İçeriğe git


Welcome to Kadim Dostlar ™ Forum
Register now to gain access to all of our features. Once registered and logged in, you will be able to create topics, post replies to existing threads, give reputation to your fellow members, get your own private messenger, post status updates, manage your profile and so much more. This message will be removed once you have signed in.
Login to Account Create an Account
Resim

Kara Eylül -3- | Selcan Taşçı

- - - - -

  • Yanıtlamak için lütfen giriş yapın
Bu konuya henüz cevap yazılmadı

#1
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...


Resmi ekleyen

Darbeye beş kala

Toplumu keskin bir bıçakla ikiye bölenler, oluşturdukları kutuplar arasındaki uçurumun derinleşmesi ve çatışmanın şiddetlenmesi için hiçbir engel tanımadılar. Bahçelievler karakoluna komşu MHP Genel Merkezi bomba ve otomatik silahlar kullanılarak basıldı. İhtilal artık çok yakındı.

“Her faile bir ülkücü, her suça bir ülkücü örgüt”
propagandasının yapıldığı günlerde Alparslan Türkeş gençlere “Fikir ve haklı bir dava en büyük kuvvettir. Doğru bir fikri yenecek hiçbir kuvvet yoktur. İnsan hayatında sağlam inanç, sağlam fikir, sağlam ülkü, ilim ve maddi güç gerçek kuvvetlerdir... ” diye öğütlüyordu.
Dönemin Ülkü Ocakları Genel Başkanı Ali Batman’ın “eller silah değil kalem tutmalı” çağrısı, 1 Aralık 1976 tarihli Hürriyet Gazetesinde geniş yer bulmasına rağmen karşıt gruplardan cevap alınmadı. Fikri mücadele çağrısına cevap kurşun, ya bomba ya da hain pusularla geldi.
Alparslan Türkeş bu konu ve “gençliği bölüyorsunuz” suçlamalarına karşı şu cevabı veriyordu: “Buna karşı gençliği uyardık, onlara vatan, milleti devlet ve tarih saygısını telkin ettik. Milletin evlatlarının milletten kopmasını önlemeye çalıştık.”

MHP Genel Merkezi’ne baskın

1974 yılında ilan edilen “genel af” sokaklardaki şiddet olayların artmasındaki önemli etkenlerden biriydi. Cezaevlerinden salıverilenler sokaklarda yeniden anarşi yaratmaya başladılar. Türkiye af edilenlerin zulmünü sonraki yıllarda da tekrar tekrar yaşayacak, iktidarlar oy veya ideolojik saplantıları uğruna iç güvenliği kurban etmekten çekinmeyecekti.
1980 öncesinde, şiddeti tırmandıran başka bir etken de güvenlik güçlerinin acziyetiydi. Devletin kolluk kuvvetleri “taraf”tı. Anarşiye “yardım- yataklık yapan, suça ortak” olan polisler vardı.
Tüm kesimler gibi, ülkücüler de boykot ve işgallerle kan göllerinin, barut kokusunun ortasında yaşamaya alışmıştı. Onları topyekün sokağa dökecek, darbeye neden olduracak bir çıkışa ihtiyaç vardı. Bunun için yıllarca denenen bir çok yol, nihai hedefe varmamıştı, artık öldürücü ’darbe’yi indirme zamanıydı.

POL-DER üyesi polisler, sol grupları da kullanarak MHP Genel Merkezi’ne baskın düzenledi. Parti binası Bahçelievler Karakolu’nun dibindeydi! Karakol’un yanında yapılan baskında bombalar ve otomatik silahlar kullanıdı. Ömer Yüce ve Ali Alper Demir adlı ülkücüler şehit edildi.
Bu olay, günün şartları içinde, ülkücülerin devlete olan güvenini büyük ölçüde zedeledi.
İhtilalse artık herkesin ufkunda görünecek kadar
yakınlaşmıştı.

