İçeriğe git


Welcome to Kadim Dostlar ™ Forum
Register now to gain access to all of our features. Once registered and logged in, you will be able to create topics, post replies to existing threads, give reputation to your fellow members, get your own private messenger, post status updates, manage your profile and so much more. This message will be removed once you have signed in.
Login to Account Create an Account
Resim

12 Eylül: Yakın Tarihin En Ağır Yıkımı | Tarihçi Halil Berktay..

- - - - -

  • Yanıtlamak için lütfen giriş yapın
Bu konuya henüz cevap yazılmadı

#1
chetink

chetink

    KD ™ Yakın Arkadaş

  • Kadim Dost
  • 389 İleti
  • Gender:Male


Geri dönüp düşünüldüğünde, askerî rejim çok iyi hazırlandığı hissini veriyor. Kenan Evren’in başkanlığında, Nurettin Ersin, Tahsin Şahinkaya, Nejat Tümer ve Sedat Celâsun’dan oluşan Millî Güvenlik Konseyi, başından itibaren bütün iktidarı kayıtsız şartsız kendi elinde topladıYeryüzünün sömürge ve yarı-sömürge ülkeleri arasında, 20. yüzyılın ilk başarılı bağımsızlık (bu somut durumda, bağımsızlığı koruma ve yeniden tanımlama) savaşını ve ardından, ilk devletçi ulusal kalkınmacılık örneğini veren Türkiye, 1946-50’de çok partili demokrasiye geçişte de başı çekti. Ne ki, bundan sonra 1960, 1971 ve 1980’de üç askerî müdaheleye uğramaktan kurtulamadı (şu sıralarda, dördüncüsünün kıyısından dönmüşe benziyor). Gerçi her seferinde, ordunun dolaysız yönetim aşaması, Üçüncü Dünya ölçülerine göre kısa sürdü; sonunda mutlaka çok partili hayata geçildi ve bu çıkış süreçleri de nisbeten hızlı gerçekleşti. Gene de söz konusu darbeler ülkenin siyasî hayatı ve kültüründe derin yaralar açtı. Hem kurumları zedeledi, bozdu, çarpıttı. Hem de toplumda, partilerde ve politikacılarda, sürekli silâhlı kuvvetleri kollamak ve gözetmek, bir sonraki darbenin kâh korkusu kâh pususu içinde yaşamak gibi sağlıksız alışkanlıklar yarattı.
Bu darbelerin en ağırı, en acılısı, gerisinde en kötü mirası bırakanı, amansızlığı, köktenciliği, kural tanımaz cüreti, nereye kadar gideceğinin belli olmamasıyla, kuşkusuz 12 Eylül 1980 müdahelesi oldu. Geri dönüp düşünüldüğünde, askerî rejim çok iyi hazırlandığı hissini veriyor. Kenan Evren’in başkanlığında, (Kara Kuvvetleri Komutanı) Nurettin Ersin, (Hava Kuvvetleri Komutanı) Tahsin Şahinkaya, (Deniz Kuvvetleri Komutanı) Nejat Tümer ve (Jandarma Genel Komutanı) Sedat Celâsun’dan oluşan Millî Güvenlik Konseyi, başından itibaren bütün iktidarı kayıtsız şartsız kendi elinde topladı. En tepede bunlara, MGK Genel Sekreterliğine getirilen Orgeneral Haydar Saltık ile, darbeden az önce oramirallikten emekli olan Başbakan Bülent Ulusu da eklendi.
Cunta Meclisi derhal feshetmekle, parti liderlerini bir süre (Hamzaköy ve İzmir Uzunada’da) mecburî ikamete tabî tutmakla ve basına resmî yasaklar getirmekle kalmadı. Yürütmenin yanı sıra yasa koyuculuğu da tekeline aldı. Sadece emir ve kararnamelerle değil, beş kişinin çıkardığı “kanun”larla yönetmeye başladı. Aynı zamanda, olası bütün muhalefet odaklarına karşı uzun vâdeli gözetleme politikalarını yürürlüğe koydu. Gizli bir puantaj sistemi benimsendi. Bir süre dokunulmadıkları için cesaretlenen yayın organları, “kötü puan” kotalarını doldurdukları anda kapatılmaya başladı. Daha büyük bir sürpriz, darbeden bir yıl sonra MGK’nın, siyasî faaliyet yasağının yetmediği sonucuna varıp, 16 Ekim 1981’de mevcut bütün siyasî partileri feshetmesi oldu. Bu tür beklenmedik yaptırımların son örneğinde, 1982 Anayasası’nın halk oylamasıyla kabulünden ve siyasî partilerin yeniden kurulmasına izin verilmesinden sonra dahi, aralarında Demirel, Deniz Baykal ve Hüsamettin Cindoruk’un da bulunduğu on altı politikacı, 31 Mayıs 1983 tarihli bir MGK kararıyla Çanakkale’deki Zincirbozan askerî üssüne gönderilip dört ay orada tutuldu.
Bu sınırsız otoritarizm çerçevesinde askerî rejim, 1977-80 arasında göz yumduğu Sol (kısmen de Sağ) örgütleri şaşırtıcı bir hızla çökertmeye girişti. Baskı ve zulüm 12 Mart 1971 darbesiyle karşılaştırılamayacak boyutlara ulaştı. 2 milyona yakın insan fişlendi. 650,000 kişi gözaltına alındı; pek çoğu işkence gördü. Toplam 230,000 kişi yargılandı. 30 bin kişi “sakıncalı” olduğu için işten atıldı. 30 bin kişi başka ülkelere iltica etti. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 23,677 derneğin faaliyeti durduruldu; 937 film yasaklandı. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. Gazetecilere 3315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 39 ton gazete ve dergi imha edildi. 517 kişiye idam cezası verildi (50’si asıldı). İşkencede 171 kişi, cezaevlerinde 299 kişi yaşamını yitirdi.
Gerçi bu tablo bütünüyle korkunçtur. Gene de devlet terörü en fazla Kürt örgütleri üzerinde yoğunlaştı. Kürt varlığının inkârı absürd boyutlara ulaştı. Genelkurmay Başkanlığı’nın yayınladığı bir Beyaz Kitap‘ta bile, Kürtlerin “Dağ Türkleri” olduğu, kar üzerinde yürümenin çıkardığı kart-kurt sesi nedeniyle onlara Kürt dendiği gibi zırvalara yer verildi. 12 Eylül’ün baş sorumlusu Kenan Evren dahi şimdi, “fazla yasakçı davranmakla hatâ ettikleri”ni itiraf ediyor. Hattâ Kürtlerin yoğun yaşadığı bazı illere özerklik dahi verilebileceğini düşünüyor. Çok gecikmiş bir özeleştiri. Zira olan oldu; 1980-85 arasının Diyarbakır Cezaevi cehenneminden hınçlı bir Kürt ayrılıkçılığı doğdu.

EĞİTİM VE DÜŞÜNCE HAYATINDAKİ YIKIM • Kenan Evren ve ekibi, Türkiye’nin bir daha böyle bir kutuplaşmaya, iç savaş haline sürüklenmemesinin çaresini, demokratik çoğulculuk ve hoşgörü değerlerinin yerleşmesinde değil, tam tersine, topluma düşünsel bir kışla disiplini empoze edilmesinde aradı. “Birlik ve beraberlik” yeknesaklık, homojenlik olarak yorumlandı. “Ülkesi ve milletiyle bölünmez”lik, düşünsel türdeşlikle garanti edilebilir — ve böyle bir tek çizgililik pratikte gerçekleştirilebilir, sanıldı. “Tek yol devrim”in yerini “tek yol Atatürkçülük” aldı. MGK üyesi, Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin, bütün gençleri “Nutuk‘u ezberlemeye” çağırdı. Diğer düşünce akımlarının dümdüz edilmesinin doğurduğu manevî, kültürel boşlukta, her gün defalarca tekrarlanan bu resmî Atatürkçülük vaazı, bir yandan, Kemalist Devrimin gerçek kazanımları ve mirasının, tarihteki yerinin düzgün ve rasyonel bir şekilde değerlendirilmesini önledi. Hattâ ters yönde tepkilere yol açtı. Diğer yandan, kendi etki alanı içinde, 21. yüzyıl başlarının, 2002-2007 arasının “ulusalcı” neo-nasyonalizminin habercisi, daha doğrusu ön hazırlığı oldu.
Bu sonuçtan, eğitimin cendereye alınması da sorumludur. Daha önce belirttiğimiz gibi, özellikle Sosyal Bilgiler, Tarih, Coğrafya ve Türkçe (ya da Türk Dili ve Edebiyatı) gibi, ulus-devletin daima “hassas” saydığı dersler açısından bir içe kapanma, dünyaya sırtını dönme, yeniden taşralılaşma süreci, daha MC hükümetleri döneminde baş göstermişti. Bütün bu olumsuzluklar, 12 Eylül’de çok daha ileri boyutlara taşındı. Tek bir alandaki dönüşümle örnekleyelim:normal, standart Lise Tarih derslerinde, dünya-Avrupa tarihi bölüm ve bilgileri neredeyse sıfırlanırken, “millî” Osmanlı-Türk tarihi anlatımı eskisinden de fazla izole edildi ve uzatıldı. Ama aynı zamanda, bunun üzerine koruyucu, perçinleyici bir üst-metin olarak iyice abartılmış bir İnkılâp Tarihi ve Atatürk İlkeleri dersi; onun da üzerine, hiç Millî Eğitim Bakanlığı’ndan geçmeyen, doğrudan Genelkurmay tarafından hazırlanıp yollanan Millî Güvenlik Bilgisi dersleri bindirildi. Türkiye’nin bütün kritik meselelerine (Atatürkçülüğe, Kıbrıs-Kürt-Ermeni sorunlarına) ilişkin devlet tabuları, bu üç kademeli ideolojik duvarın en tepedeki iki kademesine, İnkılâp Tarihi ve Güvenlik derslerine yüklendi. Ordunun “Cumhuriyeti koruma ve kollama” misyonu doğrultusunda, gerektiğinde müdahale (darbe yapma) hakkı gibi Anayasa ihlâlleri, ya da “iç ve dış düşman”larımızın demokrasi ve insan hakları savunuculuğu yapmalarıyla teşhis edilebileceği gibi faşizan-milliyetçi tezler, asıl Millî Güvenlik derslerinin içeriğini oluşturdu. Böylece bir “millî güvenlik devleti” yaratma çabasının zihinsel kirliliği gencecik dimağlara taşındı.
Diktatörlük, 1960 ve 70’lerin gençlik hareketlerine tepki içinde, yüksek öğrenimi “hizaya getirme”ye özel bir özen gösterdi. MGK’nın 6 Kasım 1981’de çıkardığı Yüksek Öğretim Kanunu’nun 4. maddesinde, öğrencilerin hem “hür ve bilimsel düşünce gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı,” hem de “ATATÜRK inkılapları ve ilkeleri doğrultusunda ATATÜRK milliyetçiliğine bağlı” vatandaşlar olarak yetiştirileceği belirtildi. Aynı kanunla kurulan Yüksek Öğrenim Kurumu’na bir çeşit siyasî komiserlik görevi verildi. Böylece çağdaşlık iddiasındaki bir ülkenin hocalarına, hem de 20. yüzyıl sonlarında, (orijinalinde büyük harflerle yazılmış) bir “izm” doğrultusunda gençliğin endoktrinasyonu misyonu dayatıldı. Ardından, totaliter rejimlere özgü bir temizliğe girişildi. Şubat 1983’te, doğrudan doğruya Sıkıyönetim komutanlarının 1402 sayılı yasa çerçevesindeki özel yetkilerine dayanarak “sakıncalı” öğretim üyelerinin işten çıkarılmasına başlandı. Resmî Genelkurmay açıklamalarına göre, bu yolla 5000’e yakın kamu personeli atılırken, 38 profesör, 25 doçent ve 10 yardımcı doçentin de üniversiteleriyle ilişkisi kesildi. Öte yandan, 1402’lik olmayı beklemeden veya protesto amacıyla istifa edenlerin sayısı (bu satırların yazarı dahil) binleri buldu. Oportünist ihbarcılar tırmanışa geçti; satranç kulüplerini dahi potansiyel yıkıcılık odağı gibi gören insanlar öğrenci faaliyetlerinin tepesine oturdu. Bu gibi önlemlerin kümülatif etkisiyle, yüksek öğrenim Prusyacı bir yeniden şekillenmeye uğradı. Artık her şeyi yukarıdan aşağı atanmışların belirlediği üniversite ve fakültelere, Bismarck-vâri otorite, itaat ve “millî çizgi”ye sadakat değerleri hâkim oldu. Almanya’nın Nazi dönemi tecrübesi, ruhu ifsâd edilen, içsel dokusu yırtılan bir akademik camianın yeniden hayat bulmasının zorluğuna tanıktır. Türkiye benzer bir tahribatın sonuçlarını el’an yaşıyor.

1982 ANAYASASI, 1983 SEÇİMLERİ VE 12 EYLÜL’ÜN MİRASI • Kenan Evren ve ekibinin “toplum mühendisliği” çabası, 1980-82 arasında en önemli kanunların hemen tamamının MGK tarafından çıkartılmasının ötesinde, bu değişikliklerin hepsinin otoriter bir anayasa ile perçinlenmesi, sağlam kazığa bağlanmasına da uzandı. Cuntanın belirlediği Danışma Meclisi’nin Anayasa Komisyonu Başkanlığı’na getirilen Orhan Aldıkaçtı, askerlerinin isteklerinin uygun formülasyonu ve Meclise kabul ettirilmesinde kilit bir rol oynadı. Hak ve özgürlükler ikinci plana itildi; devlete karşı “görev”ler öne çıkarıldı. Bu taslak dahi MGK tarafından tekrar değiştirildi, büsbütün sertleştirildi ve 7 Kasım 1982’de, olağanüstü bir paket halinde halkoyuna sunuldu. Kenan Evren’in otomatik olarak cumhurbaşkanı seçilmesi, anayasanın kabulüne bağlandı. Anayasanın geçici 15. maddesiyle, cunta üyelerinin ömür boyu yargılanmaması hükmü getirildi. Referandum öncesinde, taslağın aleyhinde konuşmak yasaklandı. Beyaz oy “evet”, mavi oy “hayır” anlamına geldiğinden, basına herhangi bir nedenle mavi renk kullanımı konusunda sansür dahi uygulandı. Bu koşullarda, halkın yüzde 92 kadarı yeni anayasa lehinde oy kullandı. Bu, topluma çok dar bir elbisenin, adetâ bir deli gömleğinin giydirilmesi demekti.
Bu sonuçta, 1980 öncesindeki “anarşi”den bıkmışlık kadar, anayasa bir kere onaylandığı takdirde müdahalenin sona ereceği, sivil hayata dönüleceği, ülkenin normalleşeceği beklentisinin de payı büyüktü. Başta Kenan Evren, komuta heyeti de sürekli bu imâda bulunmuş; er ya da geç serbest seçimlerin yapılacağı mesajını vermişti. Ne ki, gelişmeler hiç bu yönde olmadı. Cunta bir kere daha kurallarla oynayıp, yeni partilerin kurucu ve adaylarını MGK’nın onayı koşuluna bağladı. Örneğin 20 Mayıs 1983’te kurulan Büyük Türkiye Partisi, eski AP’nin uzantısı olduğu gerekçesiyle 31 Mayıs’ta kapatıldı ve bu olay, Zincirbozan sürgünlerini tetikledi. Demirel ve çevresinin BTP’den sonraki denemesi olan Doğru Yol Partisi, Erdal İnönü etrafında örgütlenen Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP) ve Refah Partisi ise, defalarca veto edilen listelerini tanınan süreler içinde yenilemeleri imkânsız kılındığından, seçimlere katılamaz duruma getirildi.
Bu tür oyunlar sonucu, 6 Kasım 1983 seçimlerinde ancak üç “icazetli” parti yarışabildi. Diktatörlüğün tercihi Milliyetçi Demokrasi Partisi’ydi; “majestelerinin iktidarı” olacağı düşünülüyor; lideri, emekli orgeneral Turgut Sunalp, “iktidara mahkûmuz” gibi kibirli söz ve tavırlarla basının ve kamuoyunun duyarlılıklarına meydan okuyordu. Geleneksel CHP çizgisinin (ve SODEP’in) alanı, “majestelerinin muhalefeti” olacağı umulan Necdet Calp’in Halkçı Parti’sine bırakılmıştı. Yelpazeyi, DP-AP çizgisinin alanını dolduracağı düşünülen Anavatan Partisi tamamlıyordu. Partinin kurucusu Turgut Özal darbeden önceki son Demirel hükümetinde başbakanlık müsteşarlığı ile DPT müsteşar vekilliğini üstlenmiş; 24-25 Ocak 1980 kararlarının mimarı olmuş; daha sonra Bülent Ulusu hükümetinde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığına getirilmiş; 14 Temmuz 1982’de istifa edip ABD’ye gitmiş; son bir buçuk yılda 12 Eylül rejimi ile arasına belirli bir mesafe koymayı başarmıştı. Şimdi, kısmen bir bilinmeyen, kısmen de taze bir şahsiyet olarak kendi adına siyaset sahnesine çıkıyordu.
7 Kasım 1982 referandumunda 12 Eylül Anayasasının yüzde 92’lik bir destek bulmasından tam bir yıl sonra, 6 Kasım 1983 seçimleri bu sefer diktatörlük için bozgun anlamına geldi. ANAP yüzde 45’in üzerinde oyla, 400 milletvekilliğinden 212’sini kazandı. HP yüzde 30 küsur ve 117 milletvekili ile ikinci; MDP ancak yüzde 23 ve 71 milletvekiliyle üçüncü (yani sonuncu) oldu. Millet demokrasiye dönüş umuduyla dişini sıkarken vetolar herkesin sabrını taşırmış; yeni parti ve liderlerin cuntadan uzaklıklarına göre desteklenmesi eğilimi, Özal’ın değişik duruşuyla, “dört eğilimi birleştirme” söyleminin geçmişin kalıp ve kutuplaşmalarını aşma vaadiyle birleşince, bu tablo ortaya çıkmıştı. Sürpriz dendi, ama aslında öyle sayılmamalıydı, çünkü sessiz çoğunluğun pek çok şeye katlanıp kritik anlarda tercihini oyuyla belli etmek diye özetleyebileceğimiz siyasal davranış örüntüsüne uyuyordu. Daha önce 14 Mayıs 1950’de de görüldüğü gibi, “eyvallah” demek bir noktada “yeter, söz milletin” demeye dönüşebiliyordu. Nitekim AKP alternatifinin belirdiği 2002 ve 2007 seçimlerinde de benzer bir sonuç ortaya çıkacak — ve askerî -bürokratik komplekse yakın duruşlarında geçmişten hiç ders almamışa benzeyen ulusalcı- Atatürkçülerce aynı derecede sürpriz olarak karşılanacaktı.
Her halükârda, bu bir dönüm noktasıydı. Rüzgâr yön değiştirmiş; cuntanın yelkenleri boşalmıştı. Halkın daha fazla zorlanamayacağını sezen (ve zaten Çankaya’yı garantiye almış bulunan) Kenan Evren, belki, astlarından gelebilecek askerî rejimin sürmesi taleplerinin de önüne geçmek amacıyla, sonuçlar kesinleşir kesinleşmez Turgut Özal’ı çağırıp kutladı ve başbakanlığı teslim etti. Darbecilerin siyasî insiyatifinin tükenişi bununla da kalmadı. Dışlanmak istenen DYP ve SODEP de, bir kısım milletvekillerinin parti değiştirmeleri sonucu Meclise girdi. Başarısızlığı derinleşen MDP kendini feshetti; 1973 seçimlerinde gülünç duruma düşen eski genelkurmay başkanı Cemal Tural gibi, 1983’ten sonra da Turgut Sunalp silinip gitti. Buna karşılık Halkçı Parti’nin Necdet Calp’ten sonraki lideri Aydın Güven Gürkan’ın Türk siyasetinde az rastlanır dürüstlük ve özverisi, Erdal İnönü’nün şahsında aynı derecede seçkin bir muhatap bulunca, HP ile SODP’in birleşip Sosyal-Demokrat Halkçı Parti’yi (SHP) oluşturmasını mümkün kıldı.
Bununla birlikte 12 Eylül rejimi ve dönemi, gerisinde hem kurumsal, hem kültürel bakımdan alabildiğine olumsuz bir miras; kısmen de olsa yeniden askerîleştirilmiş bir siyasal hayat; Millî Güvenlik Kurulu’nda (ve gizli ulusal politika belgelerinde) somutlanan bir vesayet rejimi; sivilleşmeyi frenleyen, demokratikleşme olanaklarını boğan bir Anayasa; YÖK gibi diğer bir dizi otoriter kurum; devlete itaat ve “millî çizgi”ye uyum boyutlarını içeren, güçlenmiş bir konformizm; kendilerini bilim özgürlüğünü sağlamaktan çok ulusal tabuları ayakta tutmakla görevli sayan üniversiteler; Solun ezilmesiyle birlikte, Atatürkçülüğün (düşünsel planda) güçlenmesi değil, tersine zayıflamasının yarattığı büyük manevî boşluk... ve nihayet, alabildiğine keskinleşmiş bir Kürt meselesi bıraktı.


• YARIN: ÖZAL DÖNEMİ...





0 Kullanıcı konuyu okuyor

0 Kullanıcı, 0 Misafir, 0 Kayıtsız kullanıcı