İçeriğe git

Welcome to Kadim Dostlar ™ Forum
Register now to gain access to all of our features. Once registered and logged in, you will be able to create topics, post replies to existing threads, give reputation to your fellow members, get your own private messenger, post status updates, manage your profile and so much more. This message will be removed once you have signed in.
Login to Account Create an Account
Resim

Modanın Tarihi | Modern Zamanlar - 80'li Yıllar Ve Moda

- - - - -

  • Yanıtlamak için lütfen giriş yapın
Bu konuya 1 yanıt gönderildi

#1
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.

MODANIN TARİHİ



Resmi ekleyen


Charlie Chaplin’in “Modern Zamanlar” filminin birçok kişinin etkisinden kurtulamadığı bir başyapıt olduğu kesin… Böyle düşünenler bilir; ekranda beliren jeneriğin ardından koca bir saat, modern zamanlara ait yeni bir günün başladığını haber verir. Bu, her şeye farklı bakış açısı, eski kuralları yıkmak ve yeni şeyler üretmek yalnızca beyazperdeden verilen mesajlar değildi. Pierre-Auguste Renoir, Claude Monet ve Gustave Courbet gibi sanatçılar da eserlerinde modern zamanları simgeleyen öğeler kullandılar.

Resmi ekleyen


Gustave Courbet’nin “Bonjour Monsieur” (1854) adlı eserinde iki şehir beyefendisinin bir köylüyle karşılaşması ve Claude Monet’nin “La Gare St Lazare” (1877) yapıtındaki Paris’in ana istasyonlarından birinde bir buhar makinesinin gelişi ise bu dönemin başarılı simgelerindendi.
Pierre-Auguste Renoir’un “Le Bal au Moulin de la Galette” (1876) eserinde dışarıda bir şeyler içip dansederek güneşin tadının çıkarıldığı bir tablo var.. Ki bu, bugün de rahatlıkla tanık olunabilecek bir sahne… 18.yy’ın sonların doğru “Moulin Rouge” tiyatrosunun Paris’teki sosyal hayatı nasıl da değiştirmiş olduğunu hatırlamak lazım.. Günümüzün “görmek” ve “görülmek” için gidilen gece klupleri tam da o günlere dayanıyor aslında!


Resmi ekleyen


Kapılarını 6 Ekim 1889’da açan Moulin Rouge, bu iki amaç için gidilen ilk yermiş.. O dönemler ‘güzel’ kavramının en çok arzulandığı dönemlerdi. Adından anlaşıldığı gibi; “La Belle Epoque”..
Moda ise bu dönemlerde toplumda bir statü sembolü olarak kullanılıyordu. Charles Frederick Worth, moda dünyasına kişiliğini katmasıyla ilk “ünlü moda tasarımcısı” unvanını almış oldu (1858). Daha önceleri moda, adeta kadınların terzilerine kıyafetlerini tasarlatmalarıyla isimsiz ve imzasız bir kavramdı.. Daha sonraları Worth’un pahalı tasarımları, tıpkı günümüzde olduğu gibi, paraca gücü yetmeyenler için taklit edilmeye başlandı.


