliği önemlidir. Çünkü, kişinin öte dünyadaki konumunu, bu dünyada belirlemesi beklenmektedir. Dolayısıyla bu dünyadaki hayatını iyi sürdürebilmesi, öteki dünyadaki hayatını da etkileyecektir.

Ölünün eşyalarının ölüyle birlikte gömülmesinin üç nedeni olduğunu Cazeneuve şöyle açıklamıştır: 1- Ölünün ihtiyaç duyacağı nesneleri sağlamak; 2- İhtiyaç duyduğu şeyleri aramak için geri gelmesini engellemek; 3- Canlıları, ölünün murdar eşyalarından kurtarmak. (Aktaran: Roux 1999, 173) Bu üç nedenden esas olan ilkidir: Öte dünya tasavvuru bu dünyadaki özellikleri içerdiğinden, bu dünyada kullanılan araç ve gereçlerin, öte dünyada da kullanılacağına göre, mezara konması inancı. İkinci neden, geri gelmesini engellemekten çok, zorda kalmamasını sağlamak şeklinde değerlendirilmelidir. Üçüncü neden, yanlış yorumlamadır. Çünkü ölüye ait bütün eşyalar değil, ihtiyaç duyacağına inanılan şeyler konulmaktadır. Kaldı ki, aile fertleri de dahil, geride bırakılan eşyaların iki ateş arasından geçirilerek arındırılma geleneği de mevcuttur.

Ölen insanların göğe çıktıklarına ve "Gökte sanki canlıların arasındaymış gibi yaşadıkları"na (Roux 1999, 160) olan inanç, öte dünya hakkındaki tasavvuru açık bir şekilde gösterir. İnsan ölümle yerden göğe çıkar ve Tanrı'nın oturduğuna inanılan yere gider. Bir bakıma, boyut değiştirip cennette yaşamaya başlar. Ayrıca, hiçbir veri cehennemin varlığını göstermeez; öyle ki, dilde cehennem karşılığı hiçbir kelime bulunmaz. Farsça'dan geçen tamu sözcüğü ise geç bir döneme işaret eder. (Roux 1999, 169) Sonraki dönemlerde ortaya çıkan cehennem fikri silik ve kimin gideceği de belirsizdir. (Roux1994, 215)

Ölüm, insanın boyut değiştirerek yaşamasını sürdürmesinin ve ölümsüzlüğe ulaşmasının tek yoludur. Ölümün su kökünden gelişi ve suyun hayat oluşu göz önünde bulundurulduğunda, ölmek, daha yüksek seviyedeki (Gökteki hayat) ikinci hayata geçiş süreci olarak yorumlanmıştır.

Mezar: Mezar, evrenin kişi için özelleştirilmiş halidir.

Eski Türkçe'de mezar yerine kullanılan terimlerden biri olan kereksür, yine mezar anlamına gelen, Kırgız yuvası, Kırgız evi, Kırgız kemikleri, Kırgız cesedi deyimleriyle karşılanmıştır. Benzer biçimde mezar yerine kür kelimesi de yaygın bir şekilde kullanılmıştır. (Roux 1994, 230) Yaygın kullanılan terimlerden biri de kurgandır. Kurgan, mezar üzerine yapılan höyük (tepe) anlamına gelir. Kurgan, aynı zamanda, kale, istihkam (Barthold 1987, 365) anlamında da kullanılmıştır. Bu anlamlardan dolayı mezar, sağlam ve korunaklı bir yer özelliği göstermektedir.

Mezar geleneği, bedenin gömülmesi ilkesine bağlıdır. Türklerde en eski devirlerden itibaren (örneğin Hunlar) mezar geleneğinin olduğu kabul edilmektedir. Mezar anlayışı öylesine gelişmişti ki, ölülerini yakan kabileler bile (örneğin Kırgızlar) külleri gömerek mezar oluşturmuşlardır. (Roux 1994, 219, 220) Türk mezarlarının ilk tipi, mezarın üstüne toprak ve taş yığmayla oluşmuş tümsek şeklinde gözükmektedir. Radloff, Sibirya'da yaptığı araştırmalarda tespit ettiği bu tip mezarların Bakır ve Tunç Çağlarına ait olduğunu bildirmektedir. (Radloff, 1994, C.3, 94) Bu çağlardan itibaren Türkler, hem gök kubbeyi hem de dağı temsil eden mezar tipleri oluşturmuşlardır.

Radloff'un tasvir ettiği taş ve toprakla oluşturulan tümsekler ilk modeller arasında kabul edilirse, Kurgan, mezar mimarisinde gelişmiş ve evren tasavvuruna en uygun bir yapıdır. Plan Carpin'in, "ölü çadırıyla birlikte gömülmektedir" (Aktaran: Roux 1999, 171) şeklinde verdiği bilgi, kurgan mimarisinin nasıl geliştiğine işaret etmektedir. Yuvarlak ve kubbeli bir otağa (çadıra) göre yapılan mezar da kubbeli ve yuvarlaktır. Pazırık'ta açılan bir hükümdar kurganın mezar çukuru, 7.2x7.2x4 metre ölçülerindedir. (Ligeti, 355) Mezarın üzerindeki taş tümsek 30 metre çapında ve 1.75 metre yüksekliğindedir. (İnan 1987, 507) Kurgan türü mezarlarda, iki oda bulunmaktadır. Birinde ölünün oturtulmuş hali, silahları ve atı yer alırken diğerinde mezara konan atlarıyla birlikte diğer eşyalar bulunmaktadır.

Çin yıllıklarının verdiği bilgilere göre, "Türkler, mezarın üzerinde, içinde ölenin tasvirini ve yaşarken iştirak ettiği savaşların temsillerini resmettikleri bir ev inşa etmektedirler". (Roux 1994, 231) Kül Tigin'in mezarının bu şekilde yapıldığı bilinmektedir. Rubruk, seyahatnamesinde Kıpçaklar'ın mezarların üstüne taştan kuleler ya da küçük evler yaptıklarını, bir kısım yörelerde ise bazıları merdivenli, bazıları yuvarlak, bazıları ise köşeli daha büyük mezarlar gördüğünü haber vermektedir. Kurganların üzerine mezar taşı heykeller ya da büyük taşlar dikildiği de verilen bilgiler arasındadır. (Rubruk 2001, 43) Uygurların ev tipi mezar yaptıkları ve duvarlarına resimler çizdikleri, Rubruk tarafından bildirilmektedir. (Rubruk 2001, 74) Bu bilgiler, kurganlar dışında ev tipi mezarların da yapıldığını göstermektedir.

Mezar yerlerinin saklanmasına ilişkin çeşitli ipuçları vardır. (Barthold 1987, 375) Mezarların yerlerinin saklanmasının nedeni olarak, "hırsızlardan korumak" düşüncesi yaygındır. Ancak Moğolların hanlara ait mezar bölgelerini kuruk (yasak) ilan etmeleri ve bekçiler koymaları, mezar yerlerinin bilindiğini de göstermektedir (Barthold 1987, 370-371) Göktürklerin ise mezarlarını saklamadıkları, üstelik çok büyük mezarlıklara sahip oldukları bilinmektedir (Roux 1994, 223) Yine Göktürklerin yılda iki kez atalar mezarı etrafında yog törenleri düzenlemeleri, mezar yerlerinin bilindiğini gösterir önemli kanıtlalar arasındadır. Ayrıca, Türk bölgelerinde çok sayıda kurganın yakın mesafelerle yapılmış olmaları, gerçekte Türklerde mezarların yerlerini saklamak geleneğinin olmadığını gösterir. Radloff'un çalışmaları da bakır devrine kadar giden büyük mezarlıkların bulunduğunu göstermektedir. (Radloff 1994, C.3, 85-94) Bu gerekçelerle mezar belki saklanabilir ama mezarlıkların saklanması çok güçtür. Yine de mezar yeri olarak, büyük yollardan uzakta bulunmak kaydıyla dağ ve tepeler en sık tercih edilen yerler olmuştur. (Roux 1994, 221)

Ölümle su arasındaki ilişki, mezar sürecinde de devam etmiştir. Pazırıkta yapılan kazılarda testi bulunması, (İnan 1987, 499) su ya da kımız konduğunun işaretidir. Ayrıca, yine mezar yeri olarak ırmakların kaynakları ya da ırmak kenarları tercih edilmiştir. Oğuzların, ırmakların yönünü değiştirerek su yatağına mezar yaptıklarını sonra da suyun mezar üzerinden akmasını sağladıklarını seyyahlar bildirmiştir. Attila'nın mezarı da benzer şekilde tasvir edilmiştir. (Roux 1994, 221) Mezar ile su ilişkisi, hayata ile ölümün su manasından türemiş olduğuyla doğrudan alakalıdır. Ölüm ile su arasındaki ilişkiyi Eliade şu şekilde açıklamaktadır: Su, erginlenme törenlerinde bir "yeniden doğum" bahşeder; büyüsel kuttörenlerde iyileştirir; cenaze töreninde ölümden sonraki doğumu garantiler. Bütün potansiyel güçleri kendinde toplayan su (hayat suyu) yaşamın simgesidir. (Eliade 2003a, 196 -197)

Mezar, evrenin birey için küçültülmüş bir modelidir. Ölünün bulunduğu yer, evrenin üç katmanının en altı olan yeraltını temsil etmektedir. Burası, anarahmini temsil eden mağaraya denk gelmektedir; yani ikinci doğum yeredir. Doğum öncesi bulunulan yer ile ölüm sonrası konulan yerin benzerlikleri önemlidir. Mezarın yer seviyesi, dünyayı insanların yaşadığı mekana denk getirmektedir. Mezarın kubbe kısmı hem göğü hem de dağı kendinde birleştirerek temsil etmektedir. Bu mezar biçimi, halk mezarlarında da görülmektedir. Halk mezarları kurgan büyüklüğünde olmamakla birlikte, evren tasavvurunu temsil eden niteliklere sahiptir.

