İçeriğe git

Welcome to Kadim Dostlar ™ Forum
Register now to gain access to all of our features. Once registered and logged in, you will be able to create topics, post replies to existing threads, give reputation to your fellow members, get your own private messenger, post status updates, manage your profile and so much more. This message will be removed once you have signed in.
Login to Account Create an Account
Resim

Tarih Başa Sarıyor | Hûlki CEVİZOĞLU

- - - - -

  • Yanıtlamak için lütfen giriş yapın
Bu konuya 20 yanıt gönderildi

#11
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...

Resmi ekleyen
Sultanahmet mahşer gibi (BÖLÜM - 8 -)


Sultanahmet Meydanı’na akan ikiyüz bin Türk, İzmir’in işgalini kutlamak için İzmir limanına akan yerli Rumlar’a ve tüm dünyaya cevap veriyordu.


Resmi ekleyen

22 Mayıs 1919, Perşembe.. Bir, bin oluyor; binler, onbin.. Binlere binler katılıyordu. Üsküdar’daki 30 bin kişinin yanı sıra, Kadıköy’de de 20 bin kişi toplanıyor, Fatih Camii önünde toplanan 80 bin Türk, Sultanahmet’te 200 bine ulaşarak rekoru tamamlıyordu.
Aynı gün, bir İngiliz generali, Merzifon’a gitmek üzere bir Amerikan gemisi ile Samsun’a ulaştı. Durumu yakından izleyen Mustafa Kemal, İngilizler’in Anadolu’nun içlerine yayılmasına karşı İstanbul Hükümeti’ni uyardı. Yunus Nadi de, hapisten çıkmış, Yenigün gazetesini çıkarmaya başlamıştı.

İşgali protesto ettiler


“Ağlayan minareler altında yemin ediniz. Bayrağımıza ihanet etmeyeceğiz..” Bu sözleri duyan 200 bin Türk, Sultanahmet Meydanı’nı büyük bir işgal protesto alanına çevirmişti.
Kadıköy mitinginden bir gün sonra, İstanbul Sultanahmet Meydanı’na akan ikiyüz bin Türk, İzmir’in işgalini kutlamak için sokaklardan İzmir limanına akan yerli Rumlar’a ve tüm dünyaya cevap veriyordu.

50’nin üzerinde sivil kuruluş (cemiyetler), öğrenciler ve siyasi parti üyelerinin de dahil olduğu 100 bin Türk’ü Sultanahmet Meydanı’ndaki tarihi yapıların arasında bir araya getirmişti.
Kum gibi kaynayan bu yaslı ve mutsuz Türk kalabalığı kadınlardan, erkeklerden, yaşlılardan, gençlerden, askerlerden, subaylardan meydana gelmişti. (...) Bütün meydanları, evlerin balkonlarını, ağaçların üstlerini, camilerin duvarları ile kubbelerin üstlerini, minarelerin şerefelerini ve damları doldurmuştu. İstiklâl Harbi Gazetesi’ne göre ise meydan, “mahşere” dönmüştü.


MUSTAFA KEMAL: Hükümet yabancıların esiri


Resmi ekleyen
Kâzım Karabekir’e şifreli telgraf gönderen Mustafa Kemal, İstanbul’daki Türk Hükümeti’nin yabancıların elinde esir olduğunu vurguluyor.


Bazı Türk paşaları İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edilir ve Türk hükümeti seyrederken, Mustafa Kemal Paşa seyretmiyordu. Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’ya şifreli bir telgraf göndererek, “Türk Hükümeti’nin yabancıların oyuncağı” olduğunu vurguluyor ve şunları söylüyordu:

“İtilâf Devletleri’nin millî istiklâlimizi ve devletimizi idama mahkûm etmekte oldukları anlaşılmıştır. İstanbul’daki Türk Hükümeti de, yabancı kuvvetlerin elinde esir bulunmakta ve İstanbul şehri de kuvvetle işgal altındadır.”


9.Ordu Müfettişi Mustafa Kemal, Türk Hükümeti için “âdeta, kuşatılmış bir kale içinde mahsur kalmıştır” diyordu.
“Anadolu’da gizli teşkilat kurulsun!..”


Mustafa Kemal telgrafında, ulusal mücadele için “gizli direniş örgütü” kurulmasını istiyordu:
“Anadolu’daki devlet memurlarının itimat edilecek şahıslarla işbirliği hâlinde gizli olarak teşkilatlanmaları gerekmektedir. İstiklâlimizi temin için bu şekilde yapılacak çalışmalarda ve mücadelede esas ödev askerlere düşmektedir.

Milletin esaretten kurtarılması, hâkim ve müstakil olarak topraklarımızda yaşayabilmesi, ancak azimkâr ve namuslu ellerin milleti kısa ve doğru yoldan müdafaa-i hukuk ve istikbâle sevkiyle kâbil olacaktır.

Rumlar’ın sahillere yanaşmaları ihtimaline karşı köyler silahlandırılmalı, bu gibi sarkmaların yurdun içine doğru yayılması karşısında ateşle mukabele edilmeli ve sahillerdeki depolarda bulunan silâhlar gizlice içlere doğru kaçırılmalıdır..”

Damat Ferit Hükümeti ise, aynı anlarda, Yunan Ordusu ile savaşılmamasını, düşmanın yurdun içinde ilerlemesi durumunda Türk askerinin o kadar geri çekilmesini (kaçmasını!) emrediyordu!..
“Buyurun tevkif edin”
Bu arada, Sivas’a geçme hazırlığındaki Mustafa Kemal’in tutuklanacağı haberleri yayıldı. Hükümet tarafından yeni ataması yapılmış bulunan Elazığ (Mamüretülaziz) Valisi Kurmay Albay Ali Galip, Sivas’a giderek Vali Reşit Paşa’dan kente ayak basar basmaz Mustafa Kemal’in tutuklanmasını istedi. Fransız Binbaşı Brüno da, Sivas’ı işgalle tehdit ediyordu. Tutuklamaya karşı çıkan Reşit Paşa, “İşte kendisi geliyor, buyurun siz tevkif edin” karşılığını verdi.

Sivas’taki paşa-vali Reşit’in durumu bir telgrafla kendisine bildirmesi üzerine, arkadaşları ile uzun uzun görüşen Mustafa Kemal ise, “psikolojik savaşla” ilgili önemli bir yaklaşım sergiledi:

“Şimdi paşaya gereken cevabı vereceğim. Fakat, bu ne gaflet, ne bilgisizlik ve ne görüş kıtlığı? Bir Fransız binbaşının gelişi güzel atıp tutmasından ibaret sözler. Sivas’ın işgali kolay şey mi? Fransızlar bunu hangi kuvvetini sevk ederek yapabilecek? Arkadaşlar buna nasıl inanabiliyorlar? Basit bir propaganda ve blöf karşısında arkadaşlarımızın mâneviyat kırıklığına (moral bozukluğuna) uğramaları şayanı hayrettir doğrusu!... Ne Sivas’ı işgal edebilirler, ne de kongreye engel olabilirler.”

Mustafa Kemal, her çağda örnek olacak “azim ve iradesini” yine kongre ortamında, Mazhar Müfit’in omuzlarını sıkarak şu sözlerle ifade edecekti:
“Mazhar Müfit, bu söylediğin şeyler tehlike teşkil etmez. Tehlike ancak azim ve imanına güvendiğim arkadaşlarımda gördüğüm bu zaaftadır.”

Ali Galip’i azarladı:
Mustafa Kemal, daha sonra Ali Galip’i Kolordu Kumandanlık Dairesi’ne çağırttı ve “gereken cevabı” verdi. Mustafa Kemal’in yüzü asık, kaşları çatıktı. Azarlayan bir nutuk çekti. Ali Galip’in, Sivas’ta günlerce gizli faaliyette bulunmasını “bayağılık” olarak tanımladı. Süt dökmüş kediye dönen Ali Galip’in yanında Mustafa Kemal, kükreyen bir aslan yavrusuna benziyordu. Ali Galip öylesine perişandı ki, sürekli ter döküyor ve yutkunuyordu. Birkaç kelime söylemek istedi ama Mustafa Kemal Paşa müsaade ve müsamaha etmedi. Kızgın biçimde ayağa kalktı, “Size daha ağır muamelede de bulunabilirdim. Emekli bir asker olduğunuza saygı gösterip bu kadarla yetiniyorum. Aklınızı başınıza almaz, haddinizi bilmezseniz, dilinizi de tutamazsanız sonunuz kötü olur” dedi. Paşa’nın sözleri Ali Galip’in yüzüne tokat gibi iniyordu:
“Askerler mert olur. Türk askeri ise mertlerden mert ve pek civanmert olur. Siz cihanın kabul ettiği bu kaideye istisna mı teşkil ediyorsunuz?”

Alçaklar, caniler!
Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’nin tamamladıktan sonra da (11 Eylül), dönemin İçişleri Bakanına bir telgraf çekerek, hak ettikleri biçimde çok ağır hakaretlerde bulunacaktı:

“Alçaklar, caniler!
Düşmanlarla millet aleyhinde haincesine tertiplerde bulunuyorsunuz. Milletin kudret ve iradesini takdirden aciz olduğunuza şüphe etmiyordum. Fakat vatan ve millete karşı haincesine ve bıçaklarcasına harekette bulunacağınıza inanmak istemiyordum. Aklınızı başınıza toplayın! Galip Bey ve yandaşları gibi akılsızların ahmakça olan boş vaitlerine (sözlerine) kapılarak ve Mr.Nowill gibi milletimiz ve vatanımız için zararlı olan yabancılara vicdanını satarak yaptığınız alçaklıkların milletçe tatbik olunacak mesuliyetini göz önünde tutunuz! Güvendiğiniz kişiler ve kuvvetin akıbetini öğrendiğiniz zaman kendi akıbetinizle mukayeseyi unutmayınız!”
“Ne blöfe aldırır, ne tehditten korkarız!”


Öfkesi dinmeyen Mustafa Kemal, gece yarısına doğru yorgunluk kahvelerini içtikten sonra, Mazhar Müfit’e (Kansu) döndü,
“Hele bak şu Brüno gafiline. Bir iki kuru sıkı tehdit ve blöfle bizi yolumuzdan dönecek insan mı sanıyor bu zavallı? Biz ne blöfe aldırır, ne tehditten korkar, ne de siyaset manevra ve tuzaklarına düşeriz!” dedi. Sonra da, milli mücadelenin kayıtlarını tutan Mazhar Müfit’e emretti:

“Mazhar Müfit, hatıra defterine bu olayı da yaz. Merak etme utanmazsın!.. Yaz ve de ki, ’Mustafa Kemal ve arkadaşları Sivas’a hareket edince Brüno ve arkadaşları Sivas’tan kaçtılar.’Bu notu hatıra defterine bugün yazmanla, o gün yazman arasında hiçbir fark olmayacaktır.”

Moralleri düzelen arkadaşlarının “Paşam bizler, tek kurşun, tek tepe kalıncaya kadar çarpışacağız, diye ant içtik. Ya istiklâl ya ölüm, diyen bir millet de göz önünde mevcutken korkacağımız hiçbir şey yok” yanıtını alan Paşa, bir efkar sigarası tüttürdü ve, “Haydi ’Dağ başını duman almış’ marşını söyleyelim” diyerek ayağa kalktı.
Gece yarısı ortalık “Dağ başını duman almış” marşıyla inlerken, milli mücadeleciler odalarına dağılıyordu.

#12
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...

Resmi ekleyen
İşgal bayraktarı işbirlikçi basın (BÖLÜM -9-)



İşbirlikçi yerli basın ise, tehlike karşısında halkı uyarmıyor, yabancı sermayeye ve hükümetin lütuflarına bel bağlayıp, çanak yalayıcılığı yaparak İngiliz işgali istiyordu. “Özü sözü doğru, siyasi Osmanlı gazetesi” (!) sloganıyla yayınlanan Alemdar (Bayraktar, Önder!..) adlı gazete, bu hainliğini “işgal bayraktarlığı” na kadar götürmüştü. İşgalin ana sorumlusu İngiltere’yi övmek için binbir yola başvuruyor, “İngilizler’in bizi hiçbir zaman çelme takıp sendeletmediğini”
ileri sürerek şöyle yazıyordu:

“İngilizleri istiyoruz.. Türkler’in kendi güçleri ile adam olmalarına imkân yoktur. Bu acı ama hakikattir. Yatağımıza serilmeden önce, bir kere daha Türkler ellerini İngiltere’ye doğru uzatmalıdır. Zaten 3 gündür şehrin her tarafında, Türkiye’nin İngiliz mandasına terk edilmesi için imza toplanıyor. İmzalar 40 bine ulaşmıştır. Türkler’i ancak İngiliz idaresi koruyup, kurtarabilir.”

Resmi ekleyen

Hain Ahmet Anzavur, Kurtuluş Savaşı yıllarında inanılmaz kışkırtıcılık yaparak, çok sayıda vatanseverin şehit olmasına yol açmıştı.

Resmi ekleyen
Milli Mücadele karşıtı Alemdar gazetesi, 9 Nisan 1920 tarihli nüshasında Ahmet Anzavur’a övgüler yağdırıyordu.


Atatürk diyor ki:

“Yabancı parasıyla satın alınmış derneklerin etkinliklerine ve bu gibi gazetelerin zararlı yayınlarına son verilmelidir. (Özellikle subayların ve memurların bu gibi derneklere üye olmaları kesinlikle yasaklanmalıdır.)” Mustafa Kemal (1919)


“Ülkeyi satma” sözleşmesi...


TÜRKİYE, 15 yıl İngiltere’nin sömürgesi olsun!

Padişah Vahidettin ile hain Damat Ferit ikilisi, İngiltere’ye dehşetengiz bir teklifte bulundu. Halktan gizlenen bu anlaşma metninde korkunç istekler yer aldı


Padişah Vahidettin’in eniştesi olan Başbakan Ferit, istifa etti!.. Paris konferansındaki başarısız temaslarının ardından İstanbul’a dönen Damat Ferit, güven tazelemek için Vahidettin’e istifa dilekçesini sunarak, yeni bir hükümet ile yoluna devam etmek istedi.

“Bakanlar arasında uyum olmadığını”
ileri süren Damat Ferit, yine Vahidettin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi.

Bu arada, kayınbirader-enişte ikilisinin üç ay kadar önce İngiltere’ye dehşetengiz bir teklifte bulunduğu ortaya çıktı:

“Türkiye, 15 yıllığına İngiltere’nin sömürgesi olsun!..”


Halktan saklanan gizli anlaşmanın ilk görüşmesinin 30 Mart 1919’da yapıldığı belirlendi. 4 Mart’ta padişahın başbakanlığa getirdiği Damat Ferit, ay sonunda, İstanbul’da bulunan İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Kaltorp’a (Galthorpe’a) giderek, Vahidettin’in hazırladığı anlaşmanın (muahedenin) taslağını sundu.


Halktan gizlenen bu anlaşma metninde şu korkunç istekler yer aldı:


1- (...) İngiltere 15 yıl boyunca, Türkiye’nin yabancılara karşı bağımsızlığını korumak ve iç güvenliğini sağlamak için gerekli bulduğu yerleri işgal edecektir. (Bu, artık bu yüzyılda “örtülü işgal” ile yapılıyor. “Paralel yönetim” yöntemi ile yapılıyor. AB gibi “Birlikler” ve IMF gibi “uluslararası ekonomi anlaşmaları” ile gerçekleştiriliyor. -HC)


2- Ermenistan, diğer büyük devletlerle anlaşacak olan İngiltere’nin isteğine göre bağımsız bir cumhuriyet olacaktır.


3- Boğazlardaki (Karadeniz ve Çanakkale’dekiler de dahil olmak üzere) bütün tahkimat yıkılacak ve buraları İngilizler tarafından işgal edilecektir.


4- İngiltere bir “dostluk işareti” olarak, padişah tarafından Osmanlı Bakanlarına İngiliz Müsteşarlar (yani onları idare edecek bakan yardımcıları -HC) tâyin edilmesine -lütfen- onay verecektir!. (Yani, “lütfen bizi denetleyin” mantığı. Ya da, bugün AB’nin dayatmaları karşısında söylenen “onlar istediği için değil, biz istediğimiz için yapıyoruz” mantığı!.. -HC)


5- Her vilâyete atanacak İngiliz Konsolosları 15 yıl boyunca Türk valilere “danışman” (!) olacaklardır. (Onlar da valileri yönetecekler!.. Günümüzde, devlet kurumlarına yerleşmiş yabancı danışmanlar ne yapıyor acaba? -HC)


6- Parlamento seçimleri ile yerel seçimler İngiliz Konsoloslarının gözetimi altında yapılacaktır. (İstenmeyen sonuç çıkma olasılığı görünürse -KKTC’de Annan Referandumu ve Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde olduğu gibi- seçim sonuçlarına müdahale edebilirsiniz, demek. -HC)


7- İngiltere ister başkentte, ister taşrada “mâli denetim birimi” kurma hakkına sahip olacaktır. (Düyun-u Umumiye İdaresi, IMF denetçisi gibi çalışabilirsiniz. Ekonomimizin denetimini tümüyle elinize alabilirsiniz, demek. -HC)


8- Anayasa, Doğu milletvekillerinin yetenek ve siyasi kabiliyetlerine göre sadeleştirilecektir. (Yani, Ermenistan gibi Kürdistan kurmanın yolu da Anayasa’da açılacaktır. -HC)


“Türkler Avrupa’dan atılmalıdır. Amerikalı senatör Lodge’un dediği gibi İstanbul Türkler’den tamamen alınmalı, bir veba tohumu olan, harplerin yaratıcısı, komşuları için bir küfür olan Türkler Avrupa’dan silinmelidir.”
Lord Curzon



“Türkler’i Avrupa’dan kovmak gerekir. Ancak önce taksim (parçalayıp, paylaşma) konusunda anlaşmalıdır.”
Jean Louis Carra



“Bugün Türkler’in ayakları altında ezilip inleyen Hıristiyanlar, zamanı gelince onları yargılayıp, cezalandıracaktır. Türk Ordusu şeytanın ordusudur.”
Martin Luther


Resmi ekleyen

Vahidettin, istifaya rağmen yine hükümeti kurma görevini eniştesi hain Damat Ferit’e veriyordu.

Resmi ekleyen

İstanbul’u işgal İngiliz askerleri, tüfeklerine süngü takılı halde Galata Rıhtımı’nda yürüyüşte...

Nutuk’ta tarihi cevap:
Korkak insanlar ulusun duraksamasına yol açarlar

Resmi ekleyen

Mustafa Kemal, Meclis’te okuduğu Nutuk’ta, işbirlikçileri suçlamıştı. Ulu Önder, çanak yalayıcı işbirlikçi basının alçaltıcı yayınları için bu ifadeleri kullanıyordu


“Yetersiz (âciz) ve korkak insanlar, herhangi bir yıkım karşısında Ulus’un da duraksamasına ve çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar. Güçsüzlük ve duraksamada (beceriksizlik ve tereddütte) öylesine ileri giderler ki, sanki kendi kendilerini alçaltırlar. Derler ki: ’Biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olamayız. Varlığımızı, bağılsız (kayıtsız) koşulsuz (şartsız) olarak yabancı bir devletin eline bırakalım. ’Balkan Savaşları’ndan sonra ulusun, özellikle ordunun başında bulunanlar da, başka biçimde, ama gene bu anlayışla iş görmüşlerdi.

Türkiye’yi, böyle yanlış yollarda dağılma ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin elinden kurtarmak gerekir. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır, ona uyacağız. O gerçek şudur: ’Türkiye’nin düşünen kafalarını büsbütün yeni bir inançla (imanla) donatmak. Bütün ulusa sağlam bir iç gücü (mânevî güç) vermek.’” Hükümet ve ordunun başında bulunanlara Atatürk’ün yanıtı buydu!.. “İngiliz parası burada Türkiye’yi mahvetmek için harcanır.”
Mustafa Kemal (1919)


Damat Ferit’e suikaste hayır!..

Resmi ekleyen

“Bu adamın bir adalet divanında ihanetinin sabit olacağına hiç şüphe yoktur” diyen Mustafa Kemal, Damat Ferit’e suikast düzenlenmesine izin vermemişti

Kendisine suikast yapılması için her yol denenen Mustafa Kemal, hain Damat Ferit’e düzenlenecek suikasta izin vermeyecek kadar da büyüktü.

1919’un 17 Eylül’ünde arkadaşlarına durumu anlatan Mustafa Kemal, şöyle diyordu:


Hakim değiliz

“Bir genç arkadaşımız, Sadrazam Ferit Paşa’nın öldürülme teşebbüsü için benden onay istiyor. Bu adamın bir adalet divanında ihanetinin sabit olacağına hiç şüphe yoktur. Büyük fenalıklarına devam ediyor ve elinden geldiği kadar da devam edecektir.

Fakat biz mahkeme değiliz, hakim de değiliz. Adaleti uygulama yeri ve yetkisinde de değiliz. Ancak adalet isteyebiliriz. Bunu da fert yapar. Kaldı ki bu adam, halen nazariyede bile olsa şeklen meşru durumda sadrazam, çünkü Padişah’ın güvenine sahip... Faaliyet halinde Meclis-i Mebusan yok ki, güvensizlik beyan etsin ve düşürsün. O halde onunla ancak, şimdilik onu oraya getireni ikna ederek, yarın da bu ülkede böyle sonuçlara meydan vermeyecek yolları kapayarak mücadele edebiliriz.(...)


Ne dersin çocuk?

Bu yolun dışındaki hiçbir tarz, ne vatana ve ne de sahiplerine hayır getirir. Anlaştık değil mi?”

Sonra da, düşüncenin sahibi gence dönerek, “Sen ne dersin çocuk? Bir şaşkını kahraman veya kurban mı yapmak istiyorsun? Bırakın bu komitacı kafasını...” dedi.

“Vatanın sînesinde (bağrında) kurtuluş çarelerini birlikte, ölünceye kadar aramaya, temin etmeye çalışacağız.” Mustafa Kemal (24 Aralık 1919)

Resmi ekleyen

#13
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...

Resmi ekleyen

Gül 1995: Sizi köşkün kulübesine koyacaklar (BÖLÜM -10-)


Teslimiyet belgesine Başbakan Erdoğan ile birlikte imza atan Abdullah Gül, Meclis kürsüsünde AB için şöyle diyordu: Avrupa’nın Zenginler Kulübü’nün köşkünde, bahçedeki bir barakaya girdik diye sevinerek geldiniz



Abdullah Gül, 1995 yılında TBMM’nde bu AB için şöyle konuşuyor ve büyük alkış alıyordu!:


“Siz o profesörün (Erol Manisalı) dediği gibi, Avrupa’nın Zenginler Kulübü’nün köşkünde, bahçedeki bir barakaya girdik diye sevinerek geldiniz. Halbuki ben, şunu hatırladım: Bizim atalarımız -bugün onların ruhunu yâd ediyor ve bugün onların davasını güdüyoruz- bir gün, Avrupa’ya nasıl gitmişlerdi, Osmanlı Avrupa’ya nasıl gitmişti? Avrupa’ya siz böyle gittiniz. Ben bunu karşılaştırarak doğrusu çok üzüldüm. Değerli arkadaşlar, Avrupa Parlamentosu’ndaki münakaşaları takip edin. Türkiye oralarda nasıl rencide edilecek ve Türkiye oralarda nasıl kötü durumlara düşürülecek, göreceksiniz.

Serbest dolaşım yok...

Şimdi ben soruyorum; Yine Sayın Dışişleri Bakanı ’1963 Ankara Antlaşması yürürlüktedir; biz ona dayanarak, bunları uyguluyoruz’dediler. Peki, o antlaşmaya göre, 1986’dan itibaren Türk vatandaşları Avrupa’da serbestçe dolaşmayacaklar mıydı? Bu hakkı niçin almadınız o zaman? Ankara Antlaşması, daha önce yaptığınız anlaşmalar bu hakkı verdiyse, niçin onlar diretiyor, ’Hayır, benim çıkarıma değildir; Türkiye’de 10 milyon işsiz vardır; Türkiye’nin nüfusu büyüktür, gelir Avrupa’yı işgal eder, istediği yerde oturacak, istediği işi yapacak. Ben bu imzaladığım, taahhüt ettiğim 1986 yılında uygulamaya girecek, dediğim antlaşmayı tanımıyorum’diyor da, siz nasıl oluyar da hâlâ 1963 Antlaşması’ndan bahsediyorsunuz?

Hiçbir direniş olmamaktadır...

1982 yılından itibaren, mâli yardım yapmayacak mıydı, Ankara Antlaşması veyahut da diğer anlaşmalara göre? Burada herşey tek taraflı olarak gitmektedir. Avrupa’nın menfaatleri söz konusu olduğunda tavizler verilmektedir, vazgeçilmektedir; fakat Türkiye’nin çıkarları söz konusu olduğunda, hiçbir direniş, hiçbir ısrar olmamaktadır. Bu şudur: ’Ne pahasına olursa olsun, Türkiye Avrupa Birliği’ne girecek, Türkiye Gümrük Birliği’ne girecek’anlayışıdır.

Halkın beyni yıkanıyor...

Avrupalının fert başına geliri nedir; 20 bin dolar civarındadır. Siz neyi alacaksınız, neyi alacaksınız? Alım gücünüz mü olacak? Ama bunların reklamı yapılacak. Eğer bugün reklam harcamaları 5 trilyonsa, 20 trilyona çıkacak. Tabii ki medya, tabii ki gazeteler, tabii ki televizyon kanalları bunu alkışlayacak, halkın beynini yıkayacak. (...) Şimdi neyin savunmasını yapıyorsunuz Allah aşkına? Hepimiz Türkiye’de işsizlikten bahsetmiyor muyuz; hepinizin odasına gelen insanlar, ’bana iş, iş’diye gelmiyor mu? Yarın göreceksiniz, batan sanayi karşısında, odanıza ’iş’diye gelen insanların sayısı 10 misline çıkacaktır. Bunarı üzülerek söylüyorum; ama bunlar gerçektir. Türkiye’de gerçek ilim adamları da bunları söylüyor; fakat televizyon programlarındaki müzakerelere bakıyorsunuz, oralara çıkarılan herkes, resmî yayın organı gibi, herkes, bir pembe tablo çiziyor. Niçin bir tane de, ilim adamlarından, politikacılardan, bunun farklı yanını söyleyenler çıkarılmıyor, konuşturulmuyor, halktan gizleniyor? Çünkü, Türkiye’de çıkarcılar, bunun peşindedir. (RP sıralarından alkışlar.)


Yabancı sermaye çökertecek...

Yabancı sermaye gelecek, deniliyor. Doğru, yabancı sermaye gelecek; ama, yabancı sermaye Türkiye’ye yatırım yapmak için gelmeyecek. Yabancı sermaye, rekabet karşısında sarsılan Türk sanayiini, fabrikaları, hisseleri, getirdiği birkaç yüz bin dolarla satın almak için gelecek. (RP sıralarından alkışlar.)

Kıbrıs gitti...

Kıbrıs meselesi Türkiye için dolaylı olarak bitmiştir; iddia ediyorum burada. Kırk yıllık Kıbrıs meselesi; çünkü, siz imza atmışsınız ve demişsiniz ki: ’6 ay sonra, Kıbrıs’la AB arasındaki üyelik anlaşması başlayacaktır.’Bu ne demektir; Avrupa’yı bilen herkes biliyor ki, 6 ay sonra, bir sene sonra, Rum Kesimi -ki, Avrupa’nın gözünde, Kıbrıs’ı Rum Kesimi temsil etmektedir- AB’ne tam üye olarak girecektir. (...) Daha iki ay önce, Avrupa Konseyi Parlamentosu’nda alınan Kıbrıs’la ilgili karar, Türk Ordusu’nun işgalci olduğunu... Birleşmiş Milletler’in bile diyemediği hakareti yaptığı kararları aldılar. Dolayısıyla Kıbrıs davasının Brüksel’e taşınması, Yunanistan’ın, zaten yıllardır uğraştığı bir şeydi ve dolaylı olarak bitmiştir. (...) Bu millî davada, sizin burada, ’Ben de şöyle yaparım’demeniz bizi hiç ilgilendirmez; çünkü, onu yapabilecek gücü olmayacaktır Türkiye’nin. Bunu söylüyorum. Eğer olsaydı, Türkiye, AB’nden daha önceki anlaşmalardan doğan haklarını elde edebilirdi. (RP sıralarından ’Bravo’sesleri, alkışlar.)

Utandım...

Ne üzücüdür ki, dün, Brüksel’den dönen heyet burada, sözüm ona, göstermelik, neşeli şeylerle karşılandı. (RP sıralarından, ’Davulla, zurnayla’sesleri.) Ben, kendi adıma utandım bundan. Davul zurnayla karşılandı. Türkiye içinde bitmiş, tükenmiş, ekonomiyi berbat etmiş, halkı yaşamıyor gibi yaşamaya mahkum etmiş, evet halkı yaşamıyor gibi yaşamaya mahkum etmiş bir hükümet, kendi halkına karşı başarılarıyla övünemiyor.

Düyun-u umumiye...

Kapitalist onlar... Düyun-u Umumiye’yi hatırlayın, tek parti devrinin ideologları, onları tenkit ede ede bu halkın beynini yıkadı. Fakat ne yazık ki aynı duruma Türkiye’yi düşürmekle meşguller.”
Aynı yılın sonlarına doğru (13 Ekim 1995), aynı partinin (Refah Partisi) Sivas Milletvekili Abdüllatif Şener de (AKP Hükümeti’nin Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı) TBMM kürsüsünde dile getiriyordu:
“Washington talimatları, Avrupa Birliği talimatları, IMF talimatlarıyla bu ülkede hiçbir şey halledilemez. (RP sıralarından ’Bravo’sesleri.) (...)
Bu paketler neyin nesi arkadaşlar? Bu IMF’nin, Dünya Bankası’nın hazırladığı paketler ne işe yarıyor? Bu IMF, paketlerine Türkiye’de yaşayan insanların sorunlarına çözüm bulmak için mi üretiyor, getiriyor, önümüze koyuyor?.. Yoksa, kendi ülkesindeki sermayenin çıkarlarını devam ettirmek için mi? Bunun çözülmesi gerekir.
IMF reçeteleri ile Türkiye’nin hiçbir yere varamayacağı açıktır. IMF reçetelerine teslim olmuş bir başbakanla Türkiye’nin sorunlarının çözülemeyeceği de açıktır.”
Ne ilahî tesadüftür ki, iktidara geldiklerinden itibaren AKP Hükümeti de (Abdullah Gül, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı; Abdüllatif Şener de, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olarak!) aynı kaderi yaşadı ve Türkiye’ye yaşattı!..
AKP Milletvekili Ramazan Toprak gibi, bu gerçeği gören bazı AKP’liler durumu, “AB, alacakmış gibi; biz de girecekmiş gibi yapıyoruz” sözleriyle özetlediler.


Avrupa Parlamentosu’ndaki münakaşaları takip edin. Türkiye oralarda nasıl rencide edilecek ve Türkiye oralarda nasıl kötü durumlara düşürülecek, göreceksiniz.


Resmi ekleyen

Ne üzücüdür ki, dün, Brüksel’den dönen heyet burada, sözüm ona, göstermelik, neşeli şeylerle karşılandı.
(RP sıralarından, ’Davulla, zurnayla’ sesleri.) Ben, kendi adıma utandım bundan.



Papazın heykeli önünde AB Anayasası’na imza


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, 29 Ekim 2004’te İtalya’nın başkenti Roma’da Avrupa Birliği Anayasası’nın imza törenine katılmıştı. Gül ve Erdoğan ikilisi, AB Anayasası’na Hıristiyanlık dünyası için tarihi öneme sahip Campidolio’da Papa X. Innocenizo’nun heykeli önünde imza atmıştı. İmza töreninin ardından Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Avrupa Birliği liderleriyle fotoğraf çektirmişti.

Resmi ekleyen

#14
Esesli

Esesli

    KD ™ Kadim Dost

  • Yetkili
  • 5.814 İleti
  • Gender:Male
  • Location:EsEsli
  • Interests:sinema bilgisayar seyahat
Emeğinize sağlık paylaşımınızla bizlere verdiğiniz bilgi için teşekkürler

#15
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...

Resmi ekleyen

Yıl 2007 değil, 1919... (BÖLÜM -11-)



Yabancıya toprak ve mülk satmayın!..


“Yabancıların toprak almasında her türlü engelin ortadan kalkması, sağlıklı bir mali sistemin kurulması ve yol veya köprülere yatırılan sermayenin güven altına alınabilmesi için verilen güvenceler, ardından büyük sonuçlar getirecek olan diplomatik başarılardır. Önümüzde işlenmemiş ve zengin bir toprak bulunmaktadır. Batı sanayisi bu toprağa nüfuz etmeli ve ona sahip olmalıdır.” Times Gazetesi (12 Şubat 1856)
Times Gazetesi’nin bu yazısından 63 yıl sonra 1919’da, İstanbul’da toprağı ve binası olan vatandaşların bir kısmı mülklerini yabancılara satmaya başladı.. Bu satışları durdurmayan İstanbul Hükümetinin amacı, “bütçe açığını kapatmak” idi!..


“Mümkünse alalım...”


Özellikle Akşam Gazetesi İstanbul halkına çağrıda bulunarak, “yabancıların bir manevrası” ile karşı karşıya bulunduğumuzu ve yabancıya toprak satmanın “ülkenin bir parçasını satmak” olduğunu söyledi:

“Toprak ve mülk satmayınız. Bugün vergisini veremediğimiz toprak, yarın bize bir servet getirecektir. Satmayalım, mümkünse alalım.

Son istatistikler, her gün İstanbul’un Müslüman ve Türk halkının yığın yığın emlâk ve arazi satmakta olduğunu göstermektedir. (...) Eğer bunları da elden çıkarırsak, kupkuru nüfus olarak kalacağız. Zaten bizi istemeyenlerin de amacı budur.

Bize şimdi bol bol para veriyorlar ya da verilen parayı fırsat sanıyoruz. Bu manevra karşısında şaşırmayalım. Evini, arsasını, iradını(gelirini) yabancıya satan her Türk, kentinin bir parçasını satıyor demektir.”



Mandacılık özlemi

Halide Edip Adıvar, bir yandan işgal karşıtı mitinglerde halkı vatanı savunmaya çağırırken, diğer yandan Amerikan mandasına girmek istiyordu.

Resmi ekleyen
17 Ocak 1923. Mustafa Kemal, Gebze istasyonunda Halide Edip Adıvar ile birlikte...

Medenî duruma getirmek (!) için, bu sayı yeterliymiş!


Amerika, Türkiye’ye 100 bin asker göndermek istiyor.. Halide Edip, “Amerika mandasına girmek için” Mustafa Kemal’i iknâ etmeye çalışırken, Amerikalılar da boş durmuyordu. Bir “Amerikan yardım heyeti” (!), temaslarını sürdürüyordu.

“Yardım heyetinin” (!) başındaki “binbaşı” Arnold, Londra’dan sonra geçtiği Paris’te bir açıklama yaptı:
“Türkiye’yi medenî duruma getirmek için, 100 bin Amerikalı yeterlidir!.”
Ülkemizi himayelerine almayı da -tıpkı Halide Edip’in söylediği gibi- “insaniyet nâmına” kabul buyuracaklardı!:

“Amerika, insâniyet duyguları ile Türkiye mandasını kabul edecektir. Rumeli ve Anadolu Türkiyesi’ni medenî hâle getirmek için 100 bin Amerikalı yeterlidir. Bu kuvvet iki yıl içinde koşullar hafifleyinceye kadar asayişi koruyabilir.”
(...) Amerikalıların beslediği binlerce Ermeni çocuğu, münakalatı (ulaşımı) koruyan yeterli sayıda yabancı kuvvet bulunmazsa, hiç kuşkusuz açlıktan öleceklerdir.

Halide Edip Amerikalılar’ı korurken, İzmir’in işgalinde İngilizler’in “Türkler’i medenîleştirme projesi” (!) adı altında, işkence ve kırım uyguladıklarını söylüyordu:
“Mister Lloyd George’un (Loyd Corc) Türkler’i medenîleştireceğiz diye gönderdiği ordu, ne yazık ki medenîleştirmek hareketine böyle başlamıştır. Türk kamuoyunu çığırından çıkaran işte bu ilk İzmir olayıdır.”
İstanbul Hükümeti verdiği demeçlerle, yaptığı işbirliği ile ne kadar güçlü görünmeye çalışırsa çalışsın, ulusalcılara karşı çaresizdi.

İhanetin Belgesi

Sivas’taki ikinci millî kongrenin toplanmaması için çırpınıp duruyordu. Son bir çare olarak Elazığ Valiliğine yeni atadığı Kurmay Albay Ali Galip’i bu kez Sivas vali ve komutanlığına atadı!.

Daha önce Sivas’a giderek Vali Reşit Paşa’dan kente ayak basar basmaz Mustafa Kemal’i tutuklamasını isteyen ama Reşit Paşa’dan “İşte kendisi geliyor, buyurun siz tutuklayın” karşılığını alan Albay Ali Galip’in silahlı “Kürt” süvarilerle kongreyi basması isteniyordu.

İş başa düşmüştü! Paşa’nın yap(a)madığını Albay yapacaktı!..
Harbiye ve İçişleri Bakanlarının (Süleyman Şefik ve Adil Bey) ortak imzasını taşıyan şifreli telgrafta İstanbul Hükümeti baskının ayrıntılarını da bildiriyordu:
“Oralardaki Kürtlerden güvenilen 100-150 kadar süvari toplayın. Kendilerine nereye ve niçin gidileceğini söylemeyin. Bölgeden kimseye sezdirmeden ayrılın ve Sivas’a hiç kimseye fark ettirmeden girin. Vali ve komutanlığı hemen ele alın. Oradaki jandarma ve asker sayısı az olmakla birlikte iyi yönetecek olursanız, karşınızda başka bir kuvvet bulunmayacaktır. Böylece derhal egemenliğinizi kurup toplantılara meydan vermeyerek, orada bulunanları hemen tutuklayıp, muhafızlı olarak İstanbul’a gönderin.”
Bu gizli telgraf, İrade-i Milliye Gazetesi’nde “İhanetin Belgesi” başlığı ile yayınlandı.

Resmi ekleyen

Sivas’ta Milli Kongre toplandı..

Millet artık uyanmıştır

Tüm milli güçleri birleştirme ve Türkiye’yi işgalden kurtarmaya yönelik ikinci “ulusal direniş kongresi” 4 Eylül 1919’da Sivas’ta toplandı.
Kongre başkanlığına seçilen Mustafa Kemal, açış konuşmasında “Artık milletin uyandığını” söylüyordu ama, milletin tam olarak uyandığı söylenemezdi. Kongre delegelerinin pek çoğu “Padişaha kongre adına bir telgraf çekilmesini”, “Kongrenin İttihatçılıkla ilgisi olmadığına ilişkin yemin edilmesini” istiyordu.
Hıristiyanlar, Ermeniler ve Pontusçular’ın kirli emellerine değinen Mustafa Kemal uzun konuşmasında önemli noktalara tek tek işaret etti.

Ülkemizdeki Hıristiyanlar azıtmıştı:


“İtilaf devletlerinden kuvvet alan ülkemizdeki Hıristiyanlar, milletimizin onuruna dokunan çılgınca davranışlara girişti. Batı Anadolu’da İslâm’ın harim-i ismetine (namusuna) tecavüz eden Yunan zalimleri, İtilaf devletlerinin hoşgörür gözleri önünde canavarca facialar yaptılar.”


Ermeniler katliama başlamıştı:


“Doğu’da Ermeniler, Kızılırmak’a kadar genişleme hazırlıklarına giriştiler. Şimdiden sınırlarımıza kadar dayanıp, toptan öldürüp yok etme politikasını gütmeye başladılar.”

Pontus Krallığı canlandırılmak isteniyordu:

“Karadeniz kıyılarımızda, Pontus Krallığı hayalinin gerçekleşmesine bile çalışıldı. Adana, Ankara, Maraş, Konya yakınlarına kadar gelen işgalciler Antalya’ya da girdiler.Trakya da işgal bölgesi içine alındı.”

Hükümet her şeye katlanıyor ve susuyordu:


“Saltanat tahtının yeri ve halifeliğin merkezi olan İstanbul ise, padişah saraylarının içine kadar sokulan boğucu bir işgal havası içinde, yabancı tekeline ve baskısına yenik düştü. Bütün bu haksız saldırılara karşı İstanbul’daki hükümet, belki tarihte bir benzeri daha görülmemiş bir katlanma ile sustu. Her zaman güçsüz ve kararsız kaldı. İşte bu durumlar, milletimizi silkinip uyanmaya sürükledi.”

Cansız bir ülke, kansız bir millet görüntüsü sergileniyordu:


“Artık milletimiz çok güzel anladı ki, itilaf devletleri bu ülkede, kutsal varlıklarına ve milli kaderine sahip çıkacak bir gücün, bir isteğin (iradenin) olmadığına iyice hükmederek akıllarına geleni yapmışlardır. Ve bu zavallılık yüzündendir ki, cansız bir ülke kansız bir millet neleri hak etmiş sayılabilirse, hepsini hiç çekinmeden uygulamaya koymuşlardır. Buna karşı boyun eğip, teslim olmuş görünmek, tam bir çöküntüden başka bir sonuç vermeyecektir.”

Umudu yitirmemek gerekiyordu:


“Efendiler! Milletimizin sizler gibi uyanık ve şerefli kimseleri, görünüşün kaygılı karanlıklarından umutsuzluğa düşmediler. Çünkü onlar bilirler ki, tarih bir milletin varlığını, hakkını hiçbir zaman inkâr edemez.”

Hükümet, milletin sesini boğuyordu:

“Ülkenin ve milletin kaderine sahip çıkmada güçsüzlükten, miskinlikten başka bir şey gösterememiş olan İstanbul Hükümeti, milletin sesini boğmak, belirlemeye başlayan bağlılıklarını koparmak ve böylece milleti daima yenik göstermek gibi ancak düşmanlarımızın çıkarına işleyen aykırı davranışlarda ancak gücünü gösterebilirdi. Bu durum, milli tarihimizde elbette İstanbul Hükümeti hesabına lekeli bir sayfadır.”


Ordu, hükümeti uyarıyordu:

“Teşekkür olunur ki, millet ve milli gücün tam dayanağı olan namuskâr ordumuz, merkezi hükümeti uyarmakla bir çok büyük zararı önlemiş oldu. Yine de bu durumun, milli davranışta bir çok gecikmelere ve duraklamalara neden olduğu unutulamaz.”

Tükürün ehli salibin(*) o hayasız yüzüne..
Tükürün, onların asla güvenilmez sözüne..
Medeniyet denilen maskara mahlûku görün:
Tükürün, maskeli vicdanına asrın, tükürün..
(*) Haçlı’nın Mehmet Akif Ersoy

Sivas Kongresi sırasında seçilen Heyet-i Temsiliye üyeleri (4-11 Eylül 1919).
(Soldan sağa: Muzaffer Kılıç, Hüseyin Rauf Orbay, Bekir Sami Kundak, Mustafa Kemal Atatürk, Ruşen Eşref Ünaydın, Cemal Cahit Toydemir, Cevat Abbas Gürer)


Resmi ekleyen

Mustafa Kemal’in askerlikten istifa ettiği gün, yaverleri Muzaffer Kılıç ve Cevat Abbas Gürer’le (8 Temmuz 1919)


Resmi ekleyen


Resmi ekleyen

#16
tunCHEr

tunCHEr

    Yalnızlık Paylaşılınca Yalnızlık Olmuyor...

  • Özel Dost
  • 1.094 İleti
  • Gender:Male
  • Location:Çeşmi Cihan
Sema abla ellerine sağlık çok güzel bir konuya değinmişsin. Geçmişini bilmeyen geleceğini de yaşayamaz. Halide Edip'in bu yönünü bilmeyen o kadar çok genç var ki.
Halide Edip Adıvar, bir yandan işgal karşıtı mitinglerde halkı vatanı savunmaya çağırırken, diğer yandan Amerikan mandasına girmek istiyordu.
Zaten şu cümle bütün gerçeği ortaya koyuyor. Ki, diğer yazılanları okurken de insanın tüyleri diken diken oluyor. Bu faydalı paylaşımın için teşekkür ederim ablacığım. :hale:

#17
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...

Resmi ekleyen

Genç Tıbbiyeli’den Mustafa Kemal’e: Manda’yı kabul ederseniz sizi de reddederiz!.. (BÖLÜM -12)



“Manda düşüncesini kabul ederseniz, Mustafa Kemal’i ’vatan kurtarıcısı’ değil, vatan batırıcısı’ilan eder ve şiddetle kınarız” diyen Tıbbiyeli delege Hikmet’e Ulu Önder, “Evlat (Çocuk!) müsterih ol. Biz azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz” cevabını veriyordu

Sivas Kongresi’nin ilk üç gününde ana konulara girilemedi. Kongre üyeleri zamanlarının büyük bölümünü, o güne kadar kafalarında biriktirdikleri soruların yanıtını aramakla “güven oluşturmaya” yönelik tartışmalarla geçirdiler. Özellikle, “toplantı İttihatçıların toplantısı mıydı, değil miydi?” sorusu ve bu konuda “yeminler edilmesi” tartışması ön plandaydı.

Daha sonra, Türkiye’yi işgalden kurtarmak için kurulan derneklerin birleştirilmesine karar verildi.
“Manda” (himaye) konusu da kongrenin çok ayrıntılı biçimde üzerinde durduğu ana konulardan biri oldu.
Anadolu’da bir “Milli Hükümet” kurulmasına değinen Mustafa Kemal, mandacılığın kabul edilemeyeceğini vurguladı durdu. Milli hükümet kurulmasını isteyenlere (Mazhar Müfit, Hüsrev Sami Bey, Denizli ve Afyon delegeleri) destek veriyor ve buna karşı çıkacak Padişah ve Damad Ferit için “İsterlerse buna isyan adını versinler” diyor ama tedbirli davranıyordu:

Galeyana gerek yok

“Bunun için galeyana gerek yok. Bir işi zamansız yapmak, o işi sonuçsuz bırakmak olur. Düşüncelerinize karşı değilim. Sadece zamansız olduğu kanaatindeyim.. Her şey sırasında ve zamanında yapılmalıdır.”

İstanbul delegeleri ısrarla, Amerikan mandasına girilmesini istiyordu. Anadolu delegeleri ise kesinlikle buna karşıydı. Manda taraftarı “milliciler” (ulusalcılar), “mandanın, bağımsızlığın terk edilmesi anlamına gelmediğine” inanıyordu. Hatta, İstanbul delegelerinden İsmail Hami, “Manda kelimesine takılmayın. Bu kelimenin önemi yok. Önemli olan işin içeriğidir. ’Manda altına girdik’demeyelim de, isterlerse ’Sonsuz yaşayacak devlet olduk’diyelim” diyordu!..

Amerikan sömürgesi olmak isteyenler Mustafa Kemal’e şu sözlerle de baskı yapıyordu:

“Çabuk, Amerikan himayesini isteyin. Bir dakika kaybedecek vakit yok. İstanbul’da filân Amerikalı veya Amerikan heyeti cevap bekliyor. Yoksa fırsat kaçacak. Biz kendimizi idare edemeyiz. Borçlarımızı ödeyemeyiz. Bizden bunlar geçmiştir. Çabuk, çabuk; aman yabancı devlet himayesi...”


Ya istiklâl ya ölüm


Manda tartışmaları kongre bitiminde de sürüyordu. Örneğin, bir gece “milli hareketin liderinin” odasındaki sesler dışarıya taştı..

Genç Tıbbiyeli delege Hikmet, sesini yükselterek heyecanla:

“Paşam, üyesi olduğum Tıbbiyeliler beni buraya İstiklâl davamızı başarmak yolundaki çalışmalar için gönderdiler. Mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olursa olsun şiddetle reddederiz. Örneğin, manda düşüncesini siz kabul ederseniz sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i ’vatan kurtarıcısı’değil, vatan batırıcısı’ilan eder ve şiddetle kınarız!..” diyordu.

Mustafa Kemal de heyecanlanmıştı:


“Evlat (Çocuk!) müsterih ol. Gençlikle gurur duyuyorum. Biz azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklâl ya ölüm!.”


Var ol Paşam

Bu sözler üzerine Hikmet, “Var ol Paşam” diyerek Mustafa Kemal’in ellerine sarılıp öperken; Paşa da genci alnından öptü; “Gençler, vatanın bütün ümit ve istikbâli size, genç kuşakların anlayış ve enerjisine bağlanmıştır” dedi.

Dönemin gazetelerinde yer alan bu haberi de “kaydeden” Mazhar Müfit, yıllar sonra şöyle diyecekti:

“Mustafa Kemal Paşa, yıllardan sonra ’Acaba bizim Sivas Kongresi’ndeki biricik ateşli genç tıbbiyelimiz nerede?’diye sormuştu. Hikmet’i milletvekili yapmak istiyordu. Bulunamadı, ’ölmüş..’dendi. Halbuki, geçen sene hayatta olduğunu, albay rütbesine yükselmiş olarak bir askerî hastanenin başhekimliğinde
bulunduğunu memnuniyetle öğrendim.”

Resmi ekleyen
* Mustafa Kemal , ilk büyük kongreyi (23 Temmuz - 7 Ağustos 1919) topladığı Erzurum'da hükümet konağı önünde Vali Zühtü Bey, memurla ve subaylarla...


Mustafa Kemal, parasızlıktan ve yokluktan dert yanan Mazhar Müfit’e böyle diyordu:



Para olsa annem de yapar!..


Kongre’nin sonunda “bütün dünyaya kafa tutan millicilerin parasızlığı” tartışılırken, Mazhar Müfit’le Mustafa Kemal arasında geçen konuşma, tam bir ders niteliğinde.

Müfit Bey sinirli biçimde:

“Hepsi güzel, fakat biz burada 5-6 kişi oturmuşuz, yalnız memleketimizle, padişahla, Ferit Paşa ile değil, bütün dünya ile uğraşıyoruz. Para yok, asker yok, top yok, tüfek yok. Velhasıl bu savaşımızı destekleyecek elimizde kuvvet yok. Buna çare düşünelim” dedi.

Mazhar Müfit, Mustafa Kemal’in yanında Milli Mücadele’nin finansal sorunlarından da sorumluydu. Parasızlık doğal olarak onu sinirli yapıyordu.

Marifet bu yokluk içinde başarılı olmaktır

Paşa gülerek, “Azizim Mazhar Müfit! Bu senin dediklerinin hepsi olsa, o zaman bu işi annem de görebilir. Marifet bu yokluk içinde başarılı olmaktır. Her nedense sen bu gece sinirlenmişsin. Haydi git yat, yarına kadar bir şeyin kalmaz” karşılığını verdi.

Para, asker, top ve tüfek yoksulluğunun yanı sıra, milî direnişi anlatacak bir gazete çıkarmak için de para yoktu. Var olan ise, kağıt bulamıyordu. Daha sonra Mustafa Kemal bu durumu şöyle açıklayacaktı:

“Elde var olan Hakimiyet-i Milliye Gazetesi için bile kağıdımız yok. (...) Tabii istenir ki, yalnız Hakimiyet-i Milliye Gazetesi değil, beş on tane gazete daha çıkarılabilsin ve hatta yabancı azeteler çıkarılsın, bunlar arzu edilir. Bu konuda da varolan olanaklara başvurulmamış değildir.”

“Biz emperyalist pençesine düşen bir kuş gibi yavaş yavaş aşağılık bir ölüme mahkum olmaktansa, babalarımızın oğulları olarak vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ediyoruz” Mustafa Kemal (1919)


Resmi ekleyen
* Amerikalı General Harbord


Amerika ve Fransa ‘dip dalgasından’ korkuyor

Mustafa Kemal’in Amerikalı General Harbord ile görüşmesini daha sonra yakın arkadaşı ve sırdaşı Mazhar Müfit Kansu da yazdı.

Kansu’nun “tanıklığına” göre General Harbord, konuşmanın sonuna doğru gülerek, “Millet ve siz her türlü çalışmada ve fedâkarlıkta bulunmanıza rağmen başarılı olamazsanız ne yapacaksınız?” diye sordu.

Mustafa Kemal ise şu tarihi yanıtı verdi:


“Millet ve biz yok, vahdet (birlik) halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değiliz. Ve şunu kesin olarak söyleyeyim ki, bir millet varlık ve istiklâli için her şeye başvurur ve bu amaç uğrunda her fedâkarlığı yaparsa, başarılı olamaması mümkün değildir. Elbette başarılı olur. Başarılı olamaz ise, o millet ölmüş demektir. Şu halde, millet yaşadıkça ve her türlü fedâkarlıkta bulundukça başarılı olamaması düşünülemez ve böyle bir şey söz konusu olamaz.”


General Harbord, bu sözleri onaylayarak Paşa’nın elini sıktı ve “Anladım, bu azimde bulunan bir millet başarılı olur” dedi.

Vuruşarak ölürüz

Falih Rıfkı Atay’ın “yazdığına” göre de, görüşme şöyle gerçekleşti. ABD Genelkurmay Başkanı General Pershing’in Kurmay Başkanı General Harbord, Mustafa Kemal’e döndü:

“Türk tarihini okudum. Milletiniz büyük kumandanlar yetiştirmiş, büyük ordular hazırlamıştır. Bunları yapan bir millet elbette bir medeniyet sahibi olmalıdır. Takdir ederim. Ama bugünkü duruma bakalım. Başta Almanya, müttefiklerinizle dört yıl harbettiniz, yenildiniz. Dördünüz bir arada yapamadığınız şeyi, bu durumda tek başınıza yapmayı nasıl düşünebiliyorsunuz? Fertlerin intihar ettikleri vakit vakit görülür. Bir milletin intihar ettiğini mi göreceğiz?”


Mustafa Kemal, generale “Teşekkür ederim” dedi:

“Tarihimizi okumuş, bizi öğrenmişsiniz. Fakat şunu bilmenizi isterdim ki, biz emperyalist pençesine düşen bir kuş gibi yavaş yavaş aşağılık bir ölüme mahkûm olmaktansa, babalarımızın oğulları olarak vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ediyoruz.”


Amerikalı general ve arkadaşları sessizce ayağa kalktılar:
“Biz de olsak böyle yapardık!”


Resmi ekleyen

#18
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...

Resmi ekleyen

“Tarihin akışını değiştirecek buluşma!” (BÖLÜM -13-)



“Atatürk’ün sırdaşı” Kılıç Ali’ye göre, çok önemli yetkilerle donatılmış General Harbord’un Sivas’a gelişi, “tarihin akışını değiştirecek” kadar önemli idi


Amerikan Kuvvetleri Başkomutanı General Pershing’e tanınmış fiilî yetkilerle donatılmış General James C. Harbord’un Sivas’a gelişi, Kılıç Ali’ye göre “tarihin akışını değiştirecek” kadar önemli idi. Kılıç Ali’nin şu sözleri çok dikkat çekicidir:

“Bir gün gelir de, Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nin ilk günleri hislerden arınmış ve gerçek değeriyle yazılırsa, bu buluşma, Türkiye Cumhuriyeti’ne imkân veren temel olaylardan biri olarak yerini koruyacaktır.”

“Atatürk’ün sırdaşı”
Kılıç Ali, Amerikan generali ile Mustafa Kemal’in buluşmasıyla ilgili şu çarpıcı açıklamalarda bulunuyor:
“Denilebilir ki, yüzyılımızda hiçbir gizli konuşma, 22-24 Eylül 1919 gün ve gecelerinde devam eden Sivas Mülakatı kadar, olayların akışını değiştirmemiştir!

... Gözlerimiz yollarda Amerikan generalini heyecanla beklemiştik. Çünkü her an vazgeçebilir, Sivas’a uğramaz, yoluna devam ederdi. Bu yol, Amerika-İngiltere-Fransa’nın kurulmasını kararlaştırdıkları ve sınırlarının içinde bugün yedi ile sığabilmiş aziz topraklarımızın da bulunacağı Büyük Ermenistan’la noktalanıyordu.

... Dünya Savaşı’nda bizim de kendilerine karşı dövüştüğümüz İtilaf Devletlerinin (İngiltere-Fransa-Rusya-İtalya ve daha sonra Amerika) kesin zaferinin asıl sahibi, savaşa son olarak katılan Amerika’ydı.

Tehlike büyüktü

... Yeni Ermenistan Devleti’nin kurulması kararı, Amerikan Senatosu’nun onayından geçmişti.

... Harbord’un görevi, yeni Ermeni Devleti’nin kurulacağı yerleri görmek ve raporunu Kongre’ye sunmaktı. Tehlike gerçekten büyüktü.

... İstanbul’da Türk milliyetçileri harekete geçmişler, Harbord’la temas kurmuşlar (...) uzun uğraşlardan sonra Harbord’un Sivas’a uğraması sağlanmıştı.

... İtiraf edeyim ki; Amerikalı generalin Sivas’a geleceği öğrenildikten sonra, Paşa’nın bu ziyarete verdiği farklı önemi ve yaptığı hazırlıkları bizler yadırgamıştık.

Mustafa Kemal takdim etti

... Reşit Paşa’yı, hükümeti temsil eden kişi olarak generale bizzat Mustafa Kemal takdim etti. Böylelikle, Sivas’ta, kendisinin başında olduğu hareketin, ülkeyi ve milleti temsil ettiğini anlatmak istiyordu.

... Haksız iftiraların ve olumsuz propagandaların etkilerini Yeni Dünya(Amerika) insanlarının kafasından silmek zorundaydık. Paşa’nın, Harbord’un gelişine neden bu kadar hassasiyet gösterdiğini, zaferden sonra, Amerika’nın yine bir asker olan ilk Büyükelçisi General Sherrill’i kabul ettiği günün ertesinde kendisinden dinledim. Amerikan Büyükelçisi’ne Türk Ulusal Mücadelesi’ni bütün evreleriyle anlatmış olan Paşa, soruma şu yanıtı vermişti:

’Amerika, sahip olduğu olanaklarla bir dünya devleti... Temsil ettiği özgür düşünce felsefesiyle de bize yakın... Türkler’i ve Türkiye Cumhuriyeti’ni olduğu gibi tanırsa aramızda gerçek bir dostluk kurulur ve bu dostluk iki taraf için olduğu kadar, dünya için de hayırlı olur. O günlerde General Harbord’a gerçekleri anlatmayı başaramasaydık, çözümü güç oldubittilerle karşılaşabilirdik.’ ”

Mustafa Kemal, “Bu yabancılara her hareketinizle, ülkenin sahibi olduğunuzu hissettireceksiniz. Asıl göreviniz budur...” düşüncesindeydi.


Yabancı sermaye, birliğimize son verecek tarzda olamaz


Mustafa Kemal, denetimsiz yabancı sermayenin ve aşırı dış borçlanmanın Osmanlı İmparatorluğu’nu ekonomik ve siyâsi açıdan Avrupalı devletlere bağlı kıldığını ve Avrupalı devletlerin bu durumu, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak ve topraklarını sömürge haline getirmek için kullandığını görmüştü. Bu yüzden, kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni ekonomik açıdan kalkındırırken, yabancı sermayeye, kanunlarımıza uygun şekilde ve bağımsızlığımızı tehdit etmeyecek biçimde yer verdi. Mustafa Kemal’in -bugün de kimi çevrelerce çarpıtılmaya çalışılan- yabancı sermaye konusundaki görüşü şuydu:

“Tabiidir ki, hariçten gelecek sermayeye yol göstermeye, çalışma usulüne ihtiyacımız vardır. Fakat bu, birliğimize ve bağımsızlığımıza son verecek bir vesayet tarzı demek olamaz.”

Provokasyon alayları


Buna rağmen, yaklaşık 6 ay sonra, Eylül’de ortalıkta bir ” provokasyon alayı “ dolaşmaya başladı. Bir iki otobüs dolusu PKK destekçisi, İmralı Adası’ndaki Abdullah Öcalan’ı ” ziyaret “ bahanesiyle yola çıktı. Eş zamanlı olarak İstanbul’un birkaç bölgesinde ” kalkışma “ (isyan) görüntüleri altında ortalık birbirine katılmaya, evine Türk Bayrağı asan vatandaşlara saldırılmaya başlandı. Ülkemizin çeşitli yerlerinde terör örgütünün sembolleri, teröristlerin resimleri ve sloganları açıkça boy gösterdi. Bozüyük’te halk tahrik edildi, olaylar büyüdü.

Başbuğ’dan uyarı

Oysa, 2 ay önce, 19 Temmuz 2005’te, dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Avrupa’da bu hareketlerin nasıl büyük cezalar aldığını açıklamıştı. ” Terör Değerlendirme Toplantısı “nda basın temsilcilerine konuşan Orgeneral Başbuğ, şöyle demişti:

”Terörle Mücadele Kanunu gözden geçirilmeli. Batı ülkelerinde olanlar olsun, yeter. Örneğin;
İngiltere’de, 2000 yılında çıkarılan Terörizm Kanunu’nun 13. maddesi kapsamında, yasaklanmış bir örgütün renklerini taşıyan bir rozet bile takamazsınız.
İngiltere’de bir teröristin resmi veya sesi radyo ve televizyonlardan verilemez. ABD’de bir kişi çıkıp Usame Bin Laden’i överse anında tutuklanır.
Ülkemiz terörü öven, onu yücelten yayınlarla doludur. Bölücü terör örgütünü öven kitaplar ise raflarda yer almakta ve rahatlıkla satılabilmektedir.


Orgeneral Başbuğ’un bu açıklamayı yaptığı tarihte, siyâsi iktidarda Tayyip Erdoğan başbakanlığında AKP Hükümeti görev yapıyordu!..


Resmi ekleyen
Türk halkı, evlerini bayraklarla donatarak hainlere cevap vermişti.


Genelkurmay’dan bölücü mihraklara sert cevap: Bayrağımıza hakaret haince bir davranıştır


2005 yılında Mersin’de Türk bayrağınının çiğnenmesi üzerine Genelkurmay, “TSK, ülkesini ve bayrağının korumak için gerekirse kanının son damlasını akıtmaya hazırdır, yeminlidir” açıklamasını yapmıştı

Şimdi o günlerde olanları anımsayıp hızlıca tekrar bugüne gelelim. 2005 yılı Mart ayındaki Nevruz gösterilerinde, Türkiye’de Türk bayrağı çiğnendi!.. İki küçük çocuğun bu hareketi televizyonlarda yayınlanınca milyonlar ayağa kalktı. Bunun üzerine Genelkurmay Başkanlığı 22 Mart’ta çok sert bir açıklama yayınladı:

“Büyük Türk Milleti, Hiçbir değerden nasip alamamış bir grup tarafından, insanlığın ortak değeri olan Baharın gelişini kutlama adına düzenlenen masum etkinlikler, yüce Türk Ulusu’nun sembolü, her zerresi şehit kanıyla bezenmiş şanlı Türk Bayrağına saldırı densizliğinde bulunulacak kadar ileri götürülmüştür.

Resmi ekleyen

Mersin’de 2005 yılında gösteri yapan bölücüler şanlı Türk bayrağımızı ayakları altına alarak çiğnemişti. Çirkin olay yurt genelinde büyük infiale neden olmuştu.



Mazur görülemez

Türk Milleti, engin tarihinde iyi ve kötü günler görmüş, sayısız zaferler yanında ihanetler de yaşamıştır. Ancak hiçbir zaman kendi vatanında, kendi sözde vatandaşları tarafından yapılan böyle bir alçaklıkla karşılaşmamıştır.
Savaş meydanında vuruştuğu bir düşmanın Bayrağına dahi saygı gösteren bir ulusun, kendi Bayrağının, kendi topraklarında sözde kendi vatandaşları tarafından böyle bir muameleye maruz kalması, hiçbir şekilde izah edilemez ve mazur görülemez.

Bu, haince bir davranıştır.

Hem bir ülkenin vatandaşı olmak, havasını teneffüs etmek, suyunu içmek, karnını doyurmak; hem de o ülkenin en kutsal ortak değeri olan Bayrağına el kaldırmaya yeltenmek gaflet, dalalet ve hıyanetten başka bir şekilde tarif edilemez.

Asla sahipsiz değildir

Dost ve düşman herkes şunu çok iyi bilmelidir ki; Ne bu Ülkenin Bölünmez Bütünlüğü ne de bu birlik ve bütünlüğün sembolü olan şanlı Türk Bayrağı asla sahipsiz değildir. Başta yüce Türk Milleti olmak üzere onun bağrından çıkmış Türk Silahlı Kuvvetleri, tıpkı atalarının yaptığı gibi, Ülkesini ve Bayrağını koruma ve kollamaya, bunun için gerekirse kanının son damlasını akıtmaya hazırdır. Yeminlidir.

Onun vakar ve ciddiyetini, sabrını yanlış yorumlayanlara, yanlış hesap peşinde koşanlara, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Vatan ve Bayrak Sevgisini denemeye kalkışanlara, tarihin sayfalarına bakmalarını öneririz.

Saygı ile duyurulur.
(Vurgulamalar bana ait-HC)





Resmi ekleyen

#19
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...

Resmi ekleyen
68'in yazılı tarihi-1-


SUNUŞ



“Kod Adı: 68”de, 1968 Kuşağının Türkiye’deki liderlerinin yıllar sonra yaptıkları ilk ağızdan açıklamaları var.
Bir daha bir araya gelemeyecek “tarihin canlı tanıklarını” bir araya getirdim ve kameralar ile milyonlarca izleyici önünde konuşturarak,
”68’in yazılı tarihi”ni oluşturdum.
Bu kitapta;
- Darbe yapsın diye askerleri kışkırtan gazetecilerin itiraflarını,
- İhtilal ortamı yaratmak için gençleri kimin örgütlediğini,
- MİT’teki “Balon Dosyası”.. 12 Mart Cuntasının telefonlarının dinlenmesini,
- 12 Mart’tan üç gün önce darbe olsaydı başbakan olacak sürpriz kişiyi,
- APO’yu salıveren savcıyı,
- “Deniz Gezmiş, mahkemeye saygılı olsaydı idam edilmezdi!” biçimindeki tarihi itirafı,
- İlk kez konuşan 12 Mart’ın esas savcısı Keramettin Çelebi’nin “Elhamdülillah Atatürkçüyüm!” ve “Deniz Gezmiş’e Allah rahmet eylesin” sözlerini,
- CHP milletvekillerinin çoğunluğunun niçin Deniz’lerin idamına hayır oyu vermediğini,
- Uğur Mumcu’nun, 12 Mart’ın savcılarından Baki Tuğ’dan özür dileyip dilemediğini,
- “Tam bağımsızlık” için banka soymak ve adam kaçırmanın mubah olup olmadığını,
- 68’de kimin “hain”, kimin “vatansever” olduğunu; bu kavramların bugünle örtüşüp örtüşmediğini,
- “Balyoz Harekâtı” ve balyozun kimlerin kafasını ezdiğini,
- Deniz Gezmiş’lerin idamının “emirle gelen karar” olup olmadığını ve bunun belgesini,
- “Onları dağa çıkaran birtakım güçler vardı!..” diyen Deniz Gezmiş’in babasının şok açıklamalarını, ve
- Gençlerin bir daha birbirine düşmemeleri, aynı filmi tekrar yaşamamaları için alması gereken dersleri, ve daha fazlasını okuyacaksınız!..
İnce eleyip, sık dokuyarak, tarihe yazılı bir belge daha bırakmanın mutluluğunu yaşıyorum. Umarım, gelecek kuşaklar için çok yararlı bir eser olur.
Hulki CEVİZOĞLU


Atatürk ve bayrağa saldıranlar 68’in devamı da değil adam da değil

Hasan Yalçın- Bugün Atatürk’e, Türkiye Bayrağı’na saldıran insan, grup veya çizgi, 68’in devamı olamaz. Hatta adam bile olamaz.
Bunu net olarak, altını çizerek söylüyorum. 68 özetle bağımsızlık demektir. Bugün bağımsızlık devasında sarı çizmeli hiç kimsenin 68’in devamıyım demeye hakkı yoktur.

Kurtuluş Savaşı ve Kemalizm’i suçluyorlar...

Türkiye tarihinin en büyük devrimi olan Cumhuriyet devrimini suçluyorlar. Kurtuluş Savaşı’mızı suçluyorlar. “Kurtulamayış Savaşı” diye onu eleştiriyorlar. Bunların 68 ile hiç bir alakası yoktur.
Türkiye insanı bugün Türkiye bayrağına saldırılmasını tasvip etmez. Atatürk’e saldırmasını tasvip etmez.
68 Türkiyeli’dir. Yani dünyanın şurasından, burasından, Che Guevera’dan, Marigella’dan etkilenmiş, veya Fransa’daki gençlik hareketinden etkilenmiş bir hareket değildir. Özbeöz Türkiyeli’dir. Türkiye toprağından fışkırmıştır.
27 Mayıs olmuştur. Daha sonra 1964-65’lerde milli petrol, milli maden mücadelesi vardır. Daha sonra öğrenci hareketi Amerika’yı karşısına almıştır, haklı olarak. NATO’ya karşı çıkmıştır. Türkiye’ye gelen Amerikan 6. Filosu’na karşı çıkmıştır. “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi, tam bağımsız, gerçekten demokratik Türkiye” sloganları yükseltmiştir. Bu tamamen Türkiye’nin toprağından fışkıran bir harekettir. Tabii bunun altını net olarak çizmek lazım.
Bu bizim özbeöz Türkiyeli talebimizdir. Türkiye, Amerika’ya bağımlıydı, bugün çok daha bağımlıdır.
68’in Türkiyeli’dir. İkincisi, 68 bağımsızlıkçılıktır. Mustafa Kemal temasıyla, bağımsızlık teması, bu 68’in grubunun özünde vardır.



SAĞCI 68’Lİ:



“Türkiye’deki 68 Kuşağı’nın dünyadaki ile ilgisi yoktu!”

Hulki Cevizoğlu- Siz bugün İslamcı şair olarak tanınıyorsunuz. Çeşitli gazetelerde, çeşitli yayınlarda yazılarınız, şiirleriniz çıkıyor. 68 Kuşağı’nı sizden öğrenelim. Siz de o dönemde, bugün İslâmi kesimde çok iyi tanınmanıza rağmen o dönemde TİP’liydiniz. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde de, sizin açıklamalarınıza dayanarak söylüyorum yine, ilk kez Türkiye İşçi Partisi’nin rozetini yakanıza takarak dolaşan bir insandınız. Doğru mu? 68, Türkiye’de tabii ilk öğrenci, üniversite öğrenci hareketlerinin çok çarpıcı ya da taşkın bir şekilde ortaya çıktığı bir yıl.
Fakat öğrenci hareketlerinin dışında da bir olay vardı Türkiye’de. Türkiye’de, o 68 Kuşağı denilen şeyin dünyadaki 68 Kuşağı hareketi ile hiçbir bağlantısı yok. Sadece bir garip senkron var. Aynı döneme rastlıyor.
1968’de önce Almanya’da başlayıp, sonra Fransa’ya yayılan hareket Türkiye’deki hareketle alakalı değil. Avrupa ve Amerika’daki 68 Kuşağı’nın savaş sonrası, 1945’den sonra yetişmiş, yetişmesini savaş sonrası şartlarına borçlu olan insanların hem Amerikan emperyalizmi, hem de Sovyet düzenini benimsemek için daha özgürlükçü, belki sosyalist olmakla beraber ya da sosyalist eğilimleri ağır basmakla beraber her iki tarafı da kurulu düzene muhalif bir ruh taşıyan bir hareket olma özelliği var.
Türkiye’de, iş biraz değişik. Türkiye 68 Kuşağı diye bilinen insanlar, sosyalist Türkiye özlemini taşıyan genç veya yaşlı iddia sahiplerinin tavsiye edilmeleri sonucunda ortaya çıkmış insanlar. Yani Türkiye’de sola açık ya da Sosyalizm’e açık bir politikanın özel bir versiyonu.
Türkiye’de 68 Kuşağı sosyalist tezlerini Türkiye halkına bağlı bir sosyalist hareket geliştirmek isteyen insanların çabalarının tasfiye ettikten sonra ortaya çıkmış bir harekettir. Yani Türkiye’de sosyalistler arasında temel bir tartışma vardır. Sosyalist Türkiye, veyahut Milli Demokratik Devrim.


İsmet Özel: “Sosyalistlerin önünü tıkamak namusa yakışmazdı”


İsmet Özel- Tabii. Mecburduk ona. Çünkü elimiz mahkumdu. Türkiye’de sosyalistler bir şey yapıyorlardı. Onları geride bırakmak, daha doğrusu onların elini, kolunu bağlamak namusa yakışmazdı. Onun için tabii ki, kurucular arasında yer almayı görev bildim kendime.
Hulki Cevizoğlu- Siz, “O zaman sosyalistlerin elini kolunu bağlamak namusa yakışmazdı. Fikir Kulüpleri Federasyonu’nu kurmak zorundaydık” diyorsunuz.
Peki bugün sosyalist düşünceye sahip insanların elini kolunu bağlamak gerekir mi?
İsmet Özel- Eğer ben sosyalist görüşlerimi o günkü kafamla muhafaza ediyor olsaydım, tabii ki olmazdım. Bugün bir Müslüman olarak, İslamcı olarak da aynı şekilde Müslümanlar’ın elini, kolunu bağlayacak bir davranışa...
Tabii ki. Halkın önünü kapamak doğru değil. yani halkın, ya da bir şeyler kendi gerçekliğini ifade temek isteyen insanlar bir yöne girmişlerse, onların maniple edilmesi doğru değildir.

Baki Tuğ: “Devlete karşı silahlı hareket başlamıştı”

Baki Tuğ: Türkiye’de bir silahlı hareket başlamıştır. Bu hareket kime karşı başlamıştır? Devlete karşı başlamıştır, rejime karşı başlamıştır, anayasal düzene karşı başlamıştır. Zaten 12 Mart 1971 Muhtırası’nın özünde de bunlar vardır. Bunlar olduğuna göre, acaba devlet ne yapacaktı? Yani eli kolu bağlı olarak silahlı bir mücadeleye teslim mi olacaktı? Bu mümkün değildi. Şunun için mümkün değildi. Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası, mevcut sistem elbette ki kendisini savunacak, kendisini koruyacak, kendisine silah çekenleri de bertaraf edecek şekildedir.
12 Mart 1971 Muhtırası’yla böyle olmuştur. O günleri eğer hatırlarsak, üzerinde de geniş çapta durmak istemiyorum. Banka soygunları vardır, grevler vardır, toprak işgalleri vardır, Nurhak Dağları vardır, Kızıldere olayları vardır. Yani silahlı yapılması gereken hareketlerin de hepsi vardır. Devlet de buna karşı tedbir almıştır. Devletin tedbirleri içerisinde 12 Mart 1971 Muhtırası söz konusudur.
Muhtıra ile beraber sadece sıkıyönetim ilan edilmiş, ancak sıkıyönetim mahkemeleri kurulmamıştır. Yani yargı organlarına başvurulmamıştır. Şunun için başvurulmamıştır. Acaba bu hareketleri normal düzenle önleme imkanı olur mu, olmaz mı? Olmayacağı kanaatine vardıkları için de 28 Nisan 1971 tarihinde sıkıyönetim ile beraber askeri savcılıklar, mahkemeler, komutanlıklar kurulmuştur. Komutanlıklar elbette ki hakimine, savcısına, müşavirine ihtiyaç vardır. Bu görev kendine komutanlıklar vasıtasıyla görev, savcılara, hakimlere tevdi edilmiştir.
Devletin verdiği görevi hiç kimseye taviz vermeden, vicdan huzuru içerisinde yapmamız gereken ne ise bütün arkadaşlarımız ile beraber yaptık ve sonucu da aldık kanaatindeyim.


16 Şubat 1969 Kanlı Pazar


Kanlı Pazar, 16 Şubat 1969 tarihinde İstanbul Bayazıt meydanında ABD’nin 6. Filo’sunu protesto etmek için 76 gençlik örgütünün toplandığı sırada meydana gelen olaylardır. Olayda
2 kişi öldü. Ayrıca yaklaşık 200 kişi yaralandı.



Hangi örgüt hangi görüşe aitti?


Milli Demokratik Devrim şuydu: “Anadolu ihtilali, yani Kemalist devrim, Cumhuriyeti ilan ettik fakat demokratik süreç tamamlanmadı. Türkiye, hâlâ yarı feodal, ondan sonra yarı sömürge bir ülkedir” tezinden hareketle; yani TİP’in “Hakim üretim ilişkisi; kapitalist üretim ilişkisidir ve parlamenter Kemalist bu sistem içerisinde yer alacak” görüşü vardı. Hakim üretim biçimi, yarı feodal, yarı sömürge bir ülkedir Türkiye. Ama Anadolu ihtilalinin eksik bıraktığı demokratikleşme süreci tamamlanacaktır. Bu nasıl tamamlanacaktır? Bunun tartışmaları başladı ve bunun o zamana kadar ki tek gençlik örgütü olan FKF içerisinde idi herkes de, bu FKF içerisindeki bu tartışma daha da alevlendi. FKF’ye işte Ankara’da yine TİP’te ağırlıklı kesim, İstanbul’da da TİP’te ağırlıklı kesim hakimdi.
Fakat buna geçmeden önce ben bir şeyi daha belirtmek istiyorum. Bu 67’ye kadarki bu yapı içerisinde geçmişten kalan belli gençlik örgütleri vardı. Bunlar, devletin yarı resmi örgütleriydi ve devletten, bütçeden ödenek alan örgütler vardı. Bunlar Türkiye Milli Talebe Federasyonu(TMTF), Türkiye Milli Talebe Birliği(TMTB), Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı(TMGT).
Süleyman Demirel, o dönemin Başbakanı idi. İşte Faruk Sükan’ın operasyonları ile bu örgütler, lağvedildi. Yani buralarda 27 Mayıs’ın ağır havasının bastığı bu örgütlerde büyük bir kargaşa çıktı. İşte Sükan’ın uygulamaya koyduğu bir plan dahilinde buralar çökertildi. Bunların meselâ TMTF o zaman ülkücülere temel olacak milliyetçilerin eline geçti. Türkiye Milli Talebe Birliği ise, Siyasal İslâm’ın yani bugünkü işte o gençlik liderlerinin çoğunun çıktığı ye. Türkiye milli Gençlik Teşkilatı ise, 27 Mayıs söylemine ve havasına çok bağlı sol Kemalistlerin içinde olduğu, ağırlıkta olduğu, onların yönettiği bir örgüttü. Onun yapısı ise, Türkiye İzciler Birliği, Türkiye Kadınlar Birliği...


DEVAM EDECEK...



#20
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...

Resmi ekleyen


68’in yazılı tarihi -2-


BİR TARİHİN TUTANAKLARI:
Çağlayangil: CIA adamın altını oyar


Haşmet Atahan(68’liler Vakfı Başkanı)- 12 Mart’ın bugün yarattığı CIA tarafından Türkiye’de yapıldığı açıklamalarla ortaya çıkıyor.
Biz hemen kısa bir açıklama yapalım. İhsan Sabri Çağlayangil, ki o zamanın Dışişleri Bakanı’dır, yapmış olduğu bir İsmail Cem’le söyleşide şunu söylüyor:
“CIA benim altımı oyar. Elinde imkan var adamın. Girmiş en fiziksel bir biçimde. Onun için hiç şaşmam, arasam da bulamam ki, nasıl yaptı bulamam. Bakınız Amerika şuna aldırmaz; bir memlekette demokratik idare olmuş, şoven idare olmuş, faşist idare olmuş.”
Hulki Cevizoğlu- Bunu nerede söylüyor?
Haşmet Atahan- İsmail Cem’le söyleşisinde, kitabında geçiyor bu:
“Faşist idare olmuş, ona hiç bakmaz. Amerika o memleketin kendisine ne ölçüde tabi olduğunu, kendi politikasına ne dereceye kadar uydu haline getirildiğine bakar.”
....... Yine CIA başkanı Helms’in 12 Mart için yaptığı bir itiraf geçiyor. Sayın Tanzer Sülker’in kitabında alıntı olarak geçiyor. Aynen şöyle diyor:
“Evet 12 Mart’ı hazırlama oluşumları biz, ajanlarımız aracılığı ile düzenledik.”
Yani ajanları ile düzenlemiş olduğunu CIA Başkanı ifade ediyor.

Baki Tuğ: Birazcık saygılı olsalardı idam edilmezlerdi
Hulki Cevizoğlu- O tarihteki bu idamlar için yapılan en büyük eleştiri şu noktada. Size karşı ve o dönemdeki yargılamaya karşı en büyük eleştiri şu: “Hiç adam öldürmemiş bir insan Deniz Gezmiş idam edildi. Bu bir hukuki karar değildi, bu bir siyasi karardı. Emirle gelen karardır”. Hatta bu konuda yazılan kitaplar var. “Emirle gelen, verilen bir idam kararıdır, idam isteğidir” deniliyor. Siz ne diyorsunuz?

Baki Tuğ- Sayın Cevizoğlu, olayı şu şekilde görmekte yarar vardır. Eğer olayı sadece bir Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının olayı olarak ele alırsanız söylenenler doğrudur. Ancak olayı Türkiye genelinde gelişen hareket olarak ele alacaksınız ve bunu o şekilde ele aldığınız zaman da Türkiye genelinde topyekün anarşik olaylar olarak mütalaa ettiğiniz takdirde Türk Ceza Kanunu’nun 146. maddesi karşınıza çıkıyor. Nedir bu madde? Anayasa’yı tağyir, tebdil ve ilgaya teşebbüstür. Yani mevcut anayasal düzeni değiştirmek, onun yerine başka bir düzen kurmaktır. Bu düzen de bellidir, sosyalist düzen olacaktı.

Nitekim, arkadaşlarımızın bazıları Milli Demokratik Devrim’den, bazıları sosyalist devrimden söz ettiler. Bunu böyle Türkiye geneline mütalaa ettiğiniz takdirde, mahkemenin uygulaması sadece Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına karşı değil, hareketin topyekününe münhasırdır.
Şimdi ben burada şunu da sormak isterim o zaman. Nurhak Dağları’ndaki arkadaşlar vuruşarak bu ölümü şey yaptılar. Kızıldere’deki gençler aynı şekilde.. O nedenle zaten mahkemenin kararını, Yargıtay’ın onayını, TBMM’nin tatbiki iyi okunursa, hareket bütün olarak mütalaa edilmiş, o şekilde değerlendirilmiş. Deniz Gezmiş ve arkadaşları da o şekilde idama mahkum edilmiştir. Yoksa ferdi hareket olarak ele alınmamıştır.

Bu nedenle diyorum ki, sorunuza cevap olarak; mahkemenin kararı siyasi değildir, hukuka tamamen uygun bir karardır. Türkiye Ceza Kanunu’nun 146. Maddesinin kapsamındadır ve karşınızdadır.

Baki Tuğ- ......... Türkiye hepimizin. Türkiye şu veya bu düşüncenin değildir. Olmadığına göre, hepimiz bu toprakların çocuğu, bu toprakların insanıyız. Bu bayrağın altında yaşıyoruz. Birbirimizi seveceğiz, birbirimizi kucaklayacağız ve Türkiye’de bütünleşmeyi sağlayacağız. Eğer yanlışlar varsa, onların düzeltilmesini de Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası ölçüleri içerisinde hep beraber yerine getireceğiz. Zorla bir yere gitmek mümkün değildir. Zorla faydalı olmak da söz konusu olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır.
Benim söylemek istediğim bunlardır.
Hulki Cevizoğlu- Peki son bir soru. İdam cezası verilmeseydi, diyelim ki müebbet hapis cezası veya başka bir ceza verilseydi, daha iyi bir çözüm olur muydu? Bu hareket zaten cezalandırılmış veya önlenmiş olmaz mıydı? İdam cezası şart mıydı?
Baki Tuğ- Sayın Cevizoğlu, ELBETTEKİ İDAM CEZASI, ŞART DEĞİLDİ. Ancak biliyorsunuz Türk Ceza Kanunu’nun 59. Maddesi sanıkların duruşmadaki tavırları ile ilgilidir. DURUŞMADA SANIKLAR BİRAZCIK EĞER MAHKEMEYE SAYGILI OLMUŞ OLSALARDI, ZANNEDİYORUM TÜRK CEZA KANUNU’NUN 59. MADDESİ UYGULANIRDI VE BU GENÇLER DE İDAM EDİLMEZLERDİ.
Ancak bu çocuklar mahkemede çok sert, haşin, mahkeme heyetine karşı olumlu davranış içerisinde olmadıkları gibi, “Eğer biz yaptığımız ihtilalde, yapacağımız ihtilalde başarılı olsaydık, sizleri burada yargılamazdık, hepinizi duvar dibine dizip bir kurşun şekliyle hallederdik” şeklinde de beyanda bulundular.
Yani 59’uncu maddenin kullanılmaması, duruşmadaki sanıkların hal ve tavırları ile ilgilidir. Bu nedenle kullanılmamıştır kanaatindeyim.
Hulki Cevizoğlu- Peki, mahkeme -şimdi buradan başka bir anlam çıkıyor Sayın Tuğ- “Mahkemeye saygılı davransalardı, böyle olmazdı” diyorsunuz. Saygısızlıktan mı bu idam cezası geldi?
Baki Tuğ- Efendim 59’uncu maddenin özü odur.
Eğer mahkemedeki duruşmada sanıkların hal ve tavrı, 59’uncu maddenin uygulanmasını veya uygulanmamasını amirdir o nedenle olmuştur.
Hulki Cevizoğlu- Yani iyi halleri görülseydi mahkemede, daha önceki yaptıkları eylemler idam cezasını gerektirmiyor muydu?
Baki Tuğ- Gerektirme değil, idam cezası verilirdi, taktiri tahsis sebebiyle müebbet hapse çevrilirdi.

Atilla Sarp: Amerikalılar’ı kartopu ile kovamadık
Atila Sarp(Eski Dev-Genç Başkanı) - Genç insanların 68 Kuşağı’ndan beklediği mesaja yönelik olarak Türkiye’nin bugün üçüncü kuşak politikacıları, yani tıpkı 68’lerin namusluluk, dürüstlük, yurtseverlik değerleri olan bir politikacı kuşağını yaratmak zorundayız. Bu yoldu yürümek zorundayız ve Türkiye’de bunu yürütürken önümüzde engeller olabilir.
Bazı şeylere katılmıyorum. Amerikalılar 1958 yılında Ankara’da (çocukluğumdan hatırlarım ve bilirim) 12-13 yaşında çocuklar Amerikalılar’a kar topu atarlardı, onun içine taş koyarlardı ve Amerikalılar’ı kar topları ile kovamadılar.
Ama 10 yıl Amerikalı sayısı arttı, 10 yıl sonra çok iyi hatırlarım Nedim Öztaşlar İzmir’de 6 tane Amerikalı ile karşılaştık, (gencecik çocuktuk) Amerikalılar’a saldırınca bizim yanımızda hiçbir şey yoktu. Amerikalılar üzerime yürüyünce ben elimi attım arkamda tarak vardı bunu bir şey zanneder diye, Amerikalılar kasatura çektiler, 6 tane Amerikalı. Biz Nedim ile kaçarken, ben sokakta hızlıca ıslık çalmaya başladım. Islığı duyunca Amerikalılar etraftan insan gelecek diye kaçtılar.
Amerikalılar öyle, eğer bizim mücadelemiz olmasaydı, 10 yıllık gelişen süreçte ve 6. Filo’ya karşı 68 Kuşağı olmasaydı, Amerikalılar Türkiye’yi V i e t n a m’a çevirmekte tereddüt etmezlerdi. Yani Amerika’nın o sıra politikası dünyanın dış yerlerindeki, Vietnam’da şahlanan bir politikayı Türkiye’ye sarkıtmaktı.
Bu nedenle yani...
Hulki Cevizoğlu- Sayın Sarp, şimdi daha önce konuşmacılar da Sayın Kaynak’ın da soruları üzerine söylediler, biz de sorduk. Arkada herhangi bir güç yok idiyse, Türkiye’yi Vietnam’a çevirme niyetinde olan Amerikalılar bu kadar arkası desteksiz olan bir harekete karşı direnemediler mi? Bu kadar büyük bir hedefi var idiyse Amerika’nın...
Atila Sarp - Şimdi efendim şöyle; Amerikalılar’ın CIA’nın raporları var. CIA raporları, “Türkiye gençlik hareketlerine fazla sızamadık” diyor. Bu şu demektir ve doğru gerçekten. Benim, özellikle benim yaşamış olduğum süreçte, ki gerçekten, bizim aramıza sızacak durumları yoktu. Çünkü biz çok yurtseverdik, yurtsever olmayan insanları da teşhiste son derece kabiliyetliydik. Bu anlamda bizim aramıza sızmaması şu demektir:
1.500-2.000 köy gezdim ben kendim Türkiye’de ve Anadolu bizi çağırıyordu, gelin yanımıza diye. Bize herhangi bir müdahalesi, bizim büyük bir gençlik hareketimizin 67-68 ve 69’larda Anadolu halkı ile beraber hareket etmesi demekti. Hiç hayalci olmayalım. Yukarıdaki eyalet valileri gerçekten teşebbüse bu yüzden giremediler. Çünkü biz, aynı zamanda Kurtuluş Savaşı’nı ilk defa yapmış bir ülkenin çocuklarıydık. Biz, 1919-20’lerde 7 düvelle dövüşmüşüz, bize böyle bir miras gelmiş, herkesin söylediği gibi 6-7 bin kişi, 10 bin kişilik bir Kurtuluş Savaşı’nda ölümüz yok. Memleket evladı 1912 ile 1919 arasında ölmüş, dünyanın her yanında.
Bu anlamda bizim arkamızda böylesine büyük bir miras ve böylesine büyük bir halk desteği vardı.


Kafa yarılan mahkemede yalvaracaklar mıydı?


Cemil Gezmiş- Ben yalnız şu kararımı söyleyeyim. Üç oğlum vardı benim. Tanrı’dan herkes için böyle üç evlat vermesini, nasip etmesini istiyorum. Benim en büyük duam bu herkes için. Yani bunda sözü uzatmıyorum, o bakımından Deniz’i nasıl gördüğümü de izah etmiş oluyorum size.
Ancak şurada dinlediklerimden biraz önce konuşmacı olan arkadaşın dışında o hariç, evvela Baki Tuğ meselesine dokunacağım, buna defalarca dokundum. Bir defa “Bu verilen karar hukukidir, siyasi yani yoktur” diyor. Evvela dava siyasi olarak başlamıştır. Yani şimdi soruyorum siz savcı olarak, Genelkurmay Başkanlığı’nın yazılı emriyle, bu davayı 146’dan açın diye verdiği emirle beraber açmadınız mı? Açtınız.

Mahkeme Başkanınız emekli olduktan sonra Demirel’in kanadı altına girip, orada politikaya başladığı zaman tek bir sözü vardır orada. Kendisini tarif ederken “Ben yargıçken mahkemede yalnız adli karar değil, aynı zamanda çok faydalı siyasi kararlar verdim” diye itiraf etmiştir. Böyle bir itiraftan sonra nasıl çıkarsınız da, bu davadan bu kararda siyasi bir etki yoktur, dersiniz?
Üçüncüsü, 59’u neden uygulamamıştır? Çünkü çocuklar orada, mahkemede mahkemeye karşı tutumlarını sertleştirmişler de onun için uygulanmamış. Kapısında bir dipçikle kafa yarılan bir mahkemede acaba “Bizim bu mahkemeye güvenimiz yoktur” dedikten sonra size tekrar boyun mu kıracaklardı? Yalvaracaklar mıydı? Ayaklarınıza, elinize mi düşeceklerdi? Ki, o zaman bağışlıyorsunuz? Bunlar tabii kabul edilebilir şeyler değil. Ama ne söylerlerse söylesinler onları zaten biliyoruz.

..... Genel olarak toparladığım vakit, şimdi 68’ler Vakfı’nın arkadaşların çok güzel konulara şey ettiler. Hakikaten bizdeki 68’ler, Avrupa ile Amerika ile veyahut başka bir yabancı ülke ile, oradakilerle karşılaştırmaya kimse kalkmasın. Bizdeki 68’ler, onların hiçbirisine benzemez. Bizde 68’ler, öyle bir örnek ortaya koymuşlardır ki, o örneğe göre yetişmiş olan gençliği bulunan bir ülke hiçbir zaman sırtı yere gelmeyecek bir ülke olur. 68’ler Vakfını burada görüyorum ben.




0 Kullanıcı konuyu okuyor

0 Kullanıcı, 0 Misafir, 0 Kayıtsız kullanıcı