Resmi ekleyen


Fransa’nın ünlü Lyon şehrinden aldığı ipek kumaşları kullanan Worth, bu şehirde Bucol ve Sfate Et Combier gibi önemli ipek fabrikaları kurulmasını sağladı. 1830’da Fransız terzi Barthelemy Thimonnier’in dikiş makinesini keşfetmesinden sonra ise, Isaac Merrit Singer’in üzerinde yaptığı birtakım değişikliklerle, bu buluş mükemmel bir makine haline getirildi. Singer, 1851 yılından beri de dünyanın en popüler dikiş makinesi unvanını elden bırakmıyor. Hatta dikiş dikmeyi bilmediğim halde cazibesine ve yaratabildiklerine (en çok da Tayvanlı arkadaşım Vivien’a) kanıp benim de bir Singer dikiş makinesi almışlığım vardır… O dönemde insanlar benim gibi bilmeden değil de kullanmasını bilerek dikiş makinesi aldıkları için, evlerinde kendilerine yeni kıyafetler dikmeye başlamışlardı. Bu gelişmeler, moda alanındaki iş hacmini genişleterek “tasarımcı”figürünün genişlemesine yardımcı oldu.
Tüm bu yenilik ve modernlik simgeleri dekoratif sanatlarda “Art Nouveau” sanat akımıyla kendini gösterdi. Bu dönemde cam sanatçısı Rene Lalique ve mücevher tasarımcısı Maison Vever gibi sanatçıların eserleri bu akımın simgeleriydi.
O dönemlerde İngiltere’de, sanatçı William Morris tarafından “Arts&Crafts” hareketi başlamıştı. Günümüzün vazgeçilmez “Department Store” anlayışının da doğuşu bugünlere dek geliyor.. Londra’nın ünlü department store’larından “Liberty” de o dönemlerde açılmıştı. Modern konseptler, sanatın günlük yaşamda önemli bir yere sahip oluşu, Londra dışında da Charles Rennie Mackintosh gibi sanatçılar tarafından da öne çıkarıldı.
Ve Paris’in uluslar arası tasarım ve endüstriyel yeniliklerde ilk sıraya oturmasıyla yeni bir yüzyıl ve 1900’ler başladı. “Art Nouveau” Fransa’da doğduğuna göre, bu ülke yeni ve moderni tüm dünyaya sunmalıydı.
Bu akımları Hollanda doğumlu sanat akımı De Stijl ve ardından 1920’lerde Almanya’da doğan Bauhaus akımı izledi. Bir başka önemli akım ise 1903 yılında Koloman Moser ve Josef Hoffman tarafından kurulan “Weiner Werkstatten” akımıydı. Ana fikir, Art Nouveau akımının karmaşık ve dekoratif tarzının sadeleştirilmesiydi.
Moda dünyasında ise 1905 yılında bir Fransız çıkıp kendi modaevini kurarak kadınların korseden kurtulmasına yardım etti. Bu Fransız daha önceki yazılarımdan birinde ilk parfümü ‘Parfums de Rosine’ adıyla sunduğunu söylediğim Paul Poiret’den başkası değildi. Oryantalizme olan ilgisiyle Doğu’ya özgü kumaşları ve desenleri tasarımlarında kullanarak egzotik bir duygu yakalamaya çalışan Poiret ayrıca kadınların çorap ve sütyen kullanmaya başlamalarında da önemli bir rol oynadı.
O dönemde insanlar hayattan keyif almak için kendilerine zaman ayırıyor ve daha iyi bir hayat yaşamak için para harcamaktan çekinmiyordu. Ancak 1914 yılında Avrupa’da başlayan Birinci Dünya Savaşı ile bir devir tamamen bitti ve İkinci Dünya Savaşı’na kadar yaşanacak olan yeni devir başlamış oldu..


Resmi ekleyen



Resmi ekleyen

Begüm BAŞOĞLU

#2
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
80'li Yıllar Ve Moda



80'ler! Modaya damgasını, çok ağır bir biçimde vuran o dönem. Bu önemli dönemin ilk yazına gözlerimi açmıştım ben. Döneme uygun bir biçimde rüküş bir bebek ve ardından rüküş bir kız çocuğu olma riskim fazlaydı ama annemin tarzı sayesinde bundan kurtuldum!



Resmi ekleyen





Prince’in ‘You’ve Got The Look’ şarkısındaki gibi herkes saplantılı bir biçimde nasıl göründüğüyle ilgileniyordu. Herkes kusursuz olmalıydı- ya superman ya da superwoman! 70lerin hippi ve punklarının ardından çok farklı görüntülerdi bunlar..

“Başarı” herkes için en önemli hedefti ve dış görünüş bir çok kişiye göre başarıya götüren en önemli anahtardı. Büyük vatkalar, bileğe doğru daralan plili pantolonlar ve mini etekler ‘cool’ olmak için yeterdi! (Hayal meyal hatırladığım) Miami Vice dizisindeki gibi herkes güçlü, zengin, ve güzel olmalıydı!