Mezar, bu dünyadan ötekine geçişi sağlayan, evren modeline göre oluşturulmuş bir kapıdır. Aynı zamanda, ölen kişinin evidir. Mezar, evrenin kişi için özelleştirilmesi ve kişinin evrenin merkezi haline getirilmesidir. Ruh uçup göğe yükselirken, beden, kişileştirilmiş evrenin merkezinde kalır. Böylelikle kişi ebedîleştirilmiş ve dünyadaki yeri sürekli hale getirilmiştir. Mezar, ölen kişinin kimliğinin sembolü olması nedeniyle, hem bedeni hem de ruhu ifade eder. Ruhun ölüm sonrasında, bedenden ayrılıp, Tanrı'nın yanına gittiğine inanılmakla birlikte, mezar, yalnızca kemiklerin mekanı olarak görülmez. Tersine mezar, tam olarak kişiyi ve onun kimliğini açıkça ortaya koyar. Kişi, bütün nitelikleriyle birlikte, başka bir zaman ve mekan boyutunda, kutsal olanda yaşar. Ona mezar aracılığıyla seslenilir ve onun iyi olması istenirken, ondan yardım da beklenir.

Mircea Eliade'nin belirttiği gibi, kutsal merkezin oluşturulması, dünyayı ontolojik olarak kurmaktır. Her şeyin değiştiği, hiçbir sabit noktanın bulunmadığı bir alanda, kutsal merkez, sabit noktadır. (Eliade 1991, 2) Dünyada yaşayabilmek için onu kurmak gerekmektedir. Dünyanın kuruluşu, sabit noktanın, kutsal merkezin oluşturulmasıyla başlar. (Eliade 1991, 2) Kutsal bir mekanın açığa çıkması, sabit bir noktanın elde edilmesine, kaosa bağlı türdeşlik içinde yön bulmasına, Dünya'nın kurulmasına ve gerçek olarak yaşamaya olanak vermektedir. (Eliade 1991, 3) Bu tespitler, Türklerin mezar anlayışında görülebilir.

Dağ, ağaç, su gibi doğal kutsal merkezlerin yanında, Türkler için mezar, kültürel kutsal merkezdir. Genellikle tapınaklar, kültürel kutsal merkez kabul edilmiştir. Ancak Türklerde tapınak olmadığından kültürel merkez olarak, mezar öne çıkmıştır. Türk mezarı, merkezinde insanın yer aldığı evren tasavvurunun ontolojik olarak gerçekleştirildiğinin bir göstergesidir. İnsanın merkezde yer alması, hem insana hem evrene hem de mezara verilen öneme işaret etmektedir.

Mezar Taşı: Kişinin bu dünyadaki varoluşunun sürekliliğini mezar taşı temsil eder.

Mezar taşı, ölen kişiyi temsil eden en önemli unsurlardan biridir. Kişinin adını taşıması, insan biçiminde yontulmasıyla güçlü bir simgedir. Bütün mezar taşları isim taşımaz ve insan suretinde yontulmazlar; bununla birlikte mezar taşları, o yerin bir mezar ve mezarın da bir insana ait olduğunu göstermeleri açısından, temsil görevlerini yerine getirirler. Mezar taşının insan şeklinde olma nedeni ise, kişinin bu dünyadaki varlığını sürdürmesini sağlamaktır.

Eski Türkçe'de mezar taşı anlamına gelen, sin, tuli ve bengü terimleri kullanılmıştır. Bengü (ebedî) taş deyimini kullanan Kırgızlar, ölen kişinin anısına bir taş diker, taşın üzerine ölenin sureti ile katıldığı savaşları kazır ve ağıt yazarlardı. (Esin 1978, 104) Mezarlara dikilen heykellere verilen diğer bir ad da sın, ya da sın taşıdır. (Esin 1978, 104) Sin, insan sureti şeklinde yapılan mezar taşlarına verilen addır. (Barthold 1987, 366) Mezar taşlarına bazen o mezarla ilgili oldukça kısa bir tanımlık yazı yazılır, bazen de sadece tamga şeklinde, hayat ağacı, hayvanlar, ilahlar, canlı veya soyut resimler kazınırdı. (Roux 1994, 234) Kırgızlar ise halktan ölenler için tuli denen büyük kuklalar yaparlardı. ( Esin 1978, 104)

Taş heykeller, genellikle üst seviyedeki kişiler için dikilmiştir. Taşın bulunmadığı yerlerde, yontulmuş bir tahta parçası da taş yerine, mezarlara dikilirdi. (Roux 1994, 217) Mezar taşı dikmenin asıl amacı, insanın gök ile yerin arasındaki varlığına işaret etmektir. Bu amaca uygun olarak taştan heykel ya da yontulmamış taş ve ağaçtan yapılmış heykeller her mezara dikilmiştir. Ağaç, taş kadar uzun ömürlü olmasa da ağacın taşıdığı anlam, ölüm anlayışında merkezi bir yer tutar. Çok eski devirlerden beri devam edene inanışa göre, ağaç, canlılığın ve uzun ömrün sembolü olarak mezarlıkların vazgeçilmez unsurlarından biridir. Ağaç, ölüm ve yeniden doğuşun simgesi olduğundan, hem mezarda hem mezarlıkta hem de cenaze törenlerinde yer almıştır. (Roux 1994, 232) Bu nedenlerden dolayı ağaç, ölümün ve de tekrar doğuşun simgesi haline getirilmiştir. (Roux 1994, 238) Mezara dikilen sembolün ağaçtan ya da taştan olması çok önemli değildir; önemli olan, ölen kişiyi temsil eden bir işaretin mezarın üstüne ya da başına dikilmesidir.

Bir tür mezar taşı şeklinde görülen balbal geleneğinin varolma nedeni ise, herhangi bir şekilde öldürülen kişilerin ahirette, onları öldüren kişinin veya uğruna öldürülmüş oldukları kişinin hizmetinde bulunacaklarına dair inançtır. (Roux1994, 217; Bilge Kağan, D20, G7)

Mezar taşlarıyla balbal arasındaki ilişki tam olarak netleşmemiştir.(İnan 1987, 363) Bilinen anlamıyla balbal, ölen kişinin öldürdüğü kişiler kadar, insan biçiminde yontulmuş ve mezarının etrafına dikilen taşlara verilen addır. Ancak mezar taşı da biçim itibarıyla aynı özelliğe sahiptir. Hem balbal hem de mezar taşı geleneksel olarak Türk dünyasında varolmuşlardır. Kanaatimiz, mezar taşı geleneğinin daha önce oluştuğu ve balbalların, mezar taşlarından türetildiği yönündedir. Gerekçemiz ise maddî olmaktan çok mantıksaldır: Mezar çok eski dönemlerden itibaren bilinirdi. Balballar, daha geç dönemde ortaya çıkmış olmalıdırlar. Nitekim Balbalların mezar taşı olarak kullanılmış olma ihtimaline Barthold da katılmaktadır. (Barthold 1987, 363) Roux'nun yaklaşımı da benzer yönde değerlendirilebilir. Roux'ya göre balbal, "ölüye bir anıt olarak dikilen taşın" temsili olmayıp, ölen ya da öldürülen düşmanın ruhunu içinde barındıran bir unsur gibi görülmelidir. (Roux1994, 216) Balbal, ölünün yaşamsal gücünün toplandığı yer; ölüm sonrası ikamet yeri, belki de ölünün bizzat kendisidir. (Roux 1999, 165) İnsan biçimli mezar taşlarının yüzleri batıya dönükken (Roux1994, 233) balbalların yüzü doğuya dönüktür. (İnan 1987, 364) Balbalları mezar taşından ayıran özelliklerinden biri de sayıdır. Bazı mezarlarda 600 balbal sayılmıştır. (Roux1994, 231) Bazı yörelerde balballar tahtadan yapılmışlardır. İbn Fazlan "Oğuz kahramanları için, ölenin heykelciği tahta üzerine yontulmakta ve bu heykelcik onun mezarı üzerine konmaktadır. Heykelciklerin sayısı, öldürmüş olduğu kişi sayısı ile orantılıdır" demektedir. (Aktaran: Roux 1994, 233)

Göktürkler için balballar bir yenilik değil, bir mirastı. Göktürklerin ilk yerleştikleri yerde 270 balbal sayılmıştır. Bu konuda uzman oldukları kabul edilmiştir. Kırgızlar, onların ülkesini, "Türk balballarının ülkesi" olarak tanımlardı ve bunları oradan kendi kişisel ihtiyaçları için ithal ederlerdi. (Roux 1994, 231) Bazen ayakta bazen de oturur vaziyette yontulan bu heykellerin ellerinde bir de kupa bulunmaktadır. (Roux 1994, 233)

Mezar taşları, insanın dünyadaki sınırlı varoluşunun ebedîleştirilmesidir. Ölen insanın bu dünyadaki varlığı iki şekilde devam ettirilir: İlki, aile efradı tarafından hatırasını canlı tutmaktır. Ancak nesiller gelip geçtikçe, eski atalara ait hatıralar silikleşip zamanla unutulmaktadır. İkincisi, kişinin dünyadaki varoluşunun sürekliliğini sağlayan mezar ve mezar taşıdır. Kişiye ilişkin hatırlarda hiçbir şey kalmasa da, mezar taşı, orada bir insanın yattığına ve bir zamanlar buralarda yaşadığına işaret eder. Mezar taşı dikili bir şekilde yerinde durduğu sürece, orada yatan kişinin bu dünyadaki varlığı da devam etmektedir.

