İçeriğe git

Welcome to Kadim Dostlar ™ Forum
Register now to gain access to all of our features. Once registered and logged in, you will be able to create topics, post replies to existing threads, give reputation to your fellow members, get your own private messenger, post status updates, manage your profile and so much more. This message will be removed once you have signed in.
Login to Account Create an Account
Resim

Türkiye Kürtleri | Tarihi Süreçte Türkiye Kürtleri - Türkiye Kürtlerinde Kültür Ve Sosyal Hayat - Folklor - Dil - Din - Aşiretler

- - - - -

  • Yanıtlamak için lütfen giriş yapın
Bu konuya 2 yanıt gönderildi

#1
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Türkiye Kürtleri


Türkiye Kürtleri, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan Kürtlerdir.

Türkiye'deki Kürtler Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu bölgesinde yayılmış halde bulunmaktadır. Osmanlı döneminde Konya, Kastamonu, Ankara, Kırşehir ve Aksaray gibi İç Anadolu'nun köylerine sürülmüş ve Cumhuriyet döneminde İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Mersin, Samsun, Tokat, Amasya, Artvin ve Bursa gibi Türkiye'nin diğer kentlerine göç etmişlerdir.

Türkiye Kürtleri'nin toplam nüfusu 11.445.000 ila 15.000.000 arasında olduğu çeşitli kaynaklarda geçmektedir. Ancak Kürtlere yakın akraba bir halk olan Zazalar'ın Kürt etnisitesine dahil olup olmadığı tartışmalı bir konudur.



Resmi ekleyen


Mezopotamya Bölgesi




Tarihi Süreçte Türkiye Kürtleri


Doğu Anadolu'da Türkmen ve Kürt aşiretleri 10. yüzyıldan beri birlikte yaşamaktadırlar. Bölgedeki Türkmen ve Kürt aşiretleri Selçuklu dönemi, Akkoyunlu ve Karakoyunlu dönemi, Safevi dönemi daha sonra da Osmanlı dönemini beraber geçirmişlerdir. Örneğin; Akkoyunlu devleti'nin başkenti Diyarbakırdır ve, Kürtler hükümdar Uzun Hasan Bey'in sarayında görev almışlar; bürokrasi ile askeri teşkilatta birlikte hareket etmişlerdir.

Güneydoğu ve Doğu Anadolu'nun yerli halkı olan Kürtlerin tarihi ile ilgili yapılan araştırmalarda, Ortadoğu'da kurulan Alamut Ziyar, Hamdanı, Büveyhoğulları, Mervani, Sedadi, Hasanveyh, Alamut, Gor, Mahabad devletlerinin kurucularının Kürdi halklar olduğu düşünülmektedir. Daha da öncelere gidilirse Urartu, Hurri, Mitanni gibi devletlerinin Proto-Kürdi halklar tarafından kurulduğu sonucuna ulaşılabilir.


16. yüzyıl


Binlerce yıldır Ortadoğu'da yaşayan bir halk olan Kürtler'in, Türklerle olan esas ortak tarihi 16. yüzyılın başlarında, Yavuz Sultan Selim döneminde başlamaktadır. Osmanlı devleti'nin sınırlarını doğuya doğru genişleterek Ortadoğu'nun büyük bir bölümüne hakim olan Yavuz, 1514 Çaldıran Savaşı ile Safevi tehlikesini ortadan kaldırarak Doğu Anadolu bölgesini topraklarına kattı. Bu bölgede yaşayan Kürt ve Türkmen aşiretleri Osmanlı egemenliği altına girdiler. Hatta Sünni Kürt ve Türkmen aşiretleri bu savaşta Osmanlı ordusuna büyük destek vermiştir.

Bu durum, Osmanlı ile Sünni Kürt beyleri arasında doğal bir ittifakın oluşması anlamına geliyordu. Ancak Çaldıran savaşı, Güneydoğu Anadolu'nun Osmanlı tarafından fethedilmesi anlamına gelmiyordu. Savaştan sonra bölge, aralarında herhangi bir birlik olmayan Kürt beylerinin egemenliği altındaydı. Savaştan iki yıl sonra çoğunlukla Kürtlerin yaşadığı diğer bölgeler Osmanlı toprağı haline gelmiştir. Bu dönemde Osmanlı devletinin doğu politikasını oluşturan kişi sarayda görevli, Kürt asıllı İdris-i Bitlisî'dir.

