İçeriğe git

Welcome to Kadim Dostlar ™ Forum
Register now to gain access to all of our features. Once registered and logged in, you will be able to create topics, post replies to existing threads, give reputation to your fellow members, get your own private messenger, post status updates, manage your profile and so much more. This message will be removed once you have signed in.
Login to Account Create an Account
Resim

Gerilimli Yıllar | Mustafa BALBAY

- - - - -

  • Yanıtlamak için lütfen giriş yapın
Bu konuya 24 yanıt gönderildi

#11
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Resmi ekleyen

10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ‘gerilimi’ Köşk’ün dışına fazla hissettirmedi

Resmi ekleyen

‘Çankaya sorumluluk hissedene çok zor’

Sezer kamuoyu önünde fazla yer almadı. Daha önce de aktardığım gibi bunu bir davranış biçimi olarak yerleştirdi ve değiştirmedi. Ancak sorumluluk duygusu kendi deyişi ile “çok zor ve yıpratıcıydı”

10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer kamuoyu önünde fazla yer almadı. Daha önce de aktardığım gibi bunu bir davranış biçimi olarak yerleştirdi ve değiştirmedi. Ancak sorumluluk duygusu kendi deyişi ile “çok zor ve yıpratıcıydı”.

Özellikle ulusal çıkarlarla ilgili konularda hem dış etkiler hem de AKP’nin yeni açılımları öne alması, ister istemez Sezer’i “arada” bırakıyordu. Sezer bunların büyük bölümünü Köşk’ün duvarları içinde tutuğu için “gerilim” dışarıdan fazla hissedilmiyordu.

KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın Ankara ziyaretlerinden Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin “devlet konuğu” olarak davet edilmesine kadar pek çok konuda Köşk’le hükümet arasında yaklaşım farklılığı yaşanıyordu.

En ciddi “gerilim” ise atamalar ve yasaların onaylanmasında gündeme geliyordu. Böylesi günlerde AKP iki koz öne sürüyordu:

1- Cumhurbaşkanının görev süresinin kısaltılması.

2- Cumhurbaşkanının yetkilerinin daraltılması.

Bu tartışmaların yaşandığı günlerde Sezer’e sormuştum:

- Görev sürenizin 5 yıla indirilmesi planlanıyor. Ne diyorsunuz?

Gülümseyerek şu yanıtı vermişti:

- Keşke...

Ardından şöyle devam etmişti:

“Biliyorsunuz ben bu görevi bir devlet görevi olarak aldım. Bittiği gün evime taşınacağım. Kısaltırlarsa erken taşınmış olurum.”

“Yetkilerinizin daraltılmasını nasıl karşılarsınız”
soruma da şu karşılığı vermişti:

“Ne kadar yetkimiz varsa onu kullanırız. Çankaya sorumluluk hissedene çok zor. Bazen sabaha kadar uyuyamadığım konular oluyor.”


AKP’ye en büyük iyiliği Sezer yaptı

Başlık ilk bakışta itici gelebilir. Şöyle açmak isterim: Sezer, siyasetten gelen bir kişi değildi. Bu anlamda arkasında siyasi destek yoktu ama, siyasi yük de yoktu. Sezer, bu durumu “karar özgürlüğü” olarak kullandı. Hükümetin eğrisine eğri, doğrusuna doğru dedi. Kimi çetrefilli konular vardı ki atılacak adım gerilim sözcüğünü geride bırakacak sonuçlar doğurabilirdi. Sezer buna karşı çıktığında hükümet doğal olarak tepki gösterirdi. Küçük çaplı bir kriz de doğardı. Ancak o adım atılmış olsaydı, daha ciddi sonuçlar doğurabilirdi.

AKP’nin askerle, yargıyla, üniversitelerle, devlet bürokrasisi ile ilişkilerinde Sezer, kamuoyu önünde görünmeyen bir güç olarak “denge” unsuruydu.

Bir örnek vermek gerekirse Sezer Köşk’te olsaydı, AKP’ye kapatma davası açılmasına neden olan süreç büyük olasılıkla yaşanmazdı. 2008 başındaki anayasa değişikliği konusu “günah keçisinin” Köşk olduğu bir başka mecrada çözülürdü.