Ayrıca, taş kutsal kabul edilip ona ebedîlik özelliği de yüklendiğinden, ebedî olan insanın, ebedî bir unsur olan taşla temsil edilmesi, insana gösterilen saygının da bir ifadesi şeklinde yorumlanabilir. Mezar taşı, Göğe yükselen ruhların dünyadaki yerlerini belirlemektedir. Mezar taşlarının insan biçimli olması, insanın dünyadaki değerini ve yerini çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Mezar taşı sıradan bir taş değil, belli bir kültürün anlayışına göre biçimlendirilmiş ve belli bir kişiyi işaret eden semboldür. Taşın üzerine kişinin adının ve künyesinin yazılması, kişinin bu dünyadaki varoluşunu garantilemektedir.

Ölüm Töreni: Yog: Yog, evren tasavvurunun yenilenmesidir.

Ölümle ilgili bütün anlamlar ölüm törenlerinde ortaya konmaktadır. Evrenin yeniden kuruluşu, ölen kişinin evrenin merkezi haline getirilişi, ölümle toplum ve devlet ilişkisi ölüm törenlerinin esas konuları arasındadır. Her toplumsal tören, başlı başına toplumsal hafızanın bir yeniden canlanmasıdır. Ölüm töreni, evren tasavvurunun toplumsal hafızada yeniden kuruluşu, ataları hatırlama, yaşayanların kendi durumlarını gözden geçirme ve ölen kişinin ölüm sonrasında rahat etmesi için gerekenlerin yapılmasıdır. Ölüm anlayışı çerçevesinde gerçekleştirilen cenaze törenleri, insanın sürekli varoluşunun dile getirilişidir.

Göktürkler, ölüm törenleri için yog terimini kullanmışlardır. Çinler, yog terimini, "Kubbeli otağ altındaki tabut" şeklinde tanımlamışlardır. Çinlilerin bu tarifi bir gerçeği işaret etmektedir. Çünkü, Türkler, ölüyü, kubbeli otağ altına koyarak, otağın etrafında at koştururlardı. (Esin 1978, 103-104) Genellikle ölüm töreni olarak tanımlanması yanında yog, cenaze yemeği için de kullanılırdı. (Kaşgarlı Mahmut III, 143; Roux 1994, 225)

Türkler ölülerini hemen gömmez, kutsal bölgelerdeki büyük ağaçların üzerinde, yüksek peykelerde ya da sırıklardan yapılmış yükseltilerde gömünceye kadar saklarlardı. Gömme dönemine kadar saklamanın esas nedenleri, cesedi bitkilerin biyolojik dönüşümünün gizemine iştirak ettirmek, göğe yaklaştırmak, kemikleri muhafaza edebilmek için cesedi çürüyen etten kurtarmaktır. (Roux 1994, 220) Göktürkler, ölülerini bahar ve güz mevsimlerinde gömdüklerinden, bu mevsimler dışında ölenler sonraki gömme mevsimine bırakılmışlardır. (Roux 1994, 223) Genellikle ölüm ile gömme arasında geçen sürenin üç ay olduğu sanılmaktadır. (Roux 1994, 231)

Ölüm törenlerinin ilki ölüm haberinin duyulmasından hemen sonra, ölü çadırının etrafında yapılırdı. Ölüm herkese duyurulur ve herkesin cenazeye katılması beklenirdi. Cenazeye gelenler, ölü çadırına varır varmaz yüksek sesle ağlamaya saçını başını yolmaya başlardı. Çin kaynakları bu konuda ayrıntılı bilgiler vermektedir: "Onlar cenazenin içinde bulunduğu çadır kapısının önüne gelir gelmez kanlarının göz yaşlarıyla aktığının görülmesi için, yüzlerini bir bıçakla kesmektedirler". Bunun Hunlar tarafından da yapıldığı bilinmektedir. At yarışları düzenlenmekte; ölünün etrafında düzensiz olarak dönülmektedir. Ölü çadırının önünde koyun ve atlar kurban edilmektedir. (Roux 1994, 224-25; Eberhard 1996, 86)

Kaşgarlı, yog'u ölü gömüldükten sonra üç ile yedinci gün arasında verilen yemek olarak tarif etmiştir. (Kaşgarlı III, 143) Kaşgarlı, ölünün bekletilip bekletilmemesi konusunda ve ölüm töreninin (yogun) bekletme süresinin sonunda mı yoksa ölümün gerçekleşmesinden sonra mı yapıldığı hakkında bilgi vermemektedir. Ancak Göktürklerde her ikisi için de geçerli olabilir. Ölümden sonra üçüncü, yedinci, yirminci, kırkıncı gün ile yıl dönümlerinde tören yapıldığı bilinmektedir. (Roux 1994, 234-35) Ancak yedinci gün törenleri ile yıl dönümlerine daha büyük önem verilmiştir. Yedinci gün töreni hakkında Radloff, Sibirya'nın Türk bölgelerinde yaptığı çalışmalarda ayrıntılı bilgiler vermiştir. Yedinci gün yapılan törenin merkezî konusu, ölünün ruhunu Tanrı katına çıkarmaktır. Tören, bu amaçla kurulan bir otağda yapılır. Otağın merkezine, üsteki delikten çıkan kutsal kayın ağıcından büyükçe bir dal yerleştirilir. Bu dalın üstünde göğün dokuz katını temsil eden 9 çıkıntı vardır. Gece boyunca süren tören boyunca kam, ölünün ruhunu göğün katlarını aşarak, göğün en üst katında oturan Tanrı'ya ulaştırır. (Radloff 1994, C. 3, 22-65) Bu törenin en önemli aşamalarından birisi de kurbandır.

Ölüm törenlerinin en önemli kısımlarından birisi ölü sahiplerinin kurban sunmalarıdır. İki tür kurban vardır: İlki ölünün ruhunun Tanrı dağına çıkmasına refakat eder. At bu iş için en uygun olanıdır. İkincisi ölünün huzurunda geride kalanların yemesi için kesilen kurban. At hem sütü hem de binmek için öldükten sonra da gereklidir. Bu nedenlerle ölenle birlikte at kurban edip mezara koyarlardı. (Roux 1994, 227) Cenaze günü, Hunlar da, adak olarak bir at bir de koyun başı sunarlar ve bu başlar mezar üstünde sallandırılırdı. (Roux1994, 227) Rubruk da ölüler için at kurban edildiğini bildirmiştir. (Rubruk 2001, 43)

Göktürklerin, her yıl atalar mezarına giderek yıllık devlet törenleri yaptığı ve töreni hükümdarın yönettiği bilinmektedir. (Ögel 1971, 21) Bu törenin asıl amacı toplumsal bilinci yükselterek, toplumsal birliği ve gücü en üst seviyesine çıkarmaktır. Atalar mezarında yapılan tören, toplumun evrenle uyum içinde olduğunu da göstermektedir. Kutsal bir mekanda, kut sahibi bir hükümdarın yönettiği tören, hem Tanrı'ya hem ataya bağlılığı yenilemektedir. Yıllık törenlerin iki önemli özelliği, kurban ve mezar etrafında, atları koşturarak dönmektir. Kurban, iyi dileklerin Tanrı'ya ve ataya ulaşması için bir araç olarak kullanılır; ayrıca bağlılığa da işaret eder. Mezar etrafında atlarla dönmek, evrensel düzene bağlılığın da bir göstergesidir. Kutup yıldızı etrafında dönen yıldızlar gibi, ata mezarı etrafında çocukların dönmesi, evrensel bir gerçeği temsil etmektedir.

Cenaze törenleri, ölünün gelecekteki kaderini yönlendirme açısından önemlidir (Roux 1999, 169) Eğer gerekli törenler yapılmazsa, ruhun göğe çıkması zorlaşır. Törenler, ruha yeni yolculuğunda ve öte dünyadaki hayatında rehberlik etmektedir. Ayrıca, geride kalan akraba ve dostların desteğine sahip olmak, ölünün güven içinde bulunmasını sağlamaktadır. Özellikle ölümün yedinci gününde yapılan kurbanlı tören hayatî bir öneme sahiptir. Çünkü bu törende kam, ölünün ruhunu yer altından alarak gökyüzüne ulaştırır. Dolayısıyla cenaze törenleri, ölen kişi için, yeni varoluşunun temel dayanakları arasındadır.