Türkeş temkinli yaklaştı

Kuşkusuz ülkücüler için 12 Eylül’ün tam karşılığına denk gelen sözcük ’hayal kırıklığı’. “Yıkılsız düzen, yaşasın devlet” diyen Türk Milliyetçileri kulaktan kulağa yayılan ihtilal haberlerini duyduklarında bunun lehlerine sonuçlar doğuracağına inanmışlardı.
“Lider”lerinden ötürü ihtilal konusunda tecrübesine sahiplerdi ve yine aynı nedenle “ordu” ya güvenleri sonsuzdu. Üstelik Kenan Evren’e, Genel Kurmay Başkanlığı yolunu açan, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na öneren Alparslan Türkeş’ti. Akademi’den de sınıf arkadaşıydılar.
Ancak varolduğuna inandıkları yakınlıklarının Ülkücü Hareket’e tek katkısı Alparslan Türkeş’in darbeyi bir gün önceden haber alması olacaktı. O da sahip olduklarını düşündükleri tecrübelerin değil orduda bulunan bazı ülkücü subayların aracılığıylaydı.
Haberi alan Türkeş, Turan Koçal’ın evinde, Yaşar Okuyan, Ramiz Ongun, Mustafa Mit ve Gençlik Kolları mensupları ile bir araya geldi ve durum değerlendirmesi yaptı.
İhtilal tecrübesi ve öngörüsü bu noktada işe yarıyordu. İhtilalin niteliği belli olana kadar, “ülkücü kimliği öne çıkmamış olan” Halil Şıvgın’ın evinde kalmasına karar verildi.

Teslim olma zamanı

Türk Silahlı Kuvvetlerinin, hiyerarşik yapı içinde, Mili Güvenlik Konseyi adı altında ülke yönetimine el koyduğu gece, Adalet Partisi Genel Başkanı ve dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan evlerinden alındılar.
Yıllar sonra anılarını yazan Kenan Evren Alparslan Türkeş’in “bulunamaması”nın kendileri için, “kötü bir not” olduğunu belirtti.
Demirel ve Ecevit, eşleriyle birlikte Hamzaköy’deki askeri tesise, Erbakan ise Uzunadaya’da götürüldü. O da bir süre sonra eşini yanına aldırdı.
Türkeş ihtilalden üç gün sonra, “Ordumuz geleneksel olarak demokrasiyi sever ve benimser. Memleketin halini de görüyorsunuz” diyerek teslim oldu. Askeri uçakla, Erbakan ailesinin de bulunduğu Uzunada’ya götürüldü. Adaya içinde evrakları ve Kur’an’ının bulunduğu el çantası ile gitti. Bir süre sonra eşi Seval Türkeş ve çocuklarını yanına aldırdı.
Kendisi teslim olurken, Ramiz Ongun’a “derhal yurt dışına çık” emrini verdi. ÜYD Genel Başkanı Yaşar Yıldırım 24 Aralık’ta Isparta’da, Muhsin Yazıcıoğlu beş ay sonra Ankara’da, ÜGD Eski Genel Başkanı Hasan Çağlayan 28 Ocak 1981’de Ankara’da yakalandı. Şefkat Çetin de darbe sonrası Ankara’da yakalanarak tutuklananlar arasındaydı.


“Our boys have done it”

Bizim çoçuklar işi bitirdi

Türkiye’nin 12 Eylül’e nasıl geldiği, uygulanan ambargolar, dış basından yapılan ‘istikrar’ ve ‘müdahale’ çağrıları, hafızalara kazınan cinayetlerdeki profesyonel dehşet uygulamaları ve bir çok önemli suikast ile provokasyonun faillerinin hiç bulunamaması yada ‘suçlara göre fail’ uydurulması... bütün bunlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde anlam kazanıyor. Dönemin ABD Başkanına verilen “bizim çocuklar işi bitirdi” müjdesi(!) soğuk savaştan rahatsızlık duyan ABD’nin, Türkiye’yi ‘kaderine terk etmeyeceği!’ açıktı.


Büyük Yürüyüş tarihe geçti

Ülkücülerin 15 Nisan 1978’de Ankara’da düzenledikleri “Büyük Yürüyüş”te “komünizme, bölücülüğe, faşizme, işkencelere, pahalılığa, ve anarşiye” karşı mesajlar verildi. Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’ya akın eden ülkücü gençlerin kortejdeki nizamı hala hafızalarda... Ellerinde dövizler ve bayraklar bulunan gençler Tandoğan Meydanı’na kadar büyük bir disiplin içindeydiler. Ülkenin bir iç savaş ortamına girdiği günlerde yapılan bu yürüyüşte en ufak bir kargaşaya ve tahriğe izin verilmedi. Alparslan Türkeş Tandoğan Meydanı’nda mahşeri bir kalabalığa karşı konuştu.

****

VELİCAN
“Toy”du reis, “toy”du reis...
Ergen idi, “Toy”du reis...
Yaşamadın çocukluğu...
Kavga sana “toy”du reis...


Ömer Töme

Türkistan’dan Türkiye’ye göç eden bir ailenin çocuğuydu. 14 yaşında girdi cezaevine... POL-DER’li polislerin işkenceleri altında imzalamıştı ifadesini. Cezaevindeki onuncu yılıydı, bir gece vakti ellerinde şişlerle saldırdılar. Uykuda şehit ettiler Velican’ı...


Gün’üm gitti...

Türkiye siyaset tarihinin temiz ve dürüst simaları arasında olan Gün Sazak’ın eksikliğini hissediliyor

MHP, İkinci Milliyetçi Cephe Hükümetinde, Başbakan Yardımcılığını üstlenen Alparslan Türkeş dışında, dört bakan ile temsil ediliyordu. Bunlardan biri Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak’tı.
Kendisinden önceki bakanların basiretsizlikleri ve korkaklıklarından sonra Sazak, kaçakları ve suistimalleri önleyen cesur tavrı ile halkın sevgi ve takdirini kazanmıştı. O güne kadar büyük skandalların yaşandığı bakanlıkta süregelen “devletin malı deniz” anlayışını kaldırmıştı.

Aynı zamanda MHP Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Sazak, 27 Mayıs 1980’de Dev-Sol militanlarınca evinin önünde kurşunlanarak şehit edildi. Büyük üzüntü yaratan olayın ardından ülkücüler Türkiye’nin her yanında protesto gösterileri yaptı.
Gün Sazak’ın şehadet tarihini içine alan hafta, Ülkü Ocakları tarafından “Şehitler Haftası” ilan edildi.


***

Fatsa’ya ‘devlet’ girdi (!)


Gültekin Gazioğlu ve Behice Boran’ın konuşmalarını yumurta ve domates yağdırarak engelleyen Fatsa’nın kimliği kısa sürede dönüştürülmüştü. 70’li yılların Fatsa’sı “devlet içinde ayrı bir devlet” gibiydi.
Coğrafi konumu, etnik çeşitliliği olan nüfusu (Alevi Türkmenler, Çekez ve Gürcüler) ile Fatsa, komünist militanlar için eşi bulunmaz bir üs oldu.
Töb-Der’in, “siyasi taban oluşturmaı” faaliyeti, Halkevlerinin, “Marksist mücadeleye” başlaması kadar, Kızıldere olayından yargılanıp 74 affıyla salınan Fikri Sönmez’in Belediye Başkanı olması da Fatsa’daki değişimin ömrünü uzattı.
Ülkücü gençler mücadelelerini 1974-75 yıllarında Ülkü Ocakları ve Ülkücü Öğretmenler Birliği aracılığıyla yapıyordu. Bundan rahatsız olan Dev-Yol militanları, oğlu Ülkü Ocağına giden Mahmut Can’ı, Ülkü-Bir’in kurucularından Ali Çetin’i ve Ülkü Ocağı’nın kurucularından Oktay Orbey’i şehit etti. Bunları diğer cinayetler izledi.
Fatsa’da “feodalite ilan edilmişti”. Öyle ki, 11 Temmuz 1980’de düzenlenen operasyonu gazeteler “Fatsa’ya devlet girdi” başlığı ile duyuruyordu.
Fatsa Ülkü Yolu Derneği ve Hergün Gazetesi bürosu da “devletin girdiği Fatsa”da kurşunlara hedef olmuştu.
Not: Sönmez yıllar sonra memleketi olan Gürcü köyünde defnedilmek istendiğinde, halk “köyümüz lekelenir” diyerek cenazeyi köye sokmak istemeyecekti.


Selcan TAŞCI - Yeniçağ
Yarın: Mamak Cehennemi ve Evrene Mektup






0 Kullanıcı konuyu okuyor

0 Kullanıcı, 0 Misafir, 0 Kayıtsız kullanıcı