Erkekler ve kadınlar arasındaki farkların ise iyice yok olmaya başladığı bir dönemdi ayrıca, 80ler.. Genç profesyonellerin ‘yuppie’ ismiyle anıldığı bu yıllarda kadınlar erkeklerin giydiği tarzda takım elbiseler giymeye başladılar. En meşhur “yuppie” ise hiç şüphesiz bir zamanlar dadılık yapmış olan Lady Diana Spencer’dı.

Duran Duran, The Human League ve Spandau Ballet gibi pop grupları, kendilerine atfedilen ‘Yeni Romantikler’ isimleriyle ve desenli beyaz gömlekleri, brokar kuşakları, boyunlarına bağladıkları saten eşarpları ve farklı makyajlarıyla yepyeni bir akım başlattılar. ‘Punk’ın yaratıcısı Vivienne Westwood da bu akımı takip etmişti. Diğer bir tarafta ‘Joy Division’ ve ‘The Smiths’ gibi müzik grupları klasik 50’lerin kıyafetleriyle oluşturdukları stilleriyle adeta ‘büyük vatkalı’ Amerikan tarzına bir reaksiyon gösteriyorlardı. İsimlerini bile İngiltere’nin en yaygın soyadı olan ‘The Smiths’ koymalarının sebebi ‘normal ve basit’ olmaya karşı olan isteklerinden kaynaklanıyordu.

1981 yılında üç Japon tasarımcı – Issey Miyaki, Yohji Yamamoto ve Comme Des Garçons markasıyla Rei Kawakubo- Paris’te ilk kez koleksiyonlarını sundular. Üçü de aynı yaşlarda olduklarından savaştan sonra Japonya’daki köklü değişikliklerden çok fazla etkilenmişlerdi ve bu yüzden koleksiyonları Avrupa’daki tasarımcılardan çok farklıydı. Öncelikle hepsi siyahtı. Siyah giyinmenin ‘cool’ ve modern kabul edilmesi 1981 yılında bu şekilde gerçekleşmişti. Bunun yanı sıra bir diğer yenilik de kıyafetlerin kesimleri ve kumaşlarıydı. Kawakubo çok farklı dokuları bir araya getirerek yeni kumaşlar yarattı. Hatta '82 koleksiyonunda sunduğu örme grubu çok özel bir teknikle tasarlanmış deliklerle dolu örmelerden oluşuyordu. Dışardan bakıldığında güve yemiş gibi görünen bu kıyafetler için Kawakubo aylarca farklı denemeler yapmıştı. Ayrıca bir şeyi hatırlatmak istiyorum; o yıllarda Kawakubo 40 yaşında ve tek kelime Fransızca ve İngilizce bilmeyen Japon bir kadındı…Erkeklerin baskın olduğu Japon toplumunda çektiği sıkıntılara bir tepki olarak yarattığı markanın adını ‘Commes Des Garçons’ (Tıpkı Erkekler Gibi) koydu.
Takılarda da, adeta Versace’nin barok tarzına bir tepki olarak, daha sade bir stil gelişmeye başlamıştı. Ettore Sottsass ve Giampaolo Babetto gibi endüstri tasarımcıları ve Arnaldo Pomodoro gibi heykeltıraşlar Japon tasarımcılar gibi sade geometrik şekillerle çalışmaya başladılar.

80’lerin en önemli moda tasarımcılarından biri Gianni Versace’ydi. Genny, Alma, Callaghan ve Complice gibi İtalyan firmalarında çalıştıktan sonra 1978 yılında Milano’da Via Della Spiga’da ilk butiğini açtı. Renkli tasarımları, pahalı kumaşları ve birçok kontrast materyali tek bir tasarımda kullanmasıyla 80’lerde herkesin dikkatini çekti. Versace, sadece kadın, erkek, çocuk giyiminde değil aynı zamanda, aksesuar ve ev dekorasyonunda da çok önemli bir isim oldu. Hatta Versace tarafından dekore edilmiş bir oteller zinciri bile kurdu.. Versace’nin ideali bir kıyafetten bir bardağa, herkese Versace hayat tarzını anlatmaktı. Çünkü ona göre bu yalnızca bir marka değil, bir yaşam tarzıydı. Altın başlı medusa ise onun her yere attığı imzasıydı adeta.




Resmi ekleyen Resmi ekleyen Resmi ekleyen





Versace gibi bir imparatorluk kuran bir başka İtalyan tasarımcı ise Giorgio Armani’ydi. Armani’nin tarzı Versace’nin aksine oldukça sade bir şıklıktı. Kullandığı renkler de yine ‘non colour’ denilen griler, siyahlar ve kahverengilerdi. Armani’nin en sevdiği renk ise kendisinin ‘greige’ diye adlandırdığı gri ve bejin bir karışımıydı.

Armani de kendine amblem olarak kartalı seçmişti. Tasarımlarını ise zeki ve bağımsız kadınlar için yaptığını söylüyordu. Birçok insan için Armani adeta bir güvenceydi. İnsanlar ‘Eğer bütün gardrobum Armani olursa, asla hata yapmam!’ diye düşünüyordu.

Richard Gere, başrol oynadığı ‘American Gigolo’ filminde Armani takım elbiseleriyle her zaman şık ve kendine oldukça güvenen bir erkek profili çiziyordu. Hatta Armani’den o kadar etkilenmişti ki ‘Bu filmde başrol oyuncusu ben miyim yoksa Armani takım elbiseler mi?’ demişti.
Modanın sürekli etkileşim içinde olduğu bir diğer sektör her zaman için müzik sektörü olmuştur. 80’lere damgasını vuran isim hiç şüphesiz Madonna’ydı. Madonna kariyerine 70’lerin sonlarında modellik yaparak ve çeşitli müzik gruplarında solistlik yaparak başlamıştı. Atlantik’in diğer tarafında ‘Yeni Romantikler’ kendi tarzlarında devam ederken, New York’ta ‘Hip Hop’ ve Madonna’nın tarzı olan ‘Pop’ müzik gelişmeye başlamıştı. Madonna onlardan aldığı birtakım detayları siyah deri motosiklet ceketiyle birleştirip kendi tarzını oluşturmuştu. Hatta eskitilmiş ve yırtık kıyafetlerle danteli birlikte kullanabilecek kadar aykırı bir tarzı vardı. İlerleyen yıllarda Madonna’yı giydiren tasarımcılardan biri Jean Paul Gaultier oldu.

Gaultier aynı Madonna gibi sürekli insanları şaşırtan tasarımlar yaptı. Ama seksi Fransız görüntüsü onun tarzının en göz alıcı noktasıydı.. 80’lerde ‘aerobic yapan kadın furyası’ Gaultier’in tasarladığı bodylerden vazgeçemiyordu.

Madonna’yla sürekli birlikte olan bir başka tasarımcı ise genç Grafiti sanatçısı Keith Haring’di. Picasso ve Miro’dan ilham aldığını söyleyen Haring’in eserleri New York’un her tarafında insanları hayran bırakıyordu. Çok kısa bir süre sonra resimleri kartpostallara, galerilere ve hatta saatlere taşındı. 1985 ve 86 yıllarında Haring, Swatch için özel bir seri tasarladı. Swatch, 80’lerin başında ucuz, renkli ve eğlenceli saatler yapma ideolojisiyle oldukça ünlü olmuştu. Benim de küçücük bir çocukken Paris’te görür görmez etkilendiğim ve bugün bile sakladığım ilk Swatch’ım içinden çarkları görünen rengarenk bir saatti.

İşte 80’ler - moda anlamında en rüküş ve çirkin yıllar olduğu söylense de- bugüne birçok iz bıraktı. O yıllar eğlenme ve hayal kurma zamanıydı! Bir taraftan moda imparatorlukları kurulurken diğer taraftan çok büyük kayıplar oldu. Tıpkı o dönemlerin ünlü dizisi ‘Dynasty’den bir bölüm gibi...



Begüm BAŞOĞLU





0 Kullanıcı konuyu okuyor

0 Kullanıcı, 0 Misafir, 0 Kayıtsız kullanıcı