Cenaze törenlerinin asıl önemi, toplumsal yapı üzerindeki etkisinde ortaya çıkar: 1-.Cenaze sahiplerinin yaşadığı acının başkaları tarafından da paylaşılarak azaltılması söz konusudur. 2- Aile dinî inanışın ve toplumsal ödevin gereklerini yerine getirmenin huzurunu yaşar. Ölen kişiye karşı ödevlerini yerine getirmek, ona karşı olan sevgisini ve saygısını göstermek önemli bir duygu durumudur. 3- Cenazeye katılanlar arasındaki gerginlikler unutulur ve duygusal bir bütünlük sağlanır. 4- Her törende olduğu gibi cenaze törenlerinde de evren tasavvuru derin bir duygu durumuyla yeniden yaşanarak toplumsal bilinç ve hafızada tazelenir. 5- Cenaze törenleri, yeni nesillere evren tasavvurunu öğretmenin en iyi ortamıdır. Bütün bu özellikleriyle cenaze törenleri, hem ölen için hem de kalanlar için çok önemli görevlerin yapıldığı ortamlardır. Ölenin ruhu huzur içinde yeni yerine yerleştirilirken, geride kalanlar, bu dünyadaki hayatın geçiciliğinin bilincine bir kez daha vararak, evren düzenine ve toplumsal ilkelere bağlı yaşamanın gerekliliğine inançlarını yeniden güçlendirirler.

Ölüm ve Tarih

Ölüm anlayışı, ölümle ilgili olarak mezar ve cenaze törenleri tarihsellik ilkesi doğrultusunda da anlam kazanmaktadır. İnsan olmak, kültürel ortamda mümkün olduğundan, kültür yapı da tümüyle tarihsel temele dayandığından, tarihsellik, insan olmanın temel koşullarından biri haline gelir. Kültürün ya da toplumun kimliği, tarihsel süreçte etkili olan iki temel unsura dayanır: Dil ve evren tasavvuru. Evren tasavvuru, tümüyle insanın tarihsel varoluşunu açıklama kaygısıyla oluşturulur. Çünkü insan olmanın başlıca özellikleri arasında, kendi kökenini bilme arzusu yer alır. Kökeni açıklama süreci, evrenin oluşumunu, dünyanın düzenlenişini, insanın yaratılışını ve ölüm sonrası hayatı ortaya koyar. Bütün bunlar da tarih tasavvuru çerçevesinde gerçekleşir. Bu çerçevede ölüm anlayışının tarihle ilişkisini iki şekilde kurabiliriz: 1- Mezarların yapıldıkları dönemde taşıdıkları tarihsel önem, 2- Evren tasavvuru çerçevesindeki tarih anlayışı.

Mezar, ölen kişinin ebedîliğini yansıtması yanında kişinin geçmişine ilişkin bilgi de vermektedir. Mezar taşlarına işlenen tasvirlerin dinî olmaktan çok, toplumsal tarih ve sanatla ilgili olduğu görülür. (Roux1994, 230) Bu anlayışın iyi bir örneği, içerik açısından çok zengin Göktürk kağan mezarlarıdır. Kağan mezarları ev şeklinde yapılmış ve duvarlara, yatan kişinin tasviri ve katıldığı savaşlar resmedilmiştir. (Roux 1994, 231) Kül Tigin anıtının, Kül Tigin'i ebedîleştirmek için dikildiğini Bilge Kağan bildirmektedir. (Kül Tigin Yazıtı, G 12-13) Bu anlayış, mezarlara, kişinin geçmişi yanında toplumun tarihini de canlı tutmak amacıyla önem verildiğini göstermektedir.

Normal mezarlarda, mezar taşlarına işlenen kimlikler, kişi ve ailesi hakkında bilgi vermektedir. Mezar ziyaretleri, yıllık törenler, kişinin aile içindeki konumunu canlı tutmaktadır. Böylelikle aile tarihi mezar ve mezarlık bağlamında somut bir yapı olarak ortaya çıkmaktadır.

Mezarın inanç sistemindeki önemli yanlarından biri, atalar kültünün merkezinde yer almasıdır. Atalar kültü, atanın tanrılaştırılmasıyla ortaya çıkar ve gündelik hayatın sürdürülmesinde atadan yardım istenir. Kül Tegin'in ölümünde, biri ölen için diğeri atalar için olmak üzere de iki tören birden yapılmıştır: Ölünün ata haline dönüşmesi için geçen süre, yas giysilerinin çıkarılmasına bağlıdır. (Roux 1994, 234) Ölen insanın anısının nesilleri aşabilmesi için, atalaştırılan insanın gerçekten önemli biri olması gerekir. Kutsal ata haline getirilen kişi, yaşayan insanları kendine doğru çeker ve onların dualarının aracı ya da hedefi olur. (Roux 1994, 236) Atalaştırılan kişi, efsanelerle karışık yeni bir geçmiş kazanır. Her aile kendi atalarının hatırasını canlı tutar ve bu amaçla evlerinde atayı temsil eden nesneler oluşturur. Ayrıca ölüm yıldönümlerinde mezar başında yapılan törenlerle atanın hatırası canlandırılır. Aile atasının, ilk atayla (toplumun atası) ilişkilendirilmesi, ata kültü çerçevesinde toplumsal tarihi oluşturur. Kökenden hareketle oluşturulan tarihsel birlik, toplumun bütünlüklü bir yapı olarak devam etmesine yardımcı olur.

Ata kültünün mekan olarak yaşandığı en önemli yer, toplumun ilk atalarının meydana geldiği kutsal mağara ya da dağdır. Buralarda kurbanlar kesilerek ilk ata için törenler düzenlenir. Kutsal mekan, gökle yerin birleştiği ve ilk atanın ortaya çıktığı mekan olduğundan, evrenin düzenlenişini, dünyanın oluşumunu, insanın ortaya çıkışını konu alan köken efsaneleri anlatılarak evren tasavvuru yenilenir. Dolayısıyla insanın tarihi, kozmolojiyi de içermek suretiyle tekrarlanır. Kozmolojinin tekrarlanması, yetişkinler için bilgilerin yenilenmesi, gençler içinse bir öğretim sürecidir.

Sonuç

Evren tasavvurunda temel kaygı, insanın evrendeki yerini belirleyerek, toplumsal değerler ile kimliği ortaya koymak ve böylelikle toplumsal varoluşu temellendirmektir. Ölüm anlayışı, evren tasavvurunu ve insan anlayışını sergilemesi nedeniyle önemlidir. Türklerin nasıl bir insan anlayışının olduğunu, ölümle ilgili değerlerden çıkarmak mümkün gözükmektedir. Ölüm, tümüyle insanın yeni bir boyuta geçişiyle ilgili olmakla birlikte, hayatı da anlamlandırmaktadır. İnsanın nasıl yaşaması gerektiği ve ne türden bir değere sahip olduğu da ölüm anlayışından çıkmaktadır.

Ölüm, kişinin varoluşunun bilincine varmasını sağlayan en somut olgudur. Varoluş bilinci, kişinin kendini ifade etmesine ya da varoluşunu sağlayan değerleri daha canlı yaşamasına götürür. İnsanın varoluşunu temellendirmede kullanılan değerler, evren tasavvurunun temel unsurları olduğundan, evrenin de genellikle ezelî ve ebedî olduğuna inanıldığından, kişi, değerlerle kendini özdeşleştirerek, beden olarak ölümlü, ruh ve kişilik açısından ölümsüz olduğu sonucuna varır. Kişinin kendini değerlerle özdeşleştirmesi, bir yandan değerlerin özünü kavrama çabasına dönerken, diğer yandan değerlerle tam bir uyum içinde yaşama hayatın amacı haline dönüşür.

Değerlere yönelik bilincin fark etmesi gereken önemli bir nokta, her değerin toplumdaki bir kurumla ya da gelenekle ilişkili olduğudur. Kurum ve gelenekler, insan için zorunlu olan değerlerin gerçekleşmesini sağlayan unsurlardır. Bir bakıma değerler, kurum ve geleneklerde somutlaşırlar ve bu somutlaştırıcı unsurlar aracılığıyla daha kolay anlaşılırlar. Kurumlar üzerinde düşünceler derinleştikçe, kurumların dayandığı değerler belirginleşir. Kişinin kendi varoluşunun, toplumsal varoluşa bağlı olduğunu fark etmesi, topluma karşı sorumluluk duygusunu artırır. Sorumluluk, öncelikle kişinin kendi varoluşunu gerçekleştirmesiyle başlar. Kendi varoluşunu gerçekleştirirken, başkalarının varoluşu sürecinde ne kadar etkili olduğunu fark ederek, onların varoluşlarını gerçekleştirmelerine yardım etmesinin ödevi olduğunun bilincine varır.

Kişinin kendi varoluşunu dayandırdığı değerlerin ve bu değerlerin kurumları da biçimlendirdiği ve kendi varoluşunun kurumlar aracılığıyla gerçekleştiğinin bilinci, kurumlara karşı olan sorumluluk duygusunu artırır. Türklerde hem toplumsal hem de kişisel varoluşun devletle ilişkili olduğu gerçeği, devleti, hem düşünce yapısında, hem evren tasavvurunda merkezi bir konuma getirmiştir.

Toplumun, özel mülkiyetsiz ve sınıfsız olması, kurumlaşmış hiyerarşik bir dinin yokluğu, bunlara sahip toplumlarda görülen iç çekişmelerin tabanının oluşmasını engelleşmiştir. Toplumsal değer dizileri, üyelerinin birbiri üzerinde üstünlük tasarlayacak ya da birinin diğerini sömürmesini gerektirecek yapıda olmadıklarından, toplumdaki her bir kişi diğerine eşit sayılmıştır. Toplumsal yapının özellikleri, kişinin kendini ifade etme temeli olarak devlet ve savaşı öne çıkarmıştır. Böylelikle hem toplumsal hem de bireysel varoluş devleti esas almıştır.

Öncelikle Türkler, insanın bir düzen içinde varolma zorunluluğunun bilincindedir. Bu düzenin temelinde, Tanrı vardır. Tanrı'nın belirlediğine inanılan ilkeler çerçevesinde yeryüzündeki düzenden devlet sorumludur. Düzen (evrensel ve toplumsal), devlet ve toplumsal varoluş unsurlarının her biri diğeriyle öylesine içli dışlıdır ki, birini diğerinden ayırmanın imkansız olduğu kolaylıkla görülür. Ancak, toplumsal varoluşun sürekliliği konusunda devletin baskın oluşu, toplumsal zihniyette ve evren tasavvurunda devlete en üstün değerin verilmesine neden olmuştur. Toplumsal varoluşun sürekliliği ve diğer nedenlerden dolayı, "Türkler için insan, devletli bir varlıktır" tanımı kolaylıkla yapılabilir. Bu tanıma götüren temel neden, toplumsal varoluşun sürekliliği ifadesinde saklıdır. Toplumun sahip olduğu temel değerler, kurumlar ve gelenekler, ona kimliğini dolayısıyla da varoluşunu kazandırırlar. Değerlerin, geleneklerin ve kurumların ortaya koyduğu toplumsal yapının hem iç hem de dış güvenliği devletin başlıca görevidir. Devletin evren tasavvurundaki merkezi konumu ve güvenlik sorumluluğu, onu toplumsal varoluşun güvencesi haline getirmiştir. Türklerin sürekli yayılmaları ve güçlü medeniyetlerle karşılaşmaları, toplumsal varoluşu tehdit ettiği ölçüde, devlete verilen değeri de yükseltmiştir.

Toplumsal varoluşu tehdit eden en önemli unsurlardan birisi, devletin görevinin evren tasavvuru çerçevesinde tanımlanmasıdır. Göktürk inancına göre, Tanrı'nın en açık emri, savaşmaktır. Eğer savaşılmaz ve teslim olunur, itaat edilirse, ihanet edilmiş sayılınır. Bunun cezası da Tanrı'nın bütün toplumu ölümle yok etmesi şeklinde gerçekleşir. Tanrı, Türklerden, yeryüzünün tümüne hakim olmalarını, göğün altında yer almayan elverişsiz bölgeleri bir kenara bırakarak, yeryüzünü, gök gibi tek yapmasını beklemektedir. (Roux 1999, 84) Türklerin devlet ideali, bütün dünyayı birleştiren ve insanlar için mükemmel düzeni kurmak anlamında, Dünya Devleti'dir. Avrasya'daki yayılmalarının en önemli nedenlerinden biri bu idealdir. Bu ideali gerçekleştirmeye çalışırken, dinî bir kaygı gütmemişlerdir. Roux'nun belirttiği gibi, Türkler, dinî bir savaş hayal etmemiş olmalarına rağmen, onların yüce Tanrısı bir savaşçı olmuş ve onların savaşlarına dinsel bir nitelik vermiştir. (Roux 1994, 93) Tanrı'nın ve onun kağanının kutsal savaşı, temelde dogmatik değildir. Bu savaş sadece bozkırların anarşisine karşı, küçük beyliklere karşı, totemizme karşı ve daha da önemlisi, çok tanrılı görüşün zorunlu kıldığı yetki çokluğuna yönelikti. Aslında Türklerin savaşı birliğe ve evrensel sulha karşı duyulan derin arzunun gereğini yerine getirmeye dönüktür. (Roux 1994, 93) Kozmik merkezli bir dünya düzeni, Türklerin genel gayesi olduğundan, Türk devletleri dünyanın tümüne hakim olmayı amaçlamışlardır. ( Roux 1994, 93) Tanrının beklentisi olan dünya devletini gerçekleştirme ya da dünya düzenini oluşturma eylemleri, yani yayılma savaşları, toplumsal varoluşun sürekli tehlikede olduğunu gösterir.

  • Esesli bunu beğendi


#82674 İGO8 Türkiye Harita Serisi Map Maps Maplar İndir Download

Yayınlayan Gece.Mavisi on* 23 Kasım 2008 Pazar - 07:25

Turkey8_2008.04_080813.fbl

http://rapidshare.co...080813.ZIP.html[hide]http://rapidshare.co....80813.ZIP.html[/hide]

27.401 KB






[hide]Turkey8_2008.04_080603.zip[/hide]
[hide]
http://rapidshare.co.....04_080603.zip
[/hide]
34941 KB









[hide]Turkey8_2008.01_080619.fbl

http://rapidshare.co.....01_080619.fbl
[/hide]
28139 KB










[hide]Turkey8_2008.01_080513.fbl

http://rapidshare.co.....01_080513.fbl[/hide]

27894 KB








[hide]Turkey8_2008.01_080306.fbl

http://rapidshare.co.....01_080306.fbl [/hide]

27674 KB








[hide]Turkey8_2008.01_080215.rar

http://rapidshare.co.....01_080215.rar

28295 KB



[/hide]
  • sedatcan bunu beğendi


#47698 Gençlik Haftası 19 - 25 Mayıs - 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor...

Yayınlayan Hale on* 10 Mayıs 2008 Cumartesi - 09:09



Gençlik Haftası 19 - 25 Mayıs

Atatürk'ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı - 19 Mayıs




19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a geldiği gündür. Ulusal bayram günümüzdür. Her yıl 19 Mayıs günü Gençlik ve Spor Bayramımız yurdun her yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır.

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı Nedeniyle 19-25 Mayıs Tarihlerinde Gençlik Haftası Kutlanmaktadır.




Resmi ekleyen



1914'de başlayan Birinci Dünya Savaşı dört yıl sürdü. Savaş öncesi Avrupa'nın belli başlı ülkeleri ikiye ayrıldı. Birbirleriyle savaştılar. Bu savaş­ta bizimle birlikte onlar yenildi. Savaş kurallarına göre biz de yenilmiş sayıl­dık. Savaş sonunda Mondros Silah Bırakışması imzalandı. Buna göre Fransızlar Adana ve Hatay'a; İngilizler Urfa, Mardin ve Merzifon'a; İtalyanlar Antalya'ya yerleştiler. 15 Mayıs 1919 günü Yunanlılar İzmir’e girdi. Böylece yurdumuz paylaşıldı. Ordularımız dağıtıldı, İstanbul Boğazı düşman gemileri ile doldu.

Trablusgarp'da Birinci Dünya Savaşı'nda Anafartalar'da düşman güçlerini yenen Mustafa Kemal bu kez yurdumuzu kurtarmak için Anadolu'ya geçmeye karar verdi. 16 Mayıs günü İstanbul’dan Bandırma Vapuru'na bindi. Bu yolculuğu General Hikmet Gerçekçi şöyle anlatıyor : «Karargah üstlerinin hemen hepsini deniz tutmuştu. Kimse kamarasından dışarı çıkamıyordu. Samsun'a az bir yolumuz kalmıştı. Herhangi bir terslik çıkmazsa, çok değil yarın sabah orada olacağımızı ümit ediyorduk, bu düşünceler içinde güvertede ellerimle küpeşte demirini tuta tuta yürümeye çalışırken O'nun kamarasından çıktığını gördüm. Sert bakışlarıyla ufka bir göz gezdirdikten sonra kaptan köşküne çıktılar. Bandırma vapurunda hemen herkesi deniz tutmuştu, oysa Mustafa Kemal dipdiriydi ve çok sağlıklıydı. Kıyı bir ana baba günü halini aldı. Gemimiz demir atınca coşkun gösteriler yükseldi. Hemen ardından geminin etrafını kayıklar aldı. Halkın bu coşkun gösterisini görünce boğazıma bir şey tıkandı, gözlerim yaşardı. Vapur 19 Mayıs sabahı Samsun Limanına yanaştı. Kemal Paşa ve arkadaşları Samsun'da sevinç gösterileri ile karşılandı.» Burada bir hafta kalan Mustafa Kemal Paşa, 27 Mayıs günü Havza'ya geldi. Çalışmalarını burada da sürdürdü.

Mustafa Kemal, Amasya'da yayınladığı genelge ile ulusu, ülkenin bütünlüğünü, bağımsızlığını kurtarmak için birlikte çalışmaya çağırdı. İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal Paşa'nın bu çalışmalarından hoşnut değil­di. Harbiye Bakanı Mustafa Kemal Paşa'yı İstanbul’a çağırdı. Bunun üzerine M. Kemal Paşa padişaha telgraf çekerek askerlikten çekildiğini bildirdi. Mustafa Kemal Paşa bundan böyle çalışmalarına sade bir yurttaş olarak devam etti. 4 Eylül günü Sivas’a gitti. Sivas Kongresi'nde «Ya bağımsızlık, Ya ölüm» ilkesi kabul edilerek yurt düşmandan kurtarılıncaya dek savaşmaya and içildi.

Mustafa Kemal Paşa Sivas'tan sonra Ankara'ya geldi 23 Nisan 1920 günü Büyük Millet Meclisi'ni topladı. Meclis başkanlığına seçilen Mustafa Kemal Paşa düzenli ordular kurdu. Bu ordular düşmanlarla çarpışmaya başladı. Birinci İnönü, ikinci İnönü, Sakarya ve Başkomutanlık Meydan Savaşı sonunda yurdumuz düşmanlardan kurtarıldı.

19 Mayıs 1919 Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başladığı gündür. Bugün aynı zamanda Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'mızdır. Spor beden eğitimidir. Spor bedeni geliştirir. Sağlıklı olmamızı sağlar. Spor yapanlar hayatta daha başarılı olurlar. İyi bir sporcu sağlam bedenli, becerikli ve başa­rılı bir insandır, içki, sigara kumar gibi alışkanlıkları yoktur. Spor kötü alış­kanlıkların edinilmesine fırsat vermez.

İlk, orta, lise ve dengi okullarımızda izci örgütleri vardır. İlk okullar­daki bu örgüte küçük izci denir, izcilik, öğrencileri yaşamın güçlüklerine alıştırır. İzcilerin özel giysileri, çantaları, mataraları, ipleri ve çakıları vardır. Beden eğitimi öğretmenleri izcilere yürüyüşler yaptırır. İzciler için yaz aylarında ormanda, yaylada, göl ve deniz kıyısında izci kampları kurulur. Bu kamplarda izciler yaşamın güçlüklerine alışırlar.

19 Mayıs'ta yurdumuzun her yerinde izciler, öğrenciler ve gençler spor gösterileri yaparlar.

19 Mayıs; 1981 yılından başlayarak «Atatürk'ü Anma Günü» olarak da kutlanmaya başlandı. Atatürk bir söyleşi sırasında : «Ben 19 Mayıs'ta doğdum» demiştir. 19 Mayıs bir yandan Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başlan­gıcı öte yandan ülkemizin kurtarıcısı, devletimizin kurucusu Atatürk'ün doğum yıldönümü olarak törenlerle kutlanır.


Resmi ekleyen




Güzel Sözler


* 19 Mayıs güven, sevinç, hareket günüdür.
* 19 Mayıs yeni Türkiye'nin ve Atatürk'ün doğum günüdür.
* Spor gençliğin kuvvet kaynağıdır.
* Gençliğinde dik duranın ihtiyarlığında beli bükülmez.
* 19 Mayıs ulusal egemenliğin başlangıç günüdür.
* Zafer, “zafer benimdir” diyebilenlerindir.
* Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez.
* Zaferin büyüklüğü, savaşın çetinliği ile ölçülür.
* Zafer barışın en kısa yoludur.


Atatürk'ün Gençlik İle İlgili Bazı Sözleri


Resmi ekleyen



* Milletin bağrında temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri ona bırakacağım, gözüm arkada kalmayacak.
* Türk çocuğu, çok zekisin, bu belli; fakat, zekanı unut, daima çalışkan ol.
* Bütün ümidim gençliktedir.
* Her kafanın anlamaktan aciz olduğu yüksek bir varlıktır gençlik.

  • ilkercem bunu beğendi


#16854 Atatürk'ün Yakınları | Ülkü Doğançay - Adatepe - Atatürk’ün En Küçük Mane...

Yayınlayan Hale on* 08 Aralık 2007 Cumartesi - 22:58

Atatürk'ün Yakınları


Ülkü Doğançay - Adatepe




Resmi ekleyen



Ülkü'nün annesi Selanik'li Vasfiye Hanım, Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım tarafından evlatlık olarak alınıp büyütülmüştür.


Zübeyde Hanım ile Selanik'e, sonra İstanbul'a, oradan da Ankara'ya birliikte gelen Vasfiye Hanım, Zübeyde Hanım ölünce de Atatürk'ün kız kardeşi Makbule Atadan'ın yanında kalmıştır. Daha sonra evlenen Vasfiye Hanım'ın doğan kız çocuğuna, Atatürk daha yüzünü görmeden "Ülkü" adını koymuştur. Ülkü büyüdükçe Atatürk'ün ona olan sevgisi de büyümüş; onu yurt gezilerinde yanında götürmeye başlamıştır. Atatürk, Ülkü'nün özellikle yaşına göre olgun davranışlarından ve zekasından çok etkilenmiştir. Atatürk öldüğünde Ülkü beşbuçuk yaşlarındaydı.

  • ilkercem bunu beğendi


#16 Kadim Dostların Sloganı İçin Önerileriniz ?

Yayınlayan Aydan on* 11 Eylül 2007 Salı - 18:43

Paylaşacak dostlarınız yoksa iyi şeylere sahip olmanın bir zevki de yoktur ..
  • caveguy24 bunu beğendi


#108749 Google Logoları | Eski Ve Yeni Halleriyle Google Logoları - Google’ın T...

Yayınlayan Hale on* 02 Ekim 2009 Cuma - 06:32

Resmi ekleyen


Gandi'nin Doğum Günü


  • ilkercem bunu beğendi


#107142 Agarta Ve Şambala | Teozofik Ve Ezoterik Kaynaklara Göre Önceki "Devre...

Yayınlayan Esesli on* 12 Eylül 2009 Cumartesi - 11:31

Agarta ve Şambala Yeraltı Uygarlıkları


Agarta ve Şambala , teozofik ve ezoterik kaynaklara göre önceki "devre" nin sonlarına doğru Mu ve Atlantis' ten göç eden bilim-rahipleri tarafından kurulmuş yeraltı organizasyonlarıdır

Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu organisazyon, bu "devre" nin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş ve ikamet yeri olarak birbirinden tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentelerini tercih etmiştir Agarta, dünya insanlığının tekâmülüne sorumluluk sahibidir İlahi Hiyerarşi' ye hizmet eder Dünyanın Efendisi ve "Kutup" olarak ifade edilen ve "Brahatma" veya "Brahitma" adıyla belirtilen Agarta' nın lideri, Dünya' ya sevk ve idare eden İlahi Hiyerarşi' nin fizik âlemdeki temsilcisidir Rene Guenon' a göre tradisyonlarda "Kutsal Dağ", "Dünyanın Merkezi" olarak ifade edilen yer, dünyanın tüm geçmiş, yitik kıtalara indirilmiş dinler ve kozmik öğretiler, Agarta arşivinde kayıtlıdır ve birçok peygamber (Musa, İsa), dinlerini kurmadan önce, bu arşivleri incelemişlerdir ki, bazıları burada "inisiyasyon" dan da geçmiştir Agarta' nın yeryüzüne açılan 7 (kimi kaynaklara göre 4) ana çıkış noktası bulunmakla birlikte, mağaralarda inzivaya çekilen bilgelerin ve inisiyatik toplulukların Agartalılar ile ilişki içinde oldukları ileri sürülür Rene Guenon' a göre, bu durum en çok, Türkler' in yaşadığı Orta Asya' da görülmektedir Kimi yazarlara göre, Göktürk, Uygur ve Hun masallarındaki, "ataların kutsal mağaraları" ve bir mağaradan geçilerek ulaşılan "gizli ülke" inanışında Agarta' nın sembolizmi bulunmaktadır Tibet tradisyonlarına göre, Agartalılar şimdiki devrenin sonunda dışarı çıkacak ve Agarta' nın lideri yeryüzündeki menfiliği yenecektir

Yeraltı Evreni-1

Kapadokya bölgesinde açıkçası sayısını bilemediğimiz kadar irili ufaklı bir sürü yeraltı şehri mevcut Bunların bazıları gezilebiliyor, bazılarıysa ağzına kadar taş toprak dolu Bölgedeki yeraltı şehirlerinin yapısını en iyi şekild şu benzetme ile tarif edebiliriz İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerimizi düşünün Büyük binalar ve aralarında serpiştirilmiş gecekondular var Örneğin İstanbul' daki bir Akmerkez binasının bir iki kilometre uzağında derme çatma gecekondular görünür Kapadokya' daki her yeraltı şehri bir bina olarak kabul edersek, yeraltı şehirlerinin bazıları İstanbul' daki Akmerkez ya da Galleria gibi, bazıları da bizim gecekondularımız gibi derme çatma sayılabilecek yerlerdir Bölgedeki son derece büyük, tanınmış ama bugünkü teknolojik imkanların üzerinde olması gereken bir teknolji ile açılmış yeraltı şehirlerinin yanısıra daha mütevazi yeraltı şehirleri de var Burada akla gelen şey bir iki, hatta sadece bir özgün örneğin çevresinde daha sonraki dönemlerde ve daha ilkel kimselerce bazı taklit kazılar yapıldığıdır Kapadokya' daki yeraltı şehirlerinin en fazla tanınanları Kaymaklı ve Derinkuyu yeraltı şehirleridir Bu iki şehir birbirinden yaklaşık olarak 9,10 Km kadar uzaktadır Gerek konuyla ilgili arkeologlar, gerekse yöre halkı tarafından bu iki yeraltı şehrini birbirine bağlayan bir tünelin varlığı bilinmektedir Yeraltı şehirlerindeki tüneller tabii ki, Kaymaklı ve Derinkuyu arasındaki ile de sınırlı değildir Mesela Kaymaklı' nın 12-15 Km doğusunda kalan Mazı Köyü yeraltı şehrinin Kaymaklı ve Derinkuyu' ya bağlayan tünellerin oluğu da bilinmektedir

Bilinmeyenin Boyutu Nedir?

Bölge haklı mevcut bütün yeraltı şehirlerinin birbirine tünellerle bağlı olduğunu iddia ederler Bu durumda bölgenin altı bir örümcek ağı gibi tünel şebekeleri ile örtülü oluyor Bu tünellerin hemen hemen hepsi bugün ya duvar örülerek ya da göçükler yüzünden kullanılmaz durumdadır Yakın gelecekte de bunların açılması için herhangi bir çalışma yapılmasını beklemek mümkün değildir Yeraltı şehirlerinin yeniden keşfedilmeleri ve ziyarete açılmaları o kadar eski değil Mesela, yetkili kimseler Derinkuyu diye bir yer olduğunu ancak 1963' te keşfedebilmişler Bu şehirleri ilk defa gezen bir kimseyseniz hayretler içinde kalmamanız, hayran olmamanız mümkün değil fakat bilmelisiniz ki, gezdiğiniz yerler yeraltı şehirlerinin bugün bilinen kısımlarının ancak onda biridir Geziye açık olan ve aydınlatılmış kısımların haricinde çok geniş bir alan ve bir sürü çıkış kapısı daha vardır Tabii bunlar bilinenler Bilinemeyen kısımların ne nitelikte olduğu konusu ise doğal olarak meçhul Ancak, örneğin Derinkuyu' nun altında en 3 ile 8 kat kadar bir derinlik olduğu arkeologlar tarafından tahmin ediliyor Aslında Kapadokya ve yeraltı hakkında bazıları arkeolojik, bazıları turizm amacıyla yazılmış olan Türkçe ve hemen her dilde yayınlanmış olan yüzlerce kitap mevcuttur Konuyu bu açıdan merak edenler söz konusu kitapları turistlik eşya satışı yapan her dükkandan alabilirler ve gerek kaya kiliselerinin, gerek yeraltı şehirlerinin bilinen her ayrıntısını, derinliklerini, ölçülerini kısaca herşeyi öğrenebilirler

İnkalar Hazinelerini Yeraltına Sakladılar

Kaymaklı ve Derinkuyu konularında daha ileri gitmeden önce dünyanın değişik yerlerindeki benzeri yerleri ve bu yer hakkındaki araştırma ve iddaları kısaca hatırlamamız yerinde olur Bizdeki gibi yeraltı şehri ismi verimemiş de olsa dünyanın değişik yerlerinde bir sürü tünel şebekesi mevcuttur Bu tünellerini birçoğu günümüzde bilinmektedir fakat hepsi de belli yerden sonra tıpkı bizim yeraltı şehirlerimiz gibi taş, toprakla dolmuş ya da doldurulmuştur Güney Amerika' da, Ekvador, Peru, Bolivya civarında Eski İnka uygarlığından kalma bir çok tünel olduğu söylenir İspanyol yağmacılarının en önemlisi olan Pizarro' nun ordusundaki bir asker rahip olan Cieza de Leon, son İnka imparatoru olan Atahualpa' nın, Pizarro tarafından öldürülmesinden 4, 5 yıl sonra yazdığı notlarda, İnkalar' ın, İspanyol soygununda korkarak hazinelerini bugün dahi bulunamamış olan gizli yerlere taşıdıklarını yazar Bu gizli yerler dağların altında oyulmuş olan tünel sistemleriydi Bu fikri aslında İngiliz Arkeoloğu Harold Wilkins' in de buşunduğu birçok bilimadamı desteklemektedir Başka br görüşe göre ise, söz konusu tünel sistemleri son derece ileri bir uygarlık tarafından binlerce yıl boyunca oyulmuştur Güney Amerika' daki tünel sistemleri çok fazladır ve sadece İnka ülkesinde değildirler En fazla bilineni, Lima' yı, Peru' nun eski başkenti olan Cuzco' ya bağlayan ve sonra da Bolivya sınırına kadar uzanan bir tünel şebekesidir Eski belgelere göre bu tünellerde çok zengin Kralın mezarı vardır Ama bugün kimse tünellerde hazine aramayı düşünmüyor, çünkü tüneller hemen hemen tamamen toprak doludur, temizlenmeleri, içlerinden çıkması olası olan hazinelerden çok daha pahalıya malocaktır Tünelleri araştırmış olan bilimadamlarının çoğunluğu da, bunları İnka tarafından kazılmayacağı konsunda hemfikirler

Malta -Fas -İspanya Bağlantısı

İnka'lar bu tünelleri biliyorlar ve kullanıyorlardı fakat ilk inşaatçıların kimler olduğunu onlar da bilmiyorlardı Güney Amerika' dan sonra Kuzey Amerika, California ve Virginia' da tünel sistemleri vardır En ilginç sistemlerden birisi de Hawaii' de olduğu söylenendir Buradaki tünel sistemlerinin bazı adaları birbirine bağladığı da idda edilir Bundan 4, 5 yıl kadar önce televizyonda yayınlanan ve gerek müziği, gerekse içeriği ile yurdumuzda da büyük bir beğeni kazanan İpek Yolu belgeselinin bir bölümünde gösterdiği gibi Asya' nın altı sonradan sulama kanalı haline getirilmiş tünel sistemleri ile örümcek ağı gibi oyulmuştur Tünellere Akdeniz bölgesinde de rastlanır Mesela Malta' da böyle sistem vardır, Elli metrelik bir böIümüne girilmiş olan bir Malta tünelinin Cebelitarık boğazını altından geçip, İberik Yanmadası ile Fas'ı birleştirdiği söylenir Avrupa' da sadece bu tünelin girişi olan bölgede maymun yaşar ve bu maymunların Afrika' dan, bu tünel vasıtası ile Avrupa' ya geçtikleri söylenir, Ayrıca İsveç' te ve Çekoslovakya'da da bilinen tUnel sistemleri vardır Bazı iddialara göre dünyanın altındaki tUneller burada anlatıldığından da uzundurlar Mesela Tibet Lamaları, Tibet' ten, Güney Amerika' ya kadar giden tüneller olduğunu ısrarla iddia ederler

Daniken' ın gördükleri

1994' de Bir Amerikan dergisinin Ekvador muhabiri olan John Sheppard, Kolombia sınırında elinde dua değirmeni ile meditasyon yapan tipik bir Tibet rahibi gördüğünü yazar İddaya göre bu adam 13 Dalay Lama' dır 1933' te ölmüş olduğu idda edilen bu kişinin mezarı boştur ve Tibet rahipler onun ölmeyip, Budizm' i benimsemeden önceki vatanı olan Güney Amerika' ya döndüğünü ve bu iş için tünelleri kullandığını söylerler Gene de bu hikaye pek güvenilir değildir Güney Amerika' daki tünel sistemlerini bildiğimiz kadarı ile en son inceleyen kimse Erich Von Daniken' dir Daniken "Ausstat und Kosmos" isimli kitabının hemen hemen tamamında Güney Amerika mağaralarından bahseder Ekvador Cumhuriyeti' ndeki mağaralar Arjantin uyruklu ve Macaristan doğumlu Juan Moricz tarafından keşfedilmiş ve kendi adına tapusu alınmıştır Daniken bu mağaraları 1972' de gezer Mağaralara, dağdaki bir oyuktan girilir İlk önce 80 metre kadar, ipten yapılmış bir asansötle diklemesine inildikten sonra sonsuz bir tünel sistemine girilir Bazıları dar, bazıları geniş olan tünellerden, Daniken' in gördüklerinin hepsi köşelidir Duvarları dümdüz ve her yan cam gibi bir madde ile kaplıdır İçerde manyetik etki çok güçlüdür ve pusulalar çalışmaz Daniken girdiği dev bir salondan bahseder Bu salonun içinde masa, sandalye benzeri olan ve hangi maddeden yapıldığı belli olmayan eşyalar vardır Salonun taban ölçüsü 110 x 130 metresie ve bu ölçü Teotihuacan' daki piramitin taban ölçüsü ile aynıdır İçerideki bazı buluntular burasının MÖ 9000 ile 4000 yıllarında bile mevcut olduğunu göstermektedir Bazı duvarlarda da, şüphesiz ki, inşaatçılardan binlerce yıl sonra gelen ilkel insanlarca yapılmış olan dinozor benzeri hayvan çizimleri vardır Tünellerden bir çok altın eşya da çıkarılmıştır Bazı altın levhalarda deşifre edilememiş olan bir alfabe ile yazılmış yazılar vardır Daniken burada gördüğü bir altın küre üzerinde çok fazla durmakta ve kürenin Uzaylılarla ilgili olduğunu iddia etmektedir ve işin en ilginç yanı da, Daniken' in aynı kürenin gerek boyut gerekse üzerindeki garip yazı ve resimlerle tıpatıp benzeri olan bir taş küreyi de İstanbul Arkeoloji müzesinde görüğünü ve bu kürenin tasnif edilememiş eşyalar arasında olduğunu yazmaktadır