Resmi ekleyen

AKP’nin askerle, yargıyla, üniversitelerle, devlet bürokrasisi ile ilişkilerinde 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, kamuoyu önünde görünmeyen bir güç olarak “denge” unsuruydu. Bir örnek vermek gerekirse Sezer Köşk’te olsaydı, AKP’ye kapatma davası açılmasına neden olan süreç büyük olasılıkla yaşanmazdı.

Resmi ekleyen

#12
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Resmi ekleyen

2000’li yılların gerilimlerini daha iyi aktarabilmek için 1990’lı yılların ikinci diliminden söz etmek gerekir

Fay hattı enerji topluyordu

Askerler 1990’ların sonu 2000’lerin başında 28 Şubat sürecinin artılarını-eksilerini hep ölçmeye çalıştılar. 2001-2002 yılı, sonraki yıllarda yaşanabilecek olası gerilimleri sezme ve ne olabilir sorusuna yanıt arama dönemiydi. Ekonomik kriz, Ecevit’in durumu, seçenek arayışlarındaki göreceli kısırlık adeta fay hattında ya da hatlarında enerji topluyordu. Bu süreçle birlikte hemen tüm meslektaşlarım gibi benim de devlet katlarındaki görüşmelerim yoğunlaştı. Bu görüşmelerimde önemli bulduğum kimi bilgileri ve ayrıntıları ayrıca not ettim. Bunu bir günlük havasında değil gazeteci notları biçiminde yaptım.

Yazı dizisinin ana konusu 2000’li yılların ilk dilimindeki gerilimlerle sınırlı ama, bu dönemi daha iyi aktarabilmek için 1990’lı yılların ikinci diliminden de satır başlarıyla söz etmek gerek...

Cumhuriyet’in Ankara Temsilcisi olarak devletin hemen bütün katlarıyla pek çok meslektaşım gibi dozu değişen ölçülerde diyaloğum vardı.

O dönemin belirleyici ve güç sahibi katlarının başında Çankaya Köşkü geliyordu. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, siyasetten gelmenin de getirdiği birikimle medyayla ilişkilerini iyi tutuyordu. Zaman zaman gazetecileri gruplar halinde kabul eder, gündemi belirleyen ve yön veren açıklamalar yapardı.

Demirel 28 Şubat sürecini deneyimi ve medya ile ilişkilerinin getirdiği artılarla götürdü.

Aynı zaman diliminde askerlerle de o günlerin koşulları içinde tüm akredite yayın organlarının temsilcileri gibi benim de diyaloğum vardı.

Bu süreç konumuz dışında olduğu için ayrıntılarına girmek istemiyorum ama, şu kadarını vurgulamam gerek:

Askerler 1990’ların sonu 2000’lerin başında 28 Şubat sürecinin artılarını-eksilerini hep ölçmeye çalıştılar.

Bu gözlemim elbette yaptığım görüşmelere, bunlardan edindiğim bilgilere dayalı idi.

2001-2002 yılı, sonraki yıllarda yaşanabilecek olası gerilimleri sezme ve ne olabilir sorusuna yanıt arama dönemiydi.

Ekonomik kriz, Ecevit’in durumu, seçenek arayışlarındaki göreceli kısırlık adeta fay hattında ya da hatlarında enerji topluyordu.

DEVLET KATLARINDAKİ GÖRÜŞMELERİM

Bu süreçle birlikte hemen tüm meslektaşlarım gibi benim de devlet katlarındaki görüşmelerim yoğunlaştı.

Görüşmelerim katılım biçimi olarak üçe ayrılabilir:

1. Öteki meslektaşlarımla birlikte grup olarak yaptığım görüşmeler.

2. Gazetemiz içinden yönetici-yazar arkadaşlarımla ve deyim yerindeyse ağabeylerimle birlikte yaptığım görüşmeler.

3. Tek başıma yaptığım görüşmeler.

Aldığım bilgiler ve görüşmelerin önemi açısından bakılırsa yukarıdaki üç şıkkın biri ötekisinin önünde değildi.

Yaptığım görüşmeler içerik anlamında da üçe ayrılıyordu:

1. Kesinlikle yazmayın. Tamamen off the record konuşuyoruz.

2. Görüşmenