İçeriğe git

Welcome to Kadim Dostlar ™ Forum
Register now to gain access to all of our features. Once registered and logged in, you will be able to create topics, post replies to existing threads, give reputation to your fellow members, get your own private messenger, post status updates, manage your profile and so much more. This message will be removed once you have signed in.
Login to Account Create an Account
Resim

Şeyhu'l-Ekber Muhyiddin İbn Arabî

- - - - -

  • Yanıtlamak için lütfen giriş yapın
Bu konuya 2 yanıt gönderildi

#1
shane

shane

    KD ™ Yakın Arkadaş

  • Üyeliği İptal Edildi
  • Pip*Pip*Pip*Pip*Pip*
  • 603 İleti
  • Gender:Male
  • Location:Bir Okyanus Kıyısı
  • Interests:Hayata dair pek çok şey...
Muhyiddin İbn Arabi


Şüphe yok ki, İbn Arabî (560/1165-638/1240), İslam tarihinde tasavvuf konusunda eser yazanların en etkilisidir. Arap dünyasında İbn el-Arabî olarak bilinir. O, (bizzat) kendi el yazısıyla tam adının Ebu Abdullah Muhammed İbnu’l-Arabî el-Hâtimî olduğunu belirtir. Lakabı Muhyiddin (dini ihya eden) ve Şeyhu’l-Ekber’dir (en büyük şeyh). Kendisi, herhangi bir tarikat kurucusu sayılmadığı halde, etkisi yakın çevresini de aşarak, öğretilerini aklî ve felsefî terimlerle açıklayan bütün sufilere ulaşmıştır. O, tasavvuftaki farklı anlayışları ve pisagorizm, simya, astroloji gibi çeşitli esoterik (bâtınî) akımları Kur’an ve Peygamberin sünnetiyle biçimlendirmiş geniş bir senteze birleştirmeyi başarabilmiştir. İbn Arabî’nin babası Ali’nin, İspanya’daki Mürsiye (Mürcia) Kralı Muhammed İbn Said İbn Merdaniş’in yanında çalıştığı söylenir. 567/1172’de Mürsiye Muvahhid hanedanı tarafından fethedilince (babası) Ali’nin ailesi ile Seville’ye göç ettiği ve orada da hükümet işlerinde çalıştığı anlaşılmaktadır.

Hanımının kardeşi Yahya İbn Yegan Cezayir’deki Tlemsen şehrinin kralıdır. Dayısının kral olması onun yüksek bir sosyal zümreden olduğunun en belirgin işaretidir. Dayısı, saltanatının ortalarında dünyevî iktidarı terk ederek bir sufi ve zahit haline gelmiştir. İbn Arabî diğer iki dayısının da sufi olduklarına işaret etmektedir.

İbn Arabî, gençliğinde Seville valisi tarafından sekreter (katip) olarak görevlendirilmiş ve nüfuzlu bir aileden Meryem isimli bir kızla evlenmiştir.

30 yaşında iken İspanya’yı ilk defa terk ederek Tunus’a seyahat etti. 7 yıl sonra, 597/1200’de gördüğü bir müşahedede kendisine doğuya gitmesi söylendi. 599/1202’de Mekke’de hac vazifesini ifa etti. Isfahanlı bir şeyh ile tanıştı ki, genel ve ruhani yönden faziletli, erdemli olan şeyhin kızı (Dante’nin Beatrice’si gibi) Tercümanü’l-Eşvak’ın (Arzuların tercümanı) yazılışında ilhamı oldu.

Mekke’de ayrıca Malatya’lı Şeyh Mecdettin el-Konevî ile tanıştı. İbn Arabî’nin en büyük müridi olan, oğlu Sadrettin el-Konevî henüz doğmamıştır. Mecdettin’in Malatya’ya geri dönüşünde ona yol arkadaşlığı eden ibn Arabî, Musul’da bir süre kaldı. Orada kendisine İbnu’l-Cami tarafından manevi güç verildi. İbnu’l-Cami bu manevi gücü bizzat Hızır’dan almıştı.

İbn Arabî, birkaç yıl boyunca Türkiye, Suriye ve Mısır bölgelerinde ve kutsal Mekke ve Medine şehirlerinde seyahat etti.

608/1211-12’de Bağdat’ta idi. Belki de hilafet sarayına Konya sultanı Keykavus I tarafından elçilikle gönderilmiş olan Mecdettin’in refakatinde oraya gitmişti.

İbn Arabî, bu sultanla iyi geçinirdi, bundan dolayı, ona pratik bir nasihat mektubu da yazmıştı. Selahaddin Eyyübi’nin oğlu olan Halep’in hükümdarı el-Malik ez-Zahir’in de (582/1186-615/1218) yakınıydı. 620/1223’te tamamen Şam’a yerleşen İbn Arabî’ye, Konevi’nin de bulunduğu bir grup mürid, vefatına kadar hizmet etti.

Bazı kaynak eserlere göre İbn Arabî, (Sadreddin) el-Konevî’nin annesi, Mecdettin’in dul eşi ile de evlenmiştir.

O tarihlerde ondan ders alanlar arasında, Şam kralı, Eyyübiler’den Muzafferuddin de vardı. 632/1234 tarihli kıymetli bir belgede, İbn Arabî Muzafferuddin’e (liste halinde 290’ının ismini verdiği) eserlerini okutma müsadesi vermektedir. Aynı zamanda kendi hocalarından 70 tanesinden bahsederek listenin tamam olmadığını kaydetmektedir.

Bu kaynaktan açıkça anlaşılmaktadır ki, tasavvufa dair çalışmalarını tamamlamak için İbn Arabî, Kur’an’ın tefsiri, fıkıh ve özellikle de hadis gibi zahiri ilimleri öğrenerek uzun yıllar ömrünü ilme vermiştir.

İbn Arabî’nin harici hayatında müslüman bir ilim adamına göre bir olağanüstülük yoktur. Onun İslam tarihindeki özel yeri, daha ziyade batıni hayatındaki olaylar, yazdıkları ve mutasavvıflar ile olan karşılaşmalarıyla belirlenmiştir.

Bu açıdan büyük filozof İbn Rüşd ile gençliğindeki karşılaşmanın sembolik önemi büyüktür. Çünkü (bu olay) akılcıların resmi bilgisi ve mistik keşif veya kalb gözü ile ruhi gerçekleri görme arasındaki geniş uçurumu gösterir. Bu ikinci bakış tarzı onun kendi düşünce sisteminin özelliğidir.

İbn Arabî, İbn Rüşd ile karşılaştığı tarihte henüz sakalı çıkmamış bir genç olduğunu söyler ki, bu onun ilmî seviyesi bakımından çok manidardır.

Bazı yazarlar, Futûhât’ındaki muğlak bir pasajdan onun 20 yaşına kadar tasavvufa girmediği neticesini çıkarsalar da, İbn Rüşd ile buluşma kesin olarak onun bu yaşa ulaşmasından önce meydana gelmiştir. O, bunu naklederken, uyguladığı hususi bir amelden (pratik) bahseder.

“İbn Rüşd, halvette Allah tarafından bana verilmiş olan fetihle ilgili olarak kendisine ulaşan şeyden dolayı benimle görüşmek istemişti.” Yalnızca sufiler tarafından icra edilen “halvet”, bir şeyhin irşadı ve izni olmaksızın asla deruhte edilemez. “Fetih”, İbn Arabî ve takipçilerinin eserlerinde, devamlı olarak sufinin asıl hedefi olarak anlatılır.

İbn Arabî’nin en yakın müridlerinden biri olan İsmail İbn Sevdekin, şeyhinin tasavvuf yoluna ilk girdiğinde, seher vaktinde inzivaya çekildiğini ve şafaktan önce fethe vasıl olduğunu nakleder.

“O, halvette 14 ay kaldı ve daha sonra eserlerinde kaleme alacağı herşeyi Allah’ın çok güçlü cezbesi vasıtasıyla aldı.”

Konevî’nin müridi Cendî (700/1300) şeyhinin anlattıklarına dayanarak benzer bir rivayette bulunur. Bu noktalar İbn Arabî ile İbn Rüşd’ün buluşmaları esnasında meydana gelen fikir alış-verişini anlamını açıklamaya yardım eder.