Binlerce Yıl Önceki Isı Matkabı

Tünellerin açılışları konusunda Daniken öyle binlerce yıl süren şartlar düşünmüyor Ona göre bu tüneller bir uzay uygarlığı tarafından nükleer enerji ya da benzeri bir şey kullanılarak çok kısa zamanda açılmıştır Bu iddası için kanıt olarak da "Der Spiegel" dergisinin 3 Nisan 1972 tarihli sayısındaki bir yazıyı göstermektedir Bu yazıda ısı matkaplarından bahsedilmektedir Yazıda anlatıldığına göre los Alamos' taki Nükleer Araştırma Merkezi' ndeki bilim adamları tarafından birbuçuk yıllık bir çalışma sonrasında bir ısı matkabı yapılmıştır Aracın ucu volfram çelliğidir ve grafitle ısıtılmaktadır Delme işlemi sırasında, delinen yerden dışarıya hiçbir şey çıkmamaktadır, delici, taşları eritip, delinen yerlerin iç yüzeylerine preslenmekte, preslenen yerler de bir süre sonra öylece donmaktadırlar Derginin verdiği bilgilere göre ilk denemesinde dört metre kalınlığında bir taş blok hiç bir ses ve atık madde çıkartılmadan delinmiştir Loss Alamos bilim adamalarının bir askeri tanka benzeyen, köstebek gibi çalışacak olan büyük bir delicinin planlarını hazırladığı ve bununla Magma tabakasına inip, örnek almanın düşünüldüğü de belirtiliyor Bu ısı matkabı konusunu aşağıdaki, Derinkuyu ve Kaymaklı' nın kazılmasıyla ilgili bölümde tekrar hatırlamak yerinde olur

Agharta-Şamballah ve Hitler Uzantısı

Konunun Kapadokya ile ilgili kısmına tekrar dönmeden önce dünyanın her yanında hemen hemen nehirler kadar çok rastlanan bu tünel sistemlerinin kimler tarafından yapıldığına dair iddaları da görmemiz yerinde olur Bazı ciddi araştırmacılar ve Okültistler binlerce yıl önce dünyada yaşamış ona ve günümüzün masal ve efsanelerinde bahsedilen bir devler ırkından bahsederler Tünellerin kaynağı Daniken gibi araştırmacılar uzay uygarlıkları olarak gösterirken, bazıları devler ırkı, bir kısmı da çok çok eski çağlarda mevcut olan Atlantis ve Mu kıtalarının batışlarından sonra kurtulan kimseler olarak gösterirler Söz konusu kıtalar batıp, yeryüzü şekil değiştirdiği zaman kurtulan kimselerin uzay çağı teknolojisine ve insanüstü psişik güçlere sahip olduklarına inanılır, o zamanlardaki en yüksek kara parçalarına sığınırlar ve bu bölge, bugünkü Himalaya dağları ve çevresidir İki kıtadan gelenler iki ayrı yeraltı şehri kurarlar Bunlardan biri Agartha diğeri Şamballah ismiyle bilinirler Bazı iddalara göre de söz konusu yeraltı şehirlerinin biri sağ-el yolunu izleyen majisyenler ait, diğeri karanlık yolu izleyicilerine aittir Agatha ve Şamballah sakinleri daha sonraki dönemlerde insanlarla çok az iletişim kurarak günümüze kadar yaşarlar Bazı inançlara göre bu şehirler dünyanın aydınlık ve karanlık pisişik merkezleridirler Yeraltı uygarlıklarının sakinleri hem pisişik yeteneklerini hem de nükleer enerjiyi kullanarak dünyanın her yanına açılan tüneller yaparlar Gerçek veya fantezi, dünyanın birçok bölgesinde yeraltında yaşayan üstün varlıklara ait efsaneler vardır Bunlar üç aşağı, beş yukarı birbirine benzemektedirler Bazı kimseler Himalayalar' ın atlındaki yeraltı şehirlerini Atlantis ve Mu uygarlıklarına bağlarken bazı kaynaklar onların çok eski dönemlerde dünyamızı ziyaret eden uzaylılardan kalma ikmal merkezleri olduğunu söylerler Kapadokya, Derinkuyu ve Kaymaklı gibi yeraltı şehirleri ile bu efsanelerin ilişkili olup, olmadıklarını incelemeden önce özellikle Hitler Almanya' sı dönemindeki okült inanışları, gizli majikal örgütleri ve bazı kimseleri tanımamızda, fikirlerini bilmemizde fayda vardır Bazı iddialara göre de Adolf Hitler, Şamballah rahipleri tarafından yönlendirilmiş olan bir medyumdu Bu yüzden eski uygarlıklar, Okült ekoller ve yeraltı şehirleri ile ilgili olarak yapılan araştırma ve yorumlara Hitler Almanyası ile başlamak daha çarpıcı olabilir

Vril ve "Bizi Ezecek Olan Irk"

Roketler konusunda dünyanın büyük uzmanlarından birisi olan Dr Willy Ley 1933' de Almanya' dan kaçar Ley, Vril örgütünün ilk açıklayanlardan biridir Örgüt Berlin' de kurulmuş olan küçük bir Order' dı Vril, günlük hayatımız sırasında çok az bir parçasını kullannabildiğimiz sonsuz enerjidir Vril' e hakim olan kimse kendisine de, başka dünyalara da hakim olur İnsanlar bütün gayretlerini buna yöneltmelidirler Dünya değişecektir Efendiler, yeraltından yeryüzüne çıkacaklardır Onlarla anlaşırsak bizi de efendi, anlaşamazsak köle olacağız Vril fikri aslında, gene bir Golden Dawn üyesi olan Bulwer Lytton' un "Bizi Ezecek Olan Irk" isimli romanından alınmıştır Aynı zamanda "Pompei' nin Son Günleri" isimli eserin de yazarı olan Lytton bu kitapta, Ruh alemi bizden çok daha yüksek olan insanları anlatır Bunlar şimdilik gizlenme durumundadırlar Dünyanın merkezinde bulunan mağaralarda yaşarlar ve her şeyin üzerinde güç sahibidirler

İlk bakışta, bir romandan yola çıkan herhangi bir örgütün bu kadar ciddiye alınması saçma gibi görünebilir fakat şunu da düşünmek gerekir; Dünyada meydana gelmiş olan bir çok oluşum tarihlerinden çok önce romanlarda oluşmuşlardır Mesela, 1896' da Peter Shiel bir roman yayımlar Kitap Avrupa çapında bir örgütten bahsetmektedir Örgütün üyeleri zararlı buldukları aileleri öldürüp, cesetleri yakarlar ve kitabın ismi SS' lerdir Aynı şekilde Titanik, batışından çok önce bir romana konu olmuş ve romanda geminin büyük ölçüleri, batış şekli ve hatta romandaki "Titan" ismi gerçeği ile tutarlı olmuştur.

  • Esesli bunu beğendi


#100051 Bu Kadınlar Eşleri Tarafından Yakıldı

Yayınlayan Esesli on* 01 Haziran 2009 Pazartesi - 18:13

Bu Kadınlar Eşleri Tarafından Yakıldı

Kadın olmak

Kadın olmak dünyanın her yerinde zor. Pakistan'da daha da zor. Hepsi de yakınları tarafından yakılmış... Şimdi asitle yakılan 33 kadının hikayesi bir kitapta toplandı.

Resmi ekleyen
SABİRA SULTANA: 30 yaşındaki kadın kocası tarafından yakıldığında hamileydi.
Resmi ekleyen
Yakılmasının sebebiyse yeterince çeyiz (drahoma) getirmemesi..
Resmi ekleyen
SHAMEEM AKHTER: 18 yaşındaki genç kız, 3 yıl önce sokak ortasında 3 erkek tarafından yakıldı.
Resmi ekleyen
IRUM SAEED: Şu anda 30 yaşında... Yakıldığında ise 18 yaşındaydı. Caddenin ortasında evlenmeyi reddettiği genç tarafından asitle yakıldı. Yüzü, sırtı ve omuzları tamamen yanık... Tam 25 kez ameliyat oldu.
Resmi ekleyen
ATTİYA KHALIL: 3 yıl önce yani 13 yaşındayken komşularının akrabası onunla evlenmek istiyordu. Red cevabı vermesi onun hayatının kararttı.
Resmi ekleyen
SAİRA LİAQAT: 26 yaşında, kuaförlük yapıyor. 15 yaşındayken, daha sonra kendisini yakacak olan adamla evlendi. Yakılmasının sebebiyse okulunu bitirmek istemesi...
Resmi ekleyen
Saira şimdi kameralara yakılmadan önceki fotoğrafıyla poz veriyor.
Resmi ekleyen
UROOJ AKBAR: Hayatını manikür yaparak kazanıyor. Ama eğer o da yakılmasaydı belki de çok başka bir hayatı olacaktı
  • Esesli bunu beğendi