İçeriğe git


Welcome to Kadim Dostlar ™ Forum
Register now to gain access to all of our features. Once registered and logged in, you will be able to create topics, post replies to existing threads, give reputation to your fellow members, get your own private messenger, post status updates, manage your profile and so much more. This message will be removed once you have signed in.
Login to Account Create an Account
Resim

Türkiye'deki Kağıthaneler | Türklerde Ve Osmanlılarda Kağıt - Kağıt Mühendisi; Mehmed Ali Kağıtçı (1899-1 Ekim 1982)

- - - - -

  • Yanıtlamak için lütfen giriş yapın
Bu konuya 4 yanıt gönderildi

#1
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.


Türkiye'deki Kağıthaneler


Yazı Yüzeylerinin Ve Kağıdın Evrimi


İnsanı insan yapan, öteki canlı türlerinden ayıran özelliklerden birisi, ko­nuşma yeteneğine sahip olması, yani dil bilmesiydi. İnsanın uzunca bir za­man süreci içinde geliştirdiği bu yetenek, ona öteki canlı türleri arasından sıy­rılıp insan olma özelliğini kazandırdı. Konuşma, insanın anlık deneyimleriyle edindiği bilgileri başka sorunların çözümünde kullanabilmesine, başkalarının deneyimlerinden ve bunlara dayalı bilgilerden yararlanabilmesine, sorunları­nın çözümünde bunları kullanabilmesine olanak sağlıyordu. Konuşabilen, ya­ni sözlü olarak haberleşebilen insan, kendinden öncekilerin biriktirdiği bilgi­leri kazanıyor, buna kendi bilgilerini katıyor ve bunları kendinden sonra ge­lenlere aktarabiliyordu.

Yazı ise insanın bu kazanımına mekân ve zamanda yaygınlık ve kalıcılık özelliği kazandıran, kültürün çok önemli bir özelliği olarak karşımıza çıkar. Avcılık ve toplayıcılık evrelerindeki ilkel insan, mevsim değişikliklerini, av ve yiyeceklerin bol olduğu yerleri bir şekilde işaretlemek zorundaydı. Sürekli ha­reket halinde olan bu insanlar, yıldızları, güneşin gölgesindeki değişmeleri küçük tahta parçalan vb. üzerine işaretlemeye başladılar. Böylelikle yazı ko­nusundaki ilk adım atılmış oluyordu. Daha sonra bu işaretlerin ne anlama gel­diğini, hangi işaretin hangi olayı belirttiğini saptamak üzere biraz daha kar­maşık şekillere, resme başvuruldu. Yazının en ilkel biçimleri olarak kabul edebileceğimiz bu işaretlemelerin ve resimlemelerin üzerine yapıldığı tahta, kemik ya da kaya parçaları da en ilkel yazı yüzeyleri olarak belirdi.

İnsanın yerleşik hayata geçmesi, hayvancılık ve tarımla uğraşarak ilk bü­yük işbölümünü gerçekleştirmesi, artı ürün elde edilmesine, artı ürüne el ko­nulması da mülkiyete yol açınca, yazı ihtiyacı kendini kaçınılmaz bir şekilde duyurdu. Mezopotamya, Mısır, Hindistan ve Çin'deki nehir vadilerinde ortaya çıkan kent uygarlıklarında yaratılan artı-ürüne tanrı-kral ve onların görevlileri rahiplerce el konulması, çeşitli malların değiştirilmesi ve değişim aracı olarak bir tür kıymetli şeylerin -ilkel paralar- kullanılması ve bu tür işlemlerin kay­dedilmesi ihtiyacı artık insan belleğini zorlamaya başlamıştı. İşte bu aşamada şekil ve resimlerden oluşan bir çeşit yazıya tanık oluyoruz.

Çok uzun çağlar boyunca yazı özel konumlu çok az sayıda insanın becerebildiği bir teknik, adeta giz olarak kaldı. Belki de bu nedenle son derece karmaşıktı. Bununla birlikte yazı, resim yazılardan düşün yazılara, ses yazıla­ra ve alfabeye doğru kendi evrimini geçirmekte gecikmedi. Çünkü karmaşık toplumsal hayat, ticaretten yönetime, vergi alınmasından kural konul­masına pek çok faaliyetin kayıtlarının tutulmasını zorunlu kılıyordu. Tacirler arasındaki sözleşmeler, ülkeler arasındaki anlaşmalar, toplumlar içinde yazılı yasalar konulması zorunluluğu, uygarlık geliştikçe yazıyı kaçınılması olanak­sız bir kültürel olgu olarak öne çıkarıyordu.

Yazı, pek çok durum ve olgunun açıklıkla algılanması ve kavranması, sağ­lıklı bir biçimde yeniden hatırlanması, güvenilir biçimde bir yerden bir başka yere ya da bir kişiden diğerine aktarılabilmesini olanaklı kılan çok önemli bir teknikti. Yazının zaman ve mekân boyutlarındaki bu işlevini yerine getirebil­mesi, üzerine yazı yazılabilecek yüzeylerin varlığını zorunlu kıldığı gibi bun­ların zaman içindeki evrimini ve gelişmesini de beraberinde getirdi. Yazı yü­zeylerinin evrimi, yazının anılan işlevlerini yerine getirebilmesinde, değişik yazı yüzeylerinin ortaya koyduğu engellerin insanlıkça bir bir aşılmasının öy­küsünden başka bir şey değildir.


İlkel Yazı Yüzeyleri

Günümüzde kullanılan kâğıttan ve kâğıda en yakın yazı yüzeyleri olan pa­pirüs ve parşömenden önce ve bunların yanı sıra çok değişik yazı yüzeyleri kullanılmıştır. Üzerine yazı yazılan ya da işaretler (resimler) yapılan düzgün taş ve kemiklerden başka, tunç, bakır, gümüş gibi madenler ve tahtalar yazı yüzeyi olarak kullanılmıştır. Mısır'da, Eski Yunan'da ve Roma'da kullanılan bu tahta tabletler, kâğıdın icadından sonra da, XVI. yüzyıl yarılarına kadar kimi Avrupa ülkelerinde yazı yüzeyi olarak kullanılmıştır. Çinliler ve Araplar, ke­miğin yanı sıra fildişini de yazı yüzeyi olarak kullanmışlardır.

Eski çağlardan beri kullanılan kumaş ve derinin yanı sıra ağaç ve fildişi kaplar içine balmumu dökülerek hazırlanan ya da kireç ve alçıdan oluşturu­lan tabletler eski çağların yazı yüzeyleri arasında yer alır. Tüm bu yazı yüzey­lerinin ortak özelliği, istenilen şekil ve büyüklükte yapılamayışları; ağaç ka­bukları ve palmiye yapraklan gibi malzemeden yapılanların ise zamanın ve doğanın etkilerine karşı dayanıklı olmayışlarıydı. Taş, demir, tahta, fildişi vb. cisimlerden yapılan yazı yüzeylerinin ise kolay işlenemez ve taşınamaz oluşu, insanları daha başka ve elverişli yazı yüzeyleri aramaya yöneltti.

Kil tabletler, insana istenen şekil ve büyüklükte yazı malzemesi elde etme olanağı verdiği gibi, zamana karşı da çok dayanıklı idi. Dolayısıyla kil tablet, kilin ve bunları doğal olarak pişirecek güneşin bol olduğu Mezopotamya'da yaygın biçimde kullanılan yazı malzemesi oldu. Yazıya gereksinme duyan es­ki tapınak kültürleri yaygın olarak ve çok değişik biçimlerde kil tableti kul­landılar. Sümer, Babil, Asurlular avuç içine sığabilecek kadar küçük tabletler yaptılar ve gerektiğinde bunları yine kilden yapılma zarfların içine bile koy­dular. Çok değişik boyutlardaki kil tabletlerin üzerine, evlenme, boşanma ve ticaret akitlerinin, mektupların, destanların, yasaların ve kral buyruklarının ya­zıldığını biliyoruz. Bu tür kil tabletlerin ilginç örnekleri Anadolu Medeniyetle­ri Müzesi'nin teşhir vitrinlerini süslemektedir.

Mezopotamya ve Batı Asya'nın önde gelen yazı malzemesi olan kil tablet öy­lesine yaygın bir kullanım alanı bulmuştur ki, çivi yazısı denilen yazı türünün oluşmasında bu yazı malzemesinin birinci derecede rol aldığı düşünülebilir. Çi­vi yazısının işaretleri, çivi (mıh) biçimli birkaç şeklin, değişik biçimlerde bir ara­ya gelmesi ve ıslak kil üzerine bastırılarak ya da batırılarak yazılmasıyla oluşu­yordu. Çivi yazısı ve onun üzerine yazıldığı kil tablet, bugün bizim de içinde yer aldığımız bölgede yaklaşık 4000 yıl çok yaygın kullanım alanı buldu.


Papirüs: İlk Kâğıt Benzeri Yazı Yüzeyi


Pek çok Batı dilindeki kâğıt kelimesinin kökeninde Mısır'ın ünlü papirüsü vardır. Bir yazı yüzeyi olarak papirüs, kolay taşınabilmesi, istenen şekil ve bü­yüklükte üretilebilmesi ve üzerine kolay yazılabilmesi gibi özellikleri nedeniy­le, bugün kullandığımız kâğıda en yakın yazı yüzeyi olmuştur. Bununla bir­likte papirüsün önemli bir zaafı vardı ki, bunun aşılması için yeni yazı yüzey­lerinin bulunması kaçınılmaz olmuştur. Zira papirus yeterince dayanıklı değil­di. Özellikle Filistin, Suriye, İtalya gibi yörelerin nemli iklimi papirüsün çabuk bozulmasına yol açıyordu. Nitekim, Mısırlıların MÖ IV. binden bu yana papi­rüsü kullanmalarına karşın bugün elimizde eski tarihlere ait çok az sayıda pa­pirüs yazı yüzeyi vardır. Ayrıca papirüsün elde edildiği bitki sınırlıydı ve ge­lişen uygarlığın yazı yüzeyi ihtiyacını tek başına karşılaması olanaklı değildi. Bu nedenledir ki MÖ II. yüzyıldan başlayarak papirusun yanı sıra parşöme Mısır'da 4.500 yıl öncesine ait, papirüsü konu eden bir rölyefnin de yaygın olarak kullanıldığına tanık oluyoruz.

Papirüs (Cyperus papyrus) Nil kıyılarının bataklıklarında yetişen, boyu 4- 6 metre olan nerdeyse üç köşeli gövdeye sahip bir tür bataklık bitkisidir. Papirüs gövdesinin üç köşe arasında kalan her bir yüzeyi, yaklaşık 15 cm kadardır.

Gövdenin parlak yeşil renkli kabuğu soyulduğunda ortaya çıkan beyaz renkli ve lifli seiülozik öz yazı yüzeyi yapılan temel maddeyi oluşturur. Papirüsün gövdesi üst, orta ve alt kısımlarından birkaç parçaya ayrıldıktan sonra, kabukan soyulur, keskin bir bıçakla elden geldiğince ince dilinir ve bu ince tabakakanın bir bölümü yan yana sıralanır, bir bölümü de bunların üzerine çaprazlamasına konularak nemlendirilir ve ağırlık altında birbirlerine yapıştırılarak güneşte kurutulur. Elde edilen tabakanın yüzeyi daha sonra taş, kemik, sedef vb sert cisimlerle perdahlanır. Su, sirke ve un gibi malzemelerle yeniden nemlendirilen papirüs ağırlık altında kurutulur ve "kutsal harfler" anlamına gelmek üzere sonradan Yunanlılarca hierogliph diye adlandırılan o güzel yazının yazılmasına elverişli bir yüzey oluşturulurdu. Papirüs yazı yüzeylerinin enleri genellikle 20 cm dolaylarında, boyları ise 50 cm'ye varan uzunlukta olurdu.Papirüs tek tek tabakalar halinde kullanıldığı gibi birbirine dikilmiş ya da yapıştırılmış uzun şeritler biçiminde de hazırlanır ve daha kullanışlı olması için elle bir ya da iki ucuna tahta parçalan tutturularak rulo haline getirilirdi. Bu ru­lolar kavanozlar içinde saklanırdı, En iyi kalite papirüs yazı yüzeyleri, bitkinin orta kısmından elde edilenlerdi. Önceleri yalnızca dini metinlerin yazıldığı bu tabakalara "hieratic" denirdi. Çok daha sonraları bu iyi kalite papirüslere Ro­ma İmparatoru Augustus'un adına izafeten Charta Augustan denmiştir.

Papirüs, Fenikeliler eliyle Mısır'dan tüm Akdeniz dünyasına yayıldı. Yunan­lılar, papirüsü genellikle Byblos adlı Fenike limanı (Lübnan'da bugünkü Jebal adlı balıkçı kasabası) kanalıyla elde ettikleri için bu yazı yüzeyine byblos adı­nı vermişlerdi. Öte yandan eski Yunancada byblos ağaç kabuğu anlamına gel­diğine göre, söz konusu Fenike limanının adının da bu yazı yüzeyi ile ilgili ol­duğu düşünülebilir.** Bu yazı yüzeyine Romalıların verdiği ad ise chartapapy-racoeidi. Papirüsün en büyük tüketicisinin Roma İmpatorluğu olduğu söz gö­türmez. Özellikle İskenderiye'deki papirüs imalathanelerinin mamulleri Roma'daki imalathanelerde yeniden elden geçirilir, işlenir, daha kaliteli bir yazı yüzeyi haline getirilirdi. Fannius Usta'nm Roma'daki imalathanesi bunların en ünlülerindendi ve burda işlenen papirüsler ustanın adıyla anılırdı.

İnce oluşu ve arkasını gösterdiği için papirüsün genellikle bir yüzüne ya­zılırdı. Katipler, kamıştan yapılmış bir tür fırça kalemler; kırmızı ve siyah ol­mak üzere iki renk mürekkep kullanırlardı. Kırmızı mürekkep yeni bir parag­raf ya da yeni bir bölümün başlangıcını belirlemek için kullanılırdı. Bu gele­neğin Roma ve Ortaçağ Avrupa'sında da devam ettiğini görürüz. İki renkli mürekkeple üstat katiplerce yazılan hiyeroglif, tarihte bulunmuş en güzel ya­zılardan birisi olarak kabul edilir. Hiyeroglifin bu güzelliğinde ve bu eski Mı­sır yazısının uzun çağlar boyunca fazla değişmeden kullanılmasında, papirü­sün elverişli bir yazı yüzeyi olmasının da etkisi olsa gerektir. Mısır'da papirü­sün imalatı MS X. yüzyılın ikinci yarışma kadar devam etmiştir. Avrupa'da MS XI. yüzyılda papirüs kullanıldığı bilinmektedir.

Eski Dünya'da papirüsün yazı yüzeyi olarak hükümran olduğu çağlarda Yeni Dünya'da da papirüse çok benzer bir yazı yüzeyi üretiliyor ve kullanılı­yordu, Azteklerin amatl. Mayaların buun adını verdikleri bu yazı yüzeyleri aynen papirüste olduğu gibi gerçek kağıt değildi. Kısa liflerin keçeleştirilmesi yoluyla yapılmıyor, doğal uzun lifli selülozik maddelerin bir tür işlenmesiy­le elde ediliyordu, Bununla birlikte gerek papirüs gerekse amatl ve buun'un hem çok miktarda üretilmeleri hem de bir dizi İşlem sonucu elde edilmeleri, bu yazı yüzeylerini ağaç kabukları, palmiye yapraklan vb yazı yüzeylerinden ayırıyordu. Aztek ve Mayaların yazı yüzeyi, ficus (yaban inciri) ağacının kubuğundaki uzun lifli özden yapılıyordu. 1570'te Meksika'ya gelen Dr. Francis­co Hernandes bu zanaatı şöyle anlatır:

"Bu zanaatta pek çok yerli çalışır; yaban ficus ağacının kabuğunu sıyırır ve bunu döverek uzun rulolar oluştururlar. Daha sonra kâğıt tabakaları, xicaltet (ütü biçimli taş balta) kullanılarak yaprak haline getirilir. Bu xicaltetler ısıtılarak yazı yüzeyinin üzerine bastırıldığında gözenekleri kapatarak ona düzgün bir yüzey kazandırır.”

Dr, Hernandes bunu kendi kâğıtlarına benzetir ve daha beyaz ve etli ol­duğunu söyler.
Aztekler bu kâğıda pek değer verirler ve önce sırasıyla rahiplerin, katiple­rin ve sanatçıların ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra kalanı piyasaya sürerlerdi. Mayaların da yine yaban inciri kabuğundan yaptıkları yazı yüzeyi yaygın ola­rak kullanılırdı. Mayalar, tıpkı Polinezyalılar, Malinezyahlar ve Güney Asya ile Afrika'nın kimi toplumlarında olduğu gibi bu malzemeyi giysi yapımında da kullanırlardı. Bu yazı yüzeyinin Mayalar arasında MÖ 1000 yılında kullanıldı­ğı bilinmektedir.

Gerek Azteklerde, gerekse Mayalarda amatl ve buun yazı yüzeyi olarak yaygın biçimde kullanıldı. Hindistan'da da talipo ve palmir hurmasının yaprak­larından benzer bir yazı yüzeyi olarak geniş ölçüde yararlanıldığını biliyoruz.


Parşömenin Tarih Sahnesine Çıkışı



Papirüsün Mısır dışında, özellikle nemli iklimlerde fazla kalıcı olmayışı, za­mana karşı koyması gereken belgeler için taş, maden, deri vb yazı yüzeyleri­nin, papirüsün yanı sıra kullanılmaya devam etmesine yol açmıştı. Bunlar ara­sında en fazla kullanılan yazı yüzeyi malzemesi deridir. Derinin yazı malze­mesi olarak kullanılması çok eskilere gitmekle birlikte, özellikle yazı yazılma­ya elverişli bir hale sokulması MÖ III. yüzyıl içinde olmuştur. Bu konuda yay­gın olan bir rivayete göre, Mısır'a egemen olan Batlamyusların beşinci hü­kümdarı Epiphene (MÖ 205-181) ülkeden papirüs ihracatını yasaklayınca, ya­zı yüzeyine ihtiyacı pek çok olan Bergamalılar, deriden yazı yüzeyi yapımını geliştirmişlerdir. Koyun, keçi, ceylan ve özellikle dana derisinden yapılan bu yazı yüzeylerine, Bergama'nın (Pergamum) adından hareketle Yunanlılarca pergamene, Romalılarca charta-pergamena denmiştir. Fransızca parchemin, İngilizce parchment, Rusça pergament olan sözcüğün dilimizdeki karşılığı parşömen 'dir.
Parşömen, özellikle bunun vellum adı verilen özel türü, üzerine kolay ya­zılabilmesi, yumuşak ve dayanıklı oluşu gibi özellikleri nedeniyle o zamana kadar insanlığın yarattığı en mükemmel yazı yüzeyi olarak kabul edilir. Bir­kaç yüzyıl papirüsün yanı başında, daha çok özel durumlarda, yazı yüzeyi olarak kullanılan parşömen MS IV. yüzyıldan itibaren papirüsün yerine geç­meye başladı. Latin klasikleri, MS IV. yüzyılda, artık eskiden olduğu gibi pa­pirüse değil, parşömene yazılıyordu.
Avrupa'da Roma İmpratorluğu'nun görkemli günlerinden başlayarak artan bir biçimde kullanılan parşömen, dana, koyun, keçi ve kuzu derilerinden özel şekilde imal ediliyordu. Parşömenin bildiğimiz deriden farkı tabaklanmayışı, bunun yerine, bir çerçeve üzerine gerilerek özel bir kurutma sürecinden ge­çirilerek yapılması ve tıraş edilerek inceltilmesiydi. Ayrıca deri birtakım süreç­ler sonunda yumuşatılır, yğının hemen hemen tümünden arındmlırdı.
Parşömen imalatı yöntemi, çağlar boyunca hemen hemen hiç değişmemiş­tir. Ortaçağın bu değerli yazı yüzeyinin ve metasının üretiminde başlıca şu iş­lemler geçerliydi. Bir kere, parşömen imalatı için keçi ve dana derisi tercih edilirdi. Bir haftalık bir dananın derisi iyice yıkandıktan sonra temiz su için­de 24 saat bırakılır ve daha sonra üçte biri yeni söndürülmüş kireçten oluşan bir banyoya yatırılırdı. Deri, bu kireç banyosu içinde ısı şartlarına göre 8-16 gün kalırdı. Daha sonra bir aletle etleri üzerindeki kıllar traş edilir, yeniden ki­reç banyosuna yatırılır ve yıkandıktan sonra bir çerçeve üzerine gerilirdi. Par­şömenin kalitesi büyük ölçüde çerçeve üzerinde geriliriken nasıl kurutuldu­ğuna bağlı idi. Deri 20 derecede kurutulur ve yumuşak bir yüzey elde edile­bilmesi için üzerine soğuk su dökülürdü. Bu arada yarım ay biçimindeki bir bıçakla traş edilerek inceltilirdi. Derinin traş edilmesi işlemi bittikten sonra bir süngertaşı ya da ponzataşı ile perdah edilir, yeniden gergin bir biçimde ku­rutulduktan sonra istenen şekillerde kesilirdi. Doğal olarak bu güç ve nazik işlem büyük bir beceri gerektirirdi.
Parşömen yapımının bu güç ve uzun sürecinin yanı sıra, büyük boy bir Kutsal Kitab'ın 200-300 koyun ya da keçi derisine gerek gösterdiği düşünü­lürse bu denli mükemmel bir yazı yüzeyinin yerini neden kâğıda bıraktığı kolaylıkla anlaşılır. Bununla birlikte parşömenin yerini bildiğimiz kâğıda bı­rakması için daha çok uzun yıllar geçmesi gerekecektir. Nitekim parşömen, Doğudan Batıya yayılan kâğıdın yavaş yavaş tarih sahnesine çıkması üzerine XII. yüzyıldan itibaren yerini bu çağdaş yazı malzemesine bırakmıştır. Gütenberg matbaasında kimi kitapların parşömen üzerine basıldığı, günümüzde bi­le anısal ve törensel değeri yüksek kimi yazıların parşömen üzerine yazılma­ya devam ettiği unutulmamalıdır.


Kâğıt: İnsanlığın Kaderini Değiştiren Bir Buluş


Barut ve pusula gibi Doğudan gelerek insanlığın gidişini etkileyen buluş­lardan birisidir kâğıt. Selülozik, malzemenin sıvı ya da hamur haline getirildik­ten sonra tel bir elek üzerinde keçeleştirilmesi ya da hasırlaştırılmasıyla elde edilen tabakaya kâğıt denir. Noah Webster'in sözlüğü kâğıdı şöyle tanımlar: "Değişik kullanımlar için paçavra, saman, ağaç kabuğu, odun ve diğer lifli maddelerin ince tabakalar ya da yapraklar haline dönüştürülmesiyle elde edi­len şeydir kâğıt." Bir başka tanım da şöyle olabilir; "Kâğıt, selülozik olmayan öğelerden arındırılmış uygun bitkisel liflerin sürekli bir ağ tabakası haline dö­nüştürülmesiyle elde edilen yüzeye denir." Ağaç, paçavra ve kimi otsu mad­deler kâğıt yapımında kullanılan temel maddelerdir. Kâğıt yapımı sırasında hammaddenin lifleri istenen boyutlara indirilir ve fiziksel özellikleri mekanik ya da kimyasal işlemlerle değiştirilir. Kâğıdın kendinden önceki yazı yüzey­lerinden temel farkı, istenilen miktarda ve ucuza üretilebilmesiyle, Öteki yazı yüzeylerinden çeşitli bakımlardan daha nitelikli ve elverişli oluşudur.

Çeşitli Avrupa dillerinde, kâğıt kelimesi karşılığı kullanılan, paper, papier, papıro vb kelimeler papyrus’ tan türemiştir. Türkçe. Farsça, Arapça ile Hint ve Malaya dillerindeki kâğıt kelimesinin aynı kökten ama farklı bir sözcükten türediği bilinmek­tedir. Kâğıt kelimesinin aslının, Uygurca, Sanskritçe ya da Farçadan gelmiş olabile­ceği konusunda görüşler vardır.

Beıthold Laufer'İn etimolojik çalışmala­rına dayanan Osman Ersoy ve Celal Esad Arseven kâğıdın Türkçe kökenli bir keli­me olduğunu kabul etmektedirler, Arse­ven, Türklerin yassılttıktan sonra havada kuruttukları etlere kakaç dediklerini, taş merdane ile ezilerek hazırlanan elyaf ha­murundan elde edilen yaprağa da kakat (kağat) adını verdiklerini ve kelimenin za­manla kâğıt şekline dönüştüğünü ileri sür­mektedir. Ersoy ise, kâğıdın Uygurcadaki kağat, kagas kelimelerinden geldiğini, önce Farsçaya sonra da Arapçaya geçtiğini Laufer'den aktarmaktadıri. Şinasi Tekin kâğıdın Uygurca metinlerde kegde şeklinde geçtiğini ve kelimenin Uygurcaya Soğutçadan geçmiş olması gerektiğini belirtiyor.

Kâğıdın ilk kez Çin'de yapıldığı konusunda genel bir görüş birliği vardır. Bununla birlikte, kâğıdın lifli hücrelerin keçeleştirilmesi tekniği İle elde edil­mesinden hareket eden kimi araştırmacılar ve uzmanlar, bu arada Mehmed Ali Kâğıtçı, keçenin dokunmuş kumaştan çok daha önce Türklerce "icad ve imal edilmiş bulunduğunu" dolayısıyla aynı teknikle imal edilen kâğıdın ica­dında da Türklerin yol göstermiş olduklarını ileri sürmektedirler. Hemen he­men bütün kaynaklarda, Çin Hanedanı'nın Ts'ai Lun adlı bir memurunun MS 105 yılında, yıllar süren uğraşlar sonucu kâğıdı bulduğu kaydedilmekte ise de, söz konusu tarihin kesin olmadığı, MS 105 yılının tarihlenmiş bir belgeden kaynaklandığı ve bu tarihten çok önce de Çin'de kâğıt yapılmış olabileceği çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir. Nitekim, Huang Wen Pi adlı Çinli bir ar­keolog 1933 yılında keten benzeri liflerden yapılmış yaklaşık 50'ye 100 cm boyutlarında bir kâğıt bulmuş, bu kâğıt parçası ile birlikte bulunan tahta par­çalan üzerindeki tarihlerin MÖ 49 ve MÖ 8 tarihlerini taşıdığı görülmüştür. Yine bir başka arkeolog, Shih Chang Ju, 1942 yılında hemen hemen aynı yö­rede toprak altında kalmış bir başka kâğıt parçası bulmuş ve bunun da MS 93-96 tarihlerine ait olabileceği hesaplanmıştır Bu veriler kâğıdın belirli bir tarihte ansızın ortaya çıkmadığını, bilinen MS 105 tarihinden önce de kullanıl­dığını, bununla birlikte, mevcut bilgilerimize göre, çağdaş anlamda kâğıdı bulmuş olma onurunun da Çinlilere ait olduğunu göstermektedir.

İşte bu yeni icat, ilkin İpek Yolu'nun başladığı bölge olan Çin'in hemen batısındaki Lou Lan ve Tung-Huang'da kullanılmış ve imal edilmiştir.Kâğı­dın İpek Yolu'nu izleyerek, Orta Asya, Iran ve oradan da tüm Arap dünyası­na yayıldığı kabul edilir. Kâğıdın Müslümanlarca öğrenilişinin, 751 yılındaki ünlü Talaş muharebesinde esir düşen Çinli ve Türk kâğıt ustaları yoluyla ol­duğu bilinir.
Ancak gerek 751 tarihinden sonra islam dünyasında, gerekse Doğu Tür­kistan şehirleriyle Çin'de imal edilen kâğıt arasında önemli bir fark bulundu­ğu yolundaki uyarılara da dikkat etmek gerekir. Şinasi Tekin'in belirttiği gibi, bu farklılık kullanılan yazı malzemesinin cinsinden yani fırça ya da kalem olu­şundan kaynaklanmaktadır. Çin'de imal edilen kâğıtlar ince böğürtlen elyafın­dan yapıldığı için yumuşak, kolay bükülebilen cinsten ve şeffaftırlar. Yazı malzemesi olarak kullanılan fırça bu kâğıtların üzerinde kolay hareket eder.

Kâğıdın Çin dışında yapılmaya başlanması yalnızca İslam dünyasına mün­hasır olmadı. MS 610 yılından itibaren, Koreliler kanalıyla Japonlar da bu za­naatı öğrendiler ve VIII. yüzyılda Japonya'nın dokuz ayrı yöresinde kâğıt imal edilir hale geldi. Yeni buluş Semerkant üzerinden Arap dünyasına oradan da XII. yüzyıldan itibaren Batı dünyasına yayıldı. Yakındoğu'da ilk kâğıt İma­lathanesi Horasan Valisi El-Fazl'ın önayak olmasıyla ve Harun Reşid'in özel il­gi ve desteği ile 793-94 tarihinde Bağdat'ta kuruldu. Bugün islam dünyası­na ait bilinen en eski tarihli kâğıt (MS 879) üzerinde 1001 Gece Masallarından bir iki satırlık Arapça metin olan bir parçadır. Bunu MS 1080 tarihli, Uygur harfleriyle Karahanlı Türkçesinde yazılmış bir alım-satım senedi izler. Orta As­ya ve Çin dışında tarihlenmiş en eski kâğıtların bu ikisi oluşu dikkate değer.

Bağdat'tan sonra Şam, Trablusşam, Hama, Yemen, Mısır ve Fas'ta kâğıt ya­pılmaya başlandı. Bağdat kâğıthanelerinin XV. yüzyıla kadar gelişmesini sür­dürdüğü biliniyor. X. yüzyılda Şam kâğıtları (Charta Damascena), bir sonra­ki yüzyılda ise Kahire yapımı kâğıtlar pek makbul idi. İslam dünyasının çeşit­li merkezlerinde üretilen kâğıtlar, İslam dünyası içinde olduğu kadar Avru­pa'ya da satılıyordu. Ibnü'n-Nedim'in Fihristinden X. yüzyılda İslam dünya­sında kullanılan Fir'avni, SÜleymani, Ca'feri, Talhi, Tahiri ve Nuhi gibi altı cins kâğıdın varlığını öğreniyoruz.

Araplarda kâğıt İmalatı devlet tekelinde idi. Bu işle uğraşan bilge kişilere de el varrak denilirdi. Arap kâğıtları renk ve kalite açısından birkaç çeşitti ve bunların kullanım yerleri de başka başka idi. Sıradan kâğıt beyazdı. Yüksek tabakanın kullandığı kâğıt kırmızı, zenginliğin ve ihtişamın timsali olan kâğıt ise sarı (safran) renkliydi. Mavi kâğıt (çivit rengi) kadere işaretti; idam karar­ları mavi kâğıtlar üzerine yazılırdı. XI. yüzyılın başında Kahire'de kâğıt o ka­dar boldu ki, dükkânlarda satılan her şey, bugün olduğu gibi, kâğıtlara sarı­larak müşteriye verilirdi.

Kâğıt XI. yüzyıldan itibaren Araplar eliyle İspanya ve İtalya üzerinden Av­rupa'ya yayıldı. Endülüs'teki ilk kâğıthanenin 1144-1154 tarihlerinde Satibe'de (Xativa, bugünkü adı ile Sen Felipe de Jativa) kurulmuş olduğu bilinmektedir. Hatta Xativa Belediyesi arşivlerinde daha sonra bulunan bir belgeden, bu kentte 1036 yılında bir kâğıthanenin var olduğu da anlaşılmaktadır/''1 İspanya'da kâ­ğıtçılık, XIII. yüzyılda Katalönya'ya kadar yayılmıştı. Barcelona'nın batısındaki Capellîides kasabasında kurulmuş bulunan tarihi kâğıthanelerden 1238 tarihin­de faaliyete geçmiş olan birisi, günümüzde de varlığını sürdürmektedir. İtal­ya'nın Fabriano kentinde de 1276 yılında büyükçe bir kâğıt imalathanesinin ku­rulduğu, aynı kentte 1350 yılında 50'den fazla kâğıt imalathanesinin faaliyette bulunduğu bugün artık biliniyor.^ Kâğıtçılık bu iki Akdeniz ülkesinden kıtanın içlerine doğru yayılmasını hızla sürdürdü ve kâğıtçılığı Doğu'dan öğrenen Av­rupalılar çok geçmeden Doğu'ya kâğıt ihraç eder duruma geldiler. İtalya'dan sonra Fransa (1348), Almanya (1390), Belçika (1407), İsviçre (1400-1411), İngil­tere (1490), Polonya (1491), Avusturya (1498), Danimarka (1540), Hollanda (1586), Amerika (1690) ve Rusya'da (1712) kâğıt imalathaneleri kuruldu.

Bu arada son araştırmalar, kâğıtçılığın Avrupa kıtasına yayılmasında Türk­lerin de etkisi bulunduğunu göstermektedir. Mehmed Ali Kâğıtçı’nın çeşitli Batı kaynaklarına dayanarak yaptığı belirlemelere göre, ikinci Haçlı Seferi sı­rasında esir düşen Avrupalıların Anadolu'daki kâğıthanelerde çalıştırıldıkları ve bu zanaatı İtalya ve İspanya'ya taşıdıkları anlaşılıyor.
Doğudan kaynaklanan bir buluş olan kâğıt Arapların elinde yayıldı. Arap­lar, kâğıt yapım tekniğine, o günler için önemli sayılabilecek, bir katkı da ge­tirdiler. Kâğıt yapılacak malzemeyi hamur haline getirmek için önceleri havan ve tokmak kullanılırdı. Araplar, değirmen taşlarına benzeyen ve su gücü ile hareket ettirilen bir tür inceltme makineleri icat ettiler. Kâğıt değirmeni (pa-per mili, papier müble) sözcüğü bu buluştan kaynaklanmaktadır.

Ancak, kâğıt, gerek bir meta olarak, gerekse üretim tekniği açısından asıl gelişmesini Avrupa'da, kapitalizmin gelişmesine paralel olarak ortaya koydu. Temelde tüccar (merkantil) kültürü olmak üzere, matbaanın icadı, okuma alış­kanlığının gelişmesi ve kâğıdın ulusal uluslararası ticaretin önemli bir öğesi ha­line gelişi, kâğıt üretiminin ve kâğıdın gelişmesini belirledi. Tüccar kültürü, her şeyden önce yazı ve aritmetik üzerine kurulu bir kültürdü. Floransa'da 1338 yılında okuma-yazma öğrenen 8-10 bin kadar kız ve erkek çocuğun varlığı, okullarda matematik öğrenimi gören çocuklarının sayısının 1000-1200 dolay­larında oluşu bu gerçeği gözler önüne sermektedir. İtalyanların yanı sıra Hansa tüccarlarının Avrupa'daki egemenliğini pekiştiren onların bu özelliği idi. Tüccar kültürünün kâğıda pek fazla ihtiyaç gösteren kimi sonuçları ya da gö­rünümleri, poliçe, çift kayıt esasına dayanan defter tutma pratiği ve tacirler için özel olarak hazırlanan el kitapları vb'nin mükemmelleştirilmesi olmuştur.

Matbaa ise yalnızca kâğıda değil, ucuz kâğıda ihtiyaç gösteriyordu. Bunun­la birlikte, kâğıdın matbaanın icadından önce de nisbeten ucuzlamış olması, kitapları elle çoğaltmanın güçlüğü nedeniyle kâğıt talebinin sınırlı kalmasına yol açıyordu. Matbaanın icadı ve çok kısa bir sürede yaygınlaşması, kâğıda karşı muazzam bir talep yaratmıştır. XVI. yüzyılın hemen başında, yani mat­baanın icadından sonraki yaklaşık 45 yıl içinde Avrupa'da toplam tirajı 15 mil­yonu aşan, 35.000 kadar kitap basılmıştır/ Kitabın ucuzlaması ve bollaşma­sı, okuma ve kitaba sahip olma alışkanlığını beraberinde getirmiş ve kitap, Avrupa toplumsal sahnesine yeni yeni çıkmakta olan burjuva için bir statü sembolü haline gelmiştir.

Bu gelişmeler kâğıda karşı büyük bir talep yaratmış ve kâğıt Avrupa tica­ri hayatının önde gelen metalarından birisi haline gelmiştir. Kâğıt aynı zaman­da uluslararası ticaretin önemli öğelerinden birisi olmuştur. 1500-1700 yılları arasında Fransız ve italyan kâğıthaneleri Avrupa piyasasına egemen oldular. XVII. yüzyıl ortalarına kadar Fransa, ispanyol kolonilerinin en büyük kâğıt ih­racatçısı idi. Anılan yüzyılın ikinci yarısında Cenevizliler kâğıt piyasasında ağırlıklarını duyurdular. İtalya'daki yaklaşık 50 kadar kâğıt imalathanesinde üretilen 200.000 top (bir topta genellikle 480-500 tabaka kâğıt bulunuyordu) kâğıt her yıl uluslararası pazarlara sürülüyordu. Bu dönemde Ceneviz kâğıtla­rı tüm dünya piyasalarında aranıyordu.

Kâğıdın böylesine önemli bir ticaret meta oluşu üretimin sürekli artması­na ve üretim tekniğinde sürekli gelişmelerin meydana gelmesine yol açtı. Organik enerji yerine inorganik enerji sağlayan rüzgar ve su değirmenleri (özel­likle su değirmenleri) kâğıt yapımında büyük kolaylıklar sağladı. Bununla bir­likte kâğıt yapım sürecinde, elle ya da makine ile yapılma açısından pek bü­yük bir fark yoktu. Eskiden hammadde dövülerek hamur (pulp) haline geti­rilir, hamur tel elekler üzerine yayılarak kurutulur, kurutulmuş yüzeyler daha sonra düzlenir ve yazı yazmaya elverişli dununa getirilirdi.

Bu süreçte günü­müze kadar sağlanan başlıca gelişmeler ve teknik atılımlar çok kısa olarak şöyle özetlenebilir:

X. yüzyıldan ve özellikle kâğıt yapımının Avrupa'ya geçişinden sonra, hammaddeyi dövüp hamur haline getirme işleminde mekanik birtakım geliş­meler sağlanmıştır. Bu iş önceleri elle yapılırken, daha sonra mekanik havan­larda yapılmış; XII. yüzyıldan itibaren de mekanik güç, su ve rüzgâr gibi inor­ganik enerji ile sağlanmaya başlanmıştır.

Hammaddenin hazırlanmasında önemli bir gelişme 1680 yılında hollan-der'in icadıdır. Bir merdane üzerine yerleştirilmiş kesici aygıtlar sayesinde çok miktarda paçavrayı kâğıt hamuruna dönüştürme olanağı veren bu alet, Hol­landa'da geliştirildiği için bu adla anılmaktadır.
Kâğıt yapımında yoğun olarak kullanılan keten ve pamuklu paçavralar ön­celeri çürümeye terk edilerek ayrışması sağlanırken, daha sonra kireç katıla­rak ayrışma süreci hızlandırılmıştır. Önceleri kovalarla taşınan kâğıt hamuru daha sonra yerçekimi esasıyla hareket eden teknelerle iletilmiş ve ayrışmanın hızlandırılması için tekneler ısıtılmaya başlanmıştır.

Firmaların alamet-i farikası olarak kullanılan filigranlara Avrupa kökenli kâğıtlarda ilk kez XIII. yüzyılda rastlanmaya başlanmış, filigranlı kâğıtlar XV. yüzyılda yaygınlaşmıştır,
İlk zamanlarda kâğıt, levha haline getirildikten sonra kurumaya terk edilir ve kuruyan kâğıt özel taşlarla perdahlanırdı. XVII. yüzyılda düz taşların yerini metal balyozlar almış, XVIII. yüzyıl başlarından itibaren ise kâğıt levhalar tahta silindirlerin arasından çekilerek bu perdahlanma işlemi yapılmaya başlanmıştır. Buna rağmen kâğıtçılık tarihimizin yeterince incelenmiş olduğu da söylenemez. Elimizdeki bilgi ve belgelere bakarak XII, yüzyılda Anadolu'da kâğıt üretildi­ğini ileri sürebileceğimiz gibi, bir yüzyıl sonrası için aynı şeyi söyleyemiyoruz.

Öte yandan Osmanlı İmparatorluğu'riun ilk yıllarında İstanbul, Bursa ve Amasya gibi şehirlerde kâğıt üretildiğine ilişkin ipuçlarına rastlıyoruz. Aynı şe­kilde XV. yüzyıl ortalarından XVIII, yüzyıl ortalarına kadar kâğıt ihtiyacının yerli imalatla değil de başta Avrupa olmak üzere dışardan karşılandığını gö­rüyoruz. XVIII, yüzyıldan itibaren yeniden görülen yerli imalat çabalarının ise cılız, kısa ömürlü ve özellikle Avrupa kâğıtlarının rekabeti karşısında kalıcı olamadığını gözlemliyoruz.

Çalışmamızın esas konusunu Cumhuriyet Türkiye'sinde kâğıt sanayiinin kuruluşu ve gelişmesi oluşturduğu için, önceki dönemin öyküsünü, ikinci el kaynaklara ve elde mevcut literatüre dayanarak kısaca aktarmakla yetinece­ğiz. Bu çabanın, esas konumuzun daha iyi anlaşılması için bir temel oluştu­rabilme gayretinden öte bir iddiası olmayacaktır.

Her dönemde paçavra dışındaki malzemeden kâğıt yapılabilmesi için ça­ba harcanmıştır. Ancak XIX. yüzyıl başlarında Mathias Koops, Londra Patent Ofisi'nden kullanılmış kâğıdın mürekkepten arındırılması ve sap, saman, di­ken, kendir ve kenevir artıkları, ağaç kabuğu ve odundan kâğıt yapımı için patent almıştır.

Nicholas-Louis Robert adında bir Fransız 1798 yılında ilk kâğıt makinesini icat etmiş ancak buluşunu, İngiltere'de Fourdrinier Kardeşler'in sermaye des­teği ile Bıyan Donkin adlı bir mühendis geliştirmiştir. Fourdrinier Makinesi kâğıdın eski yöntemlere göre en az on kat daha hızlı üretilmesini ve tabaka­lar yerine rulolar halinde istenilen uzunlukta kâğıt üretilebilmesini olanaklı kı­lıyordu ki, bu, kâğıt üretiminde gerçekten önemli bir sıçramaydı. Kâğıt maki­nesi XIX. yüzyılın ikinci yarısında geliştirilmiş ve mükemmelleştirilrniştir.

XIX. yüzyıl ortalarında kâğıt talebi öyle boyutlara ulaşmıştır ki, kâğıt ya­pımcıları yeterli miktarda.pamuklu ve keten paçavra bulmakta güçlük çekmeye başlamışlardır. Daha önce samanın kâğıt yapımında kullanılmaya başlama­sı bir ölçüde ferahlık getirmişse de soruna köklü bir çözüm olmamıştır. Soru­nun köklü bir şekilde çözülmesi, yaklaşık iki yüzyıldan beri üzerinde çalışma­lar yapılan odunun kâğıt hammaddesi olacak şekilde işlenebilmesiyle müm­kün olmuştur.
Özellikle XIX. yüzyılın ikinci yansından sonra kimya alanındaki gelişme­lerin odundan kâğıt üretme tekniğinin hizmetine sokulması, hammadde bu­nalımını büyük ölçüde çözdüğü gibi, farklı kalite ve özellikte kâğıtlar yapıla­bilmesini olanaklı kılmıştır.


Günümüzde;

Ağaç,
Paçavra,
Kullanılmış kâğıt ve karton,
Ağaç dışındaki doğal hammaddeler (saman, kamış, kendir, kenevir bam­bu, esparto, jüt vb),
Sentetik elyaf


olmak üzere, başlıca beş kümede toplanabilecek malzemeden kâğıt ya­pılmaktadır.


Konu Hale tarafından 25 Temmuz 2015 Cumartesi - 11:07 tarih ve saatinde düzenlenmiştir
Konu İçeriği Düzenlenmiştir.


#2
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Türklerde ve Osmanlılarda Kağıt



Türkiye'de kâğıt, Şinasi Tekin'in çok yerinde ve haklı olarak belirttiği gibi, "biraz değişik durum arzeder" Bu değişik durum arz edişte, kâğıdın bulunu­şundan Batı dünyasına geçişine uzanan çizgide Türklerin oynadıkları rolle, Anadolu'ya yerleştikten sonra kâğıt karşısındaki tavırlarının yeri olduğu düşü­nülebilir, Ersoy, Kâğıtçı ve Ünver gibi araştırmacıların çok değerli çalışmaları gerçeği de kapsayacak şekilde, tüccar kültüründen, daha açık bir ifade ile ka­pitalist gelişmelerden uzak kalış olduğu iddia edilebilir.

Türklerin Anadolu'ya yerleşmelerinden sonra kâğıt ihtiyacının büyük ölçü­de ithalat yoluyla karşılandığı anlaşılıyor. Osman Ersoy'un belirttiği gibi, Do­ğuda yapılmış kâğıtların menşeini bilimsel olarak saptamak çok güç bir iş ol­duğu için bu ithalatın kesinlikle nerelerden yapıldığını söyleyebilmek zordur. Ancak İslam ülkelerinde imal edilen kâğıtlar IX. ve X. yüzyılllarda Avrupa'da kullanıldığı gibi Türklerce de kullanılmıştır. Örneğin XIII. yüzyılda Anado­lu'da kullanılan kâğıtların bir kısmı Hindistan'dan ve Orta Asya şehirlerinden getirtiliyordu. Ancak XIV. yüzyılın sonlarına doğru, Akdeniz'e kıyısı olan ül­kelerden Türkiye'ye ve öteki Yakındoğu ülkelerine kâğıt gelmeğe başlamıştır. XV. yüzyılda, yani Avrupa'da kâğıt üretiminin hız kazandığı donemde, Türki­ye'ye Avrupa ülkelerinden o kadar çok kâğıt gelmiştir ki, bu kâğıtlar daha sonraki yüzyıllarda bile kullanılmışlardır.

Türkiye'ye Avrupa'dan çok miktarda kâğıt gelmeye başladıktan sonra da Doğu kökenli kâğıtların ithalatı devam etmiştir. Doğu kâğıtları genellikle fi­ligranlı olmadığı için, Batı kökenli kâğıtlardan kolaylıkla ayırtedilebilmekte, ancak bunların hangi kentten ya da ülkeden geldiği bilimsel kesinlikle sap­tanamamaktadır.

Gerek Doğu, gerekse Batıda imal edilen kâğıtlar XVIII-XIX. yüzyıllara ka­dar işlenmemiş olarak ithal edilmiş ve İstanbul'da ve imparatorluğun diğer kültür merkezlerinde işlenmiştir, Doğudan gelen ve daha pahalı olan kâğıtlar buralarda işlendikten sonra daha çok hat yazımında ve sanat eserlerinin ya­pımında kullanılmıştır. Devlet işlerinde ve diğer alanlarda, daha ucuz ve bol olduğu için, Batı kökenli kâğıtların kullanılması âdet olmuş ve buna titizlikle uyulmuştur. Dolayısıyla böyle İthalata dayalı bir ortamda kâğıt üretimi geli­şememiş, buna karşılık kâğıt işleme zanaatı oldukça gelişmiştir.

XVI. yüzyılın hemen başlarında Osmanlı Sarayı'nda Hindi, Semerkandi kâ­ğıtların yanı sıra filigranlı Batı kâğıtları da kullanılıyordu. XVI. yüzyılın son­larına doğru Menakıb-ı Hünerueran adlı eseri yazan Mustafa Ali, Doğu kö­kenli kâğıtlara ilişkin olarak şunları yazmaktadır:

"... ve kâğıt cinsinde dahi zinhar Haşebi'ye ve Dmıışki'ye itibar etmeyeler. Ve kâğıdın Semerkandi'sinden aşağı tenezzül etmeyeler. Ve kâğıt kısmının en alçağı Dımışki'dir ki kaderi malumdur. İkinci Devlet Abadi'dir ki herkese mefhumdur. Üçüncü Hatayi'dir. Dördüncü Adilşabi'dir. Beşinci Hariri Se-merkandi'dir. Altıncı Sultani Semerkandi'dir. Yedinci Hindi'dir. Sekizinci Nizamşahi'dir. Dokuzuncu Kasım Beği'dir. Onuncu Hariri Hindi'dir ki gerçek kıt'adadır. Onbirinci Guni Tebrizi'dir ki şeker renktir. İşlemesi Tebrizlilere mahsustur. Onikinci muhayyer'dir ki ol dahi şeker renktir.”

Buradan, Şam, Semerkant, Çin, Iran ve Hindistan'dan kâğıt ithal edildiğini anlıyoruz. Batı pazarlarında Charta Damascena adıyla ün salmış Şam kâğıtla­rının Mustafa Ali tarafından "en kötü kalite" olarak nitelenmesi ilginçtir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda XVI-XVII. yüzyıllarda kullanılan başlıca kâğıt türleri, sultani, abadi, îslambol, ay ve alem damgalı kâğıt ve helva kâğıdı'dır. Bu dönemde kâğıt oldukça pahalıdır. Anılan yüzyıllarda Ankara'da işçi gün­delikleri 10-12 akçe iken, bir deste Avrupa kâğıdı 8 ve bir deste îslambol kâ­ğıdı 24 akçeydi. Bir işçinin iki günlük çalışması karşılığında bir deste îslam­bol kâğıdı alınabiliyor ya da dört deste îslambol kâğıdına ödenen para ile bir koyun satın alınabiliyordu.

Doğu kökenli kâğıtların Avrupa kâğıtlarından daha pahalı olduğu bilini­yor. Kısmen bu nedene bağlı olarak XVI, yüzyıldan itibaren Doğudan daha az kâğıt gelmiş, XVIII. yüzyılda ise Doğu kâğıtları hemen hemen piyasadan çekilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'na XIV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı'dan kâğıt gelmeye başlamıştır. Avrupa'da büyük ölçekte kâğıt üreten imalathane­ler önce İtalya'da kurulduğu için, Venedik tacirleri kanalıyla gelen italya kö kenli kâğıtlar Osmanlı piyasasını tutmuştur. Nitekim XV. yüzyılda kullanılan kâğıtların önemli bir bölümü italyan imalathanelerinin kâğıtları olmuştur.
Bir sonraki yüzyılda Batıdan Türkiye'ye kâğıt ihracatı daha da artmıştır. Avrupa kâğıt imalathaneleri, Doğuya gönderdikleri kâğıtlara, ayyıldız, alem vb bu yörelere özgü filigranlar koymayı da ihmal etmemişlerdir.

XVII. yüzyıl ortalarına kadar italyan kâğıtları Osmanlı piyasalarına ege­menken, yüzyılın ikinci yarısından İtibaren Fransız kâğıtları, italyan kâğıtları aleyhine artış göstermeye başlamıştır. Bunun başlıca nedeni, Fransız kâğıt imalathanelerinin göstermiş olduğu hızlı gelişmedir. Gerçekten de Fransa, 1650 dolaylarında ispanya'ya 10.000 top, İngiltere'ye 200.000 top, Hollanda, İskandinav ülkeleri ve Rusya'ya 400.000 toptan fazla kâğıt ihraç ediyordu. XVIII. yüzyılın ilk yarısında, Fransız rekabeti nedeniyle, Venedik'ten Türki­ye'ye yapılan kâğıt ihracatının azaldığı görülmektedir. XIX. yüzyıl başlarından İtibaren ise Venedik ve Fransız kâğıtlarının yanı sıra ingiliz ve Felemenk kâ­ğıtları da piyasada görülmeye başlamıştır. Özellikle İngiliz kâğıtlarının Os­manlı piyasalarında iyi kaliteleriyle isim yaptıklarını belirtmek gerekir.

Gelişen Avrupa kapitalizminin etkilerine açılan ve giderek onun bir açık pa­zarı haline gelen Osmanlı imparatorluğunda güçlü bir kâğıt sanayiinin doğup büyümesini beklemek fazla iyimserlik olurdu. Nitekim, Osmanlı imparatorlu­ğumda özellikle XVIII yüzyıldan itibaren, kâğıt üretimi için ciddi girişimler ol­muşsa da bunların hiçbirisi kalıcı olamamış, kapitüler ayrıcalıklarla donanmış Avrupa kâğıt yapımcılarının amansız rekabeti karşısında bir bir yıkılıp gitmiştir.
Aşağıda, Türklerin Anadolu'ya yerleştikleri tarihten itiberen girişmiş olduk­ları kâğıt üretme çabalarının öyküsü, daha önce bu konuları incelemiş olan değerli araştırmacıların verilerine dayanılarak, kısaca aktarılacaktır.

XII. yüzyılda Anadolu'da kâğıthanelerin bulunduğu, Haçlı Seferleri'ne ka­tılarak esir düşen kimi Fransız ve İtalyanların zanaatı buralarda öğrenip, mem­leketlerine döndükleri zaman Vidalon, Ambert (Fransa) ve Ancona, Fabriano (italya) gibi yerlerde kâğıthaneler kurdukları ve bu kâğıthanelerden bazıları­nın günümüzde de varlıklarını sürdürdüğü, en azından birer "Müze-Kâğıthane" olarak turistik amaçlarla korundukları bilinmektedir. Özellikle Mehmed Ali Kâğıtçı'nın Batı kaynaklarına dayanarak yaptığı tesbitlere göre, Anadolu'da kurulmuş bu tür ilk kâğıthanelerden birisi de Pamukkale'de (Hierapolis) bu­lunuyordu.


Pamukkale Kâğıthanesi


Pamukkale Kâğıthanesi'ne ilişkin olarak, yüzyıllar önce Çürüksu Vadisi'nde böyle bir kâğıthane bulunduğu yolundaki genel tesbit dışında herhan­gi bir bilgi ya da belgeye sahip değiliz. Ancak Anadolu'da yeri az çok bili­nen ilk kâğıthane olması nedeniyle, buranın ihya edilmesi, bir müze-kâğıthane ve kültür merkezi kurulmuştur.


Amasya Kâğıthanesi:


Osman Ersoy, Amasya'da XV. yüzyılın başında bir kâğıt imalathanesi ola­bileceğine ilişkin iki eserde bilgiye rastladığını belirtiyor. Buna göre, Bayezit Paşa'nııı Amasya'da kurdurduğu caminin Ocak 1418 (Zilhicce 820) tarihli vak­fiyesinde, "Kâğıtçı Muhiddin Mescidi" ve "... ve yine zahiri medine-i mezbu-recie manzara-i ulya kuıbinde kâğıthane cüneynesi demekle meşhur bahçe­nin..," kaydına rastlanıyor. Bu kayıtlar, Ersoy'un çok haklı olarak belirttiği gi­bi, Selçuklular devrinden itibaren önemli bir kültür merkezi olan Amasya'da bir kâğıt imalathanesinin bulunduğunu düşündürebileceği gibi, buranın kâğıt işlenen bir yer olabileceği ihtimalini de akla getirmektedir.


İstanbul (Bizans) Kâğttbanesi:


İstanbul'un bugün Kâğıthane adı verilen semtinde Bizanslılardan kalma ve daha sonra da belirli aralıklarla kâğıt üretimi yapıldığı kabul edilen bir kâğıthaneden çeşitli kaynaklarda söz edilmektedir. Bu kâğıthanenin varlığına ilişkin bilgilerin büyük ölçüde Evliya Çelebi'den (1611-1681) kaynaklandığı anlaşılıyor. Zira Çelebi, Seyahatname'sinin birinci cildinde, "Kefere zamanın­da burada kâğıt imaline mahsus kargir kubbelerle mebni kâğıthane varmış. Hala su dolaplarının biri Daye Hatun Camii'nin altında numayandır. Harab ise de sehl-i imar ile bir baruthane olması mümkündür." demektedir.

Ayrıca Joseph Hammer, Abbe Todorini ve Franz Babinger gibi tarihçi ve araştırmacılar da İstanbul'da bir kâğıt imalathanesinin varlığından söz etmek­tedirler. Mehmed Ali Kâğıtçı, II. Bayezid döneminden kalma 1509 tarihli bir belgenin bu kâğıthanede üretilen kâğıt üzerine yazılmış olduğunu, Süleyma­niye Camisi'nin (1550-1557) inşaatı ile ilgili kimi kayıtların bu kâğıthane ürü­nü kâğıtlar üzerine yazılmış bulunduğunu ve tarihçi Ahmed Refik'in Alimler ve Sanatkarlar adlı eserine dayanarak, III. Selim döneminde (1789-1808) kâ­ğıthanenin düzenli olarak İşletildiğini ileri sürmektedir. Bütün bunlara kar­şın, İstanbul'un Kâğıthane semtinde ileri sürüldüğü gibi uzun yıllar faaliyet göstermiş bir kâğıthanenin varlığını ileri sürmek için kesin belgeler ve bura­da üretilmiş kâğıt örnekleri elde mevcut değildir. Bu konuyu Osman Ersoy'un haklı görünen değerlendirmesiyle kapatabiliriz:

"... belki de İstanbul'da Kâğıthane semtinin mevcut oluşu, yabancı sey­yahların-pek incelemeden kâğtt değirmenlerinin de burada olduğunu san­malarına sebep olmuştur. Yahut, hakikaten Kâğıthane 'de bir kâğıt değirmeni vardı da faaliyetine dair henüz elimize vesikalar geçmemiştir. Bu ikinci ihti­mal daha zayıf görünmektedir; çünkü, böyle bir fabrika olsaydı, ilk basılan eserlerin çoğu üzüm filigranlı Fransız kâğıtlarına basılmazdı.”


Bursa Kâğıthanesi:


Yine XV. yüzyılda Bursa'da da bir kâğıt imalathanesi bulunduğu kimi kay­naklarda belirtilmektedir. Bilimsel olarak irdelendiğinde bu konuda da ke­sin bir hükme varmak güçleşmektedir. Nitekim konuyu inceleyen ve daha ön ce çeşitli kaynaklarda sözü edilen belgeleri araştıran ve bu konuda "Bursa'da Kâğıt Fabrikası Meselesi" adıyla özgün bir makale yazan Osman Ersoy'un de­ğerlendirmelerine katılmak gerekmektedir. Buna göre, Mehmed Ali Kâğıtçı'nın Kâğıtçılık Tarihçesi, s. 212'de sözünü ettiği ve Kamil-Dr. A Sü­heyl'e dayanarak belirttiği Bursa Seriye Sicilleri'ndeki 1486 (892H.) tarihli bel­ge araştırmalara karşın bulanamamıştır. Adı geçen belgede, Bursa'nın Filiboz (Dilimbuz ya da Cilimboz) Deresi vadisinde bir kâgıthane olduğuna dair ka­yıt bulunduğu belirtiliyordu. Belge bulunamadığına göre, bu konuda kesin bir şey söylemek olanağı ortadan kalkmaktadır.

Aynı kâgıthane için sözü edilen 1519 (925H.) tarihli ve Ersoy tarafından bulunarak tam metni anılan makalede verilen belge ise, bu tarihten önce Bursa'da bir kâgıthane bulunduğunu ve burada kâğıt işlendiğini kesinlikle orta­ya koymaktadır. Ne ki 1519 tarihli belgede de kâğıthanenin mahiyeti hakkın­da yeterli bilgi olmadığı için burasının kâğıt imal edilen mi yoksa kâğıt işle­nen bir yer mi olduğu açıklıkla belli değildir.


Yalova (Yalakabad) Kâğtthanesi:


Osmanlı Imparatorluğu'nda varlığını kesin olarak belgeleyebildiğimiz İlk kâğıt imalathanesi, XVIII. yüzyılın ortalarında Yalova'da kurulan kâğıthanedir. İlk Türk matbaasının kurucusu olan İbrahim Müteferrika'nın Yalova'da bir kâ­ğıt imalathanesi kurmak için 1741 tarihinde faaliyete geçtiğini biliyoruz Ge­rek Mehmed Ali Kâğıtçı'nın Kağıtçılık Tarihçesinde, gerekse Osman Ersoy'un XVIII. ve XIX. Yüzyıllarda Türkiye'de Kâğtt adlı kitabında yer alan belge ve bilgilerden Yalova kâğıt imalathanesi hakkında bir hayli bilgiye sahip bulunu­yoruz. Hatta Nigar Anafarta'nın Hayat Tarih Mecmuasında yayınlanan bir ya­zısından, bu kâgıthanede üretilen kâğıtlarda stilize bir cami içinde "Yalakabad Sene 1158 (1745)" yazısı bulunan bir filigranın da yer aldığını öğreniyoruz. Bu bilgilerden, kâğıt imalathanesinin kurulması ve işletilmesi için gerekli uzman­ların Lehistan'dan getirilmiş, bu ustalarla Müteferrika arasında yapılan anlaş­maya göre, kâğıthanenin aletlerinin bu ustalar tarafından yapılmasının, ancak gerekli malzemenin devletçe sağlanmasının kararlaştırılmış olduğunu öğreni­yoruz. Lehli ustaların ülkelerine döndükleri zaman yerlerine geçebilecek ele­manları yetiştirmesi de şart koşulmuştu.

Mehmed Ali Kâğıtçı'nın aktardığı 1746 (1159H.) tarihli birkaç belgeden de kâğıthanenin kurulacağı çiftliğin satın alınması, kâğıthanenin suyunu temin eden derenin başkalarınca israf edilmemesi ve kasaba halkının bu sudan ya­rarlanmaması, derenin mecrasının düzenlenmesini ve korunmasını sağlayacak olan gayrimüslimlerin kimi vergilerden muaf tutulmalarına ilişkin hükümler yazılmış olduğunu öğreniyoruz..

18 Nisan 1745 tarihli bir belgeden kâğıthaneye ikinci bir dolabın ilave edil­diğini, 7 Nisan 1754 ve 29 Mart 1746 tarihli iki belgeden Padişah I. Mahmud'un yeni kurulan kâğıt imalathanesinden çok memnun kaldığını, o kadar ki yaptığı kâğıdı kendisine sunan İbrahim Müteferrika'ya 100 adet altın ihsan ettiğini, 20 Temmuz 1746 tarihli bir başka belgeden ise, kâğıthanenin su azlı­ğı yüzünden kapanmak tehlikesi ile karşılaştığını biliyoruz.

1749 yılının Mayıs ayına kadar Yalova kâğıt imalathanesinin faaliyetlerine ilişkin bilgiye sahip değiliz. Ancak bu tarihte eserini yazan Hamdi Efendi'den, imalathanenin tam faaliyet halinde olduğunu, her cins kâğıdın işlenmekte ve esnafa verilmekte olduğunu; o kadar ki, aslan damgalı kâğıtlar revaçta oldu­ğundan, Avrupa kâğıdından ayrılmaması için o filigranların taklit edildiğini
öğreniyoruz.

1749 tarihinde Hamdi Efendi tarafından yazılmış coğrafyaya ilişkin kitap­ta, Yalova kâğıthanesi ve oradaki kâğıt imalathanesi hakkında verilen şu bil­giler aktarmaya değer:

"Ve keyfiyeti san'atı İstanbul'da eskici Yebud taifesinin cem eyledikleri köhne kupasın kıyyesin sekizer akçeye kâğıd emini olan Yazıcı-i sabık Ali Efendi'ye verüp ol dahi mahalline gönderüp vardıkta ol tunç dibekle kırpas döverek vesiki (kiri) sahi (çok bol) su ilegidüppak olup bir yoğurt gibi köpük suyun üzerinde suut edüp olup hıfzeder. Vakti hacette bir ağzı vasi bir fıçı­nın içine bir miktar koyup su ile karıştırıldıkta yoğurt ayranı gibi bir cevher olur.

Büyük ve küçük, kâğıdına göre telden kalbur misalinde çar köşe kasnağı ol suya gats ettirip yukaru kaldırıldıkta suyu telden aşağı fıçıya akup ol kalıp gibi telden kasnak üzennde beyaz zar misal kalan şeyi keçe parçaları üzeri­ne vaz edüp suları çekildikte birbiri üzerine aralıkta aba ve keçeler ile yığıl­mış temam suları kalmadıkta sırıklara sererler lakin buna yazı yazılmaz. Zi­ra seyrek ve neşşaf (emici) dir, Sonra mahsusi kaynamış paça suyu içinde şap ile terbiyeli suya batırıp tekrar kurutup kavi ve tunç mengenelere sıktırırlar. Ondan sonra gönderüp satıldıkta kâğıtçılar mühreletirler. Bu kitabın yazıl­mış olduğu kâğıt dahi Yalakabad kâğıthanesi nde işlenen kâğıtlardandır. "

1760 senesinden sonra imalathanenin faaliyetini sürdürüp sürdürmediği kesinlikle bilinemiyor. Elimizde imalathanenin üretim bilgilerini içeren belge­ler bulunmadığı için ele Yalova Kâğıthanesi'nin ülkenin ihtiyacına ne kadar cevap verdiği saptanamıyor. Osman Ersoy, Yalova Kâğıthanesi'nin 10-15 yıl çalıştıktan sonra kapandığını tahmin ediyor ve bunun nedenleri arasında, Av­rupa kâğıtlarının rekabetini, suyun çevre halkı tarafından kullanılması nede­niyle su yetersizliğini ve teknik elemanların bulunmayışını, birer olasılık ola­rak, zikrediyor.
Anafarta tarafından, bulmuş olduğu filigrana dayanarak kâğıt üretmeye başladığı tarih 1745 olarak verilen Yalova kâğıt imalathanesinin olası kapanış nedenleri, özellikle yabancı kâğıtların rekabeti, Türk kâğıtçılığına yaklaşık 200 yıl musallat olacak ve bu zincir ancak 1930'larda kırılabilecektir.


İstanbul Kâğıthane Kâğıt Fabrikası:


"Kefere zamanında" bir kâğıthane bulunduğunu Evliya Çelebi'nin aktardığı İstanbul'un Kâğıthane semtinde, III. Selim döneminde (1789-1807), bir kâğıt fabrikasının faaliyet gösterdiğine ilişkin kimi belgeler vardır. Kâğıtçı'nın Ahmed Refik'e dayanarak verdiği bilgiye göre, Rusçuklu Mehmet Emin Behiç ta­rafından Kâğıthane'de bir kâğıt fabrikası kurulmuş, ancak ürettiği kâğıt, işçi üc­retlerini ve diğer masrafları karşılayamadığından 1500 kese açık vererek ka­panmak zorunda kalmıştır. Ayrıca, Charles White, Abdurrahman Şeref, Franz Babinger'in eserlerinde de III. Selim döneminde Kâğıthane'de kâğıt yapıldığı­na ilişkin bilgiler yer almaktadır. Osman Ersoy da, 29 Eylül 1793 tarihli bir belge ile kâğıt imaline yarayacak paçavraların hazırlanmasında kullanılacak ec­zadan arta kalanların Sadabad'da saklanmasına dair Başmuhasebe'ye yazı ya­zılmış olmasının burada kâğıt imal edildiğinin bir işareti okluğunu belirtiyor.


Beykoz Kâğıt Fabnkası:


XIX. yüzyılda kurulan kâğıt fabrikalarının ilki ve hakkında en fazla bilgi­ye sahip olduğumuz kâğıt fabrikası, yüzyılın hemen başında kurulan ve yak­laşık otuz yıl etkin faaliyet gösteren Beykoz Kâğıt Fabrikası'dır. Bu fabrikanın öyküsünü arşiv belgelerine dayanarak ayrıntılı bir şekilde inceleyen Osman Ersoy'a göre, Beykoz Kâğıt Fabrikası 14 Mart 1804'te kurulmuş ve Nisan 1832 tarihine kadar etkin bir şekilde çalışmıştır.

Ersoy'un saptamalarına göre, kâğıt fabrikasının kurulması ve yerinin seçil­mesi işi ciddiyetle ele alınmış; 14 Mart 1804'te Beykoz Hünkar İskelesi'ndeki değirmen ocağı, fabrikanın kuruluş yeri olarak saptanmış, fabrikanın su ihti­yacını gidermek üzere Akbaba Köyü'nde Hanife Hanım'a ait değirmen ve su­yu satın alınmış ve Baruthane ustabaşısı Arakil su yollarının yapımı için gö­revlendirilmişti. Nitekim İnciciyan, "İçinde bulunduğumuz 1804 senesinde, maharetli Ermeni ustaları tarafından çuha ve kâğıt imalathaneleri kurulmuş bulunuyor" derken büyük ihtimalle Beykoz Fabrikası'ndan söz ediyordu.

1804yılının sonlarıyla 1805 yılının başlarında fabrika inşaatının büyük kıs­mının bittiği, dört silindirde kâğıt imal edilmeye başlandığı ve esnafa ve bas­mahaneye kâğıt verildiğini görüyoruz. Fabrikanın kuruluş yerinin Beykoz ve Yalıköy'e, yani alışveriş merkezlerine, uzakça olması nedeniyle işçilerin yiye­ceklerini sağlamada güçlük çekmemeleri için fabrika yakınında bir fırınla bir bakkal dükkânının kurulması için ferman çıkarıldığını biliyoruz.

1804 yılı Ekim ayının sonlarına doğru fabrikanın yapımı hemen hemen ta­mamlanmıştı ve Padişah III. Selim 28 Ekim 1805 günü fabrikayı ziyaret etmiş, her bölümde ayrı ayrı bilgi almış, fabrikanın kuruluşunda çalışan Karabet Kal­fa, Asker 0ğlu Artin, Kethüda Mustafa ve Başamele Mehmet'i "hassa-yı hase­kileri zümresine ithal" ederek ödüllendirmişti.
Kabakçı Mustafa ve arkadaşlarının 1807 Mayısındaki ayaklanmaları sonun­da III. Selim tahttan indirilmiş, yeni yönetim pek çok yeniliği yıkmış olması­na rağmen, kâğıt fabrikasına dokunmamış ve fabrika faaliyetini sürdürmüştür.

Beykoz Kâğıt Fabrikası'nın yönetimi önce lraci-ı Cedid Hazinesi'ne veril­miş, fakat beş gün sonra bu karardan vaz geçilerek fabrikanın yönetimiyle masraflarının görülmesi işi Darphane-i Amire'ye bırakılmıştır. Zaman zaman fabrika personel maaşları ve masraflarının Ceb-i Hümayun Hazinesi'nden (Pa­dişahın özel hazinesi) ödendiği bile olmuştur.

Bu fabrikanın kuruluşunda ve ilk dönemlerdeki yönetiminde Darphane Nazırı Ahmet Şakir Efendi'nin katkısı büyük olmuş; daha sonraları devamlı değişen darphane nazırları kâğıt fabrikasını yönetme işini kendilerine bağlı "kâğıt eminlerine bırakmışlardır. Fabrikanın personelinden olan kâğıt eminleri, işlerin tümüyle yürümesinden sorumlu kişiler, bugünkü deyişle "fabrika müdürleri"ydi. Gerçekten de 1824 yılı başından itibaren "kâğıt eminliği" un­vanının değiştirilip "müdür" unvanının kulanılmaya başlandığını görüyoruz.

Beykoz Kâğıt Fabrikası eminlerinin ilki Behiç Efendi'dir. Bu kişinin Kâğıt­hane'deki girişimi başarısızlıkla sonuçlanan Rusçuklu Mehmet Emin Behiç Efendi olması kuvvetle muhtemeldir. Behiç Efendi fabrikanın kuruluş yılların­da başında bulunmuş ve ilk "numune kâğıtların imal edilmesine nezaret et­miştir. Belgelerden, onun döneminde basmahaneye ve esnafa kâğıt verildiği anlaşılmaktadır, Behiç Efendi'den sonra Mehmet Salih, Şemsi, Soğukçeşmeli Ebubekir, Haceganclan Halim, Barutçubaşı Simon, Hacegandan Saib Efendiler ve Ahmet
Ağa sırasıyla fabrikanın yönetimini üstlenmişlerdir. Müdür unvanını ilk taşıyan
Ahmet Ağa'dır ve fabrikanın faaliyetiyle ilgili kayıtlar onun döneminde çok düzenli tutulmuştur. Bu kayıtlardan Ahmet Ağa'nın 1824 yılı başından 1832 yı­lı Nisanına kadar fabrika müdürlüğünü yürüttüğü anlaşılmaktadır. Osman Ersoy'un arşivlerdeki araştırmalarına göre, fabrikanın 1832 yılından sonraki du­rumu karanlıktadır..
Fabrikada çalışanların kimi ihtiyaçlarının giderilmesi için önlemler alınmış olduğuna daha önce değinilmişti. Fabrikanın ilk kuruluşu sırasında nitelikli işgücü yetiştirilmesi için gayretler sarf edildiği, seçilen kabiliyetli kişilerin geceli gündüzlü fabrikada "talim ettirildiği"; bununla da yetinilmeyerek Yahu­di'den dönme Ahmed adında birinin, daha iyi kâğıtlar üretebilmek amacıyla 1808 yılında Avrupa'ya gönderildiğini biliyoruz. Adı geçen Ahmed, Avrupa'dan döndükten sonra iyi kâğıtlar yapmakla kalmamış, fabrikanın bazı aletlerini deimal etmiştir. Geçimsizliği nedeniyle daha sonra fabrikadan ayrıldığı anlaşılan Ahmed'e 1819 yılında müracaatı üzerine 15 kuruş aylık bağlanmıştır.
Aylık hasılat ve masraf cetvellerine göre, Beykoz Kâğıt Fabrikası'nda yak­laşık yedi yıllık bir zaman boyutunda en az 5, en çok 41 kişi çalışmıştır. Or­talama olarak çalışan personel sayısı 28'dir. Çalışanlara ödenen aylık 15 ile 100 kuruş arasında değişmekte ve bir kişi için ortalama Ödenen para, ayda 45 kuruştan aşağı düşmemektedir. Zeytinyağının okkasının 50 para ile 2 kuruş arasında değiştiği, kurbanlık koyunun beş kuruşa satın alındığı günlerde per­sonele fena para ödenmemiş olduğu hükmüne varılabilir. Fabrikanın işçilerine arka çıktığı, en azından gelecekteki üretimi düşündüğü, onarımla geçen Nisan 1817 ile Ağustos 1820 tarihleri arasında, görevi önemli olan işçi ve per­sonelin yarım aylıkla istihdam edilmesinden de anlaşılmaktadır. Beykoz Kâğıt Fabrikası'nda çeşitli kâğıtlar üretilmiş ve değişik fiyatlardan satılmıştır.
Fabrika yalnızca istanbul esnafının ve basmahanenin değil, ordu­nun ihtiyacına da cevap vermeye çalışmıştır. Çok sağlıklı bir karşılaştırma yapılamasa da, fabrikanın ürettiği kâğıtların fiyat ve kalite yönünden piyasada­ki İthal kâğıtlarla baş edemediği anlaşılmaktadır. Yerli imalatın sürümü iyi olmakla birlikte Yahudi tüccar tarafından dışardan ithal edilen yabancı kâğıtla rekabet etmesi zordu. Kaldı ki üretilen miktarlar sınırlı kaldığından, devlet bi­le kendi ihtiyaçları için dışardan kâğıt ithalini sürdürüyor, esnaf da yerli kâğı­da çok fazla itibar etmiyordu.Bu durumdan yakınan Fabrika Emini Ebubekir Efendi'nin sözlerini aktarmak yararlıdır:
"İmal ve idaresine memur olduğum miri kâğıt karhanesinde imal olunan kâğıdın fürubtu beberbal kâğıtçı esnafına tevzi ile fürubt etmeleri lazimeden olduğuna mebni eslafım kulları müddet-i idarelerinde esnaf-ı mezkura kâğıt tevzilerinde satılmamasını mucip hareket ile almaktan imtina ve aldıkları kâ­ğıdın babası beş keseden ibaret olup iki senede cevr-i eza ile tediye etmeleriy­le bu defa bendeleri dabi esnafı merkumeye teklif eylediğimde yedlerinde efrenç kâğıdının kesretinden bahisle guna gun azad ve izzet iderek imtina su­retinde olduklarından..."
Yukarıdaki satırlarda, esnafın ilgisizliğini, yerli malın küçümsenişini ve sa­tış koşullarının zorluğunu görmek mümkündür. Buna bir de yerli üretimin ye­terince artırılamayışı ve amansız bir yabancı rekabeti eklenirse yerli kâğıt üre­timinin ezeli sıkıntısı gözlerönüne serilmiş olur.
Nitekim Beykoz Kâğıt Fabrikası 1832'de kapanmamış ama etkinliği gide­rek azalmıştır. Bir İngiliz gözlemci, 1844 yılında kâğıt fabrikasının varlığını sürdürdüğünü belirtmekle birlikte, öteki fabrikalar gibi bunun da teşvik gör­mediğini ve dışardan ithalat yapmanın daha ekonomik sayıldığını söylemek­tedir. Bir Osmanlı gözlemci, Abdurrahman Şeref ise ticaret ve sanayiin de­ğerini takdir edemeyişimizden yakınmakta ve kâğıt fabrikasının faaliyetini durdurmasını şöyle eleştirmektedir:

"Beykoz'da Hünkar İskelesi civarındaki ebniye-i mesturede her ne kadar kaba saba ise de mülkümüzün eseri olarak kâğıt imaline teşebbüs ve gayret bir müddet devam, olunmuş ise de ticaret ve sanayiatın kadr-ü kıymetini tak­dirde ve bu misullü şeylerin husulünü mücerret bükümet-i seniyyeden bekle­mekte olan bata ve taksir tesiriyle o güzel asar-ı nafıa düçar-ı tatil olduğu mi­sillü..."

Konuyu ayrıntılarıyla ve birinci el kaynaklara dayanarak araştırmış olan Osman Ersoy, Beykoz Kâğıt Fabrikası'nın gelişememesinin en büyük nedeni­ni, insan gücüne ihtiyaç gösteren bu gibi tesislerin makine gücüne dayanan, bir başka ifade ile kâğıt üretimine sanayi devriminin getirdiği ivme karşısın­daki başarısızlıkla açıklamaktadır.


İzmir Kâğıt Fabrikası:


XIX. yüzyılda Türkiye'de ikinci kâğıt fabrikasının İzmir ‘de kurulduğunu ve 1846 yılı sonlarına doğru kâğıt üretimine başladığını biliyoruz. Konuyu in­celemiş olan Osman Ersoy, fabrikanın temel hafriyatının 1844 yazında yapıl­mış olduğunu tahmin etmekte, fabrikayla ilgili belgelerin zaman aralıkları ta­şıdığı için faaliyetinin yıl yıl izlenemediğini kaydetmektedir. Bu fabrikaya ilişkin bilgilerimize göre, amaç ucuz kâğıt üretilmesiydi ve fabrika 15 yıl için gümrük resmînden muaf tutulmuştu. Ancak bu önlemin bile çalışmadığı, İs­tanbul ve başka vilayetlere gönderilen kâğıtlardan İzmir gümrükçüsünün re­sim almayı sürdürdüğü anlaşılıyor.

Fabrika Bryan-Donkin tipi modern bir kâğıt makinesine sahipti ve burada yapılan kâğıtların kalitesi iyiydi. Bu fabrikada üretilen kâğıtların hiç değilse bir kısmı "eser-i cedid" kâğıdı olarak bilinmektedir. Fabrikanın bir süre devletin kâ­ğıt ihtiyacının bir kısmını karşıladığı, ancak devletin bile satın aldığı kâğıdın pa­rasını fabrikaya iki yıl geç ödediği düşünülürse başarısızlığının nedeni anlaşı­lır. Tarihçi Abdurrahman Şeref bu durumu şöyle dile getirmektedir: "Avrupa mamulatı kırtasiyenin rekabetiyle beraber, sermayesinin veresiye kalması sebeb-i tatil olmuştur zannederim." Ersoy, fabrikanın mülkiyet biçimi hakkında bir şey söylemiyor. Kâğıtçı ise fabrikanın Düzoğlu Cüce Karabet ile Hoca Mihran ta­rafından kurulduğunu ve "özel teşebbüse" ait olduğunu belirtiyor.

Fabrikanın kapanış tarihi konusunda da kesin olarak bir şey söylemek mümkün değildir. Ersoy "1847-1851 arasındaki imalat hakkında bilgilerimiz eksiktir" ve "1851'in son ayları ile 1852'nin ilk iki ayında İzmir fabrikasından 72,615 kuruşluk kâğıt satın alındı..." dediğine göre fabrikanın 1852 yılının, hiç değilse ilk aylarında faaliyette olduğunu düşünmek olasıdır. Kâğıtçı'nın "...Ne yazık ki, Halkapınar Kâğıt Fabrikası, 1843'te İzmit'te kurulması mukarrer kâ­ğıt fabrikası kuruluşunu daha teşebbüs devresinde akim bıraktırmayı başarmış olanların sabotjlarına ancak 6 ay dayanabilmiş idi" şeklindeki görüşüne ise katılmak mümkün görünmemektedir.

Bu fabrikanın akıbeti hakkında Ömer Celal Sarç da şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

"Kucak dolusu paraya mal olan bu fabrikaların mühim bir kısmı, mesela İzmir Kâğıt, hazinenin vaziyeti artık mütemadi açıklanan karşılamaya im­kan vermediği için, bir müddet sonra kapanmıştır. Bu suretle bilgisizlik, ida­resizlik ve suiistimaller yüzünden ve kısmen de kapitülasyonların milli fabri­kaların himayesine imkan vermemesi dolayısıyla, büyük ümitlerle başlamış olan bu sanayileşme hareketi iflas etmiştir.


Hamidiye Kâğıt Fabrikası:


XIX. yüzyıl sonlarında kurulan ve hakkında en fazla bilgi, belge ve hatta fotoğraflara sahip olduğumuz kâğıt fabrikası Hamidiye Kağıt Fabrikası'dır. Söz konusu fabrika II. Abdülhamid tarafından Serkarin (Başmabeynci) Osman Bey'e verilen 14 Eylül 1886 tarihli bir imtiyazname uyarınca kurulmuştur. Bu­na göre, "Hamidiye Kâğıt Fabrikası" adıyla bir kâğıt fabrikası kurma yetkisi ve imtiyazı 50 yıl süreyle Osman Bey'everiliyordu. Osman Bey fabrikayı dört yıl içinde kurmayı kabul ediyordu ve fabrika için seçilecek yer devletin ise parasız, değilse devletçe satın alınacak ve imtiyaz sahibine verilecekti, İmti­yaz tarihinden itibaren 50 yıl süreyle kâğıt fabrikası kurmak İçin başka hiç kimseye İzin verilmeyecekti. Bununla birlikte, bu fabrikanın imalatı ihtiyacı karşılayamaz ve başkaları daha uygun teklifler getirirse, devlet yeni bir karar
verme yetkisini elinde bulunduracaktı. Üstelik fabrika için gerekli yerli ve ya­bancı alet ve edevat ile üretilecek kâğıtların ihracatından gümrük resmi alın­mayacaktı. Ayrıca, imtiyaz sahibinin fabrika için bir şirket kurma yetkisi vardı. Osman Bey bu imtiyaz uyarınca bir anonim şirket kurdu. Şirketin sekiz "fasıl" ve toplam 44 madde olan "Nizamname-i Dahili"si Düsturun 1, tertibi­nin 6. Cildinde yayınlandı. 'Buna göre. şirketin unvanı Hamidiye Kâğıt Fabri­kası olacak ve Osmanlı kanun ve nizamlarına tabi bulunacaktı (Md.2). Şirke­tin merkezi istanbul'da olacak ve yabancı ülkelerde dahi şubeleri bulunabile­cekti. Şirketin sermayesi 300.000 Osmanlı Lirası'ndan ibaret olup, her biri onar liralık 30.000 hisseye bölünmüştü (Md.6) Nizamname'ye göre şirket ayrıca tahvil çıkarmaya da yetkili olacaktı (Md.6).

Nizamname'nin 7. maddesine göre, "Şirket, hisse senedatının tamamı im­za ve sermayesinin yüzde onu istihsal olunduktan sonra suret-i kafiyede te­şekkül etmiş" sayılacaktı. Nitekim 10 Haziran 1890 tarihli bir belgeden, 27.300 İngiliz ürası'nm Osmanlı Bankası'nm Londra Şubesi'ne 3 Haziran 1890 tari­hinde yatırıldığı anlaşılmaktadır.

Şirketin yönetimi ve faaliyetleri genel kurul tarafından seçilecek 5-11 üye­den oluşan bir yönetim kurulu (Meclis-i İdare) tarafından yürütülecek ve "Meclis-i İdare Dersaadet'te içtima edecektir" (Md.12). Aynı maddeye göre, şirket nizamnamesinin Osmanlı Devleti'nce kabul edileceği tarihten itibaren iki yıl süreyle idare meclisinde Leonidas Zarifi Efendi, Cevad Bey, Edwin Pe-ars, John R. Thomson've Thomas Charles Tucker görev yapacaklardı ve bun ların görevlerinin umumi heyetçe onaylanması gerekmeyecekti.

İdare Meclisi üyelerinin en az onar hisse senedine, .genel kurul üyelerinin ise beş hisseye sahip olmaları gerekiyordu (Md.16 ve 25). Hamidiye Kâğıt Fabrikası Anonim Şirketi, Beykoz Kır mevkii ve Hünkar Iskelesi'nde Osman Bey'in oğlu Ali Cevad Bey'e ait 42 dönüm araziyi satın aldı ve 19 Haziran 1890 tarihinde fabrikanın temeli atıldı. Bu arada, ülke dışından gelecek makine ve aletler de İngiltere'deki Masson Scott firmasına ısmarlandı. Firma, temin ede­ceği dört kâğıt makinesi ile diğer araç ve gerecin monte edilmesi işini de üst­lendi. Ancak şirketin çıkardığı hisse senetlerinin rağbet görmemesi, İngiliz fir­masına taksitlerin ödenememesine yol açtı ve dört makine içinde sigara kağı­dı üretecek olandan vazgeçildi ve fabrikanın kurulmasından sonra altı ay sü­reyle Masson Scott firmasınca işletilmesi kararlaştırıldı. Bu yeni düzenlemeler­den sonra fabrika kuruldu ve 22 Ocak 1893 tarihinde açıldı. Açılış törenine Padişah'ı temsilen Erkan-ı Harp Feriki Şakir Paşa katıldı.

Masson Scott firması anlaşma gereğince fabrikayı kurduktan sonra altı ay çalıştırdı ve Hamidiye Kâğıt Fabrikası Anonim Şirketi'nden alacağını istedi. Şir­ket borcunu ödeyemeyince mahkemeye gidildi ve mahkeme kâğıt fabrikası­nı Masson Scott firmasına verdi. Firma fabrikayı çalıştırmak istediyse de ken­di yönetim kurulunun, "Masson Scott firmasının kâğıt sanayiine makine yap­tığı; kendi müşterileri ile rekabet etmek anlamına gelecek" böyle bir faaliye­tin doğru olmayacağı yolundaki itirazı üzerine fabrikanın faaliyeti sürünceme­de bırakıldı. Böylelikle fabrika, 1912 yılına kadar, Kâğıtçı'nın deyişi ile "met­ruk ve muattal" kaldı.

Masson Scott firması 1912 yılında fabrikayı satışa çıkardı ve fabrika Hami­diye Kâğıt Fabrikası Şirketi tarafından satın alındı. Fabrikanın işletmeye açıl­ması için hazırlıklar devam ederken fabrikaya haciz kondu ve imtiyazname gereği muaf tutulduğu kimi resim ve rüsumların ödenmesi istendi. Uzun giri­şimlerden sonra haciz kaldırıldı. İngiltere'den kâğıt mühendisleri ve ustalar getirtilerek faaliyete başlandığı sırada Birinci Dünya Savaşı başladı ve ingiliz personel ülkelerine döndü.

Altı aydan fazla düzenli çalışamamış olan bu fabrikanın ürünleri hakkında da herhangi bir bilgimiz yoktur. Bununla birlikte Hamidiye Kâğıt Fabrika­sında üretilen kâğıtların bir süre kullanıldığı kesindir. Nitekim dönemin önde gelen kültür, sanat ve bilim dergilerinden birisi olan Maarifte (kuruluş tarihi 26 Muharrem 1309) aşağıdaki yazı bu durumu kanıtladığı gibi, "yerli kâğıdın" dönemin aydmlarınca ne denli olumlu karşılandığının da güzel bir örneğidir.

"Maarifin Kâğıdı"


"Gazetemiz, şimdiye kadar Avrupa'dan celholunan bir kâğıd üzerine tab olunmakta idi. Asr-ı cibanbanide sanayi-i mahalliyemizin terakkiyatı-ı dela-ilinden biri olan Hamidiye Kâğıt Fabrikası, Avrupa fabrikalan masnuatı ile rekabet edebilecek derecede ve belki bir çoğuna faik kâğıt çıkardığından, böy­le sanayi-i dahiliye mahsûlü meydanda dururken Avrupa kâğıtlarına gazetemizin tab'tm terviç etmedik ve bu nüshamızdan itibaren eski kâğıdı terk ile gazetemizi Hamidiye Kâğıd Fabrikası kâğıdı üzerine tab ettirmeğe başladık. Bu kâğıt biraz ince olmakla beraber, gerek rengi, ve gerek hamuru eski kâğı­dımızdan her halde âlâ olduğunu mütaliîn-i kiram, tasdik buyuracakların­dan ve bu intihabımızı bireser-i terakki görerek risalemiz hakkındaki tevec­cühlerini tezyid edeceklerinden eminiz.”

Fabrikanın akıbeti, şimdiye kadar aktarılanlardan daha da hazin olmuştur. 1915 yılında müttefiklerimiz (özellikle Almanya) harp malzemesi yapılmak üzere kâğıt fabrikası makinelerinin kırılmasını ve kendilerine teslimini talep etmişler ve bu talep yerine getirilmiştir. Kâgıtçı'nın sözleriyle, "Türkiye kâğıt piyasasının serbestisini idame maksadıyla yapılan bu tahrip, ustalıkla tevil edi­lerek, Beykoz fabrikasının memlekette hammadde bulunmamasından işleyemediği şeklinde yayılmış ve bu şaiya, memleketimizin sanayiye müsait olma­dığını isbat için kuvvetli bir delil olarak gösterilmiştir.

Buraya kadar özetlenenlerden, Türklerin, kâğıdı Doğudan Batıya taşıma iddiasına sahip olsalar da, kâğıt üretimi konusunda pek fazla başarılı olama­dıkları anlaşılmaktadır. Bunun başlıca nedeninin, önceleri toplumsal olarak kâğıda pek fazla ihtiyaç duymamış oldukları, XVIII. yüzyıldan sonra ihtiyaç duymaya başladıklarında işe, atı alıp Üsküdar'ı çoktan geçmiş bulunan Batı kapitalizmi karşısında üstelik onun bir açık pazarı haline düşmüşken reka­bet şansına sahip olamayışları gerçeği olduğu ileri sürülebilir.

Osmanlılar kâğıt üretiminde pek başarılı olamamış görünseler de, ithal et­tikleri kâğıtları işlemekte pek fazla hüner ve beceri göstermişlerdir. Her şey­den önce kâğıdı çok sevmiş, kâğıt kırpıntılarının bile israf olmamasına özen göstermiş, kâğıda karşı adeta kutsal bir şeymişçesine davranmışlardır.
Osmanlı Türklerinin kâğıtla olan ilişkilerinde, kâğıt işlemenin önemli bir yeri olmuştur. Çünkü güzel ve süslü yazı yazmak Osmanlılarda pek rağbette idi ve güzel ve süslü yazı da ancak çok iyi bir şekilde işlenmiş, terbiye edil­miş kâğıtlar üzerine yazılabilirdi. O kadar ki, hattatlar, kâğıtlara, yazacakları yazının değerine göre değer verirlerdi. Bir neden olmadıkça, kullanmak iste­dikleri bir kâğıdın yerine başkasını kullanmazlar, iyi kâğıt bulamazlarsa yazı yazmak bile istemezlerdi.
Plastik sanatların resim, heykel vb dallarıyla ilgilenmeyen Osmanlıların, bütün enerjilerini ve dikkatlerini güzel ve süslü yazıya verdikleri söylenebilir. Osmanlılarda pek sık kullanılan, "Hattın fazileti beyanındadır" özdeyişine rağ­men, yüzyıllar boyu hattın biçimine ve üzerine hat yazılan kâğıtlara yazının içeriğinden daha fazla önem verildiği gözlenmektedir,

İyi bir hat için kâğıtta bulunması gerekli bazı nitelikler ya da özellikler, hattatlarca titizlikle aranmıştır.

Bunlar arasında:

Ham kâğıt kullanılmaması, kalemin kâğıda iyice yapışması, mürekkebi ya­yan kâğıda iltifat edilmemesi, kalemin cam üzerinde yazar gibi kayıp gitme­mesi, kâğıdın yumuşak hamurlu olması, emme hassasının yüksek olması, ka­lemi tutmaması ve mürekkebi arkasına geçirmemesi; mümkün olduğu kadar çok silinebiimesi, silinince leke bırakmaması, renginin atmaması, aharlı, mühreli olması ve mümkünse bu işlemlerin eskiden yapılmış olması;kâğıdın renginin yazıyı boğacak, donuk ve cansız gösterecek türden ol­maması; sayılabilir.

Gerçekten de günümüzden çok değil yüz küsür yıl önce, Beyazıd'daki bir kâğıt­çı dükkanında, "şeker renk Venedik aherlisi"nden, "musafhk yeşil"e, "Hinci Âbadisi"nden, "yaldızlı lngiliz"et "Felemenk ruganlarından, "Fransız parla­ğı" na pek çok ad altında yaklaşık yüz çeşit kâğıt bulmak olanaklıydı.

Türkler hemen her dönemde dışardan İthal ettikleri kâğıtları aharlamak (aherlemek), mührelemek ve boyamak gibi işlemlerden geçirirlerdi. Nitekim çeşitli kaynaklarda rastlanan kâğıtçı, kâğıthane ya da kâğıt kalhanesi sözcük­leri daha çok bu terbiye işleminin yapıldığı yerleri içeren anlamda kullanıl­mıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nda yüzlerce aile bu işlerle geçimini sağlarken, aherci, mühreci ve boyacılar da kendi içlerinde uzmanlaşmışlardı. Yine da ba­zı ünlü hattatlar, aherleme, boyama, mühreleme işlemlerini kendileri yapma­yı tercih etmişlerdir.
Aherlemek, kâğıdın güzel yazı için elverişli bir hale getirilmesi, yani yüze­yinin birtakım sıvılarla güçlendirilmesidir. Şapta eritilmiş yumurta akı, sulu ni­şasta, pişmiş pirinç suyu, paça suyu vb sıvılar aherleme işleminde bolca kul­lanılırdı. Bu sıvılar kâğıdın yüzeyine bir kez sürülürse buna "tek aherli" iki kez sürülürse "çift aherli" denirdi. Nefeszade İbrahim'in aher tarifi ise oldukça kar­maşıktır;

"Bir fincan halis nişastaya kırk fincan su koyup içine onluk miktarı balık tutkalı koyup karıştırarak ta içine bir ateşi sokup çıkardıkta ateş sönmeyince tabhola, badehu indirip kâğıtlara sürüle.
Eğer birkaç gün terk olunup üzeri küflendikten sonra küfü atılıp sürülür ise daha âlâ olur. Badehu kâğıtlar kuruduktan sonra yumurta aharı sürüle.

Tariki budur ki miktar-ı kifaye yumurtanın akını bir kaseye vaz ve ceviz miktarı içine şap koyup köpürünce karıştır ila, köpürdükten sonra şapı çıka­rıp bir miktar daha karıştınla, badehu terk oluna, ta köpüğü azalıp suyu ço­ğaldıkta ol suyu kâğıtlara sürüle.
Bundan âlâ ahar olmaz.

Mührelemek ise "mühre" adı verilen genellikle camdan düz bir cisimle kâ­ğıt yüzeyenin perdahlanması yani düzleştirilip parlatılmasıdır. Çakmak müh­re, cam mühre, deniz kulağı mühre ve altın mühreleri gibi çok değişik mühreler vardır.

Aharlamak ve mührelemek kâğıdın" yüzeyini düzlediği, dayanıklılığını ar­tırdığı gibi, mürekkebin dağılmamasını, kâğıda sinek konmasını önlemekten, haşarattan korumaya kadar çeşitli yararları da vardı. "Aharlayınca kâğıdın üs­tünde parlak bir tabaka meydana gelir. Bu parlak tabaka yüzünden kâğıt mü­rekkebi emmez, satıhta kalır. Bu yüzden de yazıları ıslak bir bezle veya yala­yarak iz bırakmayacak şekilde silerek yerine yeniden yazmak mümkündür. Bu hususiyetinden dolayı resmi dairelerde, ...Osmanlı Divanı'nda, daha ilk dönemlerden bu yana aharlı kâğıt kullanmak yasak edilmiştir... Çünkü ahar­lanmamış kâğıt mürekkebi emer ve bir daha yazıyı silmek, düzeltmek müm­kün olamazdı. İşte bu suretle resmi evraklar üzerinde oynamaların, değiştir­melerin yani sahtekârlıkların önüne geçilmiş oluyordu.

Aharlanmış kağıtların dilimize bırakmış olduğu bir mirası da burada belirt­mek yararlı olabilir:

. "Eskiden öğrenciler yazı öğrenirken yaptık/an her yanlışı, dilleriyle ahar­lı kâğıt üzerinden mürekkebi yalayarak siler yenisini yazarlardı. Ne kadar çok hata yapılırsa o kadar çok yalayıp silmek gerekirdi. Dilimizde okur ya­zarlık alameti olarak bugün bala kullanılan 'çok mürekkep yalamış1 tabiri aharlı kâğıtların bu hususiy'etiyle ilgilidir.

Kâğıtların boyanması ise başlı başına ayrı bir zanaattı. Kâğıtlar yalnızca bo-yanmaz ebrulumrdı da. Otuzun üzerinde farklı renk elde etme yöntemi bili­nir, kâğıtlar ya banyo edilerek ya da sürülerek boyanırdı. Ebru kâğıdı yapma yöntemleri ise pek zengindi.

Görüldüğü gibi Türkler kâğıt, üreticisi olmasalar bile, kâğıdın kullanımı ko­nusunda kendi toplumsal bünyelerine ve kültürlerine uygun bir yol izlemiş­ler, kâğıt yüzeylerini işleme ve bunlar üzerine güzel yazı yazmada, belki de başka hiçbir toplumda olmadığı kadar, uzmanlaşmışlar, başarı göstermişlerdir.


#3
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Ve Tabi Kağıdın Tarihinden Söz Edip De Mehmed Ali Kağıtçı‘dan Söz Etmemek Olmaz!



Mehmed Ali Kağıtçı (1899-1 Ekim 1982)


Mehmed Ali Kâğıtçı 1899 yılında İstanbul Heybeliada ‘da doğdu. Babası emekli deniz binbaşılarından Ahmet Bey, annesi Rukiye Hanım'dır. İlköğrenimini Heybeliada Mekteb-i İptisadisi’nde (İlkokul) tamamlayan Mehmed Ali Bey, orta öğrenimi İstanbul Sultanisi'nde (İs­tanbul Erkek Lisesi) yaptı, Mehmed Ali Bey, 1919 yılında girdiği İstanbul Darülfünunu Fen Fakültesi'nden 1922 yılında mezun oldu. 22 Ekim 1922 tarih ve 170 numaralı kimyagerlik diplomasının yanı sıra 25 Kasım 1925 tarihinde "Madeniyat" (mineraloji) ve "Riyaziyyat-ı Umumiye" (Genel Matematik) sertifikaları aldı.

1922-1923 öğretim yılında İstanbul Darülfünunu Fen Fakültesi Kimya Enstitüsünde "sı­naî ve hayatî kimya asistanlığına tayin edildi. Yaklaşık iki yıl bu görevini sürdüren Mehmed Ali Bey, 1925 yılı sonlarında Fakülte Profesörler Meclisi'nin izniyle kâğıtçılık öğrenimi gör­mek için Almanya'ya gitti. Ancak Almanya'ya gitmeden önce, Fen Fakültesindeki asistanlık görevinin yanı sıra, Haziran 1924 ve Aralık 1924 tarihleri arasında Heybeliada Bahriye Mek­tebinde kimya öğretmenliği de yaptı.
Almanya'da Hannoversche Papierfabriken ve Alfeld-Gronau firmasının selüloz ve kâğıt fabrikalarında ve Profesör H. Ost'un laboratuvarında çalıştı. 1926 yılında Fen Fakültesi Pro­fesörler Meclisinin izin ve onayı ile Fransa'ya geçen Mehmed Ali Bey, Papeteries de Fran-ee'ın Lancey'deki selüloz, mihaniki hamur ve kâğıt fabrikasıyla, Voiron'daki selüloz, kâğıt ve karton fabrikasında bir süre işçi olarak çalıştıktan sonra, Grenoble Üniversitesi Fen Fakülte­sine bağlı "Kâğıtçılık Enstitüsü "ne kaydoldu. Söz konusu enstitüdeki eğitimini başarıyla ta­mamladıktan sonra yarışma sınavlarını 22 uluslararası öğrenci arasında birincilikle bitirerek 30 Ağustos 1927 tarih ve 9060 numaralı diploma ile "Kâğıt Mühendisi" unvanını kazandı. Kâ­ğıt Mühendisliği diplomasını aldıktan sonra Fransa'daki La Cellulose Bilimsel Araştırmalar Enstitüsü'nde iki ay kadar çalışan Mehmed Ali Bey, aynı yıl Türkiye'ye döndü.

Türkiye'ye döndükten sonra başta Vakit gazetesi olmak üzere çeşitli gazete ve dergiler­de yazılar yazan, Darülfünun ve Türk Ocağı'nda konferanslar veren Mehmed Ali Bey, Tür­kiye'de ulusal bir kâğıt sanayiinin kurulması gerektiği ve bunun başarılması için her türlü olanağın bulunduğu tezini kararlılıkla savunmaya başladı. Bu yazılarından bir kısmını 1928 yılında yayınladığı Selüloz ve Kâğıt: Selüloz Sanayiinde Müstehlik Değil Müstahsil Olmalıyız adlı kitapçıkta topladı,
Türkiye'ye döndükten sonra Fen Fakültesi'ndeki asistanlık görevine başlamak üzere yaptığı başvuru geri çevrilen Mehmed Ali Bey, ulusal kâğıt sanayiini kurmak üzere Sümerbank'taki görevine başlayana kadar, 1927-31 Mart 1934 tarihleri arasında Harp Akademisi Kumandanlığı Yüksek Levazım Mektebi'nde "Fabrikacılık Muallimliği"; 7 Kasım 1929-1 Ni­san 1934 tarihlerinde Ticaret Lisesi'nde "Kimya Muallimliği"; 15 Aralık 1929 ve 31 Ekim 1930 tarihleri arasında İstanbul Mıntıkası Sanayi Müfettişliği; 20 Ekim 1930 ve 1 Mart 1934 tarihle­ri arasında "Tahlilat-ı Ticariye Laboratuvarı Mütehassıslığı" görevlerinde bulundu,

Mehmed Ali Bey, Sümerbank'taki görevinin başlama tarihi olan 1 Mart 1934'e kadar, bir yandan yukarda değinilen işlerde çalışırken bir yandan da ulusal kâğıt sanayiinin kurulma­sı uğrundaki çalışmalarını sürdürüyor ve bu konuda kendisinden görüş ve bilgi isteyen kişi ya da kuruluşlara her türlü yardımı sağlıyordu. Mehmed Ali Bey'in bilgi vermek, bir tür ön fizibilite raporu hazırlamak ya da başka şekillerde bilgi sağladığı, danışmanlık yaptığı giri­şimlerden bazıları şunlardır: 1927 yılında L. Nahum ve Ortakları Komandit Şİrked'nin kâğıt ve selüloz fabrikası kurma girişimi; 1928 yılında Tütün İnhisarı Llmum Müdürlüğü'nün ken-di ihtiyacını karşılamak üzere bir kâğıt ve karton fabrikası kurma girişimi; 1929 yılında Alber O. Capuano adlı bir tacirin isviçreli ortağı ile birlikte kâğıt-karton fabrikası kurma girişi­mi; 1929 yılında İktisat Vekaleti'nin isteği üzerine kağıt sanayii hakkında bir rapor hazırlan­ması; 1932 yılında iş Bankası'nııı kurmayı düşündüğü kâğıt fabrikası şartnamesinin hazırlan­ması, Selüloz ve kâğıt, sanayiinin, Birinci Sanayi Planı çerçevesinde ve Sümerbank eliyle doğ­aldan devletçe kurulmasına karar verildikten sonra.

1 Mart 1934 tarihinde 350 TL aylıkla ku­ruluş, çalışmalarını yönetmek üzere Sümerbank Umum Müdürlüğü'nde göreve başladı. Fab­rikanın temelinin atıldığı 14 Ağustos 1934 tarihinden 1938 yılı sonuna kadar Sümerbank Kâ­ğıt ve Karton Fabrikası'nın "kurucu" müdürlüğünü yürüten Mehmed Ali Kâğıtçı, 3456 sa­yılı yasaya göre Sümerbank Selüloz Sanayii Müessesesi adını alan Müessesenin müdürlüğü­ne 450 TL aylıkla 1 Ocak 1939 tarihi itibariyle atandı, Fabrikanın kuruluşu sırasında ve işlet­meye alındıktan sonra büyük bir özveri ve gayretle çalışan Mehmed Ali Kâğıtçı, reçine ku­san selülozların kullanılması ve şap yerine sülfirik asit tutkallarının yapılması gibi selüloz ve kâğıt sanayii için önemli buluşlar yaptı ve bu buluşlarının "ihtira beratı"nı aldı.
Mehmed Ali Kâğıtçı 31 Mart 1941 tarihinde, "görülen lüzum üzerine" Müessese Müdür­lüğü görevinden alınarak, Sümerbank İdare Meclisi'nin 27 Mart 1941 tarihinde ihdas etmiş olduğu "Fen Müşavirliği" görevine atandı. Bu yeni görevini sürdürdüğü sırada, Sümerbank Selüloz Sanayii Müessesesi Müdürlüğü'nden aldığı 20 Haziran 1941 tarihli bir yazı ile Müesse'se'deki görevine, Sümerbank İdare Meclisi'nin 11 Haziran 1941 tarihli kararı uyarınca, son verildiği bildirildi.

Bu tarihten itibaren Mehmed Ali Kâğıtçı'nm bir daha, kurmuş ve geliştirmiş olduğu Sü­merbank Selüloz ve Kâğıt Sanayii Müessesesi ile (Kâğıtspor Kulübü Başkanlığı'nı 1952 yılı­na kadar sürdürmek dışında) resmi herhangi bir ilişkisi olmadı. Bununla birlikte, selüloz ve kâğıt sanayii ile ilgisini hayatının son gününe kadar sürdürdü. Pek çok kitap ve makale ya­yınladı, uluslararası selüloz ve sanayii kuruluşlarında yıllarca Türkiye'yi temsil etti; bilimsel toplantılara katıldı, bildiriler sundu ve uluslararası platformlarda Türkiye selüloz ve kâğıt sa­nayii dendiğinde akla gelen ilk isim olma özelliğini korudu. Birçok ulusal ve uluslararası bi­limsel derneğin üyeliğinde bulundu. Her fırsatta, ulusal selüloz ve kâğıt sanayiimize ilişkin görüşlerini açıkladı, her düzeydeki yetkiliye görüş ve önerilerini iletti, uyarılarını yaptı. Yal­nızca kâğıt sanayii ile ilgili olarak değil, çini sanayiinden beslenme sorunlarına, afyon konu­sundan çöp sorununa kadar çok değişik konularda ülkenin ve çevresinin sorunlarıyla ilgi­lendi, araştırmalar ve yayınlar yaptı.

Emekli olduktan sonra, hayatının yaklaşık son 15 yılını, kendi elindeki kitap, belge ve malzemelerden de yararlanılmak suretiyle bir 'kağıthane-müze-kültür merkezi" kurulması projesini hayata geçirmek için çaba göstererek geçirdi.

Mehmed Ali Kâğıtçı Sümerbank Selüloz Sanayii Müesesesi'ndeki görevi sona erdikten sonra, 1942 yılında, İstanbul Belediyesi Kimyahanesi Müdürlüğü'ne getirildi. Bu kurumun is­tanbul Hıfzıssıhha Enstitüsü'ne dönüşmesinden sonra da Müdürlüğünü yaptı, Ayrıca, 1945 yı­lından itibaren İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi'nde "kâğıtçılık dersleri" verdi.

Mehmed Ali Kâğıtçı 1964 yılında yaş haddinden emekliye ayrıldı ve ömrünün geri ka­lan bölümünü Heybeliada'da Hüseyin Rahmi Sokak, 42 numaralı evinde inceleme ve araş­tırmalarını sürdürerek ve yayın yaparak geçirdi. 1 Ekim 1982 tarihinde ölen Mehmed Ali Kâğıtçı Heybeliada'da toprağa verildi.

Mehmed Ali Kâğıtçı, Cumhuriyet Türkiye'sinde yeni bir toplum yaratılmasına çabalayan idealist kuşağın önde gelen isimlerinden birisiydi ve bu yolda ulusal selüloz ve kâğıt sanayi- inin kurulmasındaki önderlik ve öncülüğü ile tarihteki yerini aldı, "1941 yılında bütün varlığı ile bağlı bulunduğu fabrikasının babından çekilip alınması kuşkusuz haksızlıktı. Bununla bir­likte toplumumuzun çeşitli kurum ve kuruluşları, sağlığında ya da ölümünden sonra Mehmed Ali Kâğıtçnıın hakkını teslim eden kadirbilirlik örnekleri göstermişlerdir. İzmit Belediye Mec­lisi, 13 Ağustos 1937 tarihinde aldığı bir kararla, ulusal kâğıt sanayiimizin kuruluşundaki kat­kıları ve İzmit şehrine karşı olan 'mütemadi ve samimi alâkası' dolayısıyla kendisine "Fahri Hemşehrilik Mazbatası” vermiş; görevden alınmasından sonra İzmit Halkevi Reisliği, Halkevi çatısı altında göstermiş bulunduğu "gayret ve fedakârlık'' nedeniyle Mehmed Ali Kâğıtçıya sa­hip çıkmış; Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü ve İstanbul Valiliği, "margarin yağları konusundaki çalışmaları" dolayısıyla kendisine Cumhurbaşkanı İsmet İnönü adına teşekkür etmiş (14 Şubat 1950); uluslararası bir kuruluş olan Selüloz ve Kâğıt Kimyager ve Mühendis­leri Birliği, 2-5 Temmuz 1963 tarihlerinde Baden-Baden'de toplanan genel kurulda, Kâğıt Tarihi Araştırma Merkezinin geleneksel "Onur Yüzüğü "nün Mehmed Ali Kâğıtçıya verilme­sini kararlaştırmış; Yapı ve Kredi Bankası 25. kuruluş yıldönümünü kutlama etkinleri arasın­da "iktisadi hayatımızda meydana gelen eserlerde, doğrudan doğruya veya dolayısıyla dikka­ti çeken hizmetler görmüş, öncülük etmiş bulunanlara, bir şükran ifadesi olarak" verdiği ödül­lerin ilkini, ''kâğıt sanayiinin kuruluşundaki öncülük ve hizmetleri nedeniyle" 1970 yılında Mehmed Ali Kâğıtçıya takdim etmiş; SEKA Yönetim Kurulu, 5 Ağustos 1983 tarihinde aldığı bir kararla Çırak Okulu'nun adını, SEKA Mehmed Ali Kâğıtçı Meslek Kursu "olarak değiştir­miş; SEKA Genel Müdürlüğü, 1986 yılındaki 50'nci kuruluş yıldönümü etkinlikleri sırasında. Genel Müdürlük bahçesine Kâğıtçının büstünü dikmiş; İzmit Büyükşehir Belediye Meclismin 20 Ekim 1994 günü yaptığı olağanüstü toplantıda, Yenidoğan Mahallesinde "Nakliyeciler Caddesi'1 olarak bilinen caddeye Mehmed Ali Kâğıtçı Caddesi adı verilmiş; SEKA Yönetim Kurulu'nun 4 Kasını 1994 tarih ve 386 sayılı kararıyla, SEKA 50. Yıl Kapalı Spor Salonu'nun adı, Mehmed Ali Kâğıtçı Spor Salonu olarak değiştirilmiş ve 6 Kasım 1994 tarihinde SEKA Meh­med Ali Kâğıtçı Müzesi açılmıştır.

SEKA'lılar, ölüm yıldönümlerinde kurucuları Mehmed Ali Kâğıtçıyı mezarı başında anmayı gelenek haline getirmişlerdir.



Mehmed Ali Kâğıtçı'nın yayınlanmış başlıca eserleri, tarih sırasıyla, şunlardır:


Kimya-yt Sınaî Laboratuvar Kitabı (1925)
Fabrikaaltk ve Sanayi Notlan (1928)
Selüloz ve Kâğıt: Selüloz Sanayiinde Müstehlik Değil Müstahsil Olmalıyız (1928)
Kanda Glikoz (1930, Dr. Hüseyin İbrahim ile birlikte)
PH Haımzlık ve Kalevilik Kuvveti (193D
Kâğıtçılık Tarihçesi (1936)
Atom ve Dünya (1945)
CHP İstanbul İl Kongresine Sunulan Rapor (1949)
Besin Kılavuzu (1949)
İktisadi Kalkınma ve Tabii Servet Kaynaklanınız (1952)
Kâğıtçılığımız ve Engelleri (1964)
Hatırladıklarını ve Düşü Yülüklerim (1966)
Uluslararası Kâğıtçılık Kongresi: Bir Geziden Anılar (1968)
Historicjue de Lfndustrie Papetiere en Turauie (1976)
Historical Study of Paper İndustry in Turkey (1976)
Kâğıtçılığımız (1977)
Yurdumuza Has Cevher Afyon Mahsulümüzü Kurtarma Savaşımız (1977)
Yazma (1978)



Kaynak: SEKA Tarihi Kitapçığı

Konu Hale tarafından 25 Temmuz 2015 Cumartesi - 11:09 tarih ve saatinde düzenlenmiştir
Konu İçeriği Düzenlenmiştir.


#4
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Türkiye'deki Kağıthaneler


• 6 Kasım 1936 - İzmit'te kağıt ve karton fabrikası açıldı.


SEKA'nın çekirdeğini oluşturan İzmit Kağıt ve Karton Fabrikası hizmete girdi. Yılda 16 bin ton kağıt üretecek olan fabrikanın 3 milyon 300 bin liraya mal olduğu açıklandı. Türkiye Selüloz ve Kağıt Fabrikaları adıyla İzmit'te kurulan fabrika, selüloz ve kağıt üretimi gerçekleştiriyor.


Bakınız,
http://www.kadimdostlar.com/Ataturk_Gunlugu_Ataturk_Today_f13/Ataturk_Gunlugu_Today_6_Kasim_November_t5782.html']Atatürk Günlüğü - Today | 6 Kasım - November' target='_blank'>Atatürk' class='bbc_url' title=''>http://www.kadimdostlar.com/Ataturk_Gunlugu_Ataturk_Today_f13/Ataturk_Gunlugu_Today_6_Kasim_November_t5782.html']Atatürk Günlüğü - Today | 6 Kasım - November

http://www.kadimdostlar.com/Cevre_Bilimi_Ekoloji_Kuresel_Isinma_f125/SEKA_Tarihi_16011996_Turkiye_Kagit_Sanayii_T_t54187.html']SEKA - Tarihi [16.01.1996] | Türkiye Kağıt Sanayii - Türkiye Selüloz Ve Kağıt Fabrikaları A.Ş. (SEKA) Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu Yönetmeliği' target='_blank'>SEKA' class='bbc_url' title=''>http://www.kadimdostlar.com/Cevre_Bilimi_Ekoloji_Kuresel_Isinma_f125/SEKA_Tarihi_16011996_Turkiye_Kagit_Sanayii_T_t54187.html']SEKA - Tarihi [16.01.1996] | Türkiye Kağıt Sanayii - Türkiye Selüloz Ve Kağıt Fabrikaları A.Ş. (SEKA) Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu Yönetmeliği

#5
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Konu İçeriği Düzenlenmiştir.




0 Kullanıcı konuyu okuyor

0 Kullanıcı, 0 Misafir, 0 Kayıtsız kullanıcı