İçeriğe git

Welcome to Kadim Dostlar ™ Forum
Register now to gain access to all of our features. Once registered and logged in, you will be able to create topics, post replies to existing threads, give reputation to your fellow members, get your own private messenger, post status updates, manage your profile and so much more. This message will be removed once you have signed in.
Login to Account Create an Account
Resim

Politika Terimleri | A - Z

- - - - -

  • Yanıtlamak için lütfen giriş yapın
Bu konuya 8 yanıt gönderildi

#1
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
A Posteriori

1- Deneyden ve tecrübeden çıkan veya deneyle ve tecrübeyle doğrulanan, doğru olduğu anlaşılan (önerme yahut bilgi).
2- Tecrübeden sonra varolan, tecrübeyle edinilen, tecrübeyle ortaya çıkan (bilgi).

A Priori (Önsel)

1- Deneyden ve tecrübeden bağımsız olarak, başından ve peşinen doğru olan, doğru kabul edilen (önerme yahut bilgi).
2- Tecrübeden bağımsız olarak ve ondan önce bilinen, mevcut olan (bilgi).

Açık Toplum

Yirminci Yüzyılın ünlü liberal filozoflarından K. R. Popper tarafından popüler hâle getirilen (Açık Toplum ve Düşmanları, 1945) ve belirli bir toplum tipine işaret eden bir kavram.

Açık toplumda, toplumun mensupları (vatandaşlar) iktidar yapılarını/yapılanmalarını iktidarın (düşmanca) mukabelesiyle karşılaşma korkusu olmadan açık ve aleni olarak tenkit edebilirler; eğitim endoktrinasyona çevrilmez; toplum devletin engellemesi ve manipülasyonu olmadan doğal yollarla serbestçe gelişebilir; düşünce, inanç ve icraat özgürlüğü azami seviyededir; toplum totaliter yönetimlerde olduğu gibi boğucu bir disiplin içinde tutulmaz.

Açık toplum, bir taraftan iyi bir kamu düzenini, sosyal ahengi ve anayasal demokrasiyi muhafaza ederken, bir yandan da toplumun devletten olabildiğince ve alabildiğince bağımsız olmasına imkân sağlayan bir toplumsal yapılanmadır.

Adalet

Ahlâk, hukuk ve siyaset felsefesinin temci kavramlarından biridir. Plato ve Aristo'dan beridir birçok düşünür müstakil adalet teorileri geliştirmeye çalışmış veya kendi sosyal teorilerinin âdil olduğunu öne sürmüştür. Klasik çağda olduğu gibi modern çağda da, adalet hem "sıradan" insanların hem de derin tefekkür sahiplerinin başlıca ilgi odaklarından biri olma vasfını korumuştur.

Adalet, günlük lisanda, herkesin ve herşeyin yerli yerinde olması; olması gereken yerde olması; herkesin hak ettiğini alması veya herkese hakettiğinin verilmesi gibi anlamlara gelir. Mamafih, bütün bu "tanım"lar aslında birer totolojiden ibarettir; kendi başlarına bir şey ifade etmez, adaletle ilgili bilgi birikiminizi genişletmezler, adalet kavrayışımızı şu veya bu yönde değiştirmezler. Adaletin mahiyetinin daha iyi kavranması ve âdil olanın âdil olmayandan ayırtedilebilmesi için ilâve bilgiye ihtiyaç duyulur.

Toplum hayatının ahlâki ve hukuki alanında adaletin ne olduğunu tespit etmek, ekonomik ve sosyal alanda adaleti aramaya nispetle daha kolaydır. Hemen hemen bütün toplumlarda hırsızlık, saldırı, cinayet gibi fiillerin faillerinin cezalandırılması ve mağdurların ve/veya mağdur yakınlarının zararlarının tazmin edilmesi adaletin icabı olarak görülür. Fakat, kişiler veya gruplar arasında gelir, statü, refah ve mülkiyet dağılımının adaletle ilişkisi derin ve uzun tartışmaları gündeme getirir.

Adalet teorileri veya sosyal-siyasal teorilerin adaletle ilgili görüşleri işte bu alanlarda yoğunlaşır. Adalet teorileri genellikle iki ana gruba ayrılmaktadır. İlki, usuli; ikincisi, sosyal adalettir. Usuli adalet esas olarak liberal, liberal-muhafazakâr ve liberteryen yazarlar; sosyal adalet ise sosyalist, komünist, sosyal demokrat ve bazen muhafazakâr yazarlar tarafından müdafaa edilmektedir. Bu ayrım şu üç temel noktaya dayanmaktadır:

a) Adaletin bir ferdin fiilleriyle mi yoksa toplumsal gruplar arasındaki karşılıklı konumlar ve ilişkilerle mi alâkalı olduğu;
b- Adaletin geriye dönük mü yoksa ileriye yönelik mi olduğu;
c) Adaletin yapılar ve yapılanmayla mı yoksa kurallar ve süreçlerle mi ilgili olduğu.

Usuli adalet teorilerine göre adalet bireylerin faaliyetleriyle ilgilidir; gruplar arası ilişki ve dengelere atfedilebilecek bir değer değildir. Bir ferdin bir başka bireye muamelesinin âdil olup olmadığı o davranışın muhtevasına veya sonuçlarına bakarak değil, davranışın adalet kurallarına uygun olarak yapılıp yapılmadığına bakarak belirlenebilir. Adalet geçmişteki bir adaletsizliği gidermeye yöneliktir; gelecekte yeni bir durum tesis etmeyi hedefleyemez. Bu adalet anlayışı D. Hume ve A. Smith'den F. A. Hayek ve R. Nozick'e uzanan çok güçlü bir düşünce geleneğine sahiptir.

Sosyal adalet teorileri adaleti bireylerle değil toplumsal tabakalar, gruplar veya sınıflar arasındaki ilişki ve mevkilerle bağlantılı bir değer olarak görür. Geçmişe değil, geleceğe yöneliktir; kişiler arasında geçmişte ortaya çıkmış âdil olmayan bir ilişkinin tasfiyesinin yerine gruplar arasında bugün veya gelecekte âdil olduğuna inanılan bir ilişkinin tesis edilmesini hedefler.

Sosyal adalet teorilerine göre adalet beşeri faaliyetlere rehberlik eden soyut kurallarla değil, sosyal grupların ulaşabildiği/sahip olduğu mali ve maddi imkânlarla bağlantılıdır. Bütün muğlaklığına ve zaaflarına rağmen sosyal adalet teorisi de Karl Marx ve John Rawls'un da içinde bulunduğu güçlü bir entellektüel geleneğe sahiptir.

Ahistorik

Bir teori, meşgul olduğu konuyu sanki hiç tarihi yokmuş veya bu meselenin mahiyetinin açıklanmasında onun tarihinin hiçbir önemli payı bulunmamaktaymış gibi ele aldığı vakit, onun ahistorik bir teori olduğu söylenir. Keza, bir terimin kısmen veya tamamen üzerine inşa edildiği bir yaklaşımın (sosyal sözleşme gibi) tarihsel temeli, tarihsel gerçekliği yoksa, o teorinin veya teorinin söz konusu kısmının ahistorik olduğu söylenir.

Marksistler, muhafazakârlar ve son yıllarda komüniteryenler sık sık liberalizmin insan tabiatıyla ve siyasi kurumlarla ilgili görüşlerinin ahistorik olduğunu söylerler. Bundan maksat, liberalizmi, insanın sosyal ve siyasal tabiatını bunların tarihi olarak geliştiği veya tarihi gelişmenin hem politik olarak mümkün olanı hem de politik olarak haklı olanı belirlediği gerçeğine atıfta bulunmaksızın tasvir etmekle/tanımlamakla suçlamaktır.

Marksistler, daha da ileri giderek, ahistorik görüşün kendisinin belirli tarihi durumların ve şartların yansıması olduğunu söylerler. Marksistlere göre bu şartlar insanların evrensel bir insan tipi tahayyül etmelerini mümkün kılar. Bu tahayyülde, aslında kapitalist gelişmenin muayyen bir safhasının ürünü olan bir insan tipi sanla esas, hiç değişmez, ebedi bir gerçekmiş ve her ekonomik ve siyasi sistemin ortak bir özelliğiymiş gibi algılanmaktadır.

Bu Marksist bakış açısının bâzı karışıklıklara yol açtığı görülmektedir. İster insan tabiatıyla isterse bir eşyanın veya hayvanın tabiatıyla ilgili olsun, birşeyin esasıyla ilgili her tanım evrensel geçerliliğe sahip olmalıdır. Aksi takdirde tanım yapılamaz. Bundan dolayı, tekemmül etmiş hiç bir tanım sâdece belirli bir zamana mahsus olamaz.

Eğer zamana bağlı olarak ve zamanın akışı içinde gelişmek insan tabiatının esasıysa, bunun insan tabiatı hakkında zamandan bağımsız bir gerçek olması gereklidir. Bir liberal teori, pekâlâ, ahistorik olma ithamıyla karşılaşmaksızın, temel haklar ve görevlerle ilgili doktrin inşa etmekte zamandan bağımsız bir hakikate dayanabilir.

Akademik Özgürlük

1- Öğretilen veya üzerinde çalışma yapılan şeyi kamuya yararından alâkasız olarak ve konunun biçimine, içeriğine ve konuyla ilgili mütâlâalara dâir -ister devletten isterse başka bir yerden gelen- harici direktiflerle sınırlanmaksızın öğretme, öğrenme ve araştırma faaliyetinde bulunma özgürlüğüdür. Akademik özgürlük araştırma sonuçlarını yayınlama özgürlüğünü de kapsar.

2- Daha özel olarak, akademik özgürlük, bir eğitim kurumunun, öğretilen şeyin ideolojik muhtevası ne olursa olsun, kendi işleyiş kurallarım koyma ve eğitimcilerini ve öğrencilerini seçme hakkını ifade eder. Bu anlamda, akademik özgürlüğün varolup olmadığı veya varolmasının gerekip gerekmediği tartışılan bir konudur. Akademik özgürlük akademisyenlerin hizmetlerini satın alan veya temin edenlerin teslim edilen hizmetin mahiyetini belirleme gücüne sahip olmaması gerektiğini ima eder.

Akademik özgürlük meselesi, akademik müesseselerin kendi kaynaklarını ve öğrencilerim devlet yardımı veya direktifi olmaksızın sağlamalarının gerekip gerekmediği meselesinden ayrı tutulmalıdır. Bir başka deyişle, akademik özgürlük, akademik eğitim ve akademik çalışmalar kamu tarafından finanse edilse bile varolması gereken bir özgürlüktür.

Altyapı

Bir toplumun sosyo-ekonomik temeli... Eytişimsel ve tarihsel özdekçiliğe göre insanlığın ilk hareketi, insanların yaşayabilmek için yaptığı üretim hareketidir. Hayvanlar doğada bulduklarıyla yaşarlar. insanlarsa yaşayabilmek için üretirler. Bu üretim sürecinde insanlar arasında zorunlu ilişkiler kurulur. Altyapı, bu üretim ilişkilerinin tümüdür. Üretim ilişkileri, toplumun ekonomik yapısını meydana getirir.

İnsanların bütün öteki davranışları, bu ilk insanca davranışının üstünde yükselirler. İnsanlar önce yaşarlar, sonra yaşadıklarının düşüncelerini edinirler. Hem de nasıl yasıyorlarsa öyle düşünceler edinirler, bir kulübede bir saraydakinden başka türlü düşünülür. Çiftçi, çiftçi gibi düşündüğünden çiftçi olmuş değildir, tersine, çiftçi olduğu için çiftçi gibi düşünmektedir. Demek ki siyasal, hukuksal, dinsel, felsefesel, estetik, ideolojik vb üstyapı oluşumları hep bu altyapı oluşumuna göre biçimlenir.

Köleci üretim ilişkilerinin, eşdeyişle köleci altyapının siyasal, hukuksal, ahlaksal vb. düşünceleri köleci düzenin gereklerine uygun olarak; feodal üretim ilişkilerinin, eşdeyişle feodal altyapının siyasal, hukuksal, ahlaksal vb. düşünceleri feodal düzenin gereklerine uygun olarak meydana gelir. Altyapı temel belirleyicidir, ama üstyapı da altyapıyı etkiler ve değiştirir. Örneğin köleci üretim ilişkilerinde anamalcı hukukun, anamalcı üretim ilişkilerinde feodal ahlâkın gerçekleşmesi ve geçerliği olanaksızdır.

Metafiziğin sonsuz, saltık, her zaman ve her yerde geçerli sandığı üstyapı oluşumları (siyasa, hukuk, ahlâk, din vb.) altyapı oluşumuna uygun olarak hep değişmiştir ve değişmektedir. Ne var ki bu değişmeler aynı hızda değildir, altyapı değişirken üstyapı kurumları daha bir süre devam eder. Bundan başka üstyapı kurumları bir türden değildir.

Toplumun ilerici yanının üstyapı oluşumları, altyapıyı etkiler ve değiştirir. Buna karşı toplumun gerici yanının üstyapı oluşumları altyapının değişmesine karşı koymaya çalışır, onu engellemeye ve durdurmaya çabalar. Altyapıyla üstyapıdaki değişmelerin birbirine uygunluğu, ancak, sosyo-ekonomik bir biçimin başka bir sosyo-ekonomik biçime dönüşmesiyle gerçekleşir.

Anarko-Kapitalizm

Özgürlükçü-bireyci anarşizm ile saf kapitalizmi birleştirerek savunanların görüşlerini ifade etmek için kullanılan bir kavram. Anarko-kapitalistlerin "liberteryen (liberal) anarşistler" biçiminde adlandırıldıktan da olur. Anarko-kapitalistler devletin varlığının hem ahlâki olmadığına hem de insanlara ve toplumlara faydadan çok zarar verdiğine inanırlar.

Öngördükleri devletsiz sistemde bir kollektif organ (yâni devlet) tarafından yerine getirilen hiçbir hizmet veya onun tarafından üretilen hiçbir eşya yoktur. İnsanların ihtiyacı olan her türlü mal ve hizmetin üretimi, piyasa sisteminin akışı içinde, bireyler ve özel girişimciler tarafından devletin yapabileceğinden çok daha etkin biçimde gerçekleştirilebilir. Murray Rothbard ve David Friedman gibi yazarlar anarko-kapitalizmin en etkili isimleri sayılırlar.

Anarko-Sendikalizm

Ondukuzuncu asrın sonlarında anarşizmin ve sendikacılığın ilkelerinin kaynaşmasından doğan, ilk önce Bakunin'in İsviçreli takipçisi (havarisi) James Guilaume tarafından başı çekilen, daha sonra Sorel tarafından rehberlik edilen ve pekiştirilen hareket.

Anarko-sendikalizm devlet kuvvetinin bütün türlerine muhalefet etmek ve onları tahrip etmek için sendikaların kullanılmasını savunmuştur. Sorel'in düşünce sistematiğinde anarko-sendikalizm şiddete ve sonunda şiddete dönüşecek "genel grev'le neticelenecek olan eyleme dönüştürüldü. Sorel'in felsefesinin, kurulu düzeni yıkmak için organize grupların kullanılmasını savunduğundan, bir anarşizm olmadığını düşünenler vardır.

Anarko-sendikalist hareket sendikaları gelecekteki toplumun çekirdek organları olarak gördü ve sendikaların kapitalist devletin yıkılması için çalışmak üzere kendilerim insicamlı kavga birlikleri olarak hazırlamalarını istedi. İspanya'da pro-Francist sendikacılığın ve Birleşik Devletler'de "Dünya Endüstri İşçileri"nin temelini kurdu, oluşturdu, fakat İngiltere'de mevcut sendika oluşumlarının muhalefetiyle karşılaştı.

Anarko-sendikalizm hareket olarak çökmüş olmasına rağmen idealleri yaşamaya devam etmiştir ve hâlâ endüstriyel eylemin, bu eylemin kendisine yöneltildiği devlet işveren olsa da olmasa da, devletle doğrudan doğruya veya dolaylı bir çatışma olarak görülmesinin mümkün olduğuna inanmaktadır.

Anayasal Yönetim

Bir sınırlı yönetim tarzını ifade eden bir kavram. Anayasal yönetimde bir anayasa ve bu anayasa tarafından tanımlanan bir hukuk sistemi ve idare aygıtları bütünü iktidarın kullanılmasına aracılık eder ve şuurlarını çizer.

Anayasal yönetim olan bir ülkede bir politikacı veya bürokrat anayasayı çiğnediği hâlde iktidara meşru olarak sahip olduğu iddiasında bulunamaz ve bundan dolayı iktidardan uzaklaştırılabilir. Düşünce tarihinde bilhassa Locke ve Montcs-quieu anayasal yönetimi ilk formüle eden filozoflar olarak bilinirler. Mamafih, anayasal yönetim teori ve pratiği onların zamanından bugüne hayli genişlemiş ve zenginleşmiştir.

Siyasal özgürlüğün varlığı (seçme, seçilme, yönetime katılma ve yönetimi denetleme hakları) anayasal yönetimin temel özellikleri arasına girmiştir. Ayrıca, kuvvetler ayrılığı, hukukun hâkimiyeti ve iktidarın meşru ve açık organlar eliyle kullanılması da anayasal yönetimin gerekleridir. Bütün bunları tamamlayacak bir esas unsur, vatandaşların yetkilerini aşanlara karşı hukuki eyleme geçebilme hakkına sahip bulunmaları ve bunun hukuki olarak düzenlenmiş ve garanti altına alınmış olmasıdır.

Bir anayasanın mevcudiyeti anayasal yönetimin ilk (gerekli) şartıdır, fakat bu tekbaşına anayasal yönetimi garantilemez. Bugün dünyada hemen hemen her devletin bir anayasası vardır; lâkin, anayasası olan her ülke anayasal yönetime sahip değildir.

Antropomorfizm

İnsan olmayan, insan dışı varlıklara (meselâ gruplara, hayvanlara) insani özellikler atfetme. Değişik şeyler antropomorfik muameleye tâbi tutulabilir. Bunların insan gibi zeka sahibi olma ve düşünme, muhakeme etme, hareket etme kabiliyetine sahip olduğu ve bundan dolayı övgü, yergi ve eleştiriye mahzar olabileceği, yâni kendilerinin ve onlara atfedilen davranışların ve sonuçların iyi veya kötü sıfatlarıyla vasıflandırılabileceği varsayılır.

"Toplum" kavramı sık sık antropomorfik muameleye tâbi tutulan kavramların başında gelir. Bunun tipik bir örneği, herhangi bir sorundan bahsedilirken, "bu toplumun suçudur, hatasıdır" denmesidir. Toplum, varlığı, özellikleri, sorumlulukları bireysel insan gibi tespit veya tayin edilebilen bir varlık değildir.

Bu ifade aynı zamanda totolojik bir ifadedir; zira, her problem, neticede, toplum içinde ve toplumsal sebeplerle doğmaktadır. Bunun böyle olduğunun söylenmesi bilgi stokumuza herhangi bir şey ilâve etmemektedir.

Aparat (Apparat)

Komünist Parti'nin tam-zaman hizmetçileri sınıfı (apparatchiki, apparatus'a ait olanlar). Sovyetler Birliği'nde Lenin'in "yeni tip parti"sinin ayırdedici bir özelliği olarak gelişmiştir.

Sovyetler Birliği'nde ve Komünist Blok ülkelerinde Komünist Parti'ye sorgusuz sualsiz sâdık profesyonel komünistler, sivil hizmetin özü ve yönetimin Komünist Parti tarafından ele geçirilmesinin ve elde tutulmasının zorunlu aracı olarak kullanılmışlardır.

Apolitik

1- Siyasetle, siyasi süreçlerle ve siyasi olaylarla ilgili olmayan (kişi, grup veya görüş).

2- Bir görüşün, esas (ana) amaçlarının parçası olarak, aracılıklarıyla iktidarın kullanıldığı müesseselerle bağlantılı olarak siyasal düzenle ilgili herhangi bir niyeti ve beklentisi yoksa, o görüş apolitik olarak vasıflandırılır.

Her sosyal değişiklik bu müesseseler üzerinde muhtemelen bazı etkiler meydana getireceğinden ve hatta bu müesseselerin yapısında zorunlu bir revizyonun yapılmasına sebep olabileceğinden, apolitik olduğunu söyleyen (öyle olduğu söylenen) her görüşe politik bir yorum kazandırmak (vermek) mümkündür.

Bazı görüşlere göre, her sosyal eylem veya davranış (hareket) kurulu müesseselerin bir ölçüde tasdikini veya reddini ve ne kadar sığ ve yetersiz olursa olsun bu hareketin veya sosyal eylemin gerçekleştirilmesini sağlayacak olan bu müesseselerle ilgili bazı görüşleri ihtiva eder. Buna göre, politik olmayan niyetlerle yapılan eylemlerle politik sonuçlara yol açması bilinerek ve istenerek yapılan eylemler arasında hiçbir önemli fark yoktur. Bir başka deyişle, her eylem şu veya bu ölçüde politiktir.

Aristokrasi

Aristokrasi, etimolojik olarak "en iyilerin idaresi" demektir. Eski Yunan'da bu kavram aristokrasi kelimesiyle tam olarak açıklanıyordu, fakat bu hükümet şekli Yunanistan'da doğmadığı gibi, oraya has da değildir: bütün toplumların gelişmesinde monarşi yerini oligarşiye bıraktığı veya oligarşinin baskısı altına girdiği zaman aristokrasi ortaya çıkar. Yunanlılarda önceleri "doğuştan soyluluk" söz konusuydu, yani askerlikten toprak sahipliğine geçen "genoi" sınıfının soyluluğu.

Unvanları arasında eupatridai (iyi doğmuşlar) ve hippeis (süvariler) vardı. Fakat aristokrasi, medeniyet ile birlikte gelişti ve çok geçmeden gücünü toprak zenginliğinden çok paradan almağa başladı. Eski ailelerin karşı koymasına rağmen aristokrasi, plutokrasi haline geldi.

Sonunda bu deyim bir soydan çok bir partiyi belirtmek için kullanılır oldu: eski aristokrasinin yönettiği demokratik bir partinin karsısında yer alan oligarklar partisi (meselâ, M.Ö. V. yy, da Atina'da Perikles'in yönettiği parti). Roma'da da oldukça benzer bir gelişme görüldü; oradaki "gentes" patricius'ları (soydan vatandaşlar) Yunanistan'daki eupatridai'nin yerini tuttu.

M.Ö. IV. ve III. yy. larda halk sınıfı (plebler [pleps]) eşitlik hakkını kazanmak üzereyken türedi pleblerin eski patricius'lara katılmasıyla meydana gelen para aristokrasisi, yani senato "nobilitas" ı, Cumhuriyet'in son yüzyıllarına hâkim oldu. Burada da aristokrasi partisinin karşısına, zaman zaman, M.Ö. II. yy. daki Gracchus'lar gibi gerçek aristokratların yönettiği demokratik parti çıktı.

Daha XIV. yy. da Oresme tarafından kullanılan ve Montesquieu tarafından "en iyilerin hükümeti" anlamında tekrar ele alınan "aristokrasi" deyimi Batıda, Fransız ihtilâlinden önce pek yaygın değildi.

Bununla beraber, gelişim genellikle aynıdır: toprak sahibi soylu bir asker sınıfının meydana gelmesi (derebeylikte), sonra bir para aristokrasisinin doğması ve gelişmesi. Fakat Fransız ihtilâli eski çağlardan kalma anılara uyarak, bu terime kötüleyici bir anlam verdi: "aristokrasi", tanımı gereği, doğuştan veya para ile imtiyaz sahibi olan kişilerin ve dolayısıyla zorbaların, "halk" ve "millet" düşmanlarının topluluğu anlamını aldı.

XIX. ve XX. yy. tarihçileri kelimenin Eski Yunan'daki anlamını benimsediler, bu kayramı genelleştirerek başka toplumlarda görülen benzer yapıları da aristokrasi teriminin kapsamına soktular: yunan tarih ve düşüncesine dayanılarak, çeşitli aristokrasi ve aristokratik parti kavramları böylece eskiçağ ortaçağ ve modern çağların ilkel veya ileri toplumlarına uygulandı.

Askeri Rejim

Egemenin siyasi iktidarının onun askeri hiyerarşi içindeki konumuna dayandığı bir rejim. Askeri rejim, en üst siyasi kararların sadece veya büyük ölçüde silahlı kuvvetler mensupları tarafından alındığı rejimdir.

Askeri rejimin -demokrasinin olmayışına ilaveten- en belirgin özelliği sivil haklara ve bireysel özgürlüklere riayet etmemesidir.

Ayrımcılık (Diskriminasyon)

Kişilere ve gruplara gerçekten sahip oldukları veya sahip oldukları varsayılan bir özellikten dolayı diğerlerine olduğundan daha farklı muamele etmek. Farklı muamelenin ille de negatif (negatif ayrımcılık) olması gerekmez; pozitif de olabilir (pozitif ayrımcılık).

İlkinde, muhtemelen, bir haksızlığa uğrama; ikincisinde ise, muhtemelen, bir imtiyaza mahzar olma, imtiyazlı bir konum verilme durumu söz konusudur.

Azınlıklar

Çok sık kullanılan ve fakat kesin bir anlam verilmesi aynı derecede kolay olmayan bir kavram. Genel olarak geniş toplum kesimlerine karşı sayıca az olan grupları ifade etmek için kullanılır. Azınlık olma durumu geleneksel (aristokrasi), sosyo-ekonomik (çok zenginler veya çok fakirler), kültürel (klasik müzik severler), etnik (Kürtler), dini (aleviler) vs. olabilir.

Azınlık olduğu söylenen gruplar ilk bakışta sanıldığı kadar homojen olmayabilecekleri gibi (aleviler içindeki gruplar), bazı azınlık durumları çakışabilir, iç içe geçebilir (alevi Kürtler) veya çatışabilir (etnik aidiyette azınlık, dini aidiyette çoğunluk- sünni Kürtler). Kavram siyaset teorisinde gitgide daha fazla önem kazanmaktadır.

Mesela, demokrasi tanımında halk yönetimi veya halkın çıkarları nosyonlarından ziyade azınlıklara ve azınlıkların haklarının korunmasının vurgulanmasına doğru bir eğilim dikkati çekmektedir. Liberal teori açısından en küçük azınlık bireysel insandır. Dolayısıyla, azınlıkların korunmasına bireysel insandan başlamak lazımdır.



Baas

Yeniden diriliş anlamına (resurrection) gelen Arapça bir kelime. Arap dünyasında hem bir ideolojiyi hem de bu ideolojinin taşıyıcısı olan siyasi partileri adlandırmak için kullanılan bir kavram. İdeoloji olarak, Marksizmin toplumsal analizini pan-Arabizm idealiye birleştirme teşebbüsü.

Baas akımı, İslami referansları dışlayarak veya ikinci plana iterek milli birlikle sosyalizmi kaynaştırma idealini izler. En tipik örneklerine Suriye ve Mısır'da rastlanan Baasçılık, dini inançların gerilemesinden doğan kültürel ve Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından doğan siyasi boşluğu doldurmaya kalkışan bir nasyonal sosyalizme ulaşmıştır.

Pratikte Baascı partiler baskı ve teröre dayanan yönetimlerin araçları olmuşlardır. Bu yönetimlerin başlıca özellikleri şu şekilde tezahür etmiştir: Tek parti rejimi, aşırı yaygın ve güçlü bir gizli polis; işkence ve terör; fiili ve potansiyel muhaliflerin fiziki olarak tasfiye edilmesi.

Baskı Grubu

1- Hükümetin politikalarını veya faaliyetlerini etkilemek amacıyla örgütlenmiş olan daimi ve sistemli olarak bu istikamette gayret gösteren grup.

2- Siyasi yönetimi taleplerinin tatmini doğrultusunda etkileme gücüne sahip çıkar grubu. Tipik örnekleri işçi, işveren ve üreticilerin kurduğu sendikalar ve derneklerdir. Demokratik sistemde baskı gruplarının faydaları ve zararları hakkında devam eden tartışmalar vardır.

Çoğu zaman öyle sanılmasına rağmen, baskı gruplarının sadece ve ille de maddi bir çıkar etrafında teşkilatlanmaları gerekmez. Maddi/mali menfaat yanında (menfaat grupları) (işçi ve üretici sendikaları) bir tutum-tavır etrafında toparlanan insanlardan oluşan basla grupları (dava grupları) (bir dünya görüşünü resmileştirme, bir ahlakı kamu zoruyla koruma amaçlı gruplar) da vardır.

Bileşik Devlet

Bileşik devlet, iki veya daha çok devletin sıkı veya gevşek bağlarla birleşmelerinden meydana gelmiş bir devlet çeşididir. Bu tür devletlerde;yasama, yürütme ve yargı organlarına sahip ayrı devletler vardır. Bileşik devletlerde birden fazla anayasa ve hukuk düzeni yürürlüktedir. Bileşik devletler kendi içinde "devlet birlikleri" ve "devlet toplulukları" olmak üzere ikiye ayrılırlar.

A)Devlet Birlikleri

Devlet birlikleri, iki ayrı devletin ayrılıklarını az çok koruyarak birleşmesinden meydana gelen devlet şeklidir. Şahsi birlik ve hakiki birlik olmak üzere ikiye ayrılır.

1. Şahsi Birlik


Şahsi birlik, iki veya daha fazla monarşik devletin başına aynı hükümdarın geçmesiyle oluşur. Yani aynı şahıs iki ayrı devletin de kralı olursa şahsi birlikten bahsedilir. Şahsi birliği oluşturan iki devlet arasındaki tek birlik kralın şahsı bakımındandır. Kralın şahsı dışında tüm diğer alanlarda, bu iki devlet birbirinden ayrı devletler olarak varlığını sürdürürler. Her iki devlet de, gerek içişleri gerekse dış işleri bakımından bağımsızdır. Her iki devletin kendine has yasama, yürütme ve yargı organları vardır. Şahsi birlik geçicidir. Evlenme ve veraset nedeniyle iki ülke hükümdarlığının aynı kişide birleşmesi sonucu oluşur ve genellikle bir süre sonra ortak hükümdarın ölümüyle sona erer.

2. Hakiki Birlik


Hakiki birlik, temelde bir şahsi birlik olmakla birlikte, şahsi birlikten daha ileri bir aşamadır. Birden fazla devletin, içişlerinde bağımsızlıklarını koruyarak dış ilişkileri bakımından bir devlet oluşturacak şekilde birleşmelerinden meydana gelir. Hakiki birliği oluşturan devletlerin her birinin kendi anayasaları, kendi kanunları kısacası kendi hukuk düzenleri, kendi yasama, yürütme ve yargı organları vardır. Her bir devlet kendi içinde egemen bir devlettir. Ancak, birliği oluşturan devletler dış ilişkileri bakımından bağımsız değildir. Bu devletlerin dış ilişkileri birlik tarafından yürütülür. Bu devletlerin uluslar arası hukuk bakımından ayrı birer kişilikleri yoktur. Hukuki birliği oluşturan devletlerde devlet başkanlığı makamı ortaktır.

B)Devlet Toplulukları

Devlet toplulukları, iki veya daha fazla devletin biraraya gelmesiyle oluşturdukları bileşik devletlerdir. Konfederasyon ve federasyon olmak üzere ikiye ayrılır.

1)Konfederasyon

Konfederasyon, birden fazla bağımsız devletin uluslar arası hukuki kişiliklerini muhafaza etmek şartıyla belli bir amaçla, özellikle ortak savunmalarını sağlamak üzere kurdukları bir devlet topluluğu şeklidir. Konfederasyon, bir antlaşmayla kurulur. Konfederasyona antlaşmayla girildiğinden, konfederasyona üye devletlerin konfederasyondan istedikleri zaman çıkabilecekleri kabul edilir. Yani üye devletlerin ayrılma hakkı mevcuttur.

Konfederasyonu teşkil eden devletler gerek iç, gerekse dış ilişkileri bakımından bağımsız birer devlet niteliğini korurlar. Konfederasyonu bir devlet olarak görmek mümkün değildir. Konfederasyonun tüzel kişiliği yoktur. Konfederasyonun tek organı "Diyet" ismi verilen bir meclistir. Bu mecliste konfedere devletlerin delegeleri vardır. Diyet meclisi, genellikle bu delegelerin oy birliğiyle karar alabilir. Kararları da doğrudan konfedere devletlerde geçerli değildir. Diyet meclisinin kararlarının her konfedere devlet tarafından ayrıca onaylanması gerekir.

2)Federasyon(Federal Devlet)

Federasyon, kendi içlerinde belli bir özerkliği koruyarak iki veya daha fazla devletin aynı merkezi iktidara tabi olmak suretiyle oluşturduğu bir devlet topluluğudur. Federasyonda "fedeal devlet" ve "federe devletler" olmak üzere iki tür devlet vardır.

Federasyonda federe devletler de, federe devletler de birer devlettir. Federe devletler birer devlettir, çünkü; bunların herbirinin kendisine mahsus bir ülkesi, kendisine mahsus bir egemenliği vardır. Federal devlet de bir dvelettir, çünkü;federal devlet de bir ülkeye, bir insan topluluğuna ve bir egemenliğe sahiptir. Federal devlet, federe devletlerin ülke ve insan unsuru üzerinde kuruludur;ancak, federal devlet kendisini oluşturan bu federe devletlerden ayrı bir devlettir. Federal devlet ve federe devletler ayrı tüzel kişiliklere sahiptir. Federasyonda iki ayrı tür devlet olduğuna göre, aynı ülke ve insan topluluğu iki ayrı devlet egemenlğine ve dolayısıyla hukuk düzenine tabidir.



Cunta (Junta)

İktidarı sahip bir grubun veya, daha ziyade, bir idareci subay grubunun bütün yürütme ve yasama faaliyetlerini elinde tuttuğu askeri yönetim.

Çoğulculuk (Pluralizm)

Toplumsal çeşitliliğin doğal ve olağan bir vaha olduğuna inanma: Sosyolojik çoğulculuk. Modern (açık) toplumlarda iktidarın yaygın ve parçalı bir dağılım göstermesi: Siyasi çoğulculuk.

Farklı değer sistemlerinin karşılaştırılabilir olmadığını ve hiyerarşik bir sıraya sokulamayacağını kabul etme: Ahlaki-felsefi çoğulculuk. Bu çoğulculuk anlayışlarının hepsinin siyasi sonucu, devletin belli bir ideolojiyi veya felsefeyi (bir "iyi" anlayışını) benimsememesi, topluma dayatmaya kalkmaması; yani, ideolojik bakımdan tarafsız olması gereğidir.



Konu Hale tarafından 08 Nisan 2015 Çarşamba - 23:03 tarih ve saatinde düzenlenmiştir
Kırık Link


#2
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Davranışsalcılık

Sosyal fenomenleri bir açıklama biçimi. Ortaya çıkmasında pozitivizmin büyük rolü olmuştur. Buna göre, bilimsel açıklamada müesseselerin tasvir edilmesindense, gözlenmeye müsait, gözlenebilir ve gözlenmiş insan davranışları üzerinde durulmalıdır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında siyaset bilimi çevrelerinde çok etkili olmuştur. Bu akım, siyasal çalışmaların vurgulamalarını bu çalışmaların geleneksel ilgi alanı olan hukuki-kurumsal izahlardan ve normatif teorilerden uzaklaştırmaya ve siyasal dünya hakkında fen bilimlerindeki kanuniyetlere benzer genellemelere ulaşmaya çabalamıştır.

Davranışçı yaklaşım, ölçülebilir tavırlar ve gözlenebilir davranışlar hakkında test edilebilir/sınanabilir (doğrulanabilir/yanlışlanabilir) hipotezler (önermeler) geliştirmek amacıyla istatistiki tekniklere başvurmuş ve bu sûrede siyaset incelemelerinin daha bilimsel hale getirildiğine inanmıştır.

Davranışsal siyaset biliminde formel siyasi kurumlar "sistemlere" ve "süreçlere" parçalanır. Bu terim, davranışçılıkla karıştırılamamalıdır. Davranışsalcılık sosyolojik izah tarzlarına yönelirken, davranışçılık daha ziyade psikolojiyle bağlantılıdır.

De Facto

1- Bilfiil, fiilen, hakikatte. Bir şeyin de facto var olması, onun meşruluğuyla ilgili bir tartışma henüz yapılmadığı veya meşruluğu henüz pozitif hukuk tarafından tanınmadığı (hatta bazen reddedildiği) halde var olmasıdır.

2- Bir şeyin de facto var olduğu söylendiğinde, sadece, onun, varlığının meşruiyetiyle ilgili sorular ortaya çıkmadan veya bu tür sorulara olumsuz cevap verilmiş halde varolması kastedilir.

De Jure

1- Hükmen, haklı, meşru olarak. Bir şeyin de jure olarak var olması onun varlığının veya varlığının meşruluğunun pozitif hukuk tarafından tanınmış olarak var olmasıdır.

2- Bir şey de jure olarak varsa onun varlığı hukuki olarak tanınıyor demektir.

Demokratizasyon

1- Oy verme hakkının, seçilme hakkının ve buna benzer siyasi hakların genişletilmesi yoluyla demokrasinin işleme ve etki alanının yayılması.

2-
Demokratik siyasi sistemin bazı metot ve mekanizmalarının, siyasi yönetimin (devletin ve hükümetin) parçası olmamalarına rağmen, çeşitli ve her türden kurumlara ve birliklere -işyerleri, okullar, üniversiteler, dini kurumlar ve mahalli topluluklar gibi- uygulanmasıdır.

Demokratizasyon Batı ülkelerinde önemli bir siyasal harekettir ve çok defa var olan müesseselere saygıyla birlikte yürüyen tedrici bir sosyal reformun temel özelliklerinden biri olarak görülmektedir.

Devlet

Günümüzde en çok kullanılan kavramlardan biri olmasına ve günlük yaşamımızda kolayca algılanabilmesine karşın, "devlet" soyut olarak tanımlanması hayli güç bir kavramdır. Herşeyden önce devlet kavramının biri geniş, diğeri dar olmak üzere iki anlamı vardır. Geniş anlamda devlet, belli bir biçimde örgütlenmiş insan topluluğudur. Dar anlamda ise, bu insan topluluğunun yönetim aygıtını ifade eder.

Devlet, insan topluluklarının ekonomik ve toplumsal gelişmelerinin belli bir aşamasında oluşmuş bir kurumdur. Ne varki, devletin ilk olarak ne zaman ortaya çıktığı sorusu herkesin üzerinde anlaşabildiği bir cevaba kavuşturulabilmiş değildir. Bunun temel nedeni ise, devletin tanımı konusundaki farklı anlayışlardır. Ancak bugünkü unsurlarıyla "modern devleti"in 15-16. yüzyıllarda ortaya çıktığı konusunda genel bir görüş birliği vardır. Bunun yanında devlet olgusuna MÖ. 3000 yılında Mezopotamya'da rastlanıldığına dair görüşler de sözkonusudur.

Devletin ortaya çıkışına dair Siyasal Antropolojinin sağlamış olduğu veriler, devletin kökeni konusunda klasik sosyal kuramcıların evrimci görüşe itibar etmelerine imkan vermiştir. Hem liberal hemde marksist kuramcılara göre, avcılık-toplayıcılık hayat tarzı ortadan kalktıktan sonra tarımın keşfiyle beraber neolitik devrim yaşanmıştır. Neolitik devrimin ortaya çıkardığı önemli bir oluşum, kan bağından kabile hayatına geçişin hızlanmasıdır. Buna paralel olarak da toplumsal karmaşanın artması gündeme gelmiş, giderek giriftleşen sosyal ilişkilerin ortaya çıkardığı problemleri nihai karara bağlayacak siyasal bir organizasyona ihtiyaç duyulmuştur. "Devlet" böylece ortaya çıkmuştır.

Öte yandan devletin doğuşunu bu iki yaklaşımdan farklı açıklayan realist yaklaşımda sözkonusudur. Realist yaklaşımın en tanınmış ismi F. Oppenheimer'e göre:

"Devlet esas itibariyle askeri fetih sonucu, nomadların tarımsal nüfusun yerleşik olduğu alanları fethetmelerini takiben doğmuştur. Devletin sınıfsal niteliği, onu rütbe, mertebe yada mülk farklılıklarına dayanan üst ve alt toplumsal gruplardan oluşan bir hiyerarşik olgu olarak karşımıza çıkarır. "

Buna karşılık çağdaş sosyal kuramcıların hemfikir oldukları husus, devletin oluşumuna yol açan sosyal sürece dair bir genellemenin yapılamayacağıdır. Çünkü;devletin ilk oluşumuna dair örnek olaylar azdır ve bunlar taklit edilemez niteliktedir.

Devletin kökenine ilişkin bu çeşitli yaklaşımların yanında üç temel öğesi sözkonusudur. . Bunlar; "ülke", "insan topluluğu" ve "kurumsallaşmış iktidar"dır.

"Ülke"
devlet iktidarının kullanım alanının sınırlarını belirleyen coğrafi alandır. Bir devletin ortaya çıkabilmesi için bu unsurun varlığı gereklidir. Çünkü belli bir fiziki alana yerleşmemiş bir toplum düşünülemez. Bir ülke -coğrafi alan - üzerinde yaşayan " insan topluluğu"nun varlığı da devletin vazgeçilmez bir öğesidir. Çünkü insnalar olmaksızın bir devletin ortaya çıkması sözkonusu olamaz. Yani insan topluluğu bir devletin var olması için ülkeden de önce bir koşuldur. Devletin son öğesi olan "siyasal iktidar" ise devlet içinde oluşur ve devlet bu iktidarın kullanımı için süreklilik taşıyan siyasi ve hukuki bir örgüte sahiptir. Devlet bu örgüt aracılığıyla en üst hükmetme gücü olarak tanımlanan egemenliği kullanan varlıktır.

Bu üç öğeyi birbirine bağlayacak olursak, şöyle bir tanıma ulaşabiliriz:"Devlet, belli bir ülke üzerine yerleşmiş, zorlayıcı yetkiye sahip bir üstün iktidar tarafından yönetilen bir insan topluluğunun meydana getirdiği siyasal kuruluştur."

Doğal Hukuk

1- Bir metnin kanun (hukukun parçası) olduğuna yönelik ifadelerin ve iddiaların geçerliliğini bir evrensel ahlaka (hukuka) atıfla değerlendiren hukuk doktrini. Doğal haklarla içice geçmiş vaziyettedir.

Dini ve seküler türleri vardır. Doğal hukuk taraftarlarınca doğal hukuk ile pozitif hukuk arasında çoğu zaman bir öncelik sıralaması yapılır ve doğal hukukun daha önce geldiği söylenir.

2- Yasaların geçerliliğini evrensel ahlaki değerlere atıfla değerlendiren hukuk doktrini.



Egemenlik (Hakimiyet)


Orijinal anlamı, üstün, karşı konulması mümkün olmayan, mutlak, denetimsiz otorite olan egemenliğin bugün aynı anlama gelmediği kesin olmakla beraber tam olarak ne anlama geldiği de belirsizdir.

Kavram anlamını daha ziyade Bodin, Hobbes, Rousseau ve Hegel gibi filozofların çalışma ve açıklamalarından almakta ve birkaç alt kavrama bölünmektedir. Hukuki egemenlik, hukukta son ve nihai otoriteye işaret eder.

Siyasal egemenlik, sınırsız siyasi otoriteye, yani emirlerine uyulması için vatandaşlarını zorlayabilme (zor tekeline sahip olma) gücüne karşılık gelir. Harici egemenlik bir devletin uluslararası düzendeki yerine ve bağımsız ve otonom bir aktör olarak davranabilme gücüne işaret eder. "Milli egemenlik" veya "egemen devlet" kavramları bu anlamı yansıtır.

Dahili (iç) egemenlik, devletin toprakları içinde bulunan bütün vatandaşları, grupları ve kurumları bağlayıcı kararlar alma gücünü ifade eder. "Parlamentonun egemenliği" veya "halk egemenliği" terimleri bu anlamı yansıtır. Egemenlik kavramı siyaset teorisinde eski önemini taşımamaktadır ve liberal demokrasilerde "egemenliğin nasıl kullanıldığı" "egemenliğin kime ait olduğu"ndan daha önemli hale gelmiştir.

Endoktrinasyon

Belirli tavırların ve inançların, bireylere, onların entellektüel otonomilerini ortadan kaldıracak ve akli melekelerini kullanmalarını engelleyecek şekilde aşılanması.

Endoktrinasyon ortamlarında eğitim faaliyeti klasik anlamını ve fonksiyonunu yitirir; bütün eğitim faaliyetleri, özellikle metod itibariyle, beyin yıkamaya ve belli inanç ve kanaatleri kişilerin beynine yerleştirmeyi hedef alır.

Bireyler, basitçe, ya söylenenlerden şüphe eder ya da onları dogma olarak kabul eder, benimserler. En ince yöntemlerine totaliter sistemlerde (Alman Nazizmi, Sovyet Sosyalizmi) ulaşmakla birlikte, endoktrinasyon bir ölçüde demokratik ülkelerde ve daha küçük çaplı beşeri birimlerde (cemaat, örgüt vs.) de ortaya çıkabilir.

Eşitlik

Siyaset teorisinde en çok kullanılan ve manası en muğlak olan kavramlardan biri. Kavram, neyin eşitliğinin tartışıldığına bağlı olarak farklı anlamlara sahip olabilir. Temel eşitlik, bütün insanların hayatının eşit ahlaki değere sahip olması anlamında herkesin eşit doğduğu fikrine denk düşer.

Formel eşitlik toplumdaki bütün bireylerin haklar bakımından aynı statüye sahip olduğuna işaret eder. Bunun en belirgin olduğu alanlar hukuki (hukuk önünde eşitlik) ve siyasi (tek kişi tek oy, her oyun eşit olması) eşitliktir. Maddi eşitlik, insanların maddi imkan ve araçlara sahiplikte eşitliği demektir ve bu eşitlik anlayışı genellikle bir otoritenin topluma eşitliği sağlama yolunda müdahalesini ima eder.

Fırsat eşitliği maddi eşitliğin daha mutedil ve daha gerçekleştirilebilir bir yorumu veya alternatifi olarak kabul edilir ve iki türü vardır. İlki ve daha müdahaleci olanı, bireylerin aynı noktadan ise başlamasını, eşit şansa sahip olmasını öngörür. İkinci ve daha liberal yorum, bireylerin kaderlerini takip çaba ve teşebbüslerinin keyfi olarak engellenmemesi, bireylerin bu açıdan bir negatif ayrımcılığa tabi tutulmaması anlamına gelir.

Etnik

Bir kabile. Bir ırk veya benzeri. Etnik gruplar ve etnik azınlıkların varlığı genellikle uzun ömürlü, nesilleri aşan kompleks kan bağlarına, ortak kültüre, dini benzerliğe ve coğrafi aidiyete bağlıdır.

Bir etnik gruba mensubiyet siyasal kurumlar temelinde değil, kan ilişkisi, dil ilişkisi ve dini bağlılık temelinde tanımlanır.

Etnisite

İnsanların bir etnik gruba mensubiyet yoluyla/dolayısıyla sahip oldukları sosyal ve kültürel karakteristikler.

Etnisiteyi kuvvetlendirme ve ona politikada önemli bir yer kazandırma arzusu azınlıklar arasında modern siyasal akımlar doğmasında baş faktördür.



Federalizm

1- İktidarın, merkezi devlet (otorite) ile çevre (federe) devletler (otoriteler) arasında dağılımına dayanan siyasi sistem. Federalizmde kendi başlarına bir siyasi hayatı bulunan ve bu statüleri hukuki olarak ortadan kaldırılamayacak veya merkezi otorite tarafından kolayca değiştirilemeyecek olan birimler (devlet, eyalet, kanton) vardır. Siyasi adem-i merkeziyetçilik. Üniterizmin tersi.

2- Siyasi birlik içinde iktidarın mülki (dikey) veya topluluk temelli (yatay) olarak dağıtılması gerektiği düşüncesi. Federal yapı tek bir federal (merkezi) devletin içinde birden çok küçük devletin (eyalet, bölge, topluluk) varlığı esasına dayanır.

Front Örgütler

Kendilerini gerçekte motive eden, fakat kabul edilmesi/ ettirilmesi zor olan amaçlarını gizlemek için başka ve daha kolay kabul görebilecek amaçları olduğunu ifade ederek faaliyet gösteren organizasyonlar.

Terim genellikle görünüşte liberal, demokrat ve anayasal olan; saygın ve tanınmış üyelere sahip bulunan; fakat fiilen Komünist Partiye sadakat gösteren aktivistlerce kontrol edilen örgütleri tasvir etmek için kullanılmaktadır.

Komintern tarafından bu tür pekçok örgüt kullanılmış ve bu örgütler Sovyetler Birliği'nin dış politika araçları arasında en başarılıları olmuştur. Bu tür örgütler Troçkistler ve ABD'nin CIA'sı tarafından da kullanılmıştır.

Konu Hale tarafından 08 Nisan 2015 Çarşamba - 23:06 tarih ve saatinde düzenlenmiştir
Kırık Link


#3
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Geopolitik

Emperyalist siyasayı coğrafya koşullarıyla haklı göstermeye çalışan kuram. Alman ırkçılığının ve Nazi emperyalizminin sözde düşünsel temellerinden biri olan bu kuram, Alman coğrafyacısı ve siyasacısı Kari Haushofer (1869-1946) tarafından ileri sürülmüştür.

Hitler'in Kavgam adlı yapıtının birçok bölümlerini bizzat yazmış olan Münih Üniversitesi coğrafya Profesörü Haushofer'e göre uluslar, statik uluslar ve dinamik uluslar olmak üzere ikiye ayrılmalıdır. Statik uluslar coğrafyasal yerlerine yerleşmişlerdir, profesörce deyimle, optimum nüfus düzeyine ulaşmışlardır.

Dinamik uluslarsa hızla artan nüfuslarına yaşam alanı bulmak zorundadırlar. Bu yüzden kavgaları olumlu ve zorunludur. Almanya, ancak Rusya'yı eline geçirmekle kendine yaşam alanı açabilir.


Hegemonya

Hakimiyetin zorlayıcı olmayan yönünü ifade etmek için kullanılan bir terim. Egemen grubun bilgi ve değer sisteminin bütün topluma yayılması, nüfuz etmesi.

Hiyerarşi

Sosyal kurum veya statülerin derecelendirilerek sıralanması. Hiyerarşi yapısal veya sabit eşitsizlik yansıtır ve bu eşitsizlik bazı durumlarda bireysel yetenekten bağımsızdır.

Kişi doğuştan gelen özelliklerinden veya içinde kendi iradesinin payı olmaksızın (mesela doğuştan) yer aldığı topluluğun durumundan dolayı belirli bir hiyerarşik konuma yerleşebilir.

Hoşgörü (Tolerans)[/size]

Kişinin, kendisininkinden farklı dini inançlara, ahlaki değerlere, dünya görüşlerine veya cinsi yönelimlere sahip olan başka insanlara müdahale etmekten bilerek veya isteyerek kaçınması eylemi.

Hoşgörü günümüzde liberal toplumları karakterize eden kavramlardan birisidir. Bu toplumlar, birbirinden çok farklı değerleri, inançları, dünya görüşlerini ve bunlarla bağlantılı hayat tarzlarını benimsemiş bireyleriyle büyük bir çeşitlilik arz etmektedir. Liberal ülkeler çeşitliliğin bütün unsurlarının özgürlük ve barış içinde birarada yaşamaları garantisini sosyal düzeyde hoşgörünün içselleştirilmesinde bulmuşlardır.

Hiç şüphesiz bu kolay bir süreç olmamıştır. Hoşgörü, 16. ve 17. yüzyılların Avrupa'yı kasıp kavuran dinsel hoşgörüsüzlüğün trajik sonuçlarının yarattığı bir ihtiyacın ve talebin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. "Hoşgörüyü, neden hoşgörüsüzlüğe tercih etmeliyiz" sorusunun üstünde derinlemesine düşünülmesini gerektiren bu ihtiyaçlar ve talepler, devletin fonksiyonlarının, dini otoriteyle siyasi otorite arasındaki ilişkilerin birey merkezli bir değer örgüsüyle yeni bir şekilde organize edildiği klasik liberal teorinin temel unsurlarının formüle edilmesi için son derece uygun bir zemin teşkil etmişlerdir.

Daha sonraları, kollektivist otoriter veya totaliter akımların neredeyse bütün kıta Avrupası'nda hakimiyet kurması, hoşgörüsüzlüğün dinsel hoşgörüsüzlükten çok daha korkunç seküler formları olabileceğini ortaya koymuş; başka alanlarda da hoşgörü kendini bir ihtiyaç olarak çok kuvvetli bir şekilde hissettirmiştir. Artık sadece dini hoşgörü değil, ırksal, kültürel, cinsel alanlarda da hoşgörü talepleri söz konusudur.

Bunun sonucunda, liberal demokrasilerde ayrımcılık içeren kanunlar hızla ayıklanmaya başlamış; hoşgörü, her geçen gün biraz daha çeşitlenen liberal toplumlarda, hangi gruba yahut topluluğa mensup olursa olsunlar, bireylerin, içselleştirmek durumunda oldukları bir değer veya erdem haline gelmiştir.


İdeoloji

Etimolojik olarak 'fikirler üzerine söylem' anlamına gelen ideoloji sözcüğü, tarih boyunca farklı anlamlarda kullanılmıştır. XVIII. yy. da 'zihinsel olguların bilimi' anlamına gelen ideoloji sözcüğü, Marx'la birlikte 'sahte bilinç' anlamında ve pejoratif bir konotasyonda kullanılmıştır (Domenach, 1995). Daha sonra, global iddiası olan, örgütlenmiş entelektüel sistemleri ifade etmeye başlamıştır.

İdeoloji, sosyal bilimler alanında çok ^kullanılan, fakat az tanımlanmış kavramlardan biridir. Literatürde birbirinden farklı ideoloji tanımları, bulunmaktadır: İdeolojinin ideolojik tanımları, ideolojiyi bilimsel analiz karşıtı olarak konumlayan tanımlar, ideolojinin moda bir sözcük olarak ve eleştirisiz retorik içinde kullanımını temel alan tanımlar (Deconchy), gibi. Mevcut tanımların çoğu, ideolojinin ideolojik tanımlarıdır.

Sosyal psikoloji alanında da farklı ideoloji tanımları olmakla birlikte, bu tanımlar herhangi bir sistematik dünya anlayışına veya doktrinine referansta bulunmamaktadırlar.

Genel bir deyişle ideoloji, insanların, çevrelerindeki sosyal objeler konusunda ürettikleri bilgiler, inançlar ve değerler bütünüdür (Beauvois) veya dünyaya ve özellikle de sosyal etkileşimler dünyasına ilişkin temsillerin ve açıklamaların örgütlenmiş bir bütünüdür (Deconchy).

Bu tanımlardan da anlaşılacağı üzere ideoloji, günlük yaşamda ortaya konan genel değerlendirmelere göndermektedir ve sosyo-kognitif bir sistem olarak değerlendirilmektedir. Bileşik bir kavram olan ideoloji, tutumlar, temsiller, kamuoyu gibi kavramların dahil olduğu ve sınırları netlikle çizilmemiş bir inançlar alanında yer almaktadır.

İdeolojide, bir sosyal objenin betimlenmesi söz konusudur, ama açıklamaların rasyonel veya bilimsel bir doğrulaması/ sağlaması söz konusu değildir. İdeolojinin taraftarları, inançlarının kesinliğini başka zeminlerde (yaşantılar, vb.) sağlarlar. Öte yandan ideolojik bir grupta, etrafında görüşbirliğine varılmış enformasyonlar, genellikle evrensel bir kapsamda algılanırlar.

İdeolojimsi

Genellikle sonuna "izm" aldığı için ideoloji olduğu izlenimi uyandıran fakat ideolojilerin özelliklerine ve fonksiyonlarına tam olarak sahip olmayan fikirler veya fikir demeti.

Bunlar, bu yüzden, genellikle bir ideolojinin yörüngesinde dolanırlar ve söz temel beşeri problemlerden cevapları ideolojiler tarafından verilmesi gerekenlere gelince hangi ideolojiye yakın durduklarını belirginleştirirler. Milliyetçilik (nationalism), feminizm, çevrecilik (environmentalism) ideolojimsilerin en yaygın olanlarıdır.

İktidar (Kuvvet)

Bir muhalefetin varlığına rağmen veya bir muhalefetle karşılaşmaksızın, ulaşılmak istenen herhangi bir sonuca ulaşma yeteneği. İktidar bir derece meselesidir; başkasına şu veya bu ölçüde devredilebilir, sınırlanabilir ve paylaşılabilir.

Rızaya ve zora dayanabilir. Bir tiranın iktidarının rızaya dayanmamasına karşılık, karizmatik bir liderin iktidarı rızaya dayanabilir; buna rağmen ikincinin iktidarı birincinin iktidarından çok büyük olabilir. İktidar etki veya kontrol yoluyla kullanılabilir.

Tartışılmaz bir gerçek olmasından, kolayca anlaşılabilmesinden, uygulanmadığı takdirde mevcut olmamasından ötürü, iktidarı politikanın özü olarak gören birçok siyasi teori geliştirilmiştir. Bu teorilerde iktidarın önemli bir veçhesi, iktidarın transformasyonunda, sınırlandırılmasında ve rasyonalizasyonunda yatmaktadır.

İktidar ekonomik olabilir: Üretim araçlarını etkileme veya kontrol etme gücü (yeteneği). Kişisel olabilir: Her ne amaçla olursa olsun insanları kontrol edebilme ve etkileme yeteneği. Bazı teoriler, özellikle Marksizm, siyasal iktidarın ekonomik iktidarla açıklanabileceğini öne sürer. Diğer bazıları bütün iktidar biçimlerini tek bir şeyin farklı biçimleri olarak mütalaa eder. Bunların hiç biri insan toplumlarındaki iktidar ilişkilerinin açıklanmasında bir diğerinden daha temel değildir.

Siyasal düşüncedeki önemli bir soru, iktidarla otorite arasındaki ilişkiye ilişkindir. Otoriteye sahip iktidarla "çıplak iktidar" birbirinden ayrılır. İlkinde otoriteye ortak bir inanç vardır; ikincisinde bu yoktur, "çıplak iktidar" kanun dışı bir çete tarafından da uygulanabilir.

İlhak

Esas itibariyle uluslararası hukukta kullanılan bir terim olup, bir devletin daha önce egemenliği altında bulunmayan bir bölgeyi/toprak parçasını ele geçirmesini, kazanmasını, topraklarına katmasını ifade etmektedir. İlhak, bütün kullanma, hariç tutma (exclusion), ferağ, temlik ve kamu mülkiyeti haklarını ve diğer hakları ilhakı yapan devlete kazandırır.

İlhak edilen bölgenin sakinlerinin sadakatinin otomatik olarak ilhak eden devlet tarafından kazanıldığı varsayılır. İlhak edilen yerde varolan hukuk sistemi ve mahalli yönetim organizasyonu mevcudiyetini koruyabilir, ancak buna bunlar ilhak eden devletin çıkarlarıyla çatışmadığı sürece müsaade edilir. Bundan dolayı, ilhakın hamilikten (protectorate) veya askeri işgalden ayırılması gerekir.

Bunlar hakim devlet açısından bir egemenlik temditi (genişlemesi-uzatılması) sağlar fakat tam bir egemenlik vermez. İlhak aynı zamanda sömürgeleştirmekten de (colonization) ayrılmalıdır. İlhakta, ilhak eden devletin veya onun vatandaşlarının fiili işgali gerekli değildir.