“O bana: “evet” dedi. Ben de: “evet” diye cevapladım. Benden duyduğu sevinç (bana karşı ferahlığı) arttı. Niçin mutlu olduğumu idrak ettiğinde “hayır” dedim. Sıkıldı, rengi değişti ve kendisi hakkında şüpheye düştü. Bana; keşif ve ilahi feyz içinde (sayesinde) nasıl buldun, o bize aklî düşünce (nazar, tefekkür) tarafından verilenle aynı mıdır, diye sordu. Ben de: “evet ve hayır” dedim. Evet ve hayır arasında ruhlar maddelerinden başlar, gövdelerinden uçarlar (ayrılırlar) diye cevapladım.

O, kendi zamanında birinin cahil olarak halvete girdiğini ve benim yaptığım gibi çalışmadan, tartışmadan, araştırmadan veya okumadan halvetten çıktığını görmüş olmaktan dolayı Allah’a şükrediyordu.”

Bu konuda yetkili bazı yazarlar tarafından ileri sürülen İbn Arabî’nin manevi tekamülünün başlamasının, Hızır’ın ellerinde meydana geldiği fikri asılsızdır.

Aslında kendisinin de sık sık ifade ettiği gibi, gayb alemi ricalinden ilk defa Hz. İsa (a.s) ile karşılaşmıştı ve ilk mürşidi Ebu’l-Abbas el Uryabî tamamen Mesih’in ruhi etkisi altındaydı.

Hz. İsa, evrensel velayetin mührü olarak kabul edilir. İbn Arabî de eserlerinin en azından bazı bölümlerinde Muhammedî velayetin mührü olduğunu iddia eder. Böylece ikisinin arasındaki ilişki tesadüfî olmaktan çıkar.

İbn Arabî, hayatının akışını ve öğretilerinin niteliğini belirlemede yardımcı olan sayısız sezgi ve rü’yeti (müşahede) nakleder. Bunların bir kaçı, Endülüs Sufilerinde anlatılmıştır. (Bu kitap) İngilizce’ye de tercüme edilmiştir.

Burada Konevî tarafından anlatılan benzer birkaç rivayete değinebiliriz:

“İbn Arabî bize İlâhî arşı rü’yeti esnasında aldığı bir emir sonucunda doğuya gitme kararı aldığını söyler.” Konevî’nin bu nakli (İbn Arabî’nin) İspanya’yı ilk olarak terk etmeye karar verdiğinde bu seyahati önceden bildiğini açıklar.

Akdeniz’e ulaştığında karşılaşacağı olayların detaylarını bilmeden deniz yolculuğuna çıkmamaya karar verdi. Dikkatini bütün varlığıyla Allah’a doğru çevirdi ve kendisine hayatının sonuna kadar içte ve dışta (enfüsî ve âfakî) meydana gelecek herşey gösterildi. “Sonra rü’yet ve hakka’l-yakin olarak denize açıldım. Bana gösterilen her şey, gösterildiği şekilde noksansız meydana geldi.”

Benzer bir yolla Konevî, büyük velilerin kaderde meydana gelecek şeylerde bilgi sahibi olduğunu yazar. Böylece onlar, varlığı daha önce takdir edilmeyen şeyler için asla dua etmezler. Şeyhimizde yıllar boyunca sayısız şeyler müşahede ettim. O, bana bir defasında rü’yette Hz. Peygamber’in (s.a.s) “Allah senin dualarına daha sen onları ağzından çıkarmadan cevap verir” dediğini söyledi.

Yine Konevî, İbn Arabî’nin Allah’ın ilminin objelerini bizzat o bilginin ontolojik seviyesinde tefekkür ettiğini ifade eder.

O, iç alemini anlamak istediği herhangi bir kişiye dikkatlice bakardı. Sonra onun kabre kadarki geleceği hakkında haber verirdi. Hiç yanılmazdı.

Konu Hale tarafından 29 Temmuz 2015 Çarşamba - 22:22 tarih ve saatinde düzenlenmiştir
Konu İçeriği Düzenlenmiştir.


#2
selenayrabia

selenayrabia

    KD ™ Yakın Arkadaş

  • Üyeliği İptal Edildi
  • Pip*Pip*Pip*Pip*
  • 304 İleti
  • Gender:Female
  • Location:ögrenci
Anlamlı,eğitici paylaşım.

#3
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Konu İçeriği Düzenlenmiştir.




0 Kullanıcı konuyu okuyor

0 Kullanıcı, 0 Misafir, 0 Kayıtsız kullanıcı