İçeriğe git

Welcome to Kadim Dostlar ™ Forum
Register now to gain access to all of our features. Once registered and logged in, you will be able to create topics, post replies to existing threads, give reputation to your fellow members, get your own private messenger, post status updates, manage your profile and so much more. This message will be removed once you have signed in.
Login to Account Create an Account
Resim

[Video - Ödül Konuşması] 81. Oscar Ödülleri - En İyi Film Kategorisi Kazanan: Slumdog Millionare

- - - - -

  • Yanıtlamak için lütfen giriş yapın
Bu konuya 4 yanıt gönderildi

#1
Woodpecker

Woodpecker

    Ağaçkakan Woody

  • Yetkili
  • 5.957 İleti

81.Oscar Ödülleri En İyi Film Kategorisi
Kazanan Slumdog Millionaire
Ödül Konuşması




81. Oscar Ödülleri - En İyi Film Kategorisi Adayları

Frost/Nixon
Milk
Slumdog Millionaire
The Reader
The Curious Case of Benjamin Button




----------------------------



Resmi ekleyen

EN İYİ FİLM DALINDA ADAYLAR | 01 - SLUMDOG MILLIONAIRE

Slumdog Millionaire

Dev Patel, Anil Kapoor, Saurabh Shukla ve Raşendranath Zutshi’nin rol aldığı ‘’Slumdog Millionaire’’, “Shallow Grave”, “Transpotting”, “A Life Less Ordinary”, “The Beach”, “Alien Love Triangle”, “28 Days Later”, “Millions”, “Sunshine” gibi birçok kısa ve uzun metrajlı filme imzasını atmış, usta yönetmen Danny Boyle’u ilk kez Oscar’a götürecek film oldu. Slumdog Millionaire’le Oscar’a aday olan bir başka isim de, filmi Q&A kitabından uyarlayan senarist Simon Beaufoy.

“Para ve kadınlar... Hayattaki hataların çoğunun nedeni budur. Görünen o ki sen bunların ikisine de bulaşmışsın...” Filmden alınan bu tek cümle belki de film hakkında genel bir fikir verebilir. Pek çok eleştirmenin senaryosunu Dickensvari bir öykü olarak nitelendirdiği film, yalnızca hikayesiyle değil renkli ve hareketli sahneleriyle de öne çıkıyor.

Batıdaki sinemaseverlerin büyük çoğunluğunun kitapta betimlenen Hindistan’ı hiç tecrübe etmediklerini düşünen Beaufoy, “Charles Dickens’ın 21. yüzyıl Londra’sı gibi büyük bir hızla gelişiyor. Yoksullar her zamankinden daha yoksul. Zenginler her zamankinden daha zengin. Ve ikisinin tam ortasında, yukarıya doğru yollarını açmaya çalışan büyük bir kitle var” diyor.

Beaufoy kitabı senaryolaştırırken iki anahtar unsura odaklanmış. İlki, fakirin zengin olduğu, olumlu bir sonuca ulaşmak için kahramanın aşılamaz gözüken engellerle karşılaştığı, hepimizin bildiği peri masalı şablonu... İkincisi ise hikayenin yaslandığı olağanüstü sahne arkası... Ancak, filmde birçok teknik sorun da meydana gelmiş. “Bir kitabın senaryoya uyarlanması, bir yazar için yeni bir senaryo yazmaktan daha zordur” diyen Beaufoy için zorluk, kitabın otantik ruhunu koruyarak karakterleri beyaz perdeye aktarmak olmuş:

“Bu hikayelerden bazıları birbirleriyle alakalı bile değildi. Bütünleyici bir unsura sahip değildi. Baştan sona birinin hikayesini anlatmıyordu. Daha ziyade birbirinden bağımsız hikayeler gibi duruyordu, hatta bazı ufak hikayeler ana karakterlerle alakalı bile gözükmüyordu. Bir başkasının fikrini geliştirmek, kendi fikrini yaratmaktan çok farklı bir süreç. Bir adaptasyonla uğraşırken, kitabın aslına karşı bir sorumluluğunuz var. Bu, size teslim edilmiş bir çantayı açıp içinden üstünüze olanları ve olmayanları seçip ayıklamak gibi bir şey. Bu benim çantam değil, bir başkasının. Ama onu bir şekilde kendi elinizden çıkan tutarlı bir esere dönüştürmeniz gerekiyor.”

Filmin öyküsü

Film, Hindistan’ın Mumbai kentinin gecekondu mahallelerinden birinde yaşayan 18 yaşındaki yetim Jamal Malik’in yaşamından bir kesit sunuyor:

Hindistan’ın izlenme rekorları kıran “Kim 500 Milyar İster?” adlı televizyon şovunda kaçınılmaz karar anı gelmiştir. Yakıcı stüdyo ışıkları altında nefeslerini tutan izleyiciler, sokak çocuğu Jamal Malik’in 20 milyon rupi kazanmak için son soruyla vereceği cevabı heyecanla beklemektedir.

Filmin fragmanında bu bilgi verildikten sonra şöyle soruluyor. Bunu nasıl başardı;
a- Hile yaptı
b- Şanslıydı
c- O bir dahiydi
d- Bu onun kaderiydi - DOĞRU

Programın sunucusu Prem Kumar, sıfırdan zengin olacak bu sokak çocuğunun tüm soruları bilebilme ihtimaline inanmaz ve onu hile yaptığı iddiasıyla polise ihbar eder. Şova ara verildiğinde, polisler Jamal’ı hile yapmak suçuyla tutuklarlar.

Gece boyunca sorguya çekilen yarışmacının karşısına soruları tekrar çıkarırlar. Jamal her sorunun doğru cevabını nasıl bulduğunu anlatmaya başlar. Bunun sonucunda, genç çocuğun inanılmaz yaşam hikayesi gün yüzüne çıkar.

Jamal’ın hikayesi, modern Hindistan’ın hikayesi... Mumbai şehirinin gecekondu mahallesinde büyüyen Jamal’ın annesi çıkan bir din çatışmasında gözlerinin önünde katledilir. Bu olaydan sonra Jamal, ağabeyi Salim ve tek aşkı yetim Latika’yla birlikte sokaklarda yaşar.

Şehrin en fakir bölgelerinde sokak çeteleri içinde geçen çocukluğu Jamal’ın iyi huylu yapısını hiç bozmaz. Ama kardeşi Salim güç ve paraya açtır. İki kardeş arasındaki gerilim ve çekişme yetişkin birer kişi oldukça artar. Ve bir gece yaşanan bir olay Jamal’ın kardeşinden tamamen kopmasına ve gerçek aşkı Latika’yı kaybetmesine neden olur.

Jamal, Latika’yı tekrar bulduğunda her şey değiştirilemez şekilde farklılaşmıştır. Salim, bir ganster için çalışmaktadır ve bu gansterler kralının karısı da Latika’dır.

Jamal’ın hikayesi polis memurunu etkilemiştir ve söylediklerine inanmaya başlamıştır. Sonunda polis Jamal’ın yarışmaya geri dönerek son soruyu da cevaplaması gerektiğine karar verir.

Artık tüm şehir, bu fakir sokak çocuğunun son soruya vereceği cevaba kilitlenmiştir. Tıpkı şehrin diğer bir ucunda onu televizyonda izleyen Salim ve Latika gibi.

Salim kardeşini televizyonda gördükten sonra şok edici bir karar verir ve Latika’nın gangster kocasının elinden kaçmasına yardımcı olur. Latika, Jamal’ın bulunduğu stüdyoya doğru sıkışık trafiğin içinde yol alırken, Jamal da son soruyu cevaplamak üzere koltuğa oturur.
Son sorunun cevabı hakkında hiçbir fikre sahip olmayan Jamal son joker hakkı olan “bir arkadaşını aramak” seçeneğini kullanır ve tek bildiği numara olan kardeşi Salim’i arar...

Filmin diğer adaylıkları

Birkaç aydır birçok ödülü toplayan film, En İyi Film ödülünün yanı sıra En İyi Yönetmen, En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Orijinal Müzik, En İyi Görüntü Yönetmenliği, En İyi Kurgu, En İyi Özgün Şarkı, En İyi Ses Miksajı ve En İyi Ses Kurgusu da dahil olmak üzere toplam 10 dalda adaylıkla Oscar’da iddiasını sürdürüyor.


----------------------------


Resmi ekleyen

EN İYİ FİLM DALINDA ADAYLAR | 02 - THE CURIOUS CASE OF BENJAMIN BUTTON

The Curious Case of Benjamin Button

Başrollerini Brad Pitt, Cate Blanchett, Taraji P. Henson, Julia Ormond, Jason Flemyng, Elias Koteas ve Tilda Swinton’ın paylaştığı filmi David Fincher yönetti. F. Scott Fitzgerald’ın 1922 yılındaki çıkarttığı kısa öyküye dayanan hikayeyi Eric Roth and Robin Swicord yazdı, Eric Roth senaryolaştırdı. Filmde Kathleen Kennedy, Frank Marshall ve Ceán Chaffin yapımcı olarak görev aldı. Filmin kamera arkası ekibi, görüntü yönetiminde Claudio Miranda, yapım tasarımında Donald Graham Burt, kurguda Kirk Baxter ve Angus Wall, kostüm tasarımında ise Jacqueline West’ten oluşuyor. Filmin müziğiise Alexandre Desplat imzasını taşıyor.

“Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi”nin gelişimi 1920’lerde F. Scott Fitzgerald’ın kaleme aldığı kısa hikayeyle başlıyor. Ama aslında ona da ilham veren şey Mark Twain’in şu sözü:
“Seksen yaşında doğup yavaş yavaş 18’imize doğru ilerlesek hayat sonsuz mutluluk olurdu”.

Fitzgerald’ın hikayesi bir fantezi, bir hayaldi. Bu yüzden de onu beyaz perdeye taşımak çok uzun zamandır fazla iddialı ve başarması adeta hayal olan bir yapıt olarak görülüyordu. Proje yaklaşık 40 yıldır ortalıkta dolanıyordu, ta ki yapımcılar Kathleen Kennedy ve Frank Marshall ona el atana dek. On yıldan fazla zamandır, aynı proje Eric Roth, David Fincher ve Brad Pitt’in de ilgisini çekiyordu. ‘’Hayatı geriye doğru yaşama fırsatı ideal görünebilir. Ama o kadar basit değil” diyen filmin senarist Roth, “David de ben de bunun herhangi birinin hikayesiymiş gibi algılanmasını istedik. Bu sadece bir adamın hayatı. Filmin olağanüstü olan yönü bu. Karşımızda çok sıradan bir adam var ve bu tuhaf karakteri etkileyen şeyler herkesi etkileyen şeyler” diyor.

Benjamin’in içinde bulunduğu durum tamamıyla tuhaf olsa da, serüveni her hayatın özünde yatan karmaşık duyguların altını çiziyor. Filmin hayatımız süresince kendimize sorduğumuz sorulara parmak bastığını belirten Marshall bu konuda şunları söylüyor:
‘’Bir filmin bu kadar farklı ve kişisel bakış açıları ortaya koyması ender görülen bir şey. Altmışlı yetmişli yaşlarında olanlar filmi belli bir şekilde görecekler, yirmilerinde olan birisiyse başka bir şekilde”.

“Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi” Montreal ve Karayipler’in de aralarında bulunduğu çeşitli mekanlarda çekildi. Karakterin doğum yeri olan New Orleans da bunlardan biriydi. Yapım başladığında şehir Katrina kasırgasının yıkımını yeni yeni atlatıyordu.

Filmin öyküsü

“Alışılmadık şartlar altında dünyaya gelmişim”. İşte F. Scott Fitzgerald’ın seksenli yaşlarında doğup, geriye doğru yaşlanan bir adamı konu alan hikayesinden uyarlanan “Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi” böyle başlıyor.

Benjamin Button hepimiz gibi zamanı durduramayan bir adam. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, 1918’de, New Orleans’tan başlayıp 21. yüzyıla uzanan serüveniyle, onun hikayesi herhangi birininkinden daha sıradışı bir hayatı içeriyor. Film, pek de sıradan olmayan bu adamın yaşadığı serüven içinde karşısına çıkan kişilerin ve yerlerin, bulduğu ve kaybettiği aşkların öyküsünü, hayatın keyifleri ile ölümün hüznünü ve zamanın ötesine uzanan şeyleri konu alıyor.

11 Kasım 1918'de, New Orleans insanları 1. Dünya Savaşı'nın bitişini kutlarken, bir bebek 86 yaşındaki bir adamın fiziksel görünüşü ile doğar. Bebeğin annesi doğumdan kısa bir süre sonra ölür ve babası Thomas Button, bebeği alır ve onu huzurevinin önüne bırakır. Huzurevinde çalışan Afrikalı-Amerikan çift Queenie (Henson) ve Tizzy (Ali) bebeği bulurlar. Hamile kalamayan Queenie, bebeği kendi üstüne almaya karar verir. Bebeğe Benjamin ismini verir.

Hikâyenin akışında, Benjamin'in fiziksel gelişimi başlar. Benjamin, Queenie’nin yanı sıra Nolan Evi’nde yaşayan yaşlı adamlar ve kadınlar tarafından büyütülür. Onların maceraları ve hayat dersleri geride kalmıştır. alacakaranlık yıllarını sessiz sakin geçirmek için Nolan Evi’ne gelmiştirler. Queenie’nin uzun süreli aşkı olan Tizzy Weathers, Benjamin’in ilk “baba”larından biridir. Ama Benjamin’in tanıyıp sevdiği herkes gibi Tizzy de hayatında kısa süre için yer alacaktır. 1930'da, hâla yetmişlerinde görünürken büyükannesi huzurevinde yaşayan Daisy (Fanning) ile tanışır ve arkadaşlık ederler.

Benjamin, dış dünyaya çıkarken, Queenie ve Tizzy’nin yanı sıra Daisy’yi ve bildiği tek yuvadaki dostlarını da geride bırakır. Onu maceraya davet eden kişinin adı Kaptan Mike ve şilebindeki renkli mürettebattır. Vücudunu kaplayan dövmeler aracılığıyla gizli kimliğini ortaya koyan bu kır saçlı kaptanın New Orleans rıhtımında bir römorkörü vardır. Boş zamanlarında Mike, Benjamin’i barlara ve geneleve götürür. Hatta Benjamin, burada babası olduğunu belli etmeyen Thomas Button'la tanışır. Kendi babasıyla olan sorunlarına rağmen, Kaptan Mike da Benjamin için bir diğer “baba” figürü olur, ayrıca onu denizde bir yaşamla tanıştırır ve böylece Benjamin dünyayı görme fırsatı elde eder.