Uluslararası hukuk çerçevesinde, ilhak, bölgesi tümüyle veya kısmen ilhak edilen devletin rızasıyla veya (daha önceden başka bir devletin elinde bulunmayan bir bölgenin durumunda olduğu gibi) uluslararası toplum tarafından rıza gösterilmesi halinde geçerlilik kazanabilir. İlhak bölgesindeki eski devletin rızası, zorlama altında, sessizce (zımni olarak) ve bir anlaşma biçiminde verilebilir.

Her iki durumda da ilhak edilen bölgenin sakinleri self-determination haklarından mahrumdur. Orijinal olarak ilhak, keşfedilen yeni toprakların keşfi yapan devlete verilebilmesi mekanizması olarak düşünülmüştür; şimdi ise, basitçe, büyük güçlerin küçük güçlerin bölgelerini kendi coğrafyasına katmasının çok sayıdaki yollarından biridir.

İndirgemecilik

Sosyal bilimlerde, fenomenlerin, ilk ve temel unsurlara ayırmaya dayanan bir tahlil yöntemiyle daha iyi anlaşılabileceğini öngören yaklaşım. Karışık ve karmaşık fenomenleri daha alt düzeyden fenomenlerle açıklama yaklaşımı.

Negatif anlamda kullanıldığında, fenomenleri, onların daha alt seviyesindeki basit bir parçadan ibaret sayma, olamayacağı veya olmadığı kadar basitleştirme eğilimi. İndirgemeci yaklaşımlar çoğu zaman totolojik ifadelerin artmasına veya karmaşık sorunların bütünüyle çözülmüş gibi yansıtılmasına sebep olur.

"Otorite yerleşik iktidardan ibarettir", "değerler ideolojiden başka bir şey değildir" ve "hukuk yöneten sınıfın iradesinden başka bir şey değildir" ifadeleri bunun tipik örnekleridir.


#4
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Kamusal Alan

Bütün toplumun ortak iyiliğini sağlamaya dönük tartışma ve etkinliklerin içinde gerçekleştiği sivil hayat alanı. Kamusal alan münhasıran bireysel çıkar ve ilgilerimizden soyutlandığımız ve gönüllü olarak ortak çıkar meseleleriyle ilgilendiğimiz zaman ortaya çıkar.

Kurumsal anlamda kamu alanı, başta parlamento olmak üzere, içinde genel çıkarla ilgili tartışmaların gerçekleştiği kurumsal yapıları ifade eder. Kamusal alanın bir de normatif yönü vardır. Bu da, ortak iyilik ve genel çıkarların hangi normatif esaslara dayandırılması gerektiği ile ilgilidir ve bu normlar kamusal müzakere yoluyla oluşturulur.

Katılım

Sosyal ve politik müesseseler tarafından alınan kararlardan etkilenen kimselerin bu kararların alınmasına (alınması sürecine) katılmasını ifade eden bir kavramdır.

Özellikle 1960'larda yaygın bir şekilde kullanılmaya başlamıştır. Bu fikrin temelinde yatan görüşler şunlardır: Modern kitle toplumlarının hacmi ve karmaşıklık derecesi, siyasi gücün merkezileşmesi, bürokrasinin büyümesi ve ekonomik gücün temerküz etmesi demokrasinin geleneksel güvencelerinin takviye edilmesini ve demokratik usullerin uygulama alanının, insanların hayatlarını etkileyen birçok kararın çok defa gözden uzak ve kolay kolay teşhis edilemeyecek veya hesaba çekilemeyecek (devlet adına, bir mahalli otorite veya bazı geniş gayri şahsi kuruluşlar adına hareket eden) gruplarca alınması eğilimini denetlemek için (kontrol etmek için), genişletilmesini gerektirmektedir.

Katılım düşüncesi demokrasi fikrinin kendisi kadar eskidir. Teorik olarak bu hususta ciddi bir anlaşmazlık olmamakla beraber ilkenin hayata geçirilmesi söz konusu olunca önemli güçlükler belirmektedir. Tanıma tekrar göz atacak olursak ne çetin güçlüklerin ortaya çıktığını daha yakından görebiliriz. Kararların alınmasına "katılmak"tan bahsederken, acaba katılmaktan kastedilen nedir? Oy verme hakkı mıdır, özerk ve sınırlı konularda karar verme hakkı mıdır, veto hakkı mıdır, temsil hakkı mıdır, temsil yetkisi verme veya vesayet hakkı mıdır?

Bunların herhangi birinin veya hepsinin tam olarak katılmaya tekabül edip etmediği tartışmalıdır. Konunun ayrıca kollektif tercihin mahiyetiyle ve geçerliliğiyle de alakası vardır. Katılımdaki pratik amaçlardan biri, alınan kararların onlardan etkilenenlerce kabulünü garanti etmektir. Ne var ki, bu, katılım açısından herşey değildir ve meseleyi sadece bu açıdan görseydik sorun, karar verme süreci sorunundan çok rıza sorunu olurdu.

Katılım tartışmalarının ilginç yönlerinden biri, katılım çağrılarının devlet müesseseleriyle ilgili olmanın ötesine taşınarak, isterse sınırlı ve mahalli olsun, insanların hayadan üzerinde etkisi olacak güce sahip olan müesseselere, özellikle işyerlerinin yönetimine doğru genişletilmesidir.

Mamafih katılımla neyin kastedildiği her zaman yeterince açık değildir, durumdan duruma değişebilmektedir ve benzer çağrılar, okulların, üniversitelerin ve hatta polis teşkilatının ve orduların yönetimiyle ilgili olarak da yapılmaktadır. Katılım çağrı ve taleplerinin en belirgin sonucu, endüstriyel demokrasi denilen uygulamanın doğması olmuştur.

Kleptokrasi

Politik yozlaşmanın hakim olduğu devlet düzeni. Bu düzende, siyasal faaliyetin bütün aktörleri -politikacılar, bürokratlar, baskı ve menfaat grupları ve (bireysel olarak veya grup halinde) seçmenler-siyasal kanallarla kendi faydalarının maksimizasyonu peşinde koşarlar.

Kollektif Tercih

Değişik bağlamlarda kullanılan ve farklı teorilerle ilişkilendirilen ve bu yüzden anlamı hayli müphemleşen bir siyaset/iktisat teorisi/kavramı. Bu teoriler iki kümede toplanır:

1- Sosyal tercih teorileri. Bu teoriler sosyal tercihleri bireysel tercihlerden türetmeye çalışır ve bunu sosyal tercihleri bireysel tercihlerle haklılaştıran ilkelere uygun olarak yaparlar.

2- Kollektif eylem teorileri. Bu teoriler grupların kendi ilişkilerini/işlerini (affairs) düzenleme ve grupların eylemlerinin grup üyelerinin eylemlerinden çıkma (belirme) yollarını tasvir etmeye teşebbüs ederler.

Birincisi, mantığa, siyaset felsefesine ve refah ekonomisine bağlı normatif bir çalışmadır. İkincisi, kısmen tasvir edici, kısmen normatif ve sosyoloji ve siyaset bilimine ait olan bir çalışmadır. Bununla beraber, bu ikincisi, çalışma alanında tasvir normatif sorulara cevaba dayandığı ölçüde -yani bir tercihin bir grup tarafından yapılmış bir tercih şeklinde tasvir edilmesinin, kısmen, bu tercihin grup üyelerinin seçimleriyle bağlantılandırılarak haklılaştırılıp haklılaştırılamaması ölçüsünde sosyal tercih teorisiyle çakışır.

Dolayısıyla, burada mütalaa edildiği şekliyle ikinci teori şu tür sorularla meşgul olur: Belirli bir tercihte (kararda) çıkarı olan insanlar aynı zamanda bu kararı nasıl etkilerler? Ve, ne zaman bir karar, gerçekten, bir grup içindeki bazı birimlerin, bireylerin veya baskı gruplarının kararı olmaktan ziyade o grubun kararıdır? Birçok bakımdan ikinci soru en ilginç sorudur, çünkü, bu sorunun açık bir cevabı yoksa, siyaset teorisinin en önemli sorularının bazılarının da açık cevapları yoktur. Bundan dolayı, kollektivizasyonu savunanlar üretim araçlarının kollektif kontrolünü görmek isterler, ki bu, eylemlerin ne zaman gerçek bir tercihten çıktığını ve bu eylemlerin ne zaman zorla uygulanacağını belirlemeyi içerir.

Pratikte aşağıdakilerin hepsi kollektif tercih olarak adlandırılmaktadır: Bir politbüro tarafından gizlice oluşturulan devlet kararları; açık toplantılarda aktif seçkinlerin oyları; blok oylar; bazı gruplar adına, fakat onlara danışılmadan alınan kararlar vb. Bir örnek olarak Sendika Konfederasyonları kongrelerinde alınan kararlara bakalım. Her delege, sendikasının hacmine göre ağırlığı olan (tartılan) bir oy atar, bundan dolayı, sendikaların çoğunluğuna ters bir kararın onların "çoğunluk oyu"nun otoritesi ile alınması mümkündür. Bu şekilde alınan bir kararın, sendika hareketinin bütünü tarafından oluşturulan bir "kollektif tercih" olduğu söylenebilir mi?

Bu soru, burada normatif ve tasviri soruların ne ölçüde belirdiğini gösterir. Fransız filozof Rousseau, genel irade ile herkesin iradesinin çakışmasının gerektiğini söyleyerek bir ayrım yaptı. Genci irade grup tercihlerinde açıklanan iradedir; herkesin iradesi ise, çeşitli bireysel tercihlerin toplanmasıyla elde edilen, ulaşılan iradedir. Bazı kimseler, yalnızca, eğer bir grubun üyelerinin birliğinden farklı yeni bir tür birlik anlamında bir genel irade varsa gerçek kollektif tercihlerin olabileceğini öne sürerler. Böyle bir birim kurmak için bir anayasa gereklidir ve kollektif tercihin varlığının gerçek testi bu anayasanın tabiatında (mahiyetinde) yatar.

Bunun tersine, bazı bakımlardan herkesin iradesini ifade ederken, bireysel tercihlerin bir sonucu olarak (doğan) ve gerçekten bir genel iradenin açıklanması olmayan şeylerin (varolduğu) görülmektedir. Bu, sonuç bir anayasadan değil, bir mekanizmden kaynaklandığı zaman olabilir. Bundan dolayı, mesela, klasik iktisatçılar tarafından algılandığı biçimiyle pazar sistemininde malların (commodities) fiili davranışı alıcılar ve satıcılar tarafından verilen her karardan etkilenir ve onların hepsi (tamamı) tarafından belirlenir.

Kollektivizasyonun bazı savunucuları, buna bir anayasa tarafından, yani, toplumun üyelerinin rıza göstermiş olabileceği bir kurallar sistemi tarafından aracılık edilmiş olsaydı, sadece bunun kollektif bir tercih olabileceğini iddia ederler. İnsanların, pazar mekanizmasına tabi olup olmama konusunda bir tercih hakkına sahip olsalar, pazarı reddedeceklerini ve kendi kararları pazarın davranışını belirlemesine rağmen, pazarın varlığının insanların kararı olmadığını söylerler.

Konsensüs (Mutabakat)

Temel ilkeler veya meseleler hakkında, artık teferruatla uğraşmaya geçmeye yetecek veya teferruatla meşgul olmayı gerektirecek derecede uzlaşma.


Mahkumların Dilemması

Oyun teorisinin bir versiyonudur ve özellikle siyasal karar almanın zorluklarını teşhir eden bir örnektir.

Oyun teorisi, iki veya daha fazla sayıda insanın, çıkarlarının kısmen de olsa çatıştığı şartlar altındaki rasyonel davranışlarıyla ilgili bir teoridir. Çıkar çatışması söz konusu olduğundan, bir davranış stratejisi belirlerken, her oyuncu rakiplerinin reaksiyonunu dikkate almalıdır.

Mahkûmların dilemmasındaki oyun şudur: Birlikte suç işleyen (soygun ve cinayet) iki kişi gözaltına alınır ve ayrı ayrı hücrelerde fakat aynı anda sorgulanırlar. Kendilerine dava açıldığında soygundan, veya, içlerinden biri itirafta bulunursa, cinayetten mahkûm edilebilirler. Polis her birine eğer cinayeti itiraf ederse kendisine yönelik her iki iddianın da düşürüleceğini vaad eder ve böylece sorgulama devam eder. Her ikisi de tek tek cinayeti itiraf ederse her biri cinayetten bir ölçüde azaltılmış ceza alırlar (mesela, onar yıl).

Hiçbiri itiraf etmezse cinayetten değil soygundan ceza alırlar (ikişer yıl). Her biri, eğer diğeri itiraf ederse kendisinin de itiraf etmesinin kendisi için iyi olacağını ve keza diğeri itiraf etmese bile kendisinin itiraf etmesinin iyi olacağını düşünür. Dolayısıyla her ikisi de itiraf eder ve bu her ikisi için de daha kötü bir sonucun ortaya çıkmasına yol açar (yirmişer yıl). Bu oyun silahlanma yarışına, denizlerde aşırı balık avlamaya ve diğer birçok sosyal olaya uygulanmıştır. Buradaki espri, rasyonel bireysel kararların ters/olumsuz etkilerine/sonuçlarına işaret edilmesidir.

Açıktır ki, zanlılar, işbirliği yapmaları ve sessiz kalmaları halinde kısa mahkûmiyetler alacaklardır. Bu tür bir işbirliği için gerekli karşılıklı güven dilemmanın tekrarlanmasıyla ve aldatmanın cezalandırılmasıyla gelişir. Oyuncuların mukabelede bulunma istekliliği, tehditler ve inatçılık oyun teorisinin ve oyun oynamanın önemli yönleridir.

Meritokrasi

Meziyet sahiplerinin yönetim işini yerine getirmesi. Buna göre, meziyet, çoğu zaman, akıllı ve gayretli olmaktır. Bu terim, bazen, sosyal konumların kabiliyet ve sıkı çalışmayla belirlendiği toplumsal yapı (toplum) için de kullanılır.

Meşruluk

Yönetilenlerin, yönetenlere (siyasi iktidara) itaat edilmesi ve onun koyduğu kurallara uyulması gerektiğine olan inancı.

Toplumun yönetime rıza göstermesi itaat etmesi durumu. Yönetilenlerin siyasi iktidarın bağlayıcı kollektif kararları almaya hakkı olduğuna inanmaları durumunda o iktidar yönetilenler nezdinde meşrudur.

Meşruluk çoğu zaman kanuniliği de kapsar ama kanuniliğin her zaman meşruluğu sağlamaya yeterli olması söz konusu değildir.

Militarizm

1- Amaçların askeri araçlarla elde edilmesi. Askeri fikir, değer ve pratiklerin sivil ve siyasal toplumun birçok alanına yayılması, sirayet etmesi

2- Ulusal amaçların askeri güç kullanımı yoluyla elde edilmesi düşüncesi. Kültürel veya ideolojik bir fenomen olarak militarizm askeri olana öncelik, askeri öncülük ve askeri fikir ve değerlerin bütün bir toplumda yayılması durumunu ifade eder.

Militarist kültürlerde ordu, barış zamanlarında ve ilgisiz alanlarda bile, övgü ve takdirin başlıca hedefi ve kaynağıdır; askeri sembol ve uygulamalara özel ve üstün bir önem atfedilir; üniformalıların görüş, eylem ve açıklamalarına, bunların muhtevalarından dolayı değil, sahiplerinin üniforma taşıması yüzünden sivillerinkinden daha fazla ve daha üstün bir değer biçilir.

Modernite

Modern terimi ilk kez Rönesans döneminde Antik dünya ile modern dünya arasındaki farklılığı vurgulamak için kullanılmıştır.

Terim Aydınlanma döneminin ürünüdür ve ilk defa açık biçimde Rousseau'nun yazılarında kullanılmıştır. İki anlamı vardır: İlki, Batı medeniyetinin bir devrini tasvir etmesidir; ikincisi, bir stil veya tarzın tasvirini yapmasıdır. İkinci anlamında modernizm kavramıyla da ifade edilir. Genellikle Avrupa toplumlarının sekülerleşmesiyle, bilime atfedilen önemle, geleneksel otoritenin yerinin hukuki-rasyonel otorite tarafından alınmasıyla içice görülür.

Modernitenin Aydınlanma içindeki gelişimi Fransız ihtilaliyle ilk büyük felaketini yaşamış ve toplum mühendisliğine dayanan projeler ihtilal ve sonrasında 14 milyonluk nüfusun 2 milyonunun telef edilmesine sebep olmuştur. Modern periyodun bir diğer tipik özelliği, entellektüellerin toplumu yönetme hakkına sahip olduklarına inanmaları ve bu inancı haklılaştırmaya yönelik çeşitli siyasal teorilerin/felsefelerin doğmasıdır.

Modern entellektüel ilerlemeci teorileri hep sevmiş ve tarihin gelişme kanunlarını keşfettiğine ve yeni bir oluş için topluma rehberlik etmesinin ihtiyaç olduğuna inanmaktan haz almıştır. Bu hal, genç Hegelciler ile Marx ve Marksistlerde bilhassa belirgindir.

Müdahaleci Yargı

Yargı denetiminde, özellikle de yasaların anayasaya uygunluğunu denetlerken, yargı organlarının, teknik-hukuki mülahazaların ötesine geçerek, yasama organının politik tercihlerini etkisiz kılmaya istekli olması durumu.

Yargının, "hukukun ne olduğu"nu söylemekle yetinmeyip hukukun ne olması gerektiğini belirlemeye (hukuku yaratmaya) ve politikaya hukuki işlem görünümü altında karışmaya kalkışması. Yargının kendi kendini uygun ve meşru görev alanıyla sınırlamasının (yargıda otosınırlamanın) (judicial self-restraint) zıddı.


Nomotetik

Bir nomotetik yasa, zamandan ve durumdan bağımsız olarak, onları hesaba katmaksızın, evrensel biçimde geçerli olan bir düzenlilik ifadesidir. Bu yasa, kendisinden gelecek olaylar hakkında öngörülerin çıkarsanabileceği bir nedensellik ifadesidir. Sosyal bilimlerde yalnızca iktisat teorisi nomotetik yasalar geliştirmiş olma iddiasında bulunabilmektedir.

1- Normatif ifadeler, gerçekleri veya olguları tasvir etmeyen, davranışlar için biçim ve standart koyan ifadelerdir. Normatif ifadeler genellikle ahlaki standartlarla ilintili biçimde kullanılmakla beraber, ille de böyle olmaları gerekmez. Legal kurallar belirli davranış biçimlerini mecburileştirme anlamında normatiftirler, fakat her halükarda ahlaki olmaları şart değildir.

2- Neyin olduğunun tasvirinden ziyade neyin olması gerektiğiyle, neyin olmasının lüzumlu ve iyi olduğuyla ilgili bir ahlaki ölçüt koyucu, belirleyici.

Konu Hale tarafından 08 Nisan 2015 Çarşamba - 23:16 tarih ve saatinde düzenlenmiştir
Kırık Link


#5
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Ortak Hukuk

Daha ziyade Anglo-Sakson hukuk dünyasına ait olan ve bu (İngilizce konuşulan) dünyadaki hukuk sistemini dünyanın geri kalan kısımlarında uygulanan "sivil hukuk" (civil law)tan ayırmak için kullanılan bir hukuk terimi. Sivil hukuk sisteminin tersine, common law hukuk sistemleri Roma hukukundan etkilenmiştir.

İngiliz hukuku, adetlerden tedricen gelişmiş ve vakaların üst üste eklenmesiyle büyümüştür. Dolayısıyla, common law'un ağırlıklı kısmı yargıçlar tarafından, daha öncesinden benzer bir durumla ilgili bir hüküm yoksa, adalet ölçüleri dikkate alınarak ulaşılan kararlardan/yorumlardan/içtihatlardan oluşmuştur.

Otorite

Bir iktidar türü. Meşru iktidar. Başkalarının davranışlarını etkileme gücü. Otorite, iktidardan farklı olarak, bir zorlama veya manipülasyondan ziyade kabul edilen bir itaat yükümlülüğü fikrine/duygusuna dayanır. Bir kimsenin otorite sahibi olmak için iktidar sahibi olması gerekmez. İktidar de jure ise otorite de facto'dur. Otorite iktidarla beraber de iktidar olmaksızın da varolabilir.

Otorite hem normatif hem tasviri anlamda kullanılabilir. Normatif anlamda "yönetme hakkı"na işaret eder ve moral (ahlaki) bir iddia halini alır. Burada otoriteye itaat edilmesi itaat (iktidar durumunda olduğu gibi) etmek mecburiyetinde olunmasından daha önemlidir. Tasviri olarak ele alındığında, otorite, siyaset bilimcilerin ve sosyologların yaptığı gibi, halkın otoritenin haklılığı konusundaki inancıyla meşgul olunur. Bu haklılık inancının nereden ve nasıl geldiği, sonucu değiştirmeyecek olması anlamında önemli değildir.

Sosyal düşüncede en çok bilinen ve atıf yapılan otorite tiplemesi sosyolog Max Weber'e (1864-1920) aittir. Weber üç çeşit otorite ayırt etmiştir. Geleneksel otoritenin temelleri tarih ve gelenektedir. Karizmatik otorite kişinin sahip olduğu veya sahip olduğuna inanılan (karizmatik) karakter özelliklerinden kaynaklanır. Hukuki-rasyonel otorite gayri şahsi bir kurallar dizisine ve işleyişi bu kurallara göre olan bir (devlet) birimine dayanan otoritedir.

Otoriteryenizm

1- Bir siyasi bakış ve idare tarzı. Yukarıdan aşağı empoze edilen bir merkezi otoritenin gerekli veya arzuya şayan olduğuna inanma. Toplumu bir merkezi otoritenin kontrolünde tutma isteği ve bireylerden bu otoriteye sorgusuz sualsiz itaat talebi.

2- Genellikle bir liderin veya küçük bir grubun siyasal süreci kendi tekeline aldığı ve yönetilenlerin rızasına dayanmaksızın iktidarını keyfi olarak kullandığı siyasi sistem.

Totaliterizmden farklı olarak, otoriteryen sistemlerde yönetici grubun iyi işlenmiş, kapsayıcı bir ideolojisi yoktur ve, genellikle, siyaset üzerinde iddiada bulunmadığı sürece sivil güçlerin varlıklarını sürdürmesine müsamaha gösterilir.

Özerklik

1) Muhtariyet. Kendi kendini yönetme. Bir kimsenin, dışarıdan gelen bir müdahaleden veya mutlak belirleyicilik vasfına sahip bir tesirden bağımsız olarak kendi hayatını çekip çevirmesi.

2) Bir ahlak felsefesi terimi. Bireylerin ilkeler dışında herhangi bir şeyden etkilenmeden yargılara ulaşabilme kapasitesi. Özerklik ile bireyin dışındaki, harici otoriteler arasında bir zıtlık vardır. Özerk insan doktrini sosyal felsefede bireylerin kendi kendilerine karar almaya yeterli hale gelmeleri için, ekonomik kaynakların yeniden dağıtımını ve sosyal yapılara (gelenek, adet vs.) müdahale edilmesini gerektirebilir. Bu sayede insanların kararlarının zıt ve olumsuz yapıların ve ekonomik şartların etkisinde kalmaktan kurtulacağına inanılır.

3)
Özerklik, zaman zaman, kurumlar için de kullanılan bir kavramdır. Bu durumda, bir kurumun idari yapılanma içinde hiyerarşik olarak bağlı olduğu ana/merkez kurum(lar) karşısında, idari ve mali alanda nisbi bir bağımsızlığa sahip olması, faaliyetlerini ve işleyiş biçimini seçmekte, gelirlerini nasıl harcayacağını belirlemede ve iç işleyişinde kısmi bir özgürlüğe/serbestliğe sahip olması durumuna işaret eder.

Özgürlük

Başkalarının, fakat özellikle devletin keyfi müdahalelerinden masun olma. Bireylerin, başkalarına bir insan hakkı ihlali yoluyla zarar vermedikçe, istedikleri kararları alabilecekleri ve istedikleri gibi yaşayabilecekleri bir özel alanlarının olması. Bir birey, yapmak istediği bir şeyi yapması önlenmediği veya onu yaptığı için cezalandırılmadığı yahut yapmak istemediği bir şeyi yapmaya zorlanmadığı veya onu yapmadığı için cezalandırılmadığı takdirde özgürlüğe sahiptir.

Bu özgürlük anlayışına negatif özgürlük de denir. Geniş anlamda liberal gelenek içinde yer alan her çizgi, negatif özgürlüğün asıl ve/veya yeri pozitif özgürlükle ikame edilemeyecek olan özgürlük olduğunu kabul eder. Negatif özgürlüğün sınırı, teorik olarak, J. S. Mill'den kaynaklanan "zarar ilkesi" tarafından çizilir. Ancak, zaman içinde bu ilke işlenmiş ve "bir hak ihlali yoluyla zarar ilkesi" haline gelmiştir.

Pozitif özgürlük bir bakıma negatif özgürlüğü tanımlama ve geliştirme, bir bakıma onu tasfiye etme amacıyla/güdüsüyle gelişmiş/geliştirilmiş bir özgürlük kavramıdır. Buna göre, negatif özgürlüğe teorik olarak veya kağıt üzerinde sahip olmak fiilen özgür olmayı garantilemez. Negatif özgürlüğü kullanmak için gerekli mali imkanlara/somut araçlara sahip olmaya/oldurtulmaya ihtiyaç vardır. Bunun sorumluluğu genellikle devletin omuzlarındadır. Dolayısıyla, parası/mali gücü olan özgürdür. Olmayanlara devlet bunları sağlamak suretiyle özgür olma imkanı verebilir.

Pozitif özgürlüğün (bedeni) kabiliyetle (ve yeterlilikle), akli davranmakla (rasyonellik) ve siyasal katılımla (siyasi) ilgili yorumları da vardır. Mamafih, tecrübe pozitif özgürlüğün hiçbir şekilde negatif özgürlüğün yerini alamayacağını kanıtlamıştır.



Paternalizm (Babacılık)

1- Bir yönetim ilişkisi ve beşeri münasebet türü. Yönetim ilişkisi olarak devletin (veya yöneten gücün) bir toplumun veya bir milletin ihtiyaçlarını bir babanın çocuklarının ihtiyaçlarını karşılaması gibi karşılaması veya o milletin hayatını babanın çocuklarının hayatını düzenleyişi gibi düzenlemesi iddia ve girişimi. Bu terim aynı zamanda halkı (veya diğer insanları) çocuklar gibi bir dış otorite ihtiyacı içinde bulunan, aciz ve kendine yetersiz gören tavra işaret etmek için de kullanılır.

2-
Baba ile çocuklar arasındaki ilişkiye benzer biçimde, aşağıdakilere rehberlik edilmesi ve aşağıdakilerin desteklenmesi için yukarıdan otorite uygulanması. Bu otorite iyi niyete dayalıdır ve onun aşağıdakilerin iyiliğini amaçladığına inanılmaktadır.

3- Baba ile çocuğu arasında olduğu varsayılan ilişkideki gibi, siyasi iktidarın, kendi başının çaresine bakamazlarmış gibi, vatandaşlarının iyiliğine olacak şekilde hareket etmesi. Paternalizm yurttaşları ergin ve özerk olarak görmediği, kendi iradelerine aykırı olsa bile onlar adına hareket etmeyi uygun gördüğü için otoriteryen bir doktrindir.

4-
Daha makul bir türünde yumuşak paternalizm adını alır. Yumuşak paternalizm, çocuklar veya akıl hastaları gibi iradi seçim yapmaya muktedir olmayan kimselere müdahale etmektir.

Patriarşi

Babanın yönetimi. Patriarkal yönetim. Babanın/kocanın ailede hakimiyeti ve kadının ve çocukların babaya tabiliği. Daha genel. anlamda erkek(lerin) yönetimi. Toplumda erkeklerin hakim, kadınların tabi konumda olması. Monarşide mirasın erkek çocuklar hattında bırakılması.

Patrimoni

Patriarkal yönetimin bir siyasi/idari cihaz geliştirmesiyle ortaya çıkar. Ataların mülkiyet ve imtiyazlarını ve monarşide monarkın siyasi otoritesini miras yoluyla bırakması.

Plebisitçi Demokrasi

Yönetenler ile yönetilenler arasında aracısız bir şekilde işleyen ve "plebisit"lerle gerçekleştirilen demokrasi biçimi.

Görünüşe göre bir tür dolaysız demokrasi modeli olmakla beraber, yönetenlerin, duygularına ve önyargılarına hitap etmek suretiyle halkı manipüle etmelerine imkan vermesi bakımından eleştiriye açıktır.

Plütokrasi

Zenginler (zenginlik) tarafından yönetim. Devlet görevlerinin, gerek (ya) onları elde etmenin, gerekse (ya da) onları el altında tutmanın, bunları yapmanın gerektirdiği masrafların çok yüksek olması yüzünden, yalnızca hatırı sayılır bir ölçüde zenginlik sahibi kimseler tarafından yerine getirilebilecek bir şekilde ayarlandığı (başında, daha kuruluştan itibaren veya zamanla amaçlanılmadan öyle olduğu) yönetim-hükümet biçimidir.

Plütokrasi, bir devlet görevini el altında tutmanın, o görevde bulunmanın zenginlik elde etmenin yolu, aracı olduğu yönetim biçiminden ayırılmalıdır. ABD demokrasisi plütokrasi olma yolunda bir eğilime sahiptir. Halbuki plütoktarik olmayan demokratik merkeziyetçilik sistemi önemli devlet görevleriyle mühim miktarda zenginlik elde edilmesine meydan verir. Bu tanıma tamı tamına uyan bir örnek bulmak zordur.

