İçeriğe git


Welcome to Kadim Dostlar ™ Forum
Register now to gain access to all of our features. Once registered and logged in, you will be able to create topics, post replies to existing threads, give reputation to your fellow members, get your own private messenger, post status updates, manage your profile and so much more. This message will be removed once you have signed in.
Login to Account Create an Account
Resim

Kara Eylül -5- | Selcan Taşçı

- - - - -

  • Yanıtlamak için lütfen giriş yapın
Bu konuya henüz cevap yazılmadı

#1
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...


Resmi ekleyen

' Bir sağdan, idam edildiler bir soldan '

Kara eylül şafağında darağacına yürüdüler. Dokuzu da sandalyeye kendileri çıktı, ilmiği boyunlarına kendileri geçirdi, sehpaları kendileri tekmeledi


Katıldığı Genç Bakış programında 12 Eylül’ü ve imzaladığı idam kararlarını savunan Kenan Evren üniveristeli gençlerce protesto edilmişti

“Asmayıp besleyelim mi?”
Kimi eleştirisini yüreklilikle yapıyor, kimi “o gün fark edemedik” diyor, bazısı eski düşmanlarıyla dostluk kurmuş... 12 Eylül’ün hayatımızdaki izleri geçen senelerle beraber silinmese de, biçim değiştiriyor. Türkiye’de darbe ile ilgili özeleştiri yapma ihtiyacı hissetmeyen, aldığı kararların tümünden hâlâ övgüyle bahseden tek kişi var: Kenan Evren!
Binlerce insanın vebalini taşıyan Evren, tankla geçtiği ülkeye ne zarar vermiş, toplumun psikolojisinde ne gibi hasarlar bırakmış, nasıl robot bir nesil yetişmesine öncülük etmiş... Hiçbirini umursamıyor. O güney sahillerinde elinde paleti ile sayfiye hayatına devam edip, mikrofon uzatıldıkça o pişkin ifadeyi tekrarlamayı sürdürüyor:

Asmayalım da besleyelim mi?

Evren’in tarihe geçen sözleri aynen böyle: Şimdi ben, bunu yakaladıktan sonra mahkemeye vereceğim ve ondan sonra da idam etmeyeceğim, ömür boyu ona bakacağım. Bu vatan için kanını akıtan bu Mehmetçiklere silah çeken o haini ben senelerce besleyeceğim. Buna siz razı olur musunuz?
12 Eylül’de işkence gören, mahkum olan, işinden atılan... insanlardan bahsederken, fıkra anlatıyormuşçasına rahat, yüzünde gülümseme var.
Sözde bir adalet, sözde bir tarafsızlık tesisi için, suçuna, yaşına, haklı veya haksızlığına bakmadan birer birer yağlı urgana çektikleri gençlerin ardından “idam kararını verirken elim titremiyordu” diyebilecek kadar küstahlaşabiliyor.
İşte 12 Eylül’ü yaşayanların kaderi böyle bir adamın iki dudağının arasındaydı. Ve o dudaklar bir kere olsun insafla açılmadı!


12 Eylül’den sonra ilk idam edilenler ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu ile sol görüşlü Necdet Adalı oldu. İkisinin de dosyaları tamamlanmış olduğu için, cunta onları adaletini test ettiği denekler olarak kullandı. Topluma verdikleri mesajı pekiştirip pekiştiremediklerinin sağlamasını yaptılar bu cinayetleriyle.
İhtilalin 25. gününde, Ankara’da idam edilen Mustafa henüz 22 yaşındaydı. İşkenceci Zeki Kaman ile yakalandığı gün tanışmıştı. Mustafa için işkence cezaevine götürülmeden başlamıştı. Hem de öyle şiddetli, öyle insafsızca ki; Mustafa’ya O cezaevinde yatarken dışarıda işlenen suçlar bile kabul ettirilmişti.


Yedi yetim bıraktı


Yedi çocuğu ve eşi ile göçtüğü İstanbul’da milliyetçilik davasıyla beraber ekmek davasının da mücadelesini veren İsmet Şahin’in, “asker vurduğu” iftira edilmişti. Hem de komünist olduğu iddiasıyla. Şahin derdini kimselere anlatamadan 1 Ocak 1987’de idam edildi. Kara Eylül’ün ülkücü hareketten çaldığı son candı. İsmet’te arkadaşları gibi ölüme karşı aynı çığlığı attı: Yaşasın Allah yolunun yolcuları, yaşasın Türk Milleti ve onun sancaktarları!


Yaşarken ölmüşlerdi

Halil Esendağ iki aylık kızını defnedip Allah’a teslim vaziyette, Selçuk Duracık ise sevdiğine kavuşup evleneceği günün geleceğine inanarak umutla girdi cezaevine.
Selçuk Duracık idamından bir gün önce radyoda sabah haberle-
rini dinlerken şu haberi duydu:
“Konseyce idam cezaları onaylanan silahlı sağ eylemcilerden Selçuk Duracık ve Halil Esendağ’ın infazları bu sabaha karşı yerine getirildi...”
Yaşarken öldürmüşlerdi Selçuk ve Halil’i.



Şehit Baktemur...
Cengiz idamından bir gün önce, annesine yazığı şiiri, “Şehid Baktemur” diye imzaladı.
“Ana beni asarlarsa sakın üzülme
Al eline Kur’an’ı divanlara dur.
Doğanşehir boylarında süzülme
Al eline imanı kafirlere savur”


Son arzusu bayraktı
Gurbette yaşadığı Almanya’dan vatanına geldi, geri dönemedi Cevdet. Gurbette bayraksız yaşamaktansa, vatanında bayrak uğruna ölmeyi yeğledi. İdamından kısa süre önce ağabeyine yazdığı mektubunda, son arzusu da kendisine şehadeti yaşatacak bayrağı ile vedalaşmaktı:
“Son arzumu soruyorsunuz, var elbette olmaz mı? Önce bir bayrak istiyorum. Çocukluğumda, kucaksız, oyuncaksız kaldım, doya doya ana kucağı görmedim, doya doya oyuncaklarla oynamadım. Delikanlılığımda, bisikletsiz, motorsikletsiz, arabasız kaldım, ama bayraksız olamadım.
Bayrağım, bütün çareler tükenince gölgesine sığındım, bayrağıma yan gözle bakanın gözlerini oymaktan, selamlamadan uçan kuşların yuvalarını bozmaktan çekinmedim. Canımdan aziz bildiğim, kutsal saydığım canım bayrağımı istiyorum, bayrağımı son yolculuğa giderken ne mi yapacağım? Hiç... Çocukluğumun saflığına döneceğim. Dünya gözü ile son bir defa göreceğim, beyazlığını öpeceğim. Kızıllığına yüzümü süreceğim.”



Kimseden medet ummadı

Yaşadığı Anadolu köyünde, Türk Milliyetçiliğini yaymak dışında bir suçu olmayan Ahmet Kerse ne sorgusunda, ne mahkemede eğilmedi.
İşte ağabeyine ve arkadaşlarına yazdığı mektuplardan bir bölüm:
“... Allah yolunda ölü bilmeyiz. Onlar diridirler, onlara cennet müjdelenmiştir. Ben ilk değilim. Uzayan zincirin bir halkası olacağım. Ardım sıra bu zincirin halkası olmak için didinenler çok. Heyecanla bekleşen kalabalık bir camia var, Allah’ın eli bu davanın üzerinde, tökezlenmek, sürünmek yok!.. Sabırsızım, içimde sevinç coşkusu, kulaklarımda Kur’an’ın kır’atı. Ben uçmak istiyorum. Uzaklara, pak mekanlara, gül ekenlere, çiçek dikenlere uçmak... Bükülmeyeceğim!.. Kırılmayacağım!.. Bir emanet olan ben’i yüce Yaradanıma teslim edeceğim. Varın siz anlayın!.. Ben insanlara dayanmadım ki, yıkılayım. İnsancıklardan medet ummadım ki yıkılayım. Ezel ve ebedi olan yüce Mevla’ya gönül verdik, onun içindir ki, bu dava sönmez, bitmez ve ’Turan’ diyen diller lal olmaz.”


O Şehidin ardından

Övmeyeceğim seni, çünkü övgü az sana
Sen ki bayrağım gibi boyandın bir al kana
“Düğün Gecesi” demiş, bu ölüme Mevlana
Bir Leyle-i Kadir’de kavuştun sen Mevla’na
Omuzlarda gitse de Al Bayraktaki naaş
Sana öldün diyemem, ölmedin ki ülküdaş!..
Senin baş ucunda taş bizim gözümüzde yaş
Sen borcunu ödedin sıra bizde ülküdaş!...


Elektrikle terbiye edilir mi?


“Arı kovana bal verir, yiğit vatana can
O öyle bir yiğitti ki, hem arı, hem de kan”

Fikri Arıkan emniyetteki ilk sorgusunun ardından kendi kendine sormuştu: “İnsan elektrikle terbiye edilir mi ?” diye. Gözü dönmüş canilere göre, şiddetin her türlüsü ile edilirdi. Bilmiyorlardı ki, asıl terbiye onlara gerekti.
Fikri, kendisiyle pazarlığa oturan Soyer’e, Hz. Muhammed’i örnek göstererek, “Sağ elime güneşi, sol elime ayı verseniz yine de davamdan vazgeçmem” cevabını vermişti.
Bu sözler idama giden yola, artık dönmemek üzere sokmuştu Fikri’yi. İdam hücresine gitmeden önce koğuş arkadaşlarıyla vedalaşması duygu doluydu. Başı dik ve yaşayamayacağı yarınlara dair umut doluydu:
“Ülkü sancağını yükseltmek için didinenler er veya geç muvaffak olacaklardır. Buna inanın, zira” ondan isteme-seler de Allah nurunu tamamlayacaktır “ böyle buyrulmuştur. Kim bu buyruğu değiştirebilir ki?”


Ben yeniden doğuyorum

Gördüğü işkenceler Ali Bülent Orkan’ın hem bedeninde, hem zihninde kapanmaz yaralar açmıştı. Sağlığını yitirmişti. Aklını kaybetmiş, dünya ile bağlarını koparmıştı. Onu gören cezaevi görevlileri insanlıklarından, kendilerinden utanmaya başlamışlardı. Ali Bülent, işkencecilerin kendi vahşetleri ile yüzleşme vesilesi olmuştu. Ona yaptıklarını düşünmek bile ağır. Ama O, bu ağır yükü taşıdı. 3-4 ay sonra kendini toparladı ve “düğününe gider gibi” yürüdü şehadetine.
İdam sehpasına giderken söylediği son sözler, bir ölüp, bin dirilen ülkü erlerine göreydi:
“Ağlamayın canlar, ben yeniden doğuyorum”


Mustafa’nın ailesine son mektubu

“Sevgili anneciğim ve babacığım,
Sizler beni bu yaşa kadar büyüttünüz. Benim sizilere karşı işlemiş olduğum hataları ve suçları affedin. Hakkınızı helal edin. Ben sizlerin bir evladınız olarak bugüne kadar cenab-ı hakkın ve onun Resulünün, Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmadım... Alın yazımız böyle yazılmış. Kader ne ise onu çekeceğiz... Ben de kardeşim Haydar gibi bir an önce Allah (C.C)’ın huzuruna çıkmaya hazırım... Yoksa bir yanlışlık sonucu ölümüme karar verenler, idam edenler Allah’tan bulsunlar... Şunu hiçbir zaman unutmasınlar ki; Mustafalar ölür, Allah davası ölmez; milliyetçilik yaşar, kellemi verdiğim bu yolun zaferi yakındır. Zafer her zaman Allah (C.C)’a inananlarındır.
Bunun için hiç üzülmeyin, cenazemin arkasından ağlamayın, günahtır. Sizden ricam ağlamayın.
Anne, sizlerle helalleşmek isterdim. Fakat olmadı. Hakkım varsa hepinize helal olsun. Siz de helal edin.
Son olarak yengeme, yeğenime, bacıma selam eder haklarını helal etmelerini dilerim. Nişanlıma da selam eder, Cenab-ı Allah (CC)’dan mutlu bir yuva kurmasını dilerim.
Oğlunuz Mustafa”


Mustafa Pehlivanoğlu bu satırlarla veda etti ailesine. Cunta’nın adaleti(!)ne bir oğul kurban veren aileden ölüm gerçeği saklandı.
Onlar idamı ancak infazdan üç gün sonra çocuklarını ziyaret için cezaevine geldiklerine öğrendiler.
Mustafa’nın hikayesinde yürek burkan bir başka gelişme yıllar sonra yaşanacaktı.
Pehlivanoğlu’nun idam kararını veren Sıkıyönetim Mahkemesi Hâkimi Ali Fahir Kayacan anılarını anlatırken ‘Mustafa Pehlivanoğlu’nun sol görüşlü genç Necdet Adalı’ya denge olsun diye’ asıldığını ve bundan pişman olmadığını söyleyecekti.
Mustafa’nın katilleri hala “suçsuz olduğunu anlamıştık,ama bir kere onaylamıştık idamını, geri dönemezdik”
diyecek kadar cüretkârlar, hâlâ yargılanmadılar ve hâlâ aramızdalar!..

Selcan TAŞÇI - Yeniçağ





0 Kullanıcı konuyu okuyor

0 Kullanıcı, 0 Misafir, 0 Kayıtsız kullanıcı