İçeriğe git


Welcome to Kadim Dostlar ™ Forum
Register now to gain access to all of our features. Once registered and logged in, you will be able to create topics, post replies to existing threads, give reputation to your fellow members, get your own private messenger, post status updates, manage your profile and so much more. This message will be removed once you have signed in.
Login to Account Create an Account
Resim

Başbuğ Uyarıyla Başladı! Genelkurmay Başkanlığı Görevini Devraldığı Gün Acık ve Net Konuştu..

- - - - -

  • Yanıtlamak için lütfen giriş yapın
Bu konuya 2 yanıt gönderildi

#1
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...


Resmi ekleyen

ULUS devletin tartışmaya açılabilecek bir yapı olmadığını belirten Orgeneral İlker Başbuğ, “Bu yapıyı zayıflatmaya çalışmak ve tartışmak Türkiye’nin ulusu ile bütünlüğünü istememek demektir” dedi.

DEVİR-TESLİM ÇIKIŞLARI ÇOK KONUŞULACAK


Genelkurmay Karargahı’ndaki törene Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan, TBMM Başkanı Köksal Toptan, bazı bakanlar, askeri yetkililer, gazeteciler ve parti temsilcilerinin yanı sıra Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın eşi Filiz Büyükanıt ve Orgeneral İlker Başbuğ’un eşi Sevil Başbuğ da katıldı.

Törende çifte uyarı

BAŞBUĞ: Ulus devlet yapısı tartışılacak bir konu değildir. Çünkü ulus devlet yapısını zayıflatmaya çalışmak, Türkiye’nin milleti ile bütünlüğünü istememek demektir


BüyükanIt: Ülkemizin ulusal, üniter ve laik yapısını bozmak, birliğini ortadan kaldırmak ve sonuçta bölünmeye hazır bir Türkiye görmek isteyenlerin var olduğunu maalesef bir gerçektir

Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Genelkurmay Başkanlığı görevini törenle Orgeneral İlker Başbuğ’a devretti. Genelkurmay Karargahı’ndaki devir-teslim törenin de konuşan Büyükanıt ve Başbuğ, birbirinden sert mesajlar verdi. Büyükanıt’ın yaptığı konuşmanın ardından kürsüye çıkan Orgeneral Başbuğ, ulus devlet laiklik vurgusu yaptı. Açık açık siyasileri uyaran Başbuğ, özetle şunları söyledi:

CEMAATLERE ÖNLEM ALIN


* Bugün, toplumun bir kesimi yeni bir kültürel kimliğin, yaşam tarzının oluşumunda dini düşüncelere büyük bir ağırlık verildiğini düşünmekte ve gelişmelerden büyük bir endişe duymaktadır. Bu endişe ciddiye alınmalıdır.

* Sosyal devlet niteliğinin zayıflaması toplumları cemaatleşmeye itiyor. Bu kapsamda giderek güçlenen bazı cemaatler, ekonomiyi yönlendirmeye, sosyopolitik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Ancak bu sosyal gerçek doğru analiz edildiği takdirde bu oluşuma karşı alınacak tedbirlerin başarı şansı olabilir.

TÜRK KİMLİĞİ VURGUSU

* Türkiye’nin kuruluş felsefesi ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet temeline dayanır.

* TSK, Mustafa Kemal’in çizdiği Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin kollanması ve korunmasında her zaman taraftır.

* Ulus devlet yapımızın temelinde; vatandaşlık esasına dayanan düşünce yer almaktadır. Bu düşünce; ırksal, etnik ve dinsel ögelere kesinlikle bağlı değildir, bağlanmaya çalışılması da olumlu sonuçlar doğurmaz. Bu anlayış çerçevesinde; Türkiye’nin bütün vatandaşları ’Ne Mutlu Türküm’ demekten çekinmemelidir.

* Bazıları çok ileri giderek, ulus devlet yapısının ömrünü tamamladığını bile söylüyor. Ulus devletin çeşitli tehditler altında olduğunu söylemek ile ulus devletin artık ömrünü tamamladığını söylemek çok farklı şeylerdir. Birincisini söylemek ne kadar doğruysa, ikincisini iddia etmek o kadar yanlıştır.

* Bize göre Türkiye’nin ulus devlet yapısı tartışılacak ve tartışmaya açılabilecek bir konu değildir. Çünkü bu yapı Türkiye’nin varlığı ile doğrudan doğruya ilgilidir. Ulus devlet yapısını zayıflatmaya çalışmak, Türkiye’nin bütünlüğünü istememek demektir. Her konuyu tartışabilme özgürlüğü, devletlerin varlığını riske sokacak konuları içermez. Devlet içinde entelektüel tartışmaların yapılabilir olması, devleti ayakta tutan unsurların tartışmaya açılması anlamını taşıyamaz.

AYRICALIK YAPILAMAZ

* Bazı kesimler etnik kimliklerinin Anayasal güvenceye kavuşturulmasını sık sık ve açıkça dile getirmektedirler. Bu görüş ulus devlet yapısını hedef almaktadır. Kimse Türkiye’den belirli bir etnik gruba kültürel alanın dışında, siyasal alanda grupsal düzenlemeler yapmasını ’demokratik istekler’aldatmacasıyla gizleyerek isteyemez.

* Ayrıca kültürel alandaki düzenlemeler herhangi bir şekilde siyasal alana doğru götürülmeye ve alt kimlikler üst kimliğe dönüştürülmeye çalışılırsa ve bu konular ülke gündemine kasıtlı olarak devamlı sokulursa, korkarız ki ülke kutuplaşmaya ve ayrışmaya sürüklenebilir.Üniter devlet yapısına zarar verecek düzenlemelerden kaçınılmalıdır.

DİN İSTİSMAR EDİLEMEZ

* TSK’nın laikliğe ilişkin vazgeçilmez duruşu; Anayasa’nın 24’üncü maddesinde açıkça ifade edilen ’Kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne surette olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez veya kötüye kullanamaz’ ilkesine herkesin sıkı sıkıya bağlı kalması, dinin veya dini duyguların, dince kutsal sayılan şeylerin istismar edilmemesidir.

* AB’den beklentimiz Türkiye’ye diğer ülkelere olduğu gibi eşit davranılması ve Türkiye’den ulus devlet ve üniter devlet yapısını zayıflatabilecek isteklerde bulunulmamasıdır.


Montrö’nün ihlalı tüm ülkeleri bağlar

Devir teslim törenin ardından Genelkurmay Karargahı’nda resepsiyon verildi. Resepsiyona katılan Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Metin Ataç da gazetecilerin Karadeniz’deki gemi geçişleri soruldu. Karadeniz’de ABD’ye ait insani yardım amaçlı 3 askeri geminin bulunduğunu belirten gazeteciye de Oramiral Ataç, “3 tane gemiyle savaş kazanılmaz” karşılığını verdi. Karadeniz’deki yabancı gemilerin 21 gün içinde buradan ayrılmamasının Montrö Anlaşması açısından ne anlama geleceği sorusunu yanıtlarken de Oramiral Ataç, “Anlaşmanın ihlali anlamındadır” dedi. Oramiral Ataç, Montrö’nün uygulanmasının “uluslararası anlaşmayı imzalayan tüm ülkelerin sorumluluğunda” olduğunu belirtti.


TSK’ya seviyesiz saldırılar var

Devir teslim töreninde kürsüye ilk olarak Genelkurmay Başkanlığı görevini Orgeneral İlker Başbuğ’a devreden Orgeneral Yaşar Büyükanıt geldi. Terörle mücadele ve laiklik konusunda sert mesajlar veren Büyükanıt, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Işık Koşaner’in açıklamalarına da destek verdi. Konuşmasını eşine ve çocuklarına duygusal bir teşekkürün ardından son veren Büyükanıt özetle şunları
kaydetti:

GÜVEN SARSILMAZ


* Bugün etnik milliyetçiliğe ve bölücülüğe dayandırılan girişimler ile irtica iki ciddi tehdit olarak
karşımızdadır.

* Ülkemizin ulusal, üniter ve laik yapısını bozmak, birliğini ortadan kaldırmak ve sonuçta bölünmeye hazır bir Türkiye görmek isteyenlerin var olduğunu bir gerçektir.

* Her fırsatta Silahlı Kuvvetler’e ve onun değerli mensuplarına karşı seviyesiz saldırılar yapıldı. Bu seviyesiz saldırılar Türk ulusunun TSK’ya güvenini sarsamaz.

* TSK, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza dek yaşamasının teminatıdır.

* Zaho’dan taksiyle binip teröristleri ziyaret edenler oldu. Teröristleri gitar çalan insan hakları savunucusu olarak göstermek, onlara sevimli insan maskeleri takmak isteyenler oldu.

ŞEHİT VERMEMİZİ İSTEDİLER


* Yurt içinden ve yurt dışından terör örgütüne yardım ve yataklık yapıp demokrasi ve özgürlük havarisi kesilenler var. Bize acı veren patlayıcıları yerleştirenlere yardım eden, başka işler yapan işbirlikçiler var. Terör örgütüne darbeler vurduğu için Türk Silahlı Kuvvetlerinden nefret edenler var.

* TSK olarak bölgede yaşayan insanlarımızı asla ve asla potansiyel terörist olarak görmeyiz.

* Uzun yıllardır yaratılmaya çalışılan Türk-Kürt çatışmasından bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da kaçınmak gerekir

* Irak’ın kuzeyine gerçekleştirilen operasyonlar terör örgütüne büyük darbe vurdu. Üzülerek ifade ediyorum, bu operasyonların başarılı olmamasını isteyen çevreler de ortaya çıktı. Biz bunu biliyorduk. Kışın o şartlarında yaptığımız harekatta eğer 150-200 askerimiz orada donup kalsaydı, herhalde çok sevinecek olanlar vardı.

* Terörle mücadelede hukuki esasların zorlaştırılması, terörle mücadeleyi zafiyete uğratıyor. Orgeneral Işık Koşaner’in bu konuda söylediklerine katılıyorum.