Fransa'da Louis Philippe yönetimi (1830-48) altında yüksek ölçüde mülkiyet sahipliğine dayanan kiralama yöntemi ve ABD'de 19. asrın son yıllarındaki Amerikan politikasında zenginlere açık görevler, roller bu toplumlara kısmi bir plütokratik nitelik kazandırmaktadır.

Polis Devleti

Kendisini hukukla bağlı saymayan, toplumu keyfi biçimde ve sık sık şiddete başvurarak yönetmeyi temel politika olarak benimseyen yönetim biçimi. Polis devletinde polis kamu düzenini sağlamak için hareket eden bir güç olmaktan çok egemen elitin hakimiyetini korumak üzere hareket eder.

Polis devletinde sistemin dengesi polisin sıradan vatandaşı gözetlemesine dayanır veya öyle olduğu düşünülür ve polis teşkilatına bunun gerektirdiği güç/yetki verilir. Polis teşkilatı iyice şişer, gizlice çalışır ve suçlama olmaksızın göz altına alma/tutuklama; izinsiz arama; haberleşmeleri önleme, mektup açıp telefon dinleme, email kontrol etme, hiçbir suçu olmayan vatandaşları fişleme; vatandaşlar hakkında dosyalar hazırlama gibi yöntemleri kullanır.

Bu yöntemler genelde hükümete ve demokratik iktidar sahiplerine fiili veya potansiyel muhalefeti peşinen engellemeye yöneliktir. Bu sayılanları yapma yetkisi polise yasal olarak verilmemiş olabilir, ama öyle olması onların yapılmasını engellemez, zira polis devletinde hukukun hakimiyeti yoktur.

Pozitif Hukuk

Hukukun parçası (kanun) olduğu iddia edilen şeylerin öyle olup olmadığını, onların muhtevasına veya herhangi bir ahlaki ölçüte bakarak değil de, gözlenebilir bir kaynağa, mesela, bir egemene (demokrasilerde parlamentoya) veya bir anayasaya dayanıp dayanmamasına bakarak belirleyen bir hukuk doktrini.

Değişik türleri vardır. En iyi bilinenlerden biri H. Kelsen'in ünlü teorisidir. Kelsen bütün hukuk sistemini bir temel hukuki normdan türetir.

Proleterya Diktatörlüğü

Kapitalizmin çöküşü ve komünizmin kuruluşu arasındaki geçici sosyalist safhaya işaret eden Marksist terim. Marksizme göre, bu ara safhada iş-çi sınıfı diktatörlüğü kurulur ve bu geçici devlet komünizme geçiş şartlarını hazırlar. Şüphesiz, bu kavramda bir çelişki vardır.

Diktatörlük, doğası gereği, bir azınlık tahakkümüdür. Sosyalist bir ülkede nüfusun neredeyse tamamı proletarya olacağına göre proletarya diktatörlüğünde kimin kim üzerinde diktatörlüğünün söz konusu olacağı teorik olarak muammaya dönüşür. Pratikte ise, proletarya diktatörlüğü bir sivil/askeri bürokratik aparatta desteklenen dar bir politikacı sınıfının topluma mutlak tahakkümü olarak tezahür eder.



Rasyonel Tercih

Rasyonel tercih siyaseti inceleme yollarından/ teorilerinden biridir ve üç ana parçayı kapsar: Kamu Tercihi Teorisi, Sosyal Tercih Teorisi ve Oyun Teorisi. Bu yaklaşım usuli kurallara dayanan modeller geliştirmede iktisat teorisinin araçlarından ve yöntemlerinden yoğun şekilde yararlanır.

Rasyonel tercih teorisyenleri Thomas Hobbes'a (1588-1679) kadar giden ve siyasal aktörlerin çeşidi amaçlarına ulaşmak (faydalarım maksimize etmek) için daimi olarak en etkili araçları seçmekle meşgul olduklarını varsayan bir metodu kullanırlar. Kamu tercihi dalının ana meşgalesi, pazar değil devlet tarafından sunulan, yani ortaya çıkartılma maliyetinin karşılanmasına katılmayan kimselere sunulmaması söz konusu olmayan, kamusal malların teminidir.

Sosyal tercih teorisi bireysel tercihlerle sosyal tercihler arasındaki ilişkiyle ilgilenir. Oyun teorisi ise, yoğun şekilde matematik kullanan bir yaklaşım olarak bireysel davranışları analiz etmek için ilk prensipleri kullanır. Oyun teorisinin en iyi bilinen ve siyaset teorisinde en çok zikredilen örneği mahkûmların dilemmasıdır.


Referandum

Bir yasama organı tarafından çıkartılan bir yasa veya yaygın bir halk inisiyatifi tarafından teklif edilen bir çözüm/tedbir konusunda halk oyuna gitme. Doğrudan demokrasinin bir yöntemi. Halkın doğrudan karar vermesini isteme/ sağlama yöntemi.

Konu Hale tarafından 08 Nisan 2015 Çarşamba - 23:18 tarih ve saatinde düzenlenmiştir
Kırık Link


#6
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Serbest Ticaret Teorisi

Ticaretin siyasal otoritenin engellemeleriyle karşılaşmadan serbestçe yapılması, yapılabilmesi. Malların ve hizmetlerin ticarete taraf olanlar ve ticaret alanları arasında serbest şekilde hareket edebilmesi. Serbest ticaretin alanı mahalliden uluslararasına doğru uzar.

İki köy arasında engelsiz mal alışverişi yapılması da, aynı şeyin ülkeler arasında gerçekleştirilebilmesi de serbest ticaret kapsamına girer. Şüphesiz, bugün kavramla daha ziyade kastedilen uluslararası ticarettir, ama böyle olması serbest ticaretin ülke sınırları içinde de önemli bir mesele olduğunun gözden kaçırılmasına yol açmamalıdır.

Bugün, ülkeler arasında, her türlü bürokratik, siyasi müdahaleden masun olma anlamında, mutlak serbest ticaretin olduğu söylenemez. Ticaret, genellikle "milli çıkarlar" adına olduğu söylenen, fiiliyatta ise ya ne tam olarak ne olduğu belirsiz veya milli değil sekteryen çıkar endişelerinden kaynaklanan gerekçelerle vergi, tarife, kota gibi araçlarla sınırlandırılmaktadır. Bu yüzden ülkeler arasında tüm değil kısmi bir serbest ticaret olduğu görülmektedir.

Ticaretin serbest olmasını klasik ve neo-klasik iktisat okulları teşvik etmiştir. Merkantilist zihniyet, ülkenin çıkarlarının korunması için yerli üreticinin korunmasını -korumacılık- talep ederek serbest ticarete karşı çıkar. Bugünkü globalleşme karşıtlığının bir kısmı da serbest ticaret karşıtlığına dayanmaktadır ve bu karşıtlık ticaretin sıfır toplamlı, yani bir kazanan varsa bir de kaybedenin olduğu bir oyun gibi algılanmasına dayanmaktadır.

İlginç bir şekilde, adil ticaret (fair trade) kavram ve teorisi de, son zamanlarda geliştirilen bir entellektüel hiledir ve serbest ticaret karşıtlığını karşı çıkılması zor bir kavramı -adil- kullanarak desteklemede kullanılmaktadır. Bu kavram ve teoriyi kendi politikalarını desteklemek için kullanan serbest ticaret karşıdan, böylece fakir ülkeleri koruma adına, ticaretin serbest olmasını engellemektedir.

Sınıf Bilinci

Bir Marksist düşünce terimi. Sınıf menfaatlerinin keskin bir şekilde farkında olma ve bu menfaatlerin peşinden gitme kararlılığı.

Sınıfsal konumunun bireyin sadece hayatını değil, düşünce dünyasını ve ideolojik tercihini de tamamen veya büyük ölçüde belirlediğine inanma.

Sınırlı Devlet

Yürütme organının (hükümet) ve devletin hukuk ve anayasa kurallarıyla veya kurumsal düzenlemelerle sınırlandığı hükümet/devlet biçimi.

Sınırlı devlet, sınırlı sayıda görevle yükümlü ve bu görevleri yerine getirmeye yeterli olacak miktarda yetki ve kaynakla donatılan devlettir.

Sivil İtaatsizlik

Demokratik bir hukuk devletinde tek tek veya grup halinde bazı yurttaşların toplumun dikkatini bir haksızlığa çekmek ve böylelikle onun düzeltilmesi yönünde bir toplumsal baskı yaratmak amacıyla, bilinçli olarak ve aleni tarzda hukuku çiğnemeleri/hukuk emrine muhalefet etmeleri durumu.

Sivil itaatsizlik eylemi sistemin meşruluğunu reddetmez; tam tersine, sistemin temel ilkelerine atıfla kendini haklı gösterir ve bu ilkelere uyulmasını talep eder.

Sivil Toplum

1- Özel bireyler tarafından kurulan/oluşturulan, hükümetten/devletten bağımsız, otonom birlikler ve gruplar alanı. Sivil toplum içinde iş çevreleri, kulüpler, aileler vb. yer alır. Bireyler, birlikler bu alanda, devletin keyfi müdahalesiyle karşılaşmadan, özgürce ve serbestçe örgütlenebilir ve faaliyet gösterebilir.

2- Bireyle devlet arasında yer alan ara yapılar, birlikler kompleksi. Sivil toplum etnik, dini ve diğer gönüllü birliktelikleri ihtiva eder. Sivil toplum ile siyasal toplum (devlet) birbirinin karşıtı olarak düşünülür. Birinin alanının genişlemesi diğerinin alanını daraltır.

3- Devletin ve dar anlamda özel alanın dışında kalan ve toplumun kollektif hayatını oluşturan özerk grup, topluluk ve kurumların alanı. Bu gruplar etnik, dini, fikri veya hayri nitelikte olabilirler. Sivil toplumun ilkesi gönüllülük ve rızadır.

Siyasa

Kanunların yapılmasına, idarenin yürütülmesine ve hükümetin ülke içinde ve uluslararası alanda işlem yapmasına rehberlik eden genel prensipler.

Mamafih, siyasanın daha geniş anlamda yorumlanması ve bir birey, grup, işletme tarafından benimsenen bir eylem/davranış planına da siyasa denmesi mümkündür. Bu durumda bir siyasanın var olması için belirli bir davranış dizisini öngören kurallar dizisinin/bir planın kabul edilmiş olması gerekir. Dolayısıyla, kamu politikası devlet organlarının resmi ve ilan edilmiş kararlarından teşhis edilebilir.

Siyasa, doktrinden -siyasayı üreten ve siyasanın ulaşmak için araç olarak kullanıldığı hedefleri tasvir eden değerler ve inançlar sistemi- ve hem doktrinin hem siyasanın haklılaştırılmasını sağlayan felsefeden ayırılmalıdır.

Siyasal Kültür

Genel anlamda kültürün bir parçası olarak insanların (halkın) siyasal kurum ve olaylara psikolojik yönelimini ifade eden bir terim.

İnsanların siyasi süreçlere, değerlere ve olaylara yönelik tavır, duygu ve bilgilerinden müteşekkil bütün.

Siyasal Sistem

Bir ülkenin siyasi ortamını teşkil eden ilişki, süreç, kural ve kurumların bütününü ifade eden kavram.

Bir toplumun kollektif amaçlarının siyasetle alakalı olanlarını belirleyen ve gerçekleştiren sosyal kurumlar manzumesi.

Sosyal Adalet

Çağımızın özgürlükçü ve çoğulcu demokrasilerinde devletin temel görevlerinden biri de sosyal adaleti sağlamaktır. Sosyal devlet anlayışına bağlı olarak insanın bedensel ve ruhsal gelişmesi, maddi refahı, yeteneklerini geliştirmesi ve sahip olduğu olanakları serbestçe kullanabilmesi sosyal adaletin gereği sayılmaktadır.

Sanayileşmeyle birlikte belirgin hale gelen "sosyal sınıflar" arasındaki çelişkileri asgariye indirmek, özellikle işçileri işverenlere karşı koruyan yasalar çıkarmak, "sosyal adalet"i sağlama yönünde atılması gereken en önemli adımı olmaktadır.

Bazı düşünürler "sosyal adalet"i farklı iki kavramla, fırsat eşitliği ve sosyal güvenlikle açıklamaktadır. Çağdaş toplum düzeni içinde fırsat eşitliğiyle bütün bireylere fark gözetmeksizin, yeteneklerini geliştirmek için ülkenin sahip olduğu bütün olanakların açık tutulması ifade edilmektedir. Özellikle kamu yönetiminde görev almada yetenekliler arasında adil bir rekabet düzenin kurulması büyük önem taşımaktadır. Sosyal adaletin ikinci önemli ve belirleyici öğesi sosyal güvenliktir.

Bu kavram modern toplum düzeninin çalışma yaşına gelmiş kişilere iş bulmasını, işsizlere yardım etmesini, her türlü sağlık ve bakım hizmetlerinden asgari düzeyde bütün bireylerin eşit ve ücretsiz yararlanmalarını sağlamasını öngörmektedir. Sosyalist ülkelerde bu, devlet için bir temel görev, Batı ülkelerindeyse dolaylı yollardan gerçekleştirilmesine çalışılan bir amaç durumundadır.

Sosyal Demokratlar

Sosyal demokrasi taraflarını ifade etmek için kullanılan bir terimdir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Marksist eğilimli parti mensupları için kullanılan bu kavram daha sonraları ılımlı sosyalistler için kullanılmıştır.

Bugün ise sosyal demokrasi, kavramın taşıdığı belirsizlik paralelinde sosyal görüşlü liberaller için kullanıldığı gibi ılımlı sosyalistler için de kullanılmaktadır.

Sosyal Hareket

Bir sosyal hareket bir kollektif/ortak davranış tarzı. Ortak davranışın ardında yatan motivasyon davranışı gerçekleştiren grubun üyelerinin paylaşılan davranışları ve emelleridir. Sosyal hareket, sıkı hiyerarşik organizasyonlardan farklı olarak gevşek bir örgütsel yapı gösterir ve bir sosyal hareketin mensubu/parçası olmak o harekete bir bağlılık ve aktivizm gerektirir.

Sosyal harekete mensubiyet bir formel üyelikten (üyelik kartı taşımaktan) ziyade bir gönül bağlılığı meselesidir. Kadın hareketi, ekolojik hareket gibi yeni sosyal hareket adı verilen sosyal hareketler geleneksel sosyal hareketlerden bazı noktalarda farklılaşır: Birinci olarak, daha genç, daha iyi eğitimli ve refah seviyesi nispeten daha yüksek kimselerin desteğini çekerler; oysa, geleneksel sosyal hareketlerin doğal tabanı adeta toplumda bastırılmış ve daha kötü şartlarda yaşayan kimselerdi. Bu gerçek, yeni sosyal hareketlerin yoğunlaştığı konuların farklılığında da kendini gösterir (mesela, kadın ve çevre hareketleri).

İkinci olarak, birinciyle bağlantılı şekilde, mensuplarının maddi refah şartları bakımından daha iyi durumda olmasının etkisiyle sadece maddi olmayan veya maddi yönü zayıf görünen (ve hatta yeni sosyal hareketin mensuplarının şartlarını kötüleştirmesi beklenebilecek olan) fakat "hayatın kalitesini" yükseltecek hedefler peşinde koşarlar.

Üçüncü olarak, yeni sosyal hareketler -in hepsi değilse de çoğu- ideolojik olarak nostaljik ve naif bir sol yelpazede yer alırlar. Şu anlamda ki, serbest ticaretin ve piyasa ekonomisinin ne temelleriyle ne de insanlığa katkılarıyla ciddi bir şekilde uğraşırlar, ne de bu konuda bilgi sahibi olmayı önemserler. Yaklaşımları genellikle tek taraflıdır.

Sosyal Sahiplik

Bir ortak mülkiyet biçimidir. Bazen sosyalistler tarafından başlıca amaçları olarak gösterilir. Sosyalizmin en temel özelliklerinden biri olarak görülür. Sosyal mülkiyet bir taraftan devlet mülkiyetinin diğer taraftan özel mülkiyetin karşıtı olarak takdim edilir. Devlet mülkiyetinin ortak mülkiyetin zayıf bir türü olduğu, sosyal mülkiyetin asıl ortak mülkiyet olduğu söylenir.

Sosyal mülkiyete örnek olarak bazen kooperatif mülkiyetinin gösterilmesine karşılık, çoğu sosyalist, kooperatifler Özel mülkiyet sistemlerinde de var olabileceğinden, sosyal mülkiyetin alanının daha da genişletilmesi gerektiğini düşünür. Bu alanın nereye kadar genişletildiği takdirde mülkiyet (kullanma hakkı) olarak kalabileceği tartışmalıdır.

Sosyal mülkiyetin devletin yok olmasını müteakiben ortaya çıkacağını öngören orijinal Marksist fikir, devletin, şeylerde (nesnelerde) sahipliği teminat altına alan düzenlemeleri ayakta tutmak gerektiği sürece varolacağını söyler. Bunun anlamı, devletin, sadece, insanlar bütün mülkiyet biçimlerini gereksiz kılacak üretim ilişkilerine doğru ilerlerken, eşyaların sosyal sahiplik altında bulunması gerektiği sürece varolabileceğidir.

Sosyal Sözleşme

Bilinmeyen bir tarihte, toplumun ve/veya devletin ortaya çıkmasını/çıkartılmasını sağladığı varsayılan gönüllü bir anlaşma. Sosyal sözleşme kimi düşünürlerce -Hobbes ve Locke gibi- uygar toplumun/siyasi toplumun oluşumunu açıklamak üzere teorik bir araç olarak kullanılmıştır.

Fakat, bu fikrin asıl hedefi kurumların geçmişini açıklamaktan ziyade onlara bugün ve gelecekte verilecek şekiller ve roller hakkında bize rehberlik edecek ilkeler ve temeller sağlamaktır. Sözleşme teorileri, büyük ölçüde, rasyonalist friksiyonlardır.

Şovenizm

Bir gruba veya bir davaya sorgusuz sualsiz veya akli muhakeme gücü kullanmaksızın tabi olma/kendini adama.

Şovenizm, genellikle, "milliyetçi şovenizm" veya "erkek şovenizminde olduğu gibi, başkaları (öteki) karşısında bir üstünlük duygusuna/inancına dayanır.



Tarafsız Devlet

Liberal siyaset teorisine göre, devletin, toplum içindeki herhangi bir grubun varlığına izin vermeyecek bir ideolojik, felsefi veya dini görüşü benimsememesi, bunlardan birinin yanında yer almamasıdır.

Aksi halde, devletin ya kimi yurttaşlarına farklı muamele yapması -yani eşitlik ilkesinden ayrılması- ya da resmi ideolojiyi benimsemeyen kişi ve grupların sivil/siyasal haklarını ciddi ölçüde ihlal etmesi kaçınılmaz hale gelir. Böyle bir devlet asıl meşruluğunu ideolojisinden aldığı ve kendini halka karşı sorumlu hissetmediği için, ideolojik devletin yurttaşlarca hesaba çekilmesi de mümkün değildir.

Maksimum tarafsızlık liberal/demokratik devletin özelliğidir, sert resmi ideoloji ise totaliter devletlerin. Bir başka deyişle, liberal demokratik devlet, liberalizmi adeta bir "meta-ideoloji" olarak benimseyerek mutlak olmasa bile maksimum tarafsızlığı ilke haline getiren devlettir.

Teokrasi

1- Dar anlamda: Lafzı olarak Tanrı'nın yönetimi, pratikte ve günlük lisanda din adamlarının yönetimi. Terim ilk olarak Yahudi tarihçisi Josephus tarafından Yahudi yönetim kavramını ifade etmek için kullanılmıştır.

Buna göre ilahi kanunlar hem dini ve hem de sivil yükümlülükler yaratır. Antik dünyadaki teokrasi tatbikatında din adamlarının (rahiplerin) yönetimi doğrudan doğruya üstlenmeleri yerine yargı ve yasama fonksiyonlarını sahiplenmeleri söz konusu olmuştur.

2- Geniş anlamda:
Bir din adamları sınıfı doğrudan doğruya yönetim işini üstlenmese de yönetimde dini kural ve rimellerin halcim olması.

Teokrasinin ilk anlamdaki tarihi örnekleri Kadim İsrail ve Calvin yönetimindeki Cenevre'dir. Modern örnek İran'dır. Suudi Arabistan, Taliban Afganistanı, İsrail gibi ülkeler ikinci anlamda teokrasiye yakın duran örnekler olarak görülebilir.


Konu Hale tarafından 08 Nisan 2015 Çarşamba - 23:21 tarih ve saatinde düzenlenmiştir
Kırık Link


#7
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Ulus Devlet

Toprak sınırları fiilen ve hukuken belli bir bölgedeki idari ve siyasi aygıt. Demokratik politikanın zamanımızda sınırları içinde yürütüldüğü idari, siyasi birim.

Üniter Devlet

Üniter devlet'e "tek devlet" yada "basit devlet" de denir. Üniter devlet, devletin;ülke, millet ve egemenlik unsurları ve yasama, yürütme ve yargı organları bakımından teklik özelliği gösteren şeklidir. Devletin unsurlarında ve organlarında teklik özelliğiyle tanımlanır.

1) Devletin Unsurlarında Teklik

Devlet ;ülke, millet ve egemenlik unsurlarından oluştuğuna göre, üniter devlette tek ülke, tek millet ve tek egemenlik vardır. Bu nedenle üniter devlette devleti oluşturan unsurlar tek ve bölünmez bir bütündür. Şöyle ki:

a)
Üniter devlette devletin ülkesi tek ve bölünmez bir bütündür. Şüphesiz ki, üniter devletin ülkesi de il ve ilçe gibi birtakım bölümlere ayrılabilir. Ancak bunlar, basit idari bölümlemelerdir. Bu birimlerin sadece idari yetkileri vardır. Yasama ve Yargı yetkileri yoktur. Bunların hepsi aynı egemenliğe tabidir ve hepsinde aynı hukuk düzeni uygulanır.

b-Diğer yandan üniter devlette, millet unsuru da tek ve bölünmez bir bütündür. Milleti teşkil eden insanların millet unsurunu oluşturmalarında din, dil, etnik grup vb. bakımlardan ayrım yapılamaz. Üniter devlette toplumlar ve cemaatler temelinde egemenlik yetkilerinin kullanılmasında farklılık yaratılamazÜniter devlet sadece yer bakımından federalizme değil, cemaatler bakımından federalizmede karşıdır.

c)Nihayet üniter devlette egemenlik de tek ve bölünmez bir bütündür. Tek olan egemenliğin sahası bütün ülkedir. Bu egemenliğe tabi olan da bütün millettir. Egemenliğin kaynağı bakımından da ayrım yapılamaz.

2)Devletin Organlarında Teklik

Üniter devlette, devletin ülke, millet ve egemenlik unsurlarında teklik olduğu gibi, devletin yasama, yürütme ve yargı organları bakımından da teklik söz konusudur.

a)Üniter devlette tek yasama organı vardır. Ülkenin bütünü için geçerli kanunlar, merkezde bulunan tek bir yasama organı tarafından yapılır.

b-Üniter devletin yargı organı da üniter niteliktedir. Şüphesiz yargı organı üniter devletlerdede mahiyeti gereği birçok mahkemeden oluşur. Ancak, ülkenin her yerinde aynı tür mahkemeler vardır ve bunların üst mahkemeleri aynıdır. Bir üniter devlette, birden fazla ceza mahkemesi yada idare mahkemesi olabilir.

c)
Üniter devlette, yürütme organı bakımından esas itibariyle bir bütünlük vardır. Yürütme organının tepesinde, parlamenter hükümet sistemlerinde bakanlar kurulu, başkanlık sistemlerinde başkan vardır. Ancak ülke genelindeki tüm yürütme ve idare fonksiyonunun bunlar tarafından yerine getirilmesi mümkün değildir. Yani, üniter devletin yürütme ve idare organlarının mutlak bir şekilde üniter nitelikte olması imkansızdır. Bu nedenle, üniter devletlerde de idare organının tekliği mutlak nitelikte değildir. Bu bakımdan üniter devletler, kendi içinde merkezi üniter devlet ve adem-i merkezi üniter devlet olmak üzere ikiye ayrılır.

Üniter Devletin Çeşitleri:

1) Merkezi Üniter Devlet

Devletin dışında başka kamu tüzel kişisinin olmadığı ve bütün devlet faaliyetlerinin merkezden yürütüldüğü devlet demektir. Merkezi üniter devlet, merkeziyet ilkesine dayanır. Merkeziyet ilkesi, idari hizmetlerin başkent adı verilen devlet merkezinde toplanması ve bu hizmetlerin merkez ve merkezin hiyerarşisi içinde yer alan teşkilatlarca yürütülmesi anlamına gelir. Bu sistemde idarenin hizmetleri başkentte planlanır ve yürütülür. Bu örgüte "başkent teşkilatı" ismi verilir.

Ancak bütün kamu hizmetlerinin başkentten itibaren tüm ülke düzeyinde yürütülmesi düşünülemeyeceğinden tüm ülkeye yayılmış bir teşkilata da ihtiyaç vardır. İşte bu tüm ülkeye yayılmış başkent dışındaki teşkilata "merkezi idarenin taşra teşkilatı " denir. Ancak bu taşra teşkilatındaki görevliler başkent teşkilatı tarafından görevlerine atanır ve görevlerinden alınırlar.

2.
Adem-i Merkezi Üniter Devlet

Adem-i merkezi üniter devlet, bazı devlet faaliyetlerinin devlet dışındaki kamu tüzel kişileri tarafından yürütüldüğü devlet demektir. Adem-i merkezi üniter devlet, adem-i emrkeziyet ilkesine dayanır. Bu ilke, kamu hizmetlerinden bir bölümünün merkezi idare teşkilatı ve hiyerarşisi dışında yer alan kamu tüzel kişileri tarafından yürütülmesini öngörür. Adem-i merkeziyet "yer yönünden" ve "hizmet yönünden" olmak üzere iki çeşittir.

a)Yer yönünden adem-i merkeziyeter yönünde adem-i merkeziyet'e yer yönünden yerinden yönetim veya yerel yönetimler de denir. Bunlar, belli bir yerde oturanların yerel ve ortak hizmetlerini karşılamak için, merkezi idarenin dışında, devletten ayrı tüzel kişilikleri bulunan, belli bir özerkliğe sahip olan, organalrı mahalli seçimle iş başına gelen kamu kuruluşlarıdır.

b-Hizmet yönünden adem-i merkeziyetizmet yönünden adem-i merkeziyet'e hizmet yönünden yerinden yönetim de denir. Hizmet yönünden yerinden yönetim kuruluşları, uzmanlık isteyen, merkezi idare tarafından yürütülmesi uygun görülmeyen, bazı kamu hizmetlerini yürüten, devletten ayrı kamu tüzel kişilikleri bulunan, belli bir özerkliğe sahip olan kamu kuruluşlarıdır.


Vatandaşlık

Bir devletin üyesi olma. Bir bireyle bir devlet arasında karşılıklı hak ve yükümlülüklere dayanan hukuki ilişki.

Vatandaşlığın kazanılması, doğum yerine, anne veya babanın tek tek veya birlikte tabiyetine veya daha değişik düzenlemelere bağlı olarak gerçekleşebilir.



Yabancı

Bir devletin hukuku tarafından vatandaş (citizen) (national-citizen) olarak tanınmamış bir kimse, o ülkede ikamet etme hakkına sahip olsa bile, yabancıdır.

Bir yabancının ülkeye girmesine müsaade edip etmemek her egemen devletin imtiyazları (hakları) içindedir ve hiçbir devlet uluslararası hukuk tarafından bu konuda belirli bir doğrultuda hareket etmeye zorlanamaz. Bununla beraber, bu konuda şiddetli ihtilaflar vardır. Roma hukukundaki jus genium bir ölçüde yabancıların siyasi haklarını belirlemek için evrilmiştir ve içinde bulunduğumuz çağda pek çok devlet topraklarındaki yabancılara yönelik bazı beşeri davranış standartlarını kabul etmiştir.

Yabancı fikri bir devletin belirli bir bölge üzerinde egemenliğe sahip olduğu fikriyle ve tabiyet (yani, kişilerin egemen devletlere karşı belirli görevlerle yükümlü oldukları) fikriyle bağlantılıdır. Egemenlik ve tabiyetin milletlerarası olmaya talip olması gerektiğini öngören bazı liberal enternasyonalizm türlerinde, mesela Kant'ın felsefesinde, "yabancı" fikri, asli olarak, geriye gidişi ifade eden bir fikirdir.

Hukuki anlamda yabancı kavramı belirli kimselerin, sınıfların veya ırkların onların etrafını saran bir toplum açısından "yabancı" oldukları yolundaki sosyal ve siyasal kavramdan keskin biçimde ayrılmalıdır. Legal anlamda bir insan devlete "yabancı"dır, sosyal-politik anlamda, o, topluma "yabancı"dır; yani, onun adetleri, davranışları (hatta belki derisinin rengi) onun karışması-birleşmesi gereken kişilerin idrakinde (bilincinde) onu yabancı ve belki kabul edilemez bir varlık olarak gösterir.

Konu Hale tarafından 08 Nisan 2015 Çarşamba - 23:22 tarih ve saatinde düzenlenmiştir
Kırık Link


#8
Esesli

Esesli

    KD ™ Kadim Dost

  • Yetkili
  • 5.814 İleti
  • Gender:Male
  • Location:EsEsli
  • Interests:sinema bilgisayar seyahat
Detaylı bir anlatım emeğine sağlık paylaşım için teşekkürler

#9
oktaytunçbilek

oktaytunçbilek

    KD ™ Dost

  • Üyeliği İptal Edildi
  • 2.228 İleti
  • Gender:Male
  • Location:idareci,yönetici
Emeklerinize sağlık sema hanım.




0 Kullanıcı konuyu okuyor

0 Kullanıcı, 0 Misafir, 0 Kayıtsız kullanıcı