1514 yılında, Yavuz Sultan Selim ile 23 Kürt beyliği arasında imzalanan anlaşma, bir bakıma Kürtlere tanınan bir "muhtariyet"in belgesidir:

1- Osmanlı yönetimine bağlı olarak Kürt Emirlikleri'nin özerkliklerini korumak.
2- Kürt Emirlikleri'nde de yönetim babadan oğula geçerek sürecek, eskiden beri yürümekte olan yönetim yürürlükte kalacak ve bu konuda ferman padişahtan çıkacak.
3- Kürtler, Türklere bütün savaşlarda yardım edecekler.
4- Türkler de Kürtleri bütün dış saldırılardan koruyacaklar.
5- Kürtler, devlete verilmesi gereken her türlü vergiyi ödeyecekler.
6- Bu anlaşma Sultan Selim ile ona boyun eğen Kürt Emirlikleri arasında yapılmıştır.

(M. Emin Zeki, Kürdistan Tarihi, Syf. 83)


1516 yılında, Şah İsmail'in Doğu ve Güneydoğu Anadolu'yu yeniden istila etme hazırlığında olduğunu öğrenen bölge halkı, bu tehlike karşısında, bölgedeki Kürt aşiretlerinin beyleri bir araya gelerek Osmanlı'ya katılma kararı aldı. Bu talebi de "Ariza" adlı bir metinde anlattılar. "Ariza"yı Kürt beylerini temsilen Sultan'a götüren kişi İdris-i Bitlisî" olmuştur. İdris, ayrıca, kendisinin Farsça kaleme aldığı İstimaletname"de "Bilad-ı Ekrad" yani "Kürt beldeleri" hakkında bilgiler vermiştir. Yavuz Sultan Selim, kendisine başvuran Kürtlerin isteğini geri çevirmedi ve bu "beldeleri" Safevi tehdidinden kurtarmaya karar vererek Güneydoğu Anadolu'yu egemenliği altına aldı.

Bu tarihten itibaren, Diyarbakır ve Mardin Osmanlı topraklarına dahil edildiği gibi, İdris'in Yavuz Selim adına bölgenin Kürt-Türkmen beyleriyle anlaşması sayesinde Bitlis, Urmiye, İtak, İmadiye, Cizre, Eğil, Hizran, Garzan, Palu, Siirt, Hısn-ı Keyfa (Hasankeyf), Meyyafarikin ve Cezire-i İbn Ömer gibi toplam 25 mıntıka barışçıl yollarla Osmanlı idaresine bağlanmıştır. Bu üstün başarılarından dolayı Yavuz Selim, İdris-i Bitlisî"yi ödüllendirmiştir. Kendisine bir ferman göndererek Diyarbakır bölgesini ona "temlik" olarak vermiştir. Ayrıca merkezi Diyarbakır olan ve Yavuz Selim'in 1516 yılında yeni kurduğu "Arab Kazaskerliği" kendisine bahşedilmiştir. Böylece İdris-i Bitlisi Osmanlıların en büyük siyasi rütbelerinden biri olan kazaskerlik rütbesine yükseltilmiştir.

Güneydoğu Anadolu (Kürdistan bölgesi) Osmanlı'ya bağlandıktan sonra Kürt aşiret ve beyliklerine özerklik tanınmıştır. Kurulan "Diyarbekir Vilayeti" bünyesinde 11 sancak Türk idarecilerine, 8 sancak yerli Kürt beylerine verilmiştir. Osmanlının idari sisteminde en büyük birim "vilayet" olduğundan; tek bir Diyarbekir vilayeti tüm Güneydoğu Anadoluyu içine alıyordu. Vilayetin altında livalar, onun da altında sancaklar vardı. 1520 yılındaki bir Osmanlı belgesinde, "Vilayet-i Diyarbekir" başlığı altında 9 liva, bunların da altında 28 "Ekrad sancağı" (Kürt sancağı) sayılıyordu. 1526 yılına ait bir belgede ise, "Diyarbekir Vilayeti Livaları" başlığı altında önce 10 Osmanlı sancağı, sonra da "Vilayet-i Kürdistan" başlığı altında "Ekrad sancakları" denilen 17 sancak sayılmıştır.

"Diyarbekir vilayeti" içindeki sancakların 35'i geçtiğini; bunların 16'sının tımar düzenine tâbi klasik Osmanlı sancakları olduğunu; kalanların ise "yurtluk-ocaklık" ve "hükümet" diye de tasnif edilen "Kürdistan vilayeti livaları" olduğunu ortaya çıkarılmıştır. Bunun anlamı, söz konusu Kürt bölgelerinin belirli bir otonomiye sahip olduklarıdır. Bu düzende Kürtler kendi hayatlarını sürdürmüştür. Bu durum onlara kimliklerini koruma imkanı verdiği gibi, feodal düzenin sürmesini kolaylaştıran bir hukuki düzen de getirmiştir.

Osmanlı döneminde, Türkmenler ile Kürtler arasında kültürel alışveriş yaşandı. Kürtlerin tarihi konusundaki uzmanlardan biri olan David McDowall, "The Kurds" adlı kitabında bu hususu şöyle belirtiyor:

"Kuşku yok ki, geç dönemde, bazı Arap ve Türkmen aşiretleri kültürel anlamda Kürtleştiler. Kürt ve Türkmen kabileleri bir arada yaşadı, bazı durumlarda birbirleri ile karıştı, bazı Türk liderler Kürtleri cezbetti veya bunun tam tersi oldu."

David McDowall'a göre, aynı şekilde çok sayıda Kürt, özellikle Müslüman ordularında profesyonel asker olanlarla, Türk veya Arapların yoğun yaşadığı bölgelere göçen köylüler ve aşiretler, Kürt kimliklerini kaybetti.

Kürtler için Osmanlı ordusunun ilgi çekici olduğunu dile getiren David McDowall, Kürtlerin sabit ordunun süvarileri arasında Türklerin yanında yer aldığını söylüyor. Kürtlerin en önemli katkısının, özellikle merkezden uzaktaki birliklerde olduğunu hatırlatan McDowall, 1630'ların
ortalarında İran'a yapılan bir Osmanlı seferinde Hakkari ve Mahmudi Kürtlerinin ana ordunun önünde yer aldığını, Bitlisten gelen piyadelerin ise arka birlikleri oluşturduğunu belirtiyor.


19. yüzyıl


Kürtler arasında, 1840'lardan itibaren bazı isyanlar meydana gelmeye başlamıştır. Kürt tarihinde önemli bir yere sahip olan Bedirhan ailesine, bu isyanlardaki öncü rolü sebebiyle önem verilir. Halbuki, ne Bedirhan ailesinin isyanlarında ne de o dönemdeki diğer Kürt kalkışmalarının herhangi birinde milliyetçi motifin olmadığı belirtilir. Bu tip ayaklanmalar, 1839 yılındaki "Gülhane Hatt-ı Hümayunu" ile başlayan Tanzimat dönemine tepki olarak gelişmiş hareketlerdir. Osmanlı, Tanzimatla birlikte, daha önce geniş bir özerklik verdiği bölgeleri merkeze sıkı biçimde bağlamaya çalışıyordu. Buna tepki gösteren yerel liderler de ayaklanıyordu. Bunların kimisi Kürt, kimisi de Türkmendi.

Tanzimat süreci ile Osmanlı idarecileri, merkezi yönetimi güçlendirmek, etkili biçimde vergi toplamak ve kuvvetli ordular kurmak niyetindeydi. O dönemde pek çok eyalette vergi Osmanlı memurları tarafından değil, yerel yöneticiler tarafından toplanıyor, bunlar da topladıkları verginin ancak bir kısmını merkeze aktarıyordu. Merkezin güçlenmesi için etkili bir bürokratik yapının kurulması ve bu yolla eyaletlerin kontrol altına alınması gerekiyordu. Bu işi en iyi başaran kişi, devleti 1876-1909 yılları arasında yöneten Sultan II. Abdülhamid oldu.
II. Abdülhamid, devletin Müslüman halklarını bir arada tutmaya büyük önem verdi. Doğudaki fanatik Ermeniler arasında milliyetçi çeteler, Abdülhamid'in bu bölgeye özel bir şekilde eğilmesine vesile oldu. Abdülhamidin getirdiği çözümün çatısını da "Hamidiye Alayları" oluşturmuştur. Abdülhamid"in ismine kurulan bu alaylar, Güneydoğudaki Kürt aşiretlerinden adam devşirilerek bölgeyi Osmanlı devleti adına korumak amacıyla kurulan yarı askeri birliklerdir. Giderek büyüyen Rus tehdidine ve Ermeniler arasındaki milliyetçi örgütlenmeye karşı güvenlik unsuru olan Hamidiye Alayları, aynı zamanda Kürtlerin devlete olan sadakatlerini pekiştirmek gibi bir amaç da taşıdığı iddia edilir.

Aslında alaylar, Sultan Abdülhamidin Kürtleri devlete daha da ısındırmak ve bağlılıklarını artırmak için yürüttüğü kapsamlı projenin parçasıydı. Projede Kürt önde gelenlerinin çocuklarının İstanbulda eğitilmesi, bölgeye gönderilen din adamları yoluyla "Osmanlı" bilincinin güçlendirilmesi gibi unsurlar da vardır. İstanbul"da "aşiret mektepleri"nin açılması, bölgedeki medreselere maddi destek verilmesi bu projenin ayaklarını oluşturmuştur. Abdülhamid, ayrıca, yöreye gezici öğretmenler ve vaizler göndererek halkın eğitimine de önem vermiştir.
Burada, Kürt aşiret reislerinin çocuklarının askeri okullarda okutulması ve bunlardan Harbiye mektebinden mezun olanlarının nizamiye ordusuna tayin edilmesinin önemine işaret edilebilir ve Kürtlerin esasen devletle bütünleşmesinin Abdülhamid döneminde olduğu belirtilir. Askeri bir misyonu da yerine getiren alaylar, doğudaki Rus destekli Ermeni çetelerine karşı koymuşlar, gerilla tipi savaş vermişlerdir.

19. yüzyıl sonlarında Osmanlı devletinin tebaası, kendini daha çok dini temelde tanımlamakta Kürtler, kendilerini "Kürt"ten ziyade "Müslüman" olarak görmekteydi.

Jön Türk hareketiyle birlikte Kürt entelektüeller tarafından başlatılan milli bilinç oluşturma çabaları geniş Kürt kitleleri üzerinde başlangıçta etkili olmadı. The Kurds adlı kitabın yazarı Derk Kinane"ye göre Kürt ağaları, hanları, şeyhleri bu modern Kürtlerin milliyetçi çabalarından hiç etkilenmedi. Çünkü, onları "dinsiz ve devrimci fikirlerin taşıyıcısı" olarak gördü ve kuşkuyla değerlendirdi. Kuşkuyla bakılanlar arasında elbette Türk milliyetçileri de vardı. 1909 yılında Sultan Abdülhamide karşı düzenlenen Jön Türk darbesinden ve bunun ardından iktidarı ele geçiren milliyetçi kadrodan rahatsız oldular. Yine de bu huzursuzluklar isyana dönüşmedi ve Kürtlerin Osmanlı devletine olan bağlılığı sürmüştür.

Kürtlerin merkezi devlete bağlığının bir başka göstergesi, 1912'den 1918ye kadar aralıksız devam eden savaş yılları olmuştur. Trablusgarp, Yemen ve Balkan Savaşları ile Birinci Dünya Savaşında pek çok Kürt, Osmanlı ordusunda görev almıştır. David McDowall, düzenli orduda görev yapmaya karşı evrensel bir gönülsüzlük olmasına rağmen binlerce Kürt'ün silah altına girdiğini belirtmektedir. Kürtler tüm bu savaşlarda, resmi dili Türkçe olan Osmanlı devleti adına savaşmıştır. Burada McDowall"a göre, en önemli faktör Müslüman kimliğiydi.


20. yüzyıl


Mustafa Kemal Paşa'nın Kurtuluş Savaşı'nda gösterdiği en büyük başarılarından biri, Anadolu'daki farklı etnik unsurları ortak bir dava için birleştirmesi olmuştur. Bunu da, tıpkı Sultan Abdülhamid gibi, söz konusu unsurların ortak kimliğine vurgu yaparak gerçekleştirmiştir. Mustafa Kemal Paşa, 1916 yılında Diyarbakır'da 16. Ordu"da görev yapmış, bu sırada pek çok önemli Kürt aşiret lideri ile yakınlık kurmuştur. Nitekim Samsun'a çıktıktan sonra "doğu vilayetleri"nden aldığı sinyallere güvenerek, Kürt vilayetlerindeki bazı önde gelen isimlere, örneğin Cemil Paşazade Kasım Bey'e, Milli Mücadele konusunda bilgilendiren ve yardımlarını talep eden telgraflar göndermiştir. Zaten Kürt aşiretleri de, "din ve vatan uğrunda açılacak mücadeleye katılmaya hazır olduklarını" Kazım Karabekir Paşa"ya bildirmişlerdir.

23 Temmuz 1919'da Erzurum Kongresi'nde özellikle Doğu Anadolu Kürtleri'nin Milli Mücadale sırasında Türkiye ile birlikte hareket ettiklerini gösteren bir kongredir. Doğu İllerinin Haklarını Koruma adı ile kurulmuş Cemiyet temelinde organize edilen Erzurum Kongresine Erzurum, Van, Bitlis gibi Doğu Anadolu bölgesi delegeleri katılmıştır. Bunun yanında Sivasve Trabzon delegeleri de vardı. Gelmesi gereken diğer il temsilcileri çeşitli engellemeler yüzünden kongreye katılamamışlardır. Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu’nun kaderini görüşmek üzere toplanmış olsa da memleketin bütününü ilgilendiren meseleler hakkında karar almıştır. Bu kongre, ulusallık eğilimlerini açıkça taşımış olmasına karşın özellikle temsili niteliği açısından bölgeseldir, sadece Doğu ve Kuzeydoğu illerini kapsamaktadır. Doğu Anadolu delegelerin katılmasıyla kongrede vatan sınırları belirtilerek, vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı ilan edilmekle, emperyalistlere de Anadolu’nun, öz yurdun işgal edilemeyeceği anlatılmak istenmiştir. Erzurum Kongresi Tüzüğü'nün metni görüşülmüş ve Doğu illeri için hüküm ve şartlar kabul edilmiştir.

4 Eylül 1919 günü toplanan Sivas Kongresi'nde ise Erzurum Kongresi'nin yapılması nedeniyle daha çok batı illerinin katılımıyla olmuştur. Erzurum, Erzincan ve Diyarbakır'dan delegeler katılmıştır. Doğu illerinin delegelerinin ortaya koymuş olduğu Erzurum Kongresi Tüzüğü, tüm ülke için genişletilmiştir.

Mustafa Kemal Paşa, telgraflarında kullandığı "anasır-ı İslam" yani "İslam unsurları" kavramına Milli Mücadele boyunca büyük vurgu yapmıştır. 1 Mayıs 1920 tarihli Meclis konuşmasında,

"Meclis-i alinizi teşkil eden zevat yalnız Türk, yalnız Çerkes, yalnız Kürt, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep (oluşan) anasır-ı İslamiye"dir, samimi bir mecmuadır."

diyerek milletin bu unsurlardan oluştuğunu açıklamıştır. Mustafa Kemal Paşa, konuşmalarında Kürt halkına özerklik verilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Osmanlı mirası üzerinde paylaşım kavgasının verildiği Sevr Konferansına, milliyetçi entelektüellerden oluşan bir grup Kürt temsilci de katılmıştır. Başlarında Osmanlı ordusunda görev yapmış bir Kürt olan Şerif Paşa vardır. Amaçları Ermenilerle anlaşarak bir "Kürt Devleti" kurmak için Avrupalı devletlerden onay almaktır. Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Antlaşmasının 62. maddesi, "Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere yerel özerklik" verilmesini öngörüyordu. 64. madde ise "Kürt halkının Türkiye'den bağımsızlık elde etmelerinin yolunu açıyordu.

Ne var ki "Jön" Kürtler, Avrupalı diplomatlardan aldıkları desteğin bir benzerini Güneydoğu Anadolu"da bulamamıştır. Kürtler arasında bu habere duyulan şiddetli tepki, Parise bir seri telgrafın yollanmasına sebep olmuştur. Bu telgraflarda Kürtlerin Türklerden ayrılmak istemediği, iki halkın soy ve din itibarıyla kardeş olduğu savunuluyordu. Erzincandan 10 ayrı Kürt aşiret lideri, Fransız Yüksek Komiserliğine, Şerif Paşa'nın hareketlerini protesto eden bir telgraf yollamıştır. Benzer telgraflar Ocak 1920'de, Misaki Milli kabulünden iki gün önce, Osmanlı Parlamentosuna da yollanmıştır. Mart 1920de İslami dayanışmayı vurgulayan ve Kürtlerle Türkleri ayırma çabalarına karşı çıkan bir deklarasyon, 22 Kürt aşiretinin lideri tarafından imzalanmıştır.

Dönemin Vakit gazetesinde Kürtler adına yayınlanan ortak yazıda, Türklerin ve Kürtlerin birlikte maruz kaldıkları Rus ve Ermeni terörüne atıfta bulunarak, Şerif Paşa'yı şiddetle kınanmıştır. Kısacası Sevr Antlaşmasını protesto edenler arasında Kürtler ön safta yer almıştır. Kürtlerin Milli Mücadeleye verdiği destek sonuna kadar sürmüştür. Urfa ve Maraşın düşman işgalinden kurtarılmasında önemli roller üstlenmişlerdir.

23 Nisan 1921'de açılan ilk mecliste Ağrı (5 temsilci), Bitlis (8 temsilci), Diyarbakır (7 temsilci), Elazığ (7 temsilci), Ergani (11 temsilci), Erzincan (5 temsilci), Erzurum (10 temsilci), Bingöl (6 temsilci), Hakkari (5 temsilci), Kars (3 temsilci), Mardin (6 temsilci), Muş( 8 temsilci), Oltu (2 temsilci), Siirt (6 temsilci), Siverek (6 temsilci), Urfa (5 temsilci), Tunceli (6 temsilci) ve Van (4 temsilci) delegeleri yerini almıştır.

Benzer işbirliği Lozan görüşmeleri sırasında da yaşandı. Lozan'da Avrupalı devletler Kürtlerin "azınlık" olduğunda ısrar edince,

İsmet Paşa,

"Türkler ve Kürtler Türkiye Cumhuriyeti"nin ana unsurlarıdır. demiştir. Kürtler bir azınlık değil bir millettir; Ankara Hükümeti hem Türklerin hem de Kürtlerin hükümetidir."

diyerek karşı çıkmıştır. Meclisteki Kürt vekiller de İsmet Paşa"ya tam destek vermiştir. Kürt kökenli Bitlis milletvekili Yusuf Ziya Bey, 3 Kasım 1922'de Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada, Sevri bir "paçavra" olarak nitelemiştir. Bir sonraki celsede ise, Bitlis, Erzurum, Kastamonu, Mardin, Muş, Siirt, Urfa, Pozan, Diyarbakır ve Van milletvekillerinin hepsi, Türklerle Kürtlerin tek bir kütle olduğunu belirten ortak bir deklarasyon yayımlamıştır.


21. yüzyıl


Mustafa Kemal Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, hiç kimsenin etnik kökenine önem vermeksizin, "Türküm" diyen herkesi eşit vatandaş kabul etme esasına dayalı olmasına rağmen; uygulamada etnik temelli bir Türk milliyetçiliği geliştirilmiştir. Kürt sorununun kırılma noktası ise, 1925 baharında patlak veren Şeyh Said isyanı olmuştur. İsyan, Kürtler arasında çok sınırlı bir destek bulmuştur. Ama isyanı bastırmak ve "kökünden halletmek" için başlatılan Takrir-i Sükun döneminde sert yöntemlere başvurulması sorunu büyütmüştür. Bu tarihten itibaren 1930ların sonuna kadar bölgede hemen her yıl ayaklanma yaşanmıştır.

Acaba Şeyh Said isyanı sonrasında Kazım Karabekir Paşa, daha farklı bir "doğu politikası" farklı bir politika geliştirmiş ve önermiştir. İsmet İnönü hükümetinin "Takrir-i Sükun" politikalarındaki sertliği eleştiren Karabekir, temeli eğitim ve ekonomik entegrasyona dayalı alternatif bir proje sunmuştur.


Projesi 4 temele dayanıyordu:


1-
12 yaşından küçük çocukları gece yatılı mekteplerine almak.

2- Hamidiye Alayları"nın devamı olan Aşiret Süvari Fırkaları"nı tarımsal müfrezeler haline getirerek bunları tarımsal kalkınma ve yol çalışmalarında üretici hale getirmek;

3- Bölgedeki din adamlarını, Kürtçeyi de iyi bilen üniversite mezunu hocalar ve hukukçular ile harmanlamak.

4- Van Gölü havzasından başlamak üzere, bölgedeki diğer aşiret unsurlarını küçük parçalara ayırarak yerel kalkınmada çalıştırmak, bölgedeki Ermeni propagandalarını ve Kürtçülük hareketlerini etkisiz hale getirmek için üst kültürlü, temsil yetenekli, çevresindeki yerli halka sosyal hayatta ve üretimde örnek olacak Türk kanalları açmak.

Buna göre, bölgede "sıkı yönetim yerine ılımlı, yumuşak bir politika uygulanması" sorunu çözebilecekti.

İsmet İnönü hükümetlerinin uyguladığı politikalar ise, "radikal devrimcilik" vizyonuna göre şekillenmiştir. Bu vizyonda ekonomiye ve yerleşik kültürel değerlere fazla önem verilmemekte, sorunun Kürtlere Türk kimliğini kabul ettirmek ve tepkileri bastırmakla çözümleneceği sanılmıştır.

Konu Hale tarafından 08 Ağustos 2015 Cumartesi - 21:06 tarih ve saatinde düzenlenmiştir
Resim Linkleri Düzenlenmiştir.


#2
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Türkiye Kürtlerinde Kültür ve Sosyal Hayat



Hint-Avrupa dil grubuna mensup bir dil konuşan Kürtler'in kültürünün temeli, Mezopotamya menşeilidir. Diğer Anadolu uygarlıkları ve İslam uygarlıklarından gelen kültürün de birleşmesiyle Kürt Kültürü ortaya çıkmıştır. Selçuklu ve Osmanlı dönemiyle beraber daha melez bir kültür ortaya çıkmıştır. 1923 yılından itibaren yapılan reformlarla daha çok şehirlerde yaşayan Kürtler, Batılı yaşam tarzını benimsemişlerdir. Toplum hayatında ve gündelik hayatta din ile toplum ilişkileri birbirinden ayrılmıştır. Taşrada yaşayan Kürtler ise, daha çok geleneksel Kürt yaşamında kalmışlardır. Yerel yaşamda, aşiretlerin, törelerin ve dinin etkisi büyük olmaktadır.


Folklor


Türkiye Kürtleri'nin çok köklü halk kültürleri vardır. Özellikle sözlü edebiyatın ve sözlü kültürün daha çok gelişmesi, geniş bir halk literatürü ortaya koymuştur. Kürt halkının kültürü, üzerinde yaşadıkları coğrafyanın bir yansımasıdır. Kürt masalları (çirok) ve halk hikayeleri sözel olarak gelişen edebiyatta oldukça önemlidir: Mem u Zin, Seyre, Metran İsa, Nuho ile Kalo gibi aşk, kahramanlık, dayanışma, ihane gibi temaların işleyen masallar oldukça bilinir. Sözlü anlatıma dayanan bu masallarda Kürt halkının özlemleri, acıları, umutları ortaya konur. Kürtlerin yazılı kültür araçlarından büyük ölçüde yoksun kaldığı düşünüldüğünde en yaygın sözlü anlatım aracı olarak masalların bu toplumda başka toplumlara kıyasla çok daha büyük bir rol üstlendiği anlaşılabilir. Güneydoğu'da en çok bilinen ve halk arasında anlatılan Şahmeran efsanesi ise oldukça etkileyici bir efsanedir.





Resmi ekleyen


Şahmeran





Elsanatları içerisinde kilimcilik, kuyumculuk, takı zanaatçılığı, ipekçilik, bakırcılık önde gelmektedir.

Davul, zurna eşliğinde oynanan Kürt oyunları yörenin aşk, ıstırap, doğa olayları ve bazen de aşiretlerinin sosyal durumlarını konu alır. Kürt oyunları halk oyunları içerisinde halay sınıfına girmektedir. Fırat nehrinin doğusundan Van gölü'ne kadar olan bölgede ismen ve oynayış bakımından farklılıklar olsa da genel itibariyle benzer tipte oyunlar görülür. Örneğin; Delilo, Halay, Esmer, Çaçan, Tekayak, Çiftayak ve Çepik temel oyunlardır.

Yöresel giyim hala bölgede canlılığını korumakta ve özellikle taşralı kadınlar yöresel kıyafet giyimlerini sürdürmektedirler.

Kürtlerde türkü söyleme geleneği çok eskilere gider. Konusuna göre ölüm, ayrılık, savaş, çocuk, doğa konularında olabilir. Türküleri genellikle hece vezninin 7, 8 ve 11’li kalıplarıyla kıtalar halinde söylenir. 6/8, 2/4, 10/8 usullerde söylenir. Türküleri çoğunlukla uzun hava özelliği taşımaktadır. Özellikle gazeller, hoyratlar, bozlaklar yaygındır. Kaval (bilur), mey (düdük), zurna (zirne), tembur (bisk), dembilk, davul (dahol), kemençe (rebab), klarnet (girnata) ve cümbüş genel enstrümanlardır. Bir Türk çalgısı olan bağlama; geleneksel Kürt müziğinde –semahlar dışında- pek yeri olmayan bu enstrümandır ve daha yakın dönem icracıların geleneksel şarkıları yorumlamasında kullanılmaya başlanmıştır.

Kürt müziği esas olarak halk müziğidir ve anonimdir. Türkülerin bestecisi –çoğu zaman- nadiren sevinç ve genelde üzüntü duygularını ifade eden bir kadındır. Dengbejler bu şarkıları köyden köye dolaşıp anlatarak popülarize ederler ve aynı zamanda başkalarına aktararak daha fazla insanın aynı yolla icra edip şarkıyı yaymasına vesile olurlar. Geleneksel Kürt türküsü bir kıtanın yinelenmesine dayalıdır. Bir kıtadan diğerine geçerken sadece sözler değişir. Tüm şarkılar ve uzun havalar baştan sona aynı ruh halinde devam eder. Türkünün akışını kesecek ya da havasını değiştirecek neşeli, canlı, hareketli pasajlar araya girmez. Buna destanlar istisna oluşturabilirler. Onlarda destanın her aksiyon bölümü için farklı bir ezgi ve ritm kalıbı vardır. Geleneksel Kürt müziği tek seslidir ve ‘vokal’ bir karaktere sahiptir. Enstrüman çoğu kez dinleyiciyi sözlerin mesajını daha iyi algılayabileceği bir ruh haline sokmayı amaçlar, yani görece ikincil bir role sahiptir. Göçebe karakterleri Kürt müziğini önemli ölçüde etkilemiştir. Yaylalara (zozan) çıkışın ya da ovalara (germiyan) geri inişin kutlanması, kuzuların doğumu, yünlerin kırkılması sırasında söylenen eski zaman şarkıları önemli bir yere sahiptir. Dağ kültürü ve ova yerleşik kültürü içinde yaşayan Kürtlerin müzikleri farklıdır. Dağlık bölgelerde daha sert, vurguları güçlü şarkılar ve üflemeli enstrümanlar hakim iken, ova Kürtlerinde daha sakin bir ruh hali ve salınıma sahip şarkılarla ağırlıklı olarak telli enstrümanlar vardır. Kürt müziğinde danssal olmayan eser sayısı çok azdır.

Kürt mutfağı binlerce yıllık etkileşimle günümüze gelmiş gayet zengin ve farklı bir mutfaktır. Mutfağın temel malzemeleri kuzu eti, yöresel baharatlar (sumak, kişniş, karabiber vs.), pirinç, sakatat çeşitleri, tereyağı, bulgurdur. Bu nedenle Kürt mutfağı ağır yemeklerden oluşur. Mutfağın temel bileşenleri Kebaplar, lahmacunlar, Etli yemekler ve hamurlu tatlılar olup Türkiye'nin ve dünyanın her yerinde tanınmakta ve tercih edilmektedir. Fast-Food kültürünün arttığı bu devirlerde, fast-food la yarışabilir hızlı hazırlanabilen bir mutfaktır.




Resmi ekleyen


Türkiye Kürtlerinin yerel kıyafetleri ve oyunlarından bir örnek





Türkiye Kürtleri'nin önemli bir özelliği de aşiret yapılanmalarıdır. Ortaçağdan günümüze gelen bu özelliğe halen sahip olan Kürtler, aşiret yaşamından bireysel yaşama geçememişlerdir. Bir Kürt aşireti nüfus olarak çoğunluğa bakılmaksızın dört ana unsura sahiptir:


1- Aşirette aristokrat bir ailenin ve reisin bulunması
2- Abitler adı verilen hizmetli sınıfın ve ailelerinin bulunması
3- Aşiret bireylerine ya da aşiretin üst sınıfına ait toprakların bulunması
4- Molla ve şeyh ailelerinin mevcudiyetinden oluşan bir ruhban sınıfının bulunması

Bu şartların yanında bir aşiret en az iki kabilenin bir araya gelmesiyle oluşturulabilirdi. Bir Kabile 2 Bav‘dan, bir Bav 2 Malbat‘dan, bir Malbat ise 2 Mal‘dan oluşmaktaydı.


Dil


Türkiye Kürtleri, Kürtçe'nin Kurmanç diyalektini konuşurlar.


Din


Türkiye Kürtleri, din bakımından İslam'ın Sunni inancından olup Şafi mezhebindendir. Etnik özelliklerinden biri, Şafiliğin Türkiye Kürtleri'nin aşiretleri birleştirici ve diğer etnik kimliklerden ayırt edici unsuru olmasıdır. Bunun yanında Hanefi ve Alevi Kürtler de vardır. Ancak bunların Kürtleşmiş Türkmenler olduğu iddia da edilir. Başlı başına bir inanç olarak kabul edilen Yezidilik ve Bahailik sadece çok az sayıda Kürt'ün dinidir.


Aşiretler


Aşiret konfederasyonları şöyledir:

Ertuşiler Van Gölü’nün güneyi ile Zaho ve Duhok arasında; Barzaniler Zap nehrinin yukarı yakaları ile Hakkarî arasında yaşar.

Zırkiler (Zırıkan) Aşireti mensupları ise Erzurum'un kuzeyinde, Diyarbakır-Mardin ve çevresinde yaşarlar.

Van gölünün güneyindeki diğer gruplar Botaniler ve Herkilerdir.

Kars ve çevresinde Celaliler, Bingöl-Erzurum arasında Cibraniler, Van'ın doğusunda Milaniler ve Şakakiler, yine Hakkari'nin kuzeyinde Piniyaniler, Van gölünün kuzeyinde Sipkaniler, Antep-Maraş çevresinde Beraziler, Uludere çevresinde Berwariler, Semsur ve çevresinde Çavreşiler (Alevidir), Erzincan-Tunceli arasında Dersimiler (Alevidir), Mardin ve çevresinde Haverkailer, Fırat'ın batısında Koçgiriler (Alevidir), Erzincan'ın doğusunda Kureşiler (Alevidir), Fırat ile Mardin arasında yayılan Milaniler, Bingöl-Diyarbakır arasında Motkiler yaşar.
Bunun yanında Cizre ve çevresinde Silvaniler; Musul-Antakya hattında Yezidiler ayrı birer konfederasyondur. Bunun yanında Güneydoğu Anadolu'da konfedere olmayan aşiretler de oldukça fazladır. Konfederasyonların çoğu çözülmüştür.


#3
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Resim Linkleri Düzenlenmiştir.




0 Kullanıcı konuyu okuyor

0 Kullanıcı, 0 Misafir, 0 Kayıtsız kullanıcı