Cumhurbaşkanı Gül, törende Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a Devlet Şeref Madalyası takdim
etti.



KOŞANER’İN SÖZLERİ GÜNÜN KONUSU OLDU

TARİHİ MESAJLAR

ORGENERAL İlker Başbuğ’dan Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevini alan Orgeneral Işık Koşaner’in, devir teslim töreninde yaptığı konuşma büyük yankı uyandırdı. AB ve ABD yandaşlarının canını sıkan konuşma, ulusal hassasiyete sahip siyasiler, sivil toplum kuruluşları ve emekli askerler tarafında ayakta alkışlandı. İşte iliştirilmiş medyanın ısrarla gözden kaçırdığı Koşaner’in konuşmasının en önemli bölümleri:

LAİKLİKTE TARAFIZ

* TSK ulus-devlet, üniter devlet ve laik devletin korunmasında her zaman taraftır ve olmaya devam edecektir. Cumhuriyet’in temel niteliklerine sahip çıkmak iç siyasetle ilgili değildir.

* TSK, gücünü ve kudretini emrinde ve hizmetinde olduğu Türk ulusundan alır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ulusunun dışında ayrı bir denetime ihtiyacı da bulunmamaktadır.


YASAL DESTEK LAZIM


* Terörü hiç yaşamamış ve olaylara sadece insan hakları ve özgürlükler penceresinden bakarak kendi ulusal çıkarlarını ön planda tutan ülkelerden bu mücadelede destek beklemenin aşırı iyimserlik olur.

* Türkiye, bu mücadeleyi Irak’ın kuzeyinde tedbirler alınmasını da sağlayacak girişimlerle kendisi yürütmek ve sonuçlandırmak durumundadır

* Güvenlik güçlerinin, görevlerini daha etkin yapabilmek için yasal desteğe ihtiyaçları vardır.

* Silahlı teröristler kadar legal alanda ortaya çıkan silahsız teröristlere ve ayrılıkçılık destekçilerine karşı da tedbirler getirilmesi gerekir

RENKLİ DEVRİM TEHDİDİ

* Ulus ötesi sosyal ve kültürel hareketler ile etnik çeşitlilik, ulusal birlik ve güvenliği tehdit eder hale gelmiştir. Uluslararası kuruluşlar ve ulus ötesi sivil toplum örgütleri küresel karar alma ve uygulama aşamasında giderek daha etkili olmaya başlamıştır. Küreselleşmenin önünde en büyük engel olarak görülen ulus devlet; ekonomik güdümlemeler, mikro etnik kışkırtmalar, ülkelerin rejimlerini ve düzenlerini yeniden tanımlamalar, ülkelere aşılanan renkli başkaldırılar ve ülke isimlerinin önüne eklenmeye çalışılan sıfatlar ile ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.

ULUS DEVLETLER KURBAN

Ülkelerin iç istikrarını bozmaya yönelik etnik ve kültürel hassasiyetler istismar edilmekte, ayrılıkçı hareketler dayatmalara dönüşmektedir. Demokrasi ve insan hakları gibi çağdaş değerler istismar edilerek bu yıkıcı faaliyetler çok iyi gizlenebilmektedirler. Ulus devletler adeta demokrasi adına dağılmaya, insan hakları adına da bölünmeye mahkûm edilmektedirler.

KÜRESEL GÜÇLER YUVALANDI

Türkiye stratejik özelliği ile küreselleştirilecek model ülke olarak uluslararası arenada rol üstlenmeye zorlanmaktadır. Bu kapsamda etnik kimlikçilik, cemaatçilik, kültürel farklılık gibi alt kimlikleri ön plana çıkaran girişimlerle ulus devlet yapısı dağıtılmaya çalışılmaktadır. Küresel güçler tarafından kurgulanan ve ülke içi medya, bazı akademik ve sermaye çevreleri ile sivil toplum örgütleri içine yuvalanan post-modern bir tabakanın oluşturduğu propaganda ve etki ağı; ulusal birlik, ulusal değerler ve güvenlik parametrelerinin zayıflatılması ve çözülmesi yönündeki gayretlerini sürdürmektedirler.

DAYATMALAR ÇÖKERTİYOR


Ülkemiz, hayati önemdeki sorunlarının çözümü noktasında yaptırımlara bağımlı hale getirilmeye çalışılmakta, dayatılan yapısal reformlar yoluyla sürekli baskı ve tehdit altında yıpratılan ve sıkıştırılan bir ülke konumuna düşürülmek istenmektedir. Ülkemizin yumuşak gücünü oluşturacak sivil kabiliyetler geliştirilemediği gibi aksine dış fonlarla yönlendirilen sivil toplum örgütü veya kuruluşu görünümlü unsurlar, bozucu ve yıkıcı özellikleri ile kendileri güvenlik sorunu olmaktadırlar.


KONUŞMA İÇİN KİM NE DEDİ?

Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nı devralan Orgeneral Işık Koşaner’in uyarılarına siyasi ve askeri çevrelerden de destek geldi.

E.TUĞG.RAİF BABAOĞLU:

“Türkiye’de askerler az ve öz konuşur. Sayın Koşaner’in söylemi, son derece doğru tespitlerle dolu. Özellikle AB ve ABD tarafından beslenen çevrelere verilmiş çok önemli bir mesajdır. Bu siyasi bir konuşma değildir.”

CHP’Lİ MEHMET SEVİNGEN

Uyarılar “fevkalade” doğru. Komutanımızın verdiği mesajlar bizleri rahatlattı. Daha da önemlisi, kamu vicdanını ve Türk milletini rahatlattı. Dilimiz döndüğünce yapılan yanlışları zaman zaman dile getiriyoruz. Ancak bizler, Türk devletinin birliği konusundaki hassasiyetini bildiğimiz TSK’dan bu sesi daha önce de duymak isterdik.

İP’Lİ M.BEDRİ GÜLTEKİN


Komutan, Anayasa’nın TSK’ya tanımış olduğu ve çerçevesini çizmiş olduğu sorumluluk dahilinde bir konuşma yapmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devletini korumak, TSK’nın Anayasa tarafından kendisine verilmiş olan görevidir.

CHP’Lİ MUSTAFA ÖZYÜREK

Koşaner, TSK’nın hassasiyetlerini bir kez daha vurgulamıştır. TSK, ulus-devlet, üniter devlet ve laik devletin korunmasında her zaman taraf olduğunu pek çok kez yinelemiştir. TSK’nın bunu tekrar etmesi, son derece anlamlı olmuştur.

E.TUGG. RAMİZ İLKER

Yürekli bir çıkış. Koşaner’in söyledikle-rine katılmamak mümkün değil. Bunlar, yandaş ve yanaşma medya ile Koşaner’in de bahsettiği çevrelerin canını yakacak açıklamalar. Haliyle kendisine yönelik saldırılar da gelecektir. Koşaner’in açıklamalarını yürekli bir söylem olarak değerlendiriyorum


#2
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un devir teslim törenindeki konuşmasını dinledim, gerçekten önemli uyarılar yaptı. Türkiye Cumhuriyet'inin tek kurucusu ve tek lideri Mustafa Kemal Atatürk'tür demesi, Laiklik konusundaki uyarıları, halkın orduya olan güveninin yıkılmaya çalışılması ve dinin istismar edilmesi, başı boş bırakılması halkımızı cemaatlere yönlendirmesi konusundaki konuşmaları dikkat çekiciydi, umarım gereken yerlere gitmiştir bu uyarılar.


Sema'cığım izninle Genelkurmay Başkanlığı resmi sitesinde yayınlanan Orgenaral İlker Başbuğ'un ve Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın konuşmalarını konunda paylaşmak isterim. :sema:



ORGENERAL İLKER BAŞBUĞ’UN
GENELKURMAY BAŞKANLIĞI DEVİR-TESLİM TÖRENİ KONUŞMASI

28 Ağustos 2008



Sayın Cumhurbaşkanım, Değerli Konuklar, Kahraman Silah Arkadaşlarım,

Törenimizi onurlandırdığınız için hepinize teşekkür ederim.

Genelkurmay Başkanlığı görevini, Değerli Komutanım Orgeneral Sayın Yaşar BÜYÜKANIT’dan teslim almak üzere burada bulunmaktan onur duyuyorum.

Bir Türk subayının meslek hayatında ulaşabileceği en yüce ve en kutsal makam olan Genelkurmay Başkanlığı görevinin sorumluluğunu, ağırlığını ve onurunu, Türk Silahlı Kuvvetlerinde fiilen 46 yıl hizmet etmiş, bu süreçte çok şey görmüş ve yaşamış bir asker olarak çok iyi bilmekteyim.

Türkiye, tarihin bütün dönemlerinde dünyanın odaklandığı kriz bölgelerinin tam ortasında yer almıştır. Durum değişmeyecektir. Anadolu coğrafyasına ve bu coğrafya üzerinde yaşanan tarihe bakarsanız, bu coğrafya üzerinde ancak güçlü devletlerin varlıklarını sürdürebildiklerini, güçsüzlerin ise kısa sürede tarih sahnesinden silindiklerini görebilirsiniz. Bu tespit, bize “Tarih ilerisini göremeyenler için acımasızdır” sözünü hatırlatmalıdır.

Bugün çevremize baktığımızda Irak, Afganistan, İsrail - Filistin, İran, Kafkaslar ve Balkanlar’daki gelişmelerin kriz bölgeleri olarak öne çıktığını söyleyebiliriz. Bu kriz bölgelerindeki gelişmelerin, Türkiye’nin ulusal menfaatlerini ve güvenliğini değişik boyutlarda etkilediği ise yaşanan bir gerçektir.

Napolyon’un söylediği gibi, “Bir ülkenin coğrafyası o ülkenin kaderidir.”