Benjamin uzakta bir Rus liman şehri olan Murmansk’ta bir başka kilit kişiyle, Elizabeth Abbott’la (Tilda Swinton) tanışır. Bir diplomatın karısı ve yalnız bir kadın olan, İngiliz Kanalı’nda yüzmenin hayallerini kuran Elizabeth Abbott ile Benjamin arasında bir aşk başlar. Ancak, 8 Aralık 1941 sabahında (Pearl Harbor Saldırısı'ndan sonra) Elizabeth, Benjamin’e bir not bırakarak ayrılır.

1945'te, Benjamin New Orleans'a döner ve babası Thomas Button'la karşılaşır. Thomas kendisinin babası olduğunu söyler ve Benjamin'e ev, Button aile şirketini de içeren bütün servetini miras olarak bırakır.

Daisy'nin New York'ta başarılı bir dansçı olduğunu öğrenen Benjamin, onun yanına gider ancak Daisy'yi başka bir dansçıya aşık olmuş bulur. Daisy'den beklediği ilgiyi bulamayan Benjamin, New Orleans'ta yaşamaya başlar. Bir gün Daisy'nin arkadaşlarından birinden telgraf alan Benjamin, Daisy'nin Paris'teki dans turu sırasında, dans kariyerini engelleyen bir trafik kazası geçirdiğini öğrenir ve hemen onu bulmak için Paris'e gider. Ancak, hastane yatağındaki Daisy, Benjamin'e sırtını döner ve hayatından çıkmasını söyler. (Daha sonra, Daisy, güçlü fiziksel terapilerden geçerek yürümeye yeteneğine tekrar kavuşur.) İkilinin yaşamları süresince hayat çizgileri buluşacak ve ayrılayacaktır, ta ki bir arada olma vakitlerinin geldiğini gösteren ortadaki o “tatlı kesişme noktası”nda kavuşana dek.

1962'de Daisy’nin New Orleans'a geri dönmesi ile aralarında aşk başlar. Benjamin, Thomas Button'dan miras kalan evi satar ve Daisy ile bir dubleks eve taşınır. Çift, Daisy'nin yaşlanırken Benjamin'in gençleşmesiyle mücadele ederken, Daisy hamile kalır ve çiftin bir kızı olur, Caroline. Benjamin, devamlı ters yaşlanma nedeniyle, uzun süreli gerçek bir baba olamayacağına inanır ve Caroline bir yaşına geldiğinde, bütün servetini ve ait olduklarını Daisy'ye bırakıp ayrılmaya karar verir...

İkilinin ilişkisi başladığı yerde, huzurevinde son bulacaktır.

Filmin diğer adaylıkları

Film, Yönetmen, Erkek Oyuncu, Yardımcı Kadın Oyuncu, Uyarlama Senaryo, Orijinal Müzik, Görüntü Yönetmenliği, Sanat Yönetmenliği, Kostüm Tasarımı, Makyaj, Kurgu, Görsel Efektler ve Ses olmak üzere 13 dalda Oscar’a aday gösterildi.


--------------------


Resmi ekleyen

EN İYİ FİLM DALINDA ADAYLAR | 03 - THE READER

The Reader

Alman yazar Bernhard Schlink'in tüm dünyada çok satan aynı adlı Okuyucu (Der Vorleser/The Reader) adlı 1995 tarihli romanından sinemaya uyarlanan filmin başrollerini Titanic filminin yıldızı İngiliz oyuncu Kate Winslet, Ralph Fiennes ve David Kross üstleniyor. Yönetmenliğini Billie Elliot filmiyle tanınan Stephen Daldry’nin üstlendiği filmin senaryosunu ise David Hare yazdı. İkili “The Hours”da da birlikte çalışmıştı.

Her ne kadar başlangıçta rol için ilk düşünülen isim Kate Winslet olsa da yıldız aynı zamanda Revolutionary Road filminde de yer aldığı için rol Nicole Kidman’a verilmişti. Ancak çekimler başladığında Kidman, hamileliği yüzünden rolden çekildi ve Winslet tekrar kadroya katıldı.

Daha gösterime girmeden sözü edilen yapımlardan biri olan ‘’The Reader’’da anlatılan aşk öyküsünün erkek kahramanı Michael Berg'in gençliğini canlandıran David Kross, filmin çekimleri başladığında henüz 18 yaşını doldurmadığı için yönetmen Daldry, sevişme sahnelerini bekletmek zorunda kaldı. Bu sahneler Kross'un 4 Haziran'da 18 yaşına girmesinin ardından çekildi.

Bu arada İkinci Dünya Savaşı’nda geçen filmin Sachsenhausen Toplama Kampı’nda yapılacak olan çekimlerine Alman yetkililer tarafından izin verilmedi. Alman yetkili Horst Seferens kampın yalnızca belgesel film yapımcılarına açılabileceğini, binlerce Yahudinin öldürüldüğü bu mekanın çok kötü anıları yeniden tazeleyeceğini açıkladı.

Filmin öyküsü

“Görünen gerçeğin ardında her zaman bir sır gizlidir... Ve bazen bu sırlar gerçekten de insanın nefesini kesecek kadar şaşırtıcı olabilir... Bu sıradışı aşk hikayesi işte böyle, insanı şaşırtan ve yaralayan gerçekler üzerine kurulu.”

Edebiyat eleştirmenlerinden tam not alan ve bugüne kadar 38 dile çevrilmiş olan kitabın uyarlamasında, II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya’da Michael isimli bir gencin (David Kross) kendisinden yaşça büyük Hanna Schmitz adında bir kadına (Kate Winslet) aşık olması ve sonrasında gelişen olaylar anlatılıyor.

Henüz on beş yaşında bir genç olan Michael Berg kızıl hastalığına yakalandığı sırada Hanna adlı bir kadın ona yardım eder. İyileşmesinin ardından Michael bizzat teşekkür etmek için Hanna'nın evine gider. Aralarındaki ilişki hızla tutku dolu bir aşka dönüşür. Zaman içinde Michael, Hanna’nın kendisine yüksek sesle kitap okunmasından hoşlandığını fark eder. Bu edebiyat ve aşkla geçen dönemin ardından ikilinin ilişkisi bir gün Hanna‘nın ansızın ortadan kaybolması ile biter. Hanna ardında kalbi kırık ve kederli genç bir âşık bırakmıştır. 8 yıl sonra artık bir hukuk öğrencisi olan Michael, Nazi Savaş Suçları Mahkemesi’nde gözlemcilik yaparken, Hanna’ya mahkemede sanık sandalyesinde rastlar. Hanna‘nın gizli geçmişi aydınlanırken Michael ikisinin de hayatını derinden etkileyecek sırrı ancak bu zaman keşfeder. Şimdi sorulması gereken soru şudur:

Bir sırrı korumak için ne kadar ileri gidilebilir?

Filmin diğer adaylıkları

"Reader", En İyi Film, En İyi Yönetmen (Stephen Daldry), En İyi Kadın Oyuncu (Kate Winslet), En İyi Uyarlama Senaryo (David Hare) ve En İyi Görüntü Yönetmeni (Chris Menges ve Roger Deakins) olmak üzere beş dalda Oscar’a aday.


-----------------------


Resmi ekleyen

EN İYİ FİLM DALINDA ADAYLAR | 04 - MILK

Milk

Amerikalı bağımsız yönetmenlerin güçlü isimlerinden, 1952 doğumlu yönetmen Gus Van Sant, en son 1997’de Can Dostum / Good Will Hunting filmiyle En İyi Yönetmen dalında Oscar’a aday olmuştu. Ödülü alamamıştı ama Ben Affleck ve Matt Damon’ın senaryosunu yazıp aynı zamanda oynadıkları film, En İyi Senaryo dalında ödül alırken Robin Williams da En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu seçilmişti. Aradan yıllar geçti ve Gus Van Sant, bu sefer başrollerini ünlü aktör Sean Penn, James Franco ve Emile Hirch'in üstlendiği, 48 yaşında meslektaşı ve arkadaşı tarafından öldürülen Amerika’nın ilk eşcinsel hakları savunucusu, politikacı Harvey Milk'in (1930-1978) hayatını anlattığı Milk filmiyle En İyi Film de dahil olmak üzere tam sekiz dalda Oscar’a aday oldu.

Eşcinsel kimliğini açıkça ifade eden ve bu hakkın özgürleşmesini sağlamaya da çalışan aynı zamanda ressam, fotoğrafçı, müzisyen ve yazar olan Gus Van Sant, içlerinde David Bowie, Red Hot Chilli Peppers, Elton John, Tracy Chapman, Chris Isaak gibi ünlü isimlere video klipler de çekti. Zaman zaman filmlerine de eşcinsel hikâyelerini yansıtan Sant, sadece o kitleye hitap etmekle kalmayan, derdini her kesimle buluşturabilen bir yönetmen.

Bir zamanlar, ikonik San Fransisco meclis üyesinin hikâyesini beyazperdeye aktarmak üzerine faal olarak çalışan ve sinemacı arkadaşı Oliver Stone ile 90′lar boyunca senaryonun üzerinden geçen Gus Van Sant, aslında Harvey Milk ile işinin bittiğini düşünmüş. Ama çeşitli sebeplerle proje gerçekleşememiş. Doğma büyüme Portlandlı olan Van Sant diğer hikâyelere yönelip bunu arkasında bırakmış. Ancak bu durum yazar Dustin Lance Black‘in projeyi tekrar ele almasıyla değişmiş. Proje hakkında ilk duyumu The Times of Harvey Milk’in yönetmeni Rob Epstein‘den aldığını belirten Van Sant, “Oliver bırakmıştı; üzerinde yaklaşık bir sene uğraşmış ve bir senaryo geliştirmiştik, ama fikir ayrılıklarımız vardı. Çok yıllar sonra Lance kendisininki ile ortaya çıktı ve bir anda projeye geri döndüm’’ diyor.

1930’da New York doğumlu Harvey Bernard Milk, Long Island’da orta sınıftan bir Yahudi ailenin oğlu olarak büyüdü. İlk yaşlarında cinsel yöneliminden sakındı. Siyasetçi, aktivist, insan hakları savunucusu Harvey Milk, ABD’de seçilmiş ilk eşcinsel erkek (Massachusetts Devlet Senatosu üyesi Elaine Noble’dan sonraki ikinci eşcinsel) olarak meclise girdi. San Francisco Belediye Sarayı’ndaki suikastına kadar eşcinsel özgürlüğün en büyük savunucusu oldu. "Milk, o dönemde zannedilenin aksine, bir eşcinsel birey dürüst ve başarılı bir hayat yaşayabileceğini gösterdi." Biyografisi Randy Shilts tarafından kitaplaştırılan Harvey Milk birçok kitaba ve belgesele konu oldu ve akademi ödülü kazandı ama ilk defa bu filmle Harvey Milk'in hayatı roman şekline sokuldu.

Uzun bir süre Senaryo Yazarları Derneği grevine takıldığı için çekimine başlanamayan film, San Fransisco'da çekildi ve Harvey Milk'in gerçek hayatta yaşayan arkadaşları filmde rol aldı. 1984 yılı Belgesel dalında 'En İyi Oscar Ödülü' nü alan 'The Times of Harvey Milk' filminin ardından, Gus Van Sant'ın çektiği kurmaca film, Harvey Milk ile ilgili olarak yapılmış ikinci film oldu.

Filmin öyküsü

Milk’in ‘modern tarihin eşcinselliğini açıklamış ilk siyasetçisi’ olarak seçimle iş başına gelişini ve sonraki süreçleri anlatan film, çelişkili batı adaletinin suikastle susturan tavrını sorguluyor.

San Fransisco'ya taşınan New York'lu Harvey Milk (Sean Penn), Castro sokağında yaşayan ve eşcinsellerin ağırlıkta bulunduğu bölgede polisle başı dertte olan bir avuç hippiden biridir. San Fransisco'da geniş bir gay komünü kuran Amerika'nın ilk gay hakları savunucusu olan Milk, insani haklardan kendileri de pay almaları için, hippi eylemcilikden takım elbiseli siyasetçiliğe geçiş yapar. Kendine çok geniş anlamda bir yandaş kitlesi toplayan Milk, Castro Caddesi’nin başkanı olarak da anılır. Uzun çabalarından sonra üçüncü girişiminde 1977'de seçimleri kazanır ve ülkenin ilk seçilmiş eşcinsel politikacısı olur. Filmin başında belirttiği üzere, kazanmasından 1 yıl kadar sonra hem şehrin valisi George Moscone hem de Harvey Milk, bir önceki supervizör tarafından öldürülür.

Milk, "suikastimden sonra dinlenilmesi için" diyerek kaydettiği banda hikayeyi okurken film boyunca geriye dönüşlerle bu yükseliş sürecine ve Reagan'ın muhafazakar Amerika'sının nasıl bugünlere geldiğine şahit olunuyor.

Milk cinayetinden sonra eşcinselliği yüzünden dava için alınan takipsizlik kararı, eşcinsel toplumu harekete geçiren en önemli unsur oldu. Artık ABDde önü alınamaz bir hak arayışı başlamış oldu.

Sean Penn’in canlandırdığı Milk, filmin bir sahnesinde şöyle diyor:
"Bu sizin için sadece politika, bense hayatımı istiyorum."

Filmin diğer adaylıkları

En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, Orijinal Senaryo, Orijinal Müzik, Kostüm Tasarımı ve Kurgu dahil olmak üzere toplam sekiz dalda Oscar’a aday oldu.


----------------------------


Resmi ekleyen

EN İYİ FİLM DALINDA ADAYLAR | 05 - FROST/NIXON

Frost / Nixon

"Frost / Nixon"ın yönetmenliğini "A Beautiful Mind", "Cinderella Man" ve "Apollo 13" gibi dev yapımların Oscar ödüllü usta yönetmeni Ron Howard üstlendi. Başkan Richard Nixon'ı Frank Langella'nın; çaylak gazeteci David Frost'u Michael Sheen'in oynadığı filmin senaryosunu Peter Morgan yazdı. Filmin yapımcılığını "Atonement" ve "United 93"ten tanıdığımız BAFTA ödüllü Tim Bevan, yönetmen Ron Howard ve Eric Fellner ile birlikte Oscar ödüllü yapımcı Brian Grazer (A Beautiful Mind, American Gangster) üstlendi.

Filmin kamera arkasında Ron Howard filmlerinin olmazsa olmazı kabul edilen ekipler görev yaptı. Görüntü yönetmenliğini "Cinderella Man", "The Da Vinci Code" ve "The Missing"ten tanıdığımız Salvatore Totino; prodüksiyon tasarımlarını Oscar ödüllü tasarımcı Michael Corenblith; kostüm tasarımlarını Emmy ödüllü tasarımcı Daniel Orlandi gerçekleştirdi. Kurgu editörlüğünü "Apollo 13", "A Beautiful Mind" ve "Cinderella Man"den tanıdığımız Mike Hill ile Daniel Hanley üstlenirken, müziklerini "Backdraft", "The Da Vinci Code" fimlerinin müziklerini yapan Hans Zimmer besteledi.

Senaryo yazarı Peter Morgan'ın, David Frost ile Richard Nixon'ın dünyasına ilk kez ilgi duyması 1992 yılında oldu. Morgan, David Frost'un televizyonda yayınlanan biyografisini izledi ve 1977 yılında yayınlanan Richard Nixon söyleşi serilerinde ünlü yayıncının kurnaz ve şeytani politikacı rakibini alt etmeyi başarmasından etkilenmişti. Kraliçe 2. Elizabeth, insan eti yiyen yamyam Uganda lideri Idi Amin ve 8. Henry gibi dünya figürlerinin insani boyutu üzerinde çalışma yapmasıyla tanınan Peter Morgan, "Frost / Nixon"un senaryosuna hazırlanırken sadece eski başkan Nixon'la ilgili araştırma yapmakla yetinmedi, aynı zamanda onun en büyük rakibi David Frost üzerine de odaklandı. İngiliz televizyonunun playboyu olarak tanınan David Frost'un tüm kredibilitesi ve bundan sonraki kariyeri, bu söyleşiden bir itiraf çıkartma fırsatında yatıyordu.

Frost ile Nixon'ın birbirine zıt yaşamlarından etkilenen Peter Morgan, bu iki adamın öyküsünün en iyi, sahne oyunu formatında anlatılabileceğine inanıyordu. Senaryoyu bu formata uygun tasarladığı takdirde, bu söyleşileri silahları sözcükler ve fikirler olan iki tarafın gladyatör savaşları şeklinde yansıtabilecekti.

Filmin dramatizm boyutunu artırmak amacıyla Frost ile Nixon'ın sosyal iletişim becerileri üzerinde odaklandığını belirten Morgan, senaryoyu yazarken orijinal söyleşilerde bulunmuş çok sayıda insanla kapsamlı konuşmalar yaptı. Bunlar arasında David Frost'un kendisi ve yakın çevresi de vardı.

Filmin öyküsü

Demokrat Parti merkezinin adamlarınca gizlice dinlendiği ortaya çıktıktan sonra saygınlığı dibe vuran ve itibarını kurtarabilmek için çeşitli çıkış yolları arayan ABD eski Başkanı Richard Nixon ile adını bir anda bütün dünyaya duyurmak isteyen televizyoncu David Frost arasında meydana gelen ve ikisinin de hayatının akışını değiştiren tarihi televizyon karşılaşmasının öyküsü.

Amerika’da 1977 yılının yaz aylarında yayınlanan David Frost / Richard Nixon söyleşileri, Amerikan televizyon tarihinde bir haber programına en çok izleyici çeken program olmuştu. Dört akşam üst üste yayınlanan söyleşileri 45 milyondan fazla insan seyretti.

Gözden düşmüş eski başkanları Richard Nixon’ın düşünce sistemine göz atmak isteyen ve eski başkanın istifasına yol açan görev suistimallerinden haberdar olan izleyiciler, adeta “sözlü boks maçını” çağrıştıran söyleşiler sırasında ekrana kilitlendiler. Bu söyleşi programı için her şeyini ortaya koyan iki adam da sadece birisinin kazanacağını biliyordu.

Ekranda yayınlanan efsanevi tartışmanın ardından söyleşi sanatında devrim yaşandı. Politikanın yüzü değişirken eski başkanın yaptığı bir itiraf tüm dünyayı şaşırttı. Yaptığı bu itirafa büyük ihtimalle Nixon’ın kendisi bile şaşırmıştı.

Filmde röportajlara yer verilmekle yetinilmedi. Aynı zamanda bu röportajların perde arkası manevraları, taraflar arasında haftalarca devam eden müzakere süreçleri de ekrana yansıtıldı.

Beyaz Saray’dan ayrılmak zorunda kaldıktan sonra Richard Nixon üç yıl sessiz kalmıştı. Ancak 1977 yılına gelindiğinde çok özel bir söyleşi için kamera karşısına geçmeyi kabul etti. Başkanlık yaptığı döneme ait cevapsız kalmış soruların yanı sıra, başkanlığını sona erdiren ünlü Watergate skandalıyla ilgili sorulara da cevap verecekti.

Nixon itiraflarını yapacağı yayıncı olarak Frost’u seçmekle herkesi şaşırttı. Bu tercihi yaparken aslında neşeli, hafif, eğlendirici, rahatlatıcı, izleyicilerine mesaj değil masaj sunan programlarıyla tanınan İngiliz şovmeni kolayca safdışı edeceğini; Amerikalıların gönlündeki büyük devlet adamı statüsünü yeniden kazanacağını düşünmüştü.

Öte yandan Frost’un ekibinin de Frost’un Nixon’a karşı yem olmama yeteneği konusunda bazı kuşkuları vardı. Kameralar çalışmaya başladığında Frost ile Nixon arasında müthiş bir zeka savaşı başladı. Ülkenin en büyük rezaletlerinden birisi kabul edilen Watergate Skandalı’ndaki rolüyle ilgili soruları Nixon savuşturabilecek miydi? Peki, Frost gibi genç bir yayıncı, kendi kuşağının en yetenekli,en eski kaşar, en kurt ,en kurnaz politikacılarından birisinin hesap vermesini sağlayabilecek, onu cesurca eleştirebilecek miydi? Söyleşiler sırasında iki erkeğin güvensizlikleri, egoları ve soğukkanlılıkları net olarak ortaya çıktı. İkisi de saf ve yalın gerçeğin en çarpıcı şekilde ortaya çıkması adına her türlü yapmacık davranışı bir kenara bıraktı.

Nixon’ın ekibinde en önemli rolü, kurmay heyetinin başkanı Yarbay Jack Brennan oynuyordu. “The Woodsman”, “Mystic River” gibi filmlerden tanıdığımız Kevin Bacon’un portresini çizdiği Yarbay Jack Brennan, söyleşilerde uygulanacak strateji konusunda Nixon’a rehberlik yaptı.

Buna karşılık 37. Amerikan Başkanı’ndan hesap sormaya hazırlanan Frost’un ekibinde de birbirinden zeki iki danışman vardı. Bunlardan birisi, söyleşilerin editörlüğünü üstlenen deneyimli gazeteci Bob Zelnick (Bu rolü Oliver Platt oynadı); diğeri ise Nixon’a muhalif yapısıyla tanınan yazar ve öğretim görevlisi James Reston Jr.’dı. (Bu rolde de Sam Rockwell kamera karşısına geçti.) Her ikisi de, Frost’un uyguladığı stratejinin mimarı olurken Nixon’ın “gerçek yüzünün” teşhir edilmesi için ne gerekiyorsa yaptılar. Hazırlanan stratejide Frost’un görevleri ise, söyleşi dizilerinin yayın haklarını satmak, televizyon kurumuyla anlaşmak ve soracağı sorular üzerinde çalışmak oldu.

Filmin diğer önemli karakterlerinden Frost’un sevgilisi Caroline Cushing rolünde Rebecca Hall (The Prestige); Nixon’ın menejeri Irving “Swifty” Lazar rolünde Toby Jones (Infamous, The Painted Veil); Frost’un İngiliz yapımcısı John Birt rolünde Matthew MacFadyen (Pride and Prejudice, Death at a Funeral) kamera karşısına geçtiler.

Filmin diğer adaylıkları

Film, En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu (Frank Langella), En İyi Yönetmen (Ron Howard), En İyi Uyarlama senaryo ve en iyi kurgu olmak üzere beş dalda Oscar ödülüne aday gösterildi.





#2
Woodpecker

Woodpecker

    Ağaçkakan Woody

  • Yetkili
  • 5.957 İleti
Slumdog Millionaire

#3
Erkan

Erkan

    Sanki Çok Önemli Kararlar Alacak Gibiyim Ama, Du Bakalım ?

  • Yönetici
  • 5.701 İleti
  • Gender:Male
Filmi dün gece izledim; yarışmadaki son soruyu daha filmin en başından tahmin ettim :P: Çok etkileyici ve başarılı bulmasam da, güzel ve yaratıcı bir film olmuş. Bu kadar ses getirdikten sonra ödülü vereceklerdir diye düşünüyorum.

Slumdog Millionaire

#4
quarizmatic

quarizmatic

    KD ™ Yeni Tanıdık

  • Dost
  • 10 İleti
Slumdog Millionaire
;2)


#5
Ferhat

Ferhat

    F3RHAT.Com - Kişisel Blog

  • Yetkili
  • 1.142 İleti
  • Gender:Male
  • Location:Mersin
  • Interests:Basketbol - Rap - Internet
Slumdog Millionaire :/




0 Kullanıcı konuyu okuyor

0 Kullanıcı, 0 Misafir, 0 Kayıtsız kullanıcı