Berlin duvarının yıkılışı ve 11 Eylül olayı uluslararası ilişkileri, ittifakları, stratejik düşünceleri, “tehdit” ve buna bağlı olarak “güvenlik” kavramlarını temelden sarsmıştır. Özellikle terörizmin öne çıkışı ve küreselleşmesi birçok ülke için coğrafi sınırlara dayalı savunmayı öngören stratejik düşünceden, coğrafi sınırlara bağlı olmayan güvenliğe dayalı stratejik düşünceye dönüşümü zorunlu kılmıştır.

Daha önce de defalarca söylediğim gibi, artık “Küresel anlamda barış ve güvenlik ya her yerde, ya da hiçbir yerdedir.” Bu saptama barış ve güvenliğin ne tek başına ülkeler, ne de ittifaklar tarafından sağlanabileceğini göstermektedir. Dünyanın herhangi bir yerinde barış ve güvenliğin tehlikeye girmesi, dünyanın o yere en uzak köşesini de tehlike ve riskin içine çeker.

Bu nedenle de görmemek, anlamamak, çözüm için samimi çaba içinde olmamak, hiçbir ülkeyi ve anlayışı tehlikeden uzak tutmaya yetmez.

Türkiye bu gerçekler çerçevesinde, bulunduğu zor coğrafyada, simetrikten asimetriğe doğru uzanan geniş bir risk ve tehdit yelpazesiyle karşı karşıyadır. Bu nedenle, birbirini tamamlayan ve destekleyen güçlü politik, ekonomik, teknolojik, sosyo-kültürel ve askeri güç unsurlarına sahip olmak zorundadır. Bu aslında “yumuşak gücün” ve “sert gücün” toplamından oluşan “akıllı güç” kavramının ve gerçeğinin ta kendisidir.

Sıkça ifade edilen düşüncelerin aksine, Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafi şartlar ve zorunluluklar, bazı Avrupa ülkelerinin içinde bulunduğu koşullarla aynı değildir. Bu şekildeki düşünceler büyük bir yanılgıya ve tamir edilemez sonuçlara neden olabilir.

Sayın Cumhurbaşkanım;

Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu ve gelişimi bir devrimdir ve aynı zamanda, Cumhuriyetimizin Kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’ün gerçekleştirdiği bir mucizedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet temeline dayanmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri, Mustafa Kemal’in çizdiği Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin kollanması ve korunmasında her zaman taraftır.

Aslında ATATÜRK devriminin ana hedefi, ulus devletin yaratılmasıdır. Ulus; dil, kültür ve ülke birliği ortak paydaları ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasal ve sosyal bir birliktir. Ulus devlet yapımızın temelinde; vatandaşlık esasına dayanan düşünce yer almaktadır. Bu düşünce; ırksal, etnik ve dinsel öğelere kesinlikle bağlı değildir, bağlanmaya çalışılması da olumlu sonuçlar doğurmaz.

Cumhuriyetimizin Kurucusu Mustafa Kemal ve arkadaşları, ulusu oluşturan bütün unsurların varlığını ve olabilecek farklı alt kimliklerini hiçbir zaman inkâr etmemişlerdir. Farklı kimliklerini korurken, ortak paydalar üzerinde kendi istekleriyle birleşen ve bir üst kimlik altında yaşamayı kabul edenlere “Türk Milleti” ismini vermişlerdir. Bununla birlikte elbette, ortak paydalara ve üst kimliğe zarar verebilecek faaliyetlere de hiçbir zaman müsamaha göstermemişlerdir.

Bu anlayış çerçevesinde; Türkiye’nin bütün vatandaşları “Ne Mutlu Türküm” ve “Ben Türk Ulusunun Bir Ferdiyim, Vatandaşıyım” demekten çekinmemeli ve onların bu konudaki tereddütleri de giderilmelidir.

Yaşanmakta olan küreselleşme çağında, ulus devlet yapısının sorgulandığı bir gerçektir. Hatta bazıları çok ileri giderek, ulus devlet yapısının artık ömrünü tamamladığını bile söylemektedirler

Ulus devletin çeşitli tehditler altında olduğunu söylemek ile ulus devletin artık ömrünü tamamladığını söylemek çok farklıdır. Birincisini söylemek ne kadar doğruysa, ikincisini iddia etmek o kadar yanlıştır.

Bugün küreselleşmenin bazı baş aktörleri de küreselleşmenin olumsuzluklarına karşı koymak için, kendi ulusal yapılarını korumaya ve güçlendirmeye çalışmaktadırlar. Bu durumun ABD’de ve Avrupa Birliği ile üye ülkeler arasında da yaşandığını görmemezlikten gelemeyiz. Önemli düşünürlerden HABERMAS’ın “Uluslar üstü kuruluşların oluşturduğu uluslararası sahnede ve küresel oyuncular arasında ulus devletler hâlâ en önemli oyunculardır” şeklindeki ifadesi de bu düşünceyi doğrulamaktadır.

Bize göre Türkiye’nin ulus devlet yapısı tartışılacak ve tartışmaya açılabilecek bir konu değildir. Çünkü bu yapı Türkiye’nin varlığı ile doğrudan doğruya ilgilidir.

Ulus devlet yapısını zayıflatmaya çalışmak ve tartışmak Türkiye’nin ülkesi, ulusu ile bütünlüğünü istememek demektir. Her konuyu tartışabilme özgürlüğü, devletlerin varlığını riske sokacak konuları içermez. Devlet içinde entelektüel tartışmaların yapılabilir olması, devleti ayakta tutan unsurların tartışmaya açılması anlamını taşıyamaz. Bu gerçek yalnızca Türkiye için değil, çağdaş devlet tanımı taşıyan tüm devletler içinde tavizsiz olarak geçerlidir.

Burada üzerinde düşünülmesi gereken nokta, ulus devletin nasıl daha güçlendirilebileceğine yönelik tedbir ve çareler üretmektir.

Bu konuya ilişkin bazı düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum;

- Yaşamakta olduğumuz küreselleşme çağında, küreselleşmeye toptan karşı çıkarak, ülkeleri küreselleşmenin dışında tutmaya çalışmak gerçekçi bir yaklaşım değildir. Önemli olan, ulusal menfaatlere ve ulusal kültüre zarar vermeden, küreselleşmenin içinde yer almaktır.

Bunun en kısa ifadesi ise “Küresel düşün, ulusal hareket et” düşüncesidir.

- Ulus devletlerin işlev sahaları küçültülebilir, ancak bunu yaparken devletin anayasal organlarının ve demokrasiyi hedefleyen kurumlarının güçlendirilmesi zorunludur.

- Küreselleşme çağında, bireyin ve özgürlüklerin daha çok öne çıkışı doğaldır. Ancak “Devlet”, “Birey” ve “Özgürlük” kavramları var olabilmek için birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Birinin diğerinin aleyhine genişlemesi her üçünü birden tehlikeye sokar. Dolayısıyla, bu hassas dengenin korunması demokrasiler için özel bir önem taşır. Bu dengeyi sağlamak ve korumak ise siyaset adamlarına düşen önemli bir görevdir. Bu noktada kitle iletişim araçlarına, medyaya da sorumluluk düşmektedir. Bugünün ulusal ve uluslararası politik ortamında, medyanın sağladığı olanaklarla insanların zihinleri gerçek anlamda bir mücadele alanıdır. Dolayısıyla insanların zihinleri yeni savaş alanlarıdır. Bu saptamadan hareketle hem medyanın hem de kurumların sorumlulukla ve titizlikle davranması çok önemlidir.

- Cumhuriyet ve ulus devlet rejiminin temel ilkesi erdemdir. Burada kastedilen erdem siyasal bir erdemdir. Bu ise demokrasi içinde yasalara saygı ve bireyin topluluğa bağlılığının ifadesidir. Bireyin topluluğa nasıl bağlı olacağı ise işin özünü oluşturmaktadır. Bu sorunun cevabı “Ortak Bilinç”, “Ortak Vicdan” kavramlarında bulunabilir. ATATÜRK de, her toplumun bir ortak vicdana sahip olmasının önemine her zaman dikkat çekmiştir.

Bireyci toplumda sorun, asgari ortak bilinci korumaktır. Gerektiğinde kişisel çıkarlarını aşabilen, toplumun genelini ilgilendiren konularda kamuoyu oluşturabilen vatandaşlardan oluşan “kamu çıkarını gözeten sivil toplum” oluşumuna sahip olan ülkelerin bu sorunu büyük ölçüde aştığı görülmektedir. Bu nedenle kendi çıkarları yerine, ülke çıkarlarını gözetebilen sivil toplum örgütlerine sahip olunması demokrasinin vazgeçilmez bir unsurudur.

- Bizim ortak bilincimiz ve ortak vicdanımız ise genel anlamda ülkenin ulusal menfaatlerinin korunması ve geliştirilmesidir. Ulusal menfaatlerimiz ise Cumhuriyetin temel niteliklerine sıkı sıkıya bağlı kalarak, devletin varlığının, bekasının korunması ve ulusun refah seviyesinin artırılmasıdır.

Beka tedbirleri ile refah seviyesini artırıcı tedbirler arasında hassas dengenin bulunması, ilgili kurumların düşünce ve görüşlerini de dikkate alarak yine demokratik yaşam içerisinde, siyasi makamlara düşen bir görevdir.

- Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu bölücü terör hareketinin temelinde etnik milliyetçilik vardır. Bazı kesimler etnik kimliklerinin anayasal güvenceye kavuşturulmasını sık sık ve açıkça dile getirmektedirler. Bu görüş ulus devlet yapısını hedef almaktadır.

Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti kültürel farklılıklara saygılıdır. Türkiye Cumhuriyeti kültürel alanda bireysel kalmak ve ulus devlet yapısına zarar vermemek şartıyla kültürel zenginliklerin yaşanması ve yaşatılması için gerekli düzenlemeleri gerçekleştirmiştir. Bunun ötesinde, kimse Türkiye’den belirli bir etnik gruba kültürel alanın dışında, siyasal alanda grupsal düzenlemeler yapmasını demokratik istekler aldatmacasıyla gizleyerek isteyemez ve bekleyemez. Daha önce de ifade ettiğim gibi, her konuyu tartışabilme özgürlüğü, devletlerin varlığını riske sokacak konuları içermez.

Ayrıca kültürel alandaki düzenlemeler herhangi bir şekilde siyasal alana doğru götürülmeye ve alt kimlikler üst kimliğe dönüştürülmeye çalışılırsa ve bu konular ülke gündemine kasıtlı olarak devamlı sokulursa, korkarız ki ülke kutuplaşmaya ve ayrışmaya sürüklenebilir. Bu Türk toplumuna karşı yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin diğer temel direği olan üniter devlet yapısına gelince;

Üniter devlet ülke, ulus, egemenlik unsurları, yasama, yürütme, yargı erkleri bakımından “teklik” özelliği gösterir. Üniter devlet eşitlik ilkelerinin korunmasının, bölgecilik ve ırkçılık, yapılmamasının ve azınlık yaratılmamasının garantisidir. Üniter devlet yapısına zarar verecek düzenlemelerden ve düşüncelerden kaçınılmalıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım;

Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Bu nitelikler, Cumhuriyetin değiştirilemez temel niteliklerini oluşturmaktadır.

Laiklik ilkesi Türkiye Cumhuriyeti kuruluş felsefesinin temel direklerinden biri olup, Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan tüm değerlerin de temel taşıdır. Laikliğin işlevsel tanımı; Anayasanın başlangıç ile 24’üncü ve 174’üncü maddelerinde yer almaktadır.

Anayasa Mahkemesinin, Anayasayı resmen yorumlamaya yetkili tek organ olarak, laikliğe ilişkin yapmış olduğu yorumlar, laikliğin anlamının ortaya konulmasında vazgeçilmez kaynaktır.

Laikliğin ne anlama geldiğini ifade ederken çokça yapılan hata, laikliğin ne anlama geldiğine ilişkin düşüncelere bir bütün olarak bakılmamasıdır.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin laikliğe ilişkin vazgeçilmez duruşu; Anayasanın 24’üncü maddesinde açıkça ifade edilen “Kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne surette olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez veya kötüye kullanamaz” ilkesine herkesin sıkı sıkıya bağlı kalması, dinin veya dini duyguların, dince kutsal sayılan şeylerin istismar edilmemesidir.

Şu konuyu da açıkça ifade etmek isterim ki askerlik mesleği, moral değerlere önem veren mesleklerin başında gelmektedir. Elbette bireysel moral değerler açısından din de bir unsurdur.

ATATÜRK; 10’uncu Yıl Nutku’nda bizlere şu hedefi vermiştir: “Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkaracağız.” O’na göre ulusal kültürün çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkartılması, Türk Halkının bütün anlam ve görüşleriyle medeni bir toplum haline dönüştürülmesi demektir.

Buna karşılık bugün, toplumun bir kesimi, yeni bir kültürel kimliğin, yaşam tarzının oluşumunda dini düşüncelere büyük bir ağırlık verildiğini düşünmekte ve gelişmelerden büyük bir endişe duymaktadır. Bu endişe ciddiye alınmalıdır. Çoğulcu demokrasi anlayışı çerçevesinde, toplumsal huzur için bu zorunludur.

Cumhuriyetin diğer temel niteliği ise demokrasidir. Türk Silahlı Kuvvetleri demokrasiye ve demokratik kurallara karşı saygılıdır. Demokrasi temel hak ve özgürlüklerin çoğunluğa karşı da güvencede olduğu bir rejimdir. Bu nedenle, demokratik yaşamda çoğulculuk esas olmalıdır.

Laiklik ilkesinin demokrasi ile çatıştığını iddia etmek de sağlam bir temele dayanmamaktadır. Aksine, laik düzen Türk demokrasisinin gelişmesinde ana itici gücü oluşturmuştur. Etrafımızdaki bazı ülkelere bakılırsa bu gerçek görülebilir.

Prof. John ESPOSİTO’nun ifade ettiği gibi, “demokrasinin aşırı şekilde popüler amaçlara yönlendirilmesi de, laik düzenin aleyhine sonuçlar doğurabilir.”

Cumhuriyetin diğer iki temel niteliği olan sosyal ve hukuk devleti ilkeleri de çok önemlidir.

Herkesin insan onuruna yakışır asgari bir hayat seviyesini sağlamak, sosyal devletin bir görevidir. Sosyal devlet niteliğinin zayıflamasının toplumları cemaatleşmeye ittiği de bir gerçektir. Bu kapsamda giderek güçlenen bazı cemaatler, ekonomiyi yönlendirmeye, sosyo-politik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Ancak bu sosyal gerçek doğru analiz edildiği takdirde, bu oluşuma karşı alınacak tedbirlerin başarı şansı olabilir.

Hukuk devleti ise; genel anlamda hukuk kurallarına bağlı olan ve bütün vatandaşlarına hukuki güvenceler sağlayan devlettir. Hukuk devletinin herkes için ne kadar önemli olduğu ise aşikârdır.

Türkiye’nin yakın güvenliğiyle ilgili bazı önemli uluslararası ilişkilere de kısaca değinmek istiyorum;

- Irak’ta bugüne kadar oluşan ve gelecekte oluşabilecek gelişmeler, Türkiye’nin güvenliğini önemli boyutlarda etkilemektedir ve etkilemeye de devam edecektir.

Bu nedenle Irak’la ilgili sorunların her zaman yönetilebilecek seviyede tutulması çok önemlidir. Bunun için de, devletin ilgili kurum ve kuruluşları arasında görüş birliğinin ve koordinasyonun sağlanması zorunludur.

Türkiye için Irak’a ilişkin öncelikli önemli siyasi hedef; Irak’ın toprak ve siyasi bütünlüğünün korunmasıdır.

Toprak ve siyasi bütünlüğünü koruyamamış Irak’tan en çok zarar görecek ülke Türkiye olabilir.

Irak’taki mücadelenin esasını, politik gücün ve Irak’ın gelir kaynaklarının paylaşımı oluşturmaktadır. Bulunabilecek bir denge ile bu sorun aşılabilir.

Irak’ın kuzeyindeki oluşum ise diğer bir gerçektir. Bu oluşum Irak’ın toprak ve siyasi bütünlüğünün aleyhine gelişmemelidir. Bu nedenle, başlangıçtan itibaren savunduğumuz gibi, Kerkük’e özel bir statü verilmesi çok önemlidir. Aksi durumlar herkes için Irak’taki durumu daha da içinden çıkılmaz bir duruma getirebilir.

Böyle bir durumda, Irak’taki soydaşlarımız olan Türkmenlerin çatışan taraflardan biri haline gelmesi Türkiye için diğer bir endişe kaynağıdır.

Bölücü terör örgütünün, Irak’ın kuzeyinde barınması ve bu bölgeden beslenmesi, Irak’a ilişkin bir diğer önemli sorunu oluşturmaktadır. Irak Merkezi Yönetiminin ve şu anda Irak’ın kuzeyinde bulunan Bölgesel Yönetimin, bu bölgedeki terör unsurlarına karşı etkin yaptırımlarda bulunmasını beklemekteyiz. Bölgenin güvenliği ve huzuru bu beklentinin karşılanmasını zorunlu kılmaktadır.

Irak’ın kuzeyindeki terör örgütü mensuplarına karşı Aralık 2007’den beri, Türk Silahlı Kuvvetleri çok etkin hava ve kara operasyonları icra etmiştir ve etmeye devam edecektir. Bu operasyonların icrası öncesi ve icrası esnasındaki, Türk Silahlı Kuvvetleri ile ABD Silahlı Kuvvetleri arasındaki işbirliği ve anlayış mükemmel seviyededir. Bu nedenle, önemli görevlerimizden birisi de, bu işbirliğinin korunmasıdır.

- Türk Amerikan ilişkileri iki ülkenin ortak değerleri üzerine inşa edilmiştir, köklüdür ve tarihidir. Bugün bu ilişkiler, iki ülke için her zaman olduğundan çok daha önemlidir. Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri, belirli bir konuya bağlanamayacak kadar geniş ve kapsamlıdır.

- Kıbrıs sorunu, Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin güvenliklerini de ilgilendiren ulusal bir sorundur.

Kıbrıs sorununa, Birleşmiş Milletler çerçevesinde bütünlüklü müzakereler yoluyla, kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüm bulunması elbette istenilen bir husustur.

Gerçekten Kıbrıs sorununa kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüm bulunması isteniyorsa herkes tarafından; ilk önce Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 1959/60 anlaşmalarına dayalı “1960 Kıbrıs Cumhuriyeti” olmadığının, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bir gerçek olduğunun, eşit ve egemen şekilde Kıbrıs Türk Halkının ve Garantör Devlet olarak Türkiye’nin kabul edebileceği bir çözüm ortaya konulmadan, sorunun çözülemeyeceğinin kabul edilmesi gerekir.

- Türk Silahlı Kuvvetleri, cumhuriyet tarihinde her zaman çağdaşlığın ve ilericiliğin simgesi ve destekleyicisi olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri için; Avrupa Birliğine tam üyelik, ATATÜRK’ün amaçladığı “çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkma” doğrultusunda, önemli bir araç anlamını taşımaktadır. Bu süreçte AB’den beklentimiz Türkiye’ye diğer ülkelere olduğu gibi eşit davranılması ve Türkiye’den ulus devlet ve üniter devlet yapısını zayıflatabilecek isteklerde bulunulmamasıdır.

Ayrıca şu iki konuyu hatırlatmakta yarar görüyorum; birincisi, Türkiye’yi tam üyeliğe kabul etmeyen bir AB’nin özellikle Ortadoğu ve Kafkaslar bölgeleri üzerindeki etkisinin Balkanlarda biteceğidir. İkincisi, Türkiye’nin coğrafi olarak nerede olduğu kadar ne olduğu da önemlidir. Türkiye bölgedeki en güçlü demokratik ve laik rejime sahip olan ülkedir.

Buraya kadar ifade etmeye çalıştığım bütün bu düşünceler çerçevesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin sahip olacağı güvenlik stratejisinin dört temel dayanağı olmalıdır. Bunlar;

- Ülkenin toprak bütünlüğüne, ulusal birliğine ve Cumhuriyetin temel niteliklerinin devamlılığına yönelik risk ve tehditlere karşı gerekli tedbirlerin alınması,

- Çevremizde olabilecek simetrik risk ve tehditlere karşı ve yaşadığımız coğrafyada Lozan Andlaşması ile kurulan mevcut dengeleri ve ulusal menfaatleri korumak için caydırıcı bir gücün varlığı,

- Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin sağlanması ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ulusal menfaatlerinin ve güvenliğinin temel noktalarını oluşturan hak ve menfaatlerinin korunması,

- Uluslararası terörün Türkiye’deki faaliyetlerinin ve ülke dışındaki menfaatlere zarar vermesinin önlenmesi ve BM ya da NATO şemsiyesi altında alınabilecek barışı koruma görevlerine hazır olunmasıdır.

Türk Silahlı Kuvvetleri sahip olduğu caydırıcı gücün katkısıyla, her zaman bulunduğu bölgenin ve dünyanın bir barış ve huzur ortamına dönüşmesine, mevcut sorunlara barışçı yaklaşımlarla çözümler bulunmasına katkıda bulunmayı hedeflemektedir. Maalesef her zaman istekler gerçekleşememektedir. Unutulmamalıdır ki, dünya kolaylıkla daha büyük boyutlarda bir savaş alanına dönüşebilir. Bu güzel gezegen yapılan yanlış hesaplar ve ihtiraslar nedeniyle zarar görebilir. Ne var ki akıl, bilim ve teknolojik gelişmeler dünyayı savaş alanı değil, barış ortamı yapmaya yetmiyorsa, insanlığı ilerlemiş kabul edebilir miyiz?

Bu nedenlerle; ülkemizin güvenlik stratejisinin uygulanmasında belkemiğini oluşturan Türk Silahlı Kuvvetlerinin, simetrik (konvansiyonel) harekât ile asimetrik harekâtı, her üç kuvvetin müştereken birlikte icra edebileceği, modernize edilerek küçültülmüş ancak daha nitelikli ve beka kabiliyeti yüksek, modüler, esnek ve her türlü ortamda kesintisiz görev yapabilecek caydırıcı bir kuvvet yapısına sahip olması her zaman dikkate aldığımız bir hedeftir.

Sayın Cumhurbaşkanım;

Genelkurmay Başkanlığı görevini, Türk Silahlı Kuvvetlerinin her kademesinde engin bilgi ve tecrübesiyle görev yapmış Genelkurmay Başkanım Orgeneral Sayın Yaşar BÜYÜKANIT’tan biraz sonra teslim alacağım.

Kendisini askerlik mesleğine ilk adımımı attığım günden beri tanıyorum. Bu görevi kendisinden almaktan büyük bir onur ve gurur duyuyorum. Sayın Komutanım, özellikle komutanlığınız döneminde, bölücü terörle mücadele konusunda gösterilen kararlılık ve tüm güvenlik güçlerince yapılan başarılı harekât ile ulaşılan nokta her türlü takdirin üzerindedir.

Türk Silahlı Kuvvetlerine vermiş olduğunuz çok değerli hizmetler daima şükranla anılacaktır.

Sayın Komutanıma, eşleri Sayın Hanımefendiye ve tüm aile bireylerine bundan sonraki yaşamlarında sağlık, mutluluk ve huzur dolu uzun ömürler diliyorum.

Ordular temelde gücünü silahtan alır. Türk Ordusu ise, gücünün kaynağını ulusunun güven ve sevgisinden, halkının yüreğinden alır. Türk Ordusunun bu niteliği, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde tarihsel ve sosyal olarak biçimlenen kopmaz bağlarla perçinlenmiştir.

Türk Ordusunda vazife, onur ve vatan her şeyin üzerindedir. Türk ordusunun karakterinin temelini ise gururu, gücü, ilkeleri ve halkıyla kurduğu bağ belirler.

Unutulmamalıdır ki, Türk Ordusunun ve Türk Ulusunun Ebedi Başkomutanı ve Lideri, Mustafa Kemal ATATÜRK’tür. O’nun yarattığı “Atatürkçü Düşünce Sistemi”nin ışığı her zaman yolumuzu aydınlatmaya devam edecektir.

Bu düşüncelerle, bu anlamlı törene katıldığınız için tekrar teşekkürlerimi sunuyor ve Genelkurmay Başkanlığı görevini Genelkurmay Başkanım Orgeneral Sayın Yaşar BÜYÜKANIT’dan teslim alıyorum.

Arz ederim.




ORGENERAL YAŞAR BÜYÜKANIT’IN
GENELKURMAY BAŞKANLIĞI DEVİR-TESLİM TÖRENİ KONUŞMASI

28 Ağustos 2008




Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli Konuklar,

Sevgili Silah Arkadaşlarım,

Basınımızın Değerli Mensupları,

Törenimizi onurlandırdığınız için hepinize şükranlarımı sunuyorum.

İki yıl önce büyük bir gurur ve heyecanla devraldığım Genelkurmay Başkanlığı görevini, değerli silah arkadaşım Orgeneral İlker BAŞBUĞ’a teslim etmek üzere huzurlarınızdayım.

Yurda ve ulusa hizmet yarışında onurla ve gururla teslim aldığım bayrağı hizmet sürem boyunca daha ilerilere taşıyıp devredeceğimin bilinciyle bugünlere ulaşmanın mutluluğunu yaşıyorum. Türk Silahlı Kuvvetlerinin tüm mensupları gibi ben de Ulu Önder Atatürk’ün hedef olarak gösterdiği çağdaş, laik, demokratik ve sosyal Türkiye idealinden sapmadan ilerlerken; ulus aşkı ve görev bilinciyle bu hedefe doğru attığım her adım, yaşadığım yorgunlukları ve çektiğim sıkıntıları unutturdu. Gelecekte daha rahat ilerlemeye imkân sağlayacak yollar açmak için, elimden gelenle yetinmeyip, daima daha iyisini yapmanın gayreti içinde oldum. Terörle mücadelede, Türk Silahlı Kuvvetlerinin modernizasyonunda ve eğitim alanında çalışmalarımı yoğunlaştırdım. Bu çalışmalarımla, Türk Silahlı Kuvvetlerinin tüm yeniliklere kısa zamanda uyum sağlayacak bir yapıya kavuşmasını arzuladım. Bu yapıya ulaşmak isterken, yeniliklerin beraberinde getirdiği değişim ve gelişimin akıntısına kapılıp sürüklenmenin önüne geçilmesi gerektiğini ısrarla vurguladım. Akıntıya karşı yerimizde durma şansımız olmadığına göre, ileriye gitmenin akılcı şartlarını bulmamız konusundaki çalışmaların teşvikçisi ve destekçisi olmak için gayret ettim.

Biçimlerin içine sıkışıp kalmak yerine Atatürkçü Düşünce Sisteminin özünde yer alan İnkılapçılık ilkesinin itici gücü ile geleceğe emin adımlarla ilerlemek için uğraştım.

Bu saydıklarıma bakıp büyük işler yaptığımı iddia edemem. Ben, ulusuma hizmet etmek gayesiyle, görevimin omuzlarıma yüklediği sorumluluğun gereklerini yerine getirmeye gayret ettim. Bireysel performanstan ziyade ekip performansının başarısının önemine inanarak hareket ettim.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli Konuklar,

Uzun meslek yaşamım boyunca Silahlı Kuvvetlerin bir mensubu olarak çeşitli rütbelerde, Soğuk Savaş Dönemini, Varşova Paktının ve Sovyetler Birliğinin dağılmasını, tek kutuplu ve yeni dünya düzenini arayan dünyayı, küreselleşme-bölgeselleşme tartışmalarını, Körfez Savaşlarını, Irak’ta ve Afganistan’da meydana gelen gelişmeleri, 11 Eylül saldırılarını, nükleer silahlanma çabalarının yeniden canlanmasını ve Orta Doğu’da yaşanan olayları gördüm. Bugün de hep birlikte bunların etkilerini görmeye devam ediyoruz. Her alanda önüne geçilmez bir şekilde esmeye başlayan değişim fırtınasının, alışılagelen tüm parametreleri sarstığını ve sürükleyip götürdüğünü biliyoruz. Bu fırtınaya hazırlıksız yakalanan ülkelerin çok ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğunu da izliyoruz.

Üzerinde yaşadığımız dünya, tarih boyunca pek çok değişime sahne olmuştur. Dünyada meydan gelen politik, ekonomik, askerî ve sosyal değişimler, paradigma kaymaları, anlık değişimler gibi değil, bir süreç içinde ve genellikle yavaş olmaktadır. Bu yavaş değişimi, değişim olurken algılayamayan ülke ve kurumlar, sadece sonucu görürler ve ortaya çıkan resimde kendilerini, iradeleri dışında kendilerine dayatılmış, bir rolün aktörü olarak bulurlar. Bunu, yalnız tarihte değil yaşadığımız günlerde de gördük ve görüyoruz. Gürcistan’daki olaylar da bunun tipik bir örneğidir.

Güvenlik bağlamında değerlendirmeler yapılırken güvenlik güçlerinin yeteneklerine bugünün şartları ile bakmak sağlıklı sonuçlar vermiyor. Teknoloji alanındaki gelişmelerin her geçen gün hız kazandığı bir süreçte yaşıyoruz. Doğal olarak, bu hızlı gelişimin güvenliğe ve güvenlik sistemlerine de etkileri oluyor. Bu etkileri dikkate alarak bugünü değerlendirmemiz, geleceği iyi yorumlamamız ve projeler geliştirmemiz gerekiyor. Ülkemizin çok yönlü bir tehdit ortamında olduğunu da hesaba katarak, güvenlik bağlamındaki öngörülerimizi 2025’lere, 2050’lere bakıp geliştirmek zorundayız.

Uluslararası alanda güvenlik ortamının son derece değişken ve öngörüleri zorlaştıran bir hâl aldığı günümüzde, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde, etrafı istikrarsızlıklarla dolu bir coğrafyada yer alan ülkemizin, tehdit algılamalarında da bir genişleme olduğu bilinen bir gerçektir. Bölgesel ve etnik çatışmalar, siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklar, refah seviyeleri arasındaki dengesizlik, kitle imha silahları ve uzun menzilli silahların yaygınlaşması, kökten dincilik, yasa dışı göç, uyuşturucu ve her türlü silah kaçakçılığı uluslararası terörizmi besleyerek tehdit kavramının genişlemesine sebep olmuştur.

Dünyanın ekonomik ve politik çıkar çatışmalarının ortasında, laik ve demokratik yapısı ile bir istikrar ve denge unsuru olan ülkemiz, jeopolitik hassasiyetlerin ortaya çıkmasına zemin oluşturacak girişimlerle mücadele etmek zorundadır. Bugün, gerek Atatürk milliyetçiliğinin birleştirici ve kucaklayıcı niteliklerinden uzaklaşılarak etnik milliyetçiliğe ve bölücülüğe dayandırılan girişimler gerekse Türkiye Cumhuriyeti’nin laik ve demokratik yapısını, çağdaş kazanımlarını ortadan kaldırmayı amaçlayan irtica, bu kapsamda ele alınması gereken iki ciddi tehdit olarak karşımızda durmaktadır.

Kurulduğu günden beri böylesine ciddi tehlikelerle aynı anda karşı karşıya kalmamış olan ülkemizin ulusal, üniter ve laik yapısını bozmak, birliğini ortadan kaldırmak ve sonuçta bölünmeye hazır bir Türkiye görmek isteyenlerin var olduğu bir gerçektir. Kararlı duruşuyla Türk Silahlı Kuvvetlerini bazı çevrelerin planlarının karşısındaki en büyük engel olarak kabul edenlerin yürütmekte olduğu bu karanlık savaşı görmezden gelmek mümkün değildir. Her fırsatta Silahlı Kuvvetlere ve onun mensuplarına karşı seviyesiz saldırılar yapılmaktadır. Bir hususu vurgulamak isterim. Bu seviyesiz saldırılar, belki bizleri incitebilir ancak, hiçbir şekilde Türk ulusunun Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı beslediği ve bizim en büyük güç kaynağımız olan güvenini sarsamaz. Bu gerçeğe Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları büyük bir içtenlikle inanmaktadırlar. Yaşadığımız olaylar ve bunların sonuçları bu hususun açık bir göstergesidir.

Bugün, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gerek eğitim ve harbe hazır bulunuşluk düzeyinde ulaştığı seviyeye gerekse bu alanlardaki atılımlarına bakarak, yarınlarımız için kaygılanmanın yersiz olduğuna inanıyorum. Köklü tarihî geçmişinden aldığı tecrübesini Bilgi Çağının ihtiyaç duyduğu bilgi donanımıyla destekleyen Türk Silahlı Kuvvetleri, ulusal bütünlüğümüze kasteden tüm çabaları boşa çıkaracak güce sahiptir. Kararlılığı ve dünyada bir eşine daha rastlanamayacak disiplin anlayışıyla, Türk Silahlı Kuvvetlerinin üstesinden gelemeyeceği hiçbir görev yoktur. Bağrından çıktığı yüce Türk ulusundan aldığı güçle Türk Silahlı Kuvvetleri, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza dek teminatı olmaya devam edecektir.

Uygar ama silahlı kuvvetleri güçsüz olan ulusların tarih sahnesinden silindiklerine tanıklık etmiş Türk Silahlı Kuvvetleri, çağın gereklerine uygun modernizasyon programını titizlikle sürdürmekte, kendine tahsis edilmiş kaynakları en akılcı şekilde kullanarak caydırıcı bir güç olmanın gereklerini yerine getirmektedir. Caydırıcı bir güce sahip olmak, komşu ülkeler üzerinde tedirginlik yaratmak için değil, komşularımızın ve bölge ülkelerinin yanlış hesap yapmasını engellemek ve barışa katkı sağlamak için vazgeçilmez bir zorunluluktur. Bu kapsamda yürüttüğümüz tüm modernizasyon çalışmaları, Türk Silahlı Kuvvetlerini, Bilgi Çağının ve genişleyen harp alanının ihtiyaçlarını karşılayacak ve bölgesinde caydırıcı bir güç unsuru olarak hizmet edecek güçlü bir yapıya kavuşturma arzusunu taşımaktadır.

Bu ifadelerimden Türk Silahlı Kuvvetlerinin mevcut durumda ihtiyaçlarımızı karşılamakta yetersiz kaldığı gibi bir anlam çıkarılmasın. Türk Silahlı Kuvvetlerine verilen yetki çerçevesinde, Kara ve Hava Kuvvetlerimiz ile Jandarma Genel Komutanlığımızın birliklerinin icra ettikleri sınır ötesi operasyonların, Türk Silahlı Kuvvetlerinin imkân ve kabiliyetlerinin bugün ulaştığı seviye hakkında bir fikir vermek için yeterli olduğunu düşünüyorum. İmkân ve kabiliyetlerimizi ne kadar artırırsak artıralım ulaştığımız noktayı son nokta olarak görmemiz, durmamız anlamına gelir ki bu da düşüşün başlangıcıdır. O yüzden, bu alanda yürütülen çalışmaların bundan sonra da artarak devam edeceğine inanıyorum.

Yüce Atatürk’ün tüm yokluklara ve güçlüklere karşın Kurtuluş Savaşı’nı başlattığı yüksek ruhla yola çıkan Türk Silahlı Kuvvetlerinin gücü, sahip olduğu asker sayısı ve silah sistemleri ile ölçülemeyecek kadar büyüktür. Onu güçlü kılan temel unsurlardan biri hiç şüphesiz bilgi, bilinç ve sarsılmaz bir inançla kavradığı ve benimsediği Atatürkçü Düşünce Sistemidir. Atatürkçü Düşünce Sisteminin aydınlığında değişim ve gelişimini dinamik, akılcı ve bilimsel bir yönetim sistemine oturtmuş bulunan Türk Silahlı Kuvvetlerinin yorulmamak üzere yola çıkmış personeliyle aşamayacağı hiçbir engel yoktur.

Atatürkçü Düşünce Sistemine ve onun kazanımlarına sahip çıkıp kollamanın, sadece Türk Silahlı Kuvvetlerinin değil, bütün ulusumuzun görevi olduğu da unutulmamalıdır. Karşı karşıya kaldığımız bütün olumsuzluklar için bir reçetesi bulunan bu anlayış, aynı zamanda çağdaş uygarlık yarışında bizi ön sıralara taşıyacak güçtür. Bu gücü etkin bir şekilde kullanabilmemiz ise ancak onu davranış şekli ve yaşam biçimi olarak yaşantımıza ve yönetim sistemimize bilinçli bir şekilde uyarlamamıza bağlıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli Konuklar,

Tehdit ve risklerin, çeşitliliklerinin günümüzde arttığı bilinmektedir. Bu durumun, yaşadığımız coğrafyada, güvenlik bağlamındaki bölgesel değerlendirmelerimizi gerçekçi bir yaklaşımla yapmamızı ve bu değerlendirmelere göre de güvenlik politikalarımızı ifa yeteneği olacak şekilde geliştirmemizi gerektirdiğine inanıyorum.

Bu nedenle, özellikle Orta Doğu ile ilgili güvenlik politikalarımızın tek tek ülke bazında değil de bir bütünsellik içinde ele alınması sanıyorum gelişmelerin tümünün kavranması açısından önem taşıyacaktır. Orta Doğu’daki sorunlar bu açıdan incelendiğinde, sorunların bazı ülkelerin temel politikalarından kaynaklandığı gözlenmektedir. Bu ülkelerin politikaları anlaşılmadan sağlıklı güvenlik politikaları üretilmesi mümkün değildir.

Orta Doğu’nun güvenlik ortamında uygulanan genel politikanın “yapılandırıcı kaos” yaklaşımı olduğunu düşünüyorum. Bu yaklaşımı, bazı ülkelerin istikrarsızlaştırılması suretiyle soruna çözüm bulunması şeklinde de ifade edebiliriz.

Bu konunun, bu törenin kapsamı içinde ele alınıp incelenmesi mümkün değil. Ancak, Türkiye’nin, Orta Doğu’da uygulamalarına tanık olduğumuz bu “istikrarsızlaştırma” politikalarının güvenlik bağlamında bir aktörü hâline gelmemesi gerektiğine dikkat çekmek istiyorum.

Bu politikalara bir örnek olarak Irak gösterilebilir. Irak’ta güvenliğin ve istikrarın sağlanamaması, bölgeden kaynaklanan terör tehdidini ciddi boyutlara ulaştırmıştır. Tabi ki bu durumda, Irak’ın kuzeyindeki grupların ayrıcalıklı ve Irak’ın geleceğinin belirlenmesinde söz sahibi bir konuma getirilmiş olmasının büyük etkisinin olduğu değerlendirilebilir.

Gelinen noktada, birçok çevre, merkezî Irak yönetimi ile güvenlik iş birliği yapmamız yönünde telkinde bulunmaktadır. Ancak, bir gerçek görülmemektedir. Merkezî Irak yönetimi güvenlik güçlerinin, Irak’ın kuzeyine geçme yetkisi dahi yokken, kuzeydeki güvenlik güçleri güneyde her türlü yetkiye sahiptir. Böyle bir uygulama, Irak’ı “istikrarsızlaştırma” değildir de nedir?

Orta Doğu’ya yönelik bu örnekleri diğer bölgeler için de çoğaltmamız mümkündür. Bu bölgelerden birinin Karadeniz olduğunu söyleyebiliriz. Son yıllarda ortaya atılan ve Karadeniz ile ilgili olmayan birçok sorunla; “Genişletilmiş Karadeniz”, “Karadeniz Sinerjisi” gibi isimlerle sunulan projelerle Karadeniz, bir sorunlar yumağı hâline getirilmeye çalışılmaktadır. Üzülerek ifade ediyorum, bunlar kamuoyunda da yeterince tartışılmamıştır. Böyle bir ortamda, Türkiye’nin çok hassas olma zorunluluğu vardır. Ben, ifade etmeye çalıştığım bu satırları, Gürcistan’daki son gelişmelerden önce yazmıştım. Ortaya çıkan son durum, bu öngörülerin doğruluğunu kanıtlamaktadır.

Doğu Akdeniz’e ilişkin kısa değerlendirmemi de sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bölgedeki gelişmelere baktığımızda Doğu Akdeniz’de petrol yataklarının araştırılması ve işletilmesine, deniz yetki alanlarının genişletilmesine yönelik çabaları endişe ile izliyoruz. Çünkü, bu çabalar hayata geçirildiği takdirde Türkiye, güneyde Antalya Körfezi’ne hapsedilmiş olacaktır.

Bu hususları bir amaçla dile getirmekteyim. Her ulus, şüphesiz kendi çıkarları yönünde hareket eder. Bunu saygıyla karşılamamız gerekir. Ancak, Türkiye’yi ana kıtasına kapatma girişimleri karşısında, Türkiye’nin de çalışmaları olduğu bilinmelidir. Türkiye’nin bu konulardaki yaklaşımı – örneğin Akdeniz’deki münhasır ekonomik sahalar – konunun kamuoyu ile paylaşılarak bir ulusal görüşün oluşturulması şeklinde olmalıdır. Bunlar ulusal güvenlik ile de çok yakından ilgilidir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli Konuklar,

Konuşmamın bu bölümünde de özellikle terörle mücadele konusundaki bazı düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım:

Terörle mücadelenin geçmişine baktığımız zaman, bazı önemli eşiklerin bulunduğu görülmektedir.

1’inci eşik, Birinci Körfez Savaşı’dır. 1991-2003 dönemini kapsamaktadır.

Savaş öncesinde, çökme aşamasına gelen terör örgütü, savaş sonrası Kuzey Irak’ta geniş bir güvenli alana sahip olmuştur. Kuzey Irak’ta 36’ncı paralelde tesis edilen hat, yalnız terör örgütüne değil, aynı zamanda Irak’ın kuzeyinde yaşayan gruplara da geniş bir manevra alanı oluşturmuştur. Bu oluşumla birlikte, Türkiye içinde terör olaylarında büyük bir tırmanma yaşanmıştır. Savaş sonrası 1992-1997 yılları arasında verdiğimiz şehit sayısı yılda 500’lü rakamlara çıkmış, ancak bu süreçte ülke içinde ve Irak’ın kuzeyinde icra edilen operasyonlarla terör örgütüne de çok ağır zayiatlar verilmiştir.

1999’da terör örgütünün sözde liderinin yakalanması ve 2000’den itibaren silahlı teröristlerin çok büyük ölçüde Irak’ın kuzeyine çekilmeleri sonucu, terör olaylarında çok büyük düşüş yaşanmıştır. Öyle ki, bu dönemde 2001 yılında: 19, 2002’de: 6, 2003’te: 22 şehit verilmiştir.

2’nci eşik, İkinci Körfez Savaşı’dır. 2003-2007 dönemini kapsamaktadır.

- Bu dönemde, sınır ötesi operasyonların yapılamaması

- Irak’taki karışıklıktan yararlanan terör örgütünün çok sayıda silah ve patlayıcı temin etmesi ve bölgeden geniş destek alması sonucu, terör olaylarında özellikle patlayıcı madde kullanımında artış eğilimi görülmeye başlanmıştır.

3’üncü eşik ise Türk Silahlı Kuvvetlerinin sınır ötesi operasyon yetkisi aldığı 28 Kasım 2007’den bugüne kadar geçen yaklaşık 9 aylık süreçtir.

Yurt içinde giderek yoğunlaşan operasyonlara ilave olarak, bir plan dâhilinde, yetkiyi almamızdan 4 gün sonra, sınır ötesi operasyonlara başlanmıştır. Aralık ayında ilk büyük çaplı hava harekâtı icra edilmiş, bu harekâta aralıklarla devam edilmiş ve önceden planlı olarak mevsimin en ağır şartlarının oluştuğu Şubat 2008’de Kara Kuvvetleri ve Jandarma Genel Komutanlığı birliklerinin katıldığı büyük çaplı kara operasyonu icra edilmiştir. Bu operasyonlar, saptanan belirli amaçlar için yapılmıştır. Bu amaçları burada vurgulamam gerekir. Bu amaçlar neydi?

Birincisi: Terörle silahlı mücadelenin bel kemiği, terör örgütünün başarılı olma ümidini kırmaktı. Bunda başarılı olduğumuzu söyleyebiliriz.

İkincisi: Irak’ın kuzeyinin terör örgütü için güvenli bir bölge olmadığını, hem teröristlere hem de terörü destekleyen iç ve dış mihraklara öğretmekti. Bu husus gerçekleşmiştir. Operasyonlar öncesi, terör örgütü, Irak’ın kuzeyinde öylesine kendisini güvende hissediyordu ki, teröristler sebze bahçeleri, basit de olsa binalar, tören alanları tesis etmişlerdi. Bölgeyi bilen bir insan olarak, bunları 10 yıl önce hayal bile edemezdim.

Kandil Dağı, Zap, Avaşin, Hakurk ve diğerleri onlara göre erişilmez kalelerdi. Zaho’dan taksiye binip, teröristleri ziyaret edenler vardı. Teröristleri; gitar çalan, insan hakları savunucusu olarak göstermek, onlara sevimli insan maskeleri takmak isteyenler vardı. Kanlı katilleri masum insanlar olarak kamuoyuna göstermek isteyenler vardı. Bunları yaşadık.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli Konuklar,

Askerliğe veda etmek üzere olan bir insan, bir subay olarak, büyük harflerle ifade ediyorum: ARTIK, ONLAR YOK. OLANLAR DA ORTADAN KALDIRILACAKTIR.

28 Ekim 2007 tarihinde, henüz sınır ötesi operasyon yetkisi almamışken yaptığım konuşmadan bir cümleyi sizlere hatırlatmak isterim. Cümle şuydu: “Bize bu acıları yaşatanlara, o acıları hayal bile edemeyecekleri bir yoğunlukta yaşatacağız ve bu konuda kararlıyız.”

Biraz önce, “Artık, onlar yok.” dedim. İzninizle var olanlardan da kısaca söz etmek istiyorum. Neler var?

- Irak’ın kuzeyinde ve içeride 2-3 teröristten fazlasının sürekli bir araya gelmediği terörist grupları var.

- Mağaraları kendileri için güvenli yerler olarak gören teröristler yerine, küçük gruplar hâlinde, görünmemek için ağaçların altında sabahlayanlar var.

- Muhabere vasıtalarını korkudan kullanamayanlar var.

- Kendilerini emniyette hissetmedikleri için sözde lider kadrodan kaçanlar var.

- Yurt içinden ve yurt dışından terör örgütüne yardım ve yataklık yapıp, demokrasi ve özgürlük havarisi kesilenler var.

- Bize acı veren patlayıcıları yerleştirmelerine yardım eden iş birlikçileri var.

- Terör örgütüne darbeler vurduğu için Türk Silahlı Kuvvetlerinden nefret edenler var.

Söyleyeceğim şu: Onların varlıkları, bizim de var olma sebeplerimizden biridir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli Konuklar,

Terörle ilgili son sözlerim şunlardır:

- Karşı karşıya kaldığımız terör örgütü; şiddeti ve vahşeti bir vasıta olarak kullanan etnik milliyetçi, bölücü bir örgüttür.

- Türk Silahlı Kuvvetleri olarak, bölgede yaşayan insanlarımızı asla potansiyel terörist olarak görmeyiz. Onlar bizim vatandaşlarımız ve kardeşlerimizdir. Biz, terörist ile vatandaşları birbirinden ayırırız. Vatandaşlarımıza saygı ve şefkatten başka bir duygu beslemeyiz.

- Terörizm, çok boyutlu bir olgudur. Sorunun sadece silahlı mücadele boyutu yoktur. Terörizmin; sosyal, ekonomik ve politik boyutları olduğunu bir asker olarak çok iyi biliyoruz. Bu boyutlar, askerlerin ilgi alanında olmasına rağmen yetki alanı dışındadır. Asker olarak bizim görevimiz, silahlı teröristlerle silahlı mücadeledir. Yurt dışı gezilerimde de bu konuyla ilgili sorular soruluyor. Açıkça tekrar ifade ediyorum: terörle mücadele, terörle ilgili birimlerin topyekün bir mücadelesini zorunlu kılmaktadır. Tek yönlü mücadele ise kesin sonuç için yeterli değildir. Bunu yalnız bizim değil, yabancıların da artık anlaması gerekir. Bu gerçeği yalnız ben değil, benden önceki komutanlar da her fırsatta dile getirdiler. Geçmişte söylenen her şeyi, yeni dile getirilmiş gibi yorumlamak, sanıyorum gerçekçi bir yaklaşım da değildir.

- Türk ulusu uzun yıllardır yaratılmaya çalışılan bir Türk–Kürt çatışmasından, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da şiddetle kaçınmalıdır.

Son yıllarda büyük riskler alınarak yapılan hava ve kara harekâtları ile teröre gerçekten büyük darbeler vurulmuştur. Üzülerek ifade ediyorum: Bu operasyonların başarılı olmamasını düşünen çevreler de ortaya çıkmıştır. Bu, üzüntü verici bir durumdur. Türk Silahlı Kuvvetleri bu operasyonlarda her türlü riski göze almış ve başarılı olmuştur. Terör örgütünün büyük bir güvensizlik içinde olduğu bu dönemde, terör örgütüne yönelik bu baskıyı devam ettirmemiz gerekiyor. Bu baskının artarak devamı terör örgütü üzerinde ölümcül bir etki yaratacaktır.

Özellikle, Irak’ın kuzeyinde icra edeceğimiz operasyonlarla bu bölgenin terör örgütü için güvenli olmayan bir bölge hâline getirilmesi yurt içinde icra edeceğimiz operasyonlara da çok olumlu yönde yansıyacaktır. Çünkü, yılanın başı Irak’ın kuzeyinde, kuyruğu ülkemiz içindedir.

Terörle mücadelede başarıya ulaşabilmek için mücadelenin hukuki esaslar çerçevesinde yürütülmesi de bir zorunluluktur. Ancak, bu hukuki esasların zorlaştırılması terörle mücadeleyi de zaafiyete uğratacaktır. Hukuk sistemimizi çağdaş standartlara ulaştırmamız, elbette gereklidir. Ancak, bunun terörle mücadelenin bir sorunu olarak karşımızda durduğu da unutulmamalıdır. Orgeneral Işık KOŞANER tarafından önceki gün vurgulanan bu konunun detaylarına girmeyeceğim. Ancak, ifade ettiklerine aynen katılıyorum.

Terörle mücadelede önleyici tedbirler çok önemlidir. Bu konudaki hukuki düzenlemeler, birçok konuda güvenlik kuvvetlerini zaafiyete düşürmektedir. Bir örnek vermek istiyorum: Bir kamyonda silahlı teröristlerin olduğu konusunda kesin istihbarat alıyorsunuz. Güvenlik güçleri gerekli tedbirleri aldıktan sonra kamyonu durduruyor. Ancak, yeni yasal hükümler gereğince güvenlik güçlerinin bu aracın içine ve gizli bölmelerine bakma yetkisi yok. Şimdi biraz durup düşünelim. Herhâlde teröristler silahlarını kamyonun dışına asmazlar. Kamyon, görünüşte arı kovanları ile dolu. Eğer, teröristler kamyon durdurulunca ateş etmeselerdi bu kamyon yoluna devam edecekti. Maalesef, Erzincan’da yaşanan bu olayda, şehit de verdik. Bu ve benzeri hususlar ilgili kurullarda da dile getirilmiştir. Bunlar üzerinde iyi düşünmemiz gerekiyor.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli Konuklar,

Teknoloji alanındaki gelişim hangi boyutlara ulaşırsa ulaşsın, nitelikli insan her zaman en büyük kuvvet çarpanı olmaya devam edecektir. Bu nedenle, nitelikli insan yetiştirmek öncelikli hedef olma özelliğini koruyacak, nitelikli insanı merkezine aldığı sürece tüm çalışmalar başarıya ulaşabilecektir. Yarım yüzyıla yakın askerlik yaşantımda bütün çalışmalarımın merkezine hep insanı koydum. Silah, araç ve malzeme hiçbir zaman insanın yerini almadı.

Bunların yerlerini birbiriyle karıştıranların yani önce insan demek yerine önce araç gereç diyenlerin başarısızlıklarına hiç şaşırmadım. Sevk ve idare ettiğim insanları hiçbir zaman arka planda ‘motif’ olarak görmedim. Onların her birinin bir değer olduğunu bilerek ona göre davranmaya çalıştım. Bu düşünceye bağlı kalarak yürüttüğüm görevlerde başarılı olup olamadığımı yüce ulusumun takdirlerine bırakıyorum.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli Konuklar,

Askerî öğrenci olarak 1955 yılında katıldığım, yurda ve ulusa adanmışlar yuvası olan bu şanlı kurumda farklı rütbe ve kademelerde yürüttüğüm hizmet sürem sona eriyor. Askerliği bir meslek olarak tanıyıp yaşam şekli olarak benimsediğim günden bu yana büyük bir onurla taşıdığım üniformamı, bugün, son kez giyiyorum. Bir asker için en büyük ödülün şerefle tamamlanmış görev olduğu bilinciyle yürüttüğüm tüm çalışmaların nişan ve rütbelerini taşıyan üniformama da artık veda ediyorum.

Takdir edersiniz ki, yaşam biçimi olarak benimsenmiş bir meslekten duygusal olarak tamamen ayrılmak söz konusu olamaz; hele de bizler gibi henüz çocuk denilebilecek bir yaşta bu üniformayla tanışanlar için. Sadece şeklen ayrıldığım bu şanlı yuvaya hizmet düşüncesi, göreve başladığım ilk günkü heyecanıyla, yaşamımın bundan sonraki döneminde de yaşamla aramdaki en güçlü bağ olacaktır.

Yıllar önce okuduğum General Dauglas MACARTHUR’un 1951 yılında Mecliste yaptığı veda konuşmasından şu satırları hatırlıyorum:

“Orduda 52 yıldır sürdürdüğüm görevim sona eriyor. Orduya katıldığımda tüm çocukluk hayallerim ve ümitlerim gerçekleşmiş oldu. Uzun hizmet yıllarımdan sonra hatırımda kalan bir askerî marşın nakaratı şöyle: “Eski askerler asla ölmezler, sadece gözden kaybolurlar.”

Şu an, bu marştaki gibi ben de askerî kariyerinin sonuna gelmiş biri olarak sadece gözden kayboluyorum. Ancak, kalbim hep onlarla beraber olacak.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli Konuklar,

İki yıl önce devraldığım Genelkurmay Başkanlığı görevini bugün, kendisini subaylığının ilk yıllarından beri tanıdığım, değerli silah arkadaşım Orgeneral İlker BAŞBUĞ’a teslim edeceğim. Kendisi, Türk Silahlı Kuvvetlerinde çok önemli görevleri başarı ile ifa ederek bugünlere gelmiştir. Bugün teslim alacağı hizmet bayrağını, görevi süresince çok daha ilerilere taşıyacağına olan inancımla, kendisine yeni görevinde başarılar diliyorum. Genelkurmay Başkanlığı görevi kendisine, değerli aile bireylerine, Türk Silahlı Kuvvetlerine ve yüce ulusumuza hayırlı olsun.

Genelkurmay Başkanı olarak yaptığım bu son konuşmayı, bugünlere gelmemde büyük pay sahibi olanlara teşekkürle bitirmek istiyorum: Ulusal birliğimizi ve yurdumuzun bölünmez bütünlüğünü korumak uğruna verilen mücadelede hiç tereddüt etmeksizin en değerli varlığı canını ortaya koyan şehitlerimizi rahmetle, gazilerimizi saygıyla anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin daima daha ileriye gitmesi için emek harcayan ve değerli katkılarda bulunan tüm mensuplarına; görev sürem boyunca desteklerinin eksikliğini hiçbir zaman hissetmediğim değerli silah ve mesai arkadaşlarıma; generallerimize, amirallerimize, subaylarımıza ve astsubaylarımıza, uzmanlarımıza, sevgili Mehmetçiklerimize, askerî öğrencilerimize, memur ve işçilerimize de teşekkürlerimi sunuyorum.

Ayrıca, uzun meslek yaşantımın 37 yılını benimle paylaşan ve bütün enerjimi meslek yaşantıma yansıtmamı sağlayarak tüm güçlüklere benimle göğüs geren sevgili eşim Filiz BÜYÜKANIT’a, çok özel bir teşekkür etmeyi, bir gönül borcu olmanın ötesinde içten gelen samimi duygularımın bir gereği olarak görüyor, bunu ifade etmekten büyük bir mutluluk duyuyorum.

Ayrıca, varlığıyla bana güç ve mutluluk veren sevgili kızıma ve yavrularına, yetişmemde emeği geçen, aile büyüklerime ve yaşayan aile bireylerine en derin şükranlarımı; hayata veda etmiş aile büyüklerime de rahmet dileklerimi sunmayı bir borç biliyorum.

Töreni şereflendiren başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere tüm konuklarımıza, özellikle bu törene katılmak için gelen NATO Askerî Komite Başkanı değerli arkadaşım Oramiral Giampaolo DI PAOLA’ya, komutanlarımıza, saygıdeğer hanımefendilere, silah arkadaşlarıma ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin tüm personeline teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyorum.

Genelkurmay Başkanlığı görevimi büyük bir onur ve güvenle, değerli silah arkadaşım Orgeneral İlker BAŞBUĞ’a teslim ediyorum.

Arz ederim.



Kaynak: Genelkurmay Başkanlığı Resmi Sitesi

#3
oktaytunçbilek

oktaytunçbilek

    KD ™ Dost

  • Üyeliği İptal Edildi
  • 2.228 İleti
  • Gender:Male
  • Location:idareci,yönetici
İlker başbuğ paşa'nın daha realist ve keskin çerçeveden olaylara baktığını,duruş ve söylemlerinin daha dobra ve açık olduğunu yakından müşade edenlerdenim.

Hal böyle olunca,gerek genelkurmay içinde gerek devlet erkanında paşa'nın sözünü pekde sakınmıyan tavrını koruyacağı düşüncesindeyim.zaman tabiki şartlar ne getirir ama uyarıları unutmadan laf olsun diye gündem yaratmıyacağını iyi biliyorum.

Sema hanım,hale hanım paylaşımınız için sağolunuz. :beach:




0 Kullanıcı konuyu okuyor

0 Kullanıcı, 0 Misafir, 0 Kayıtsız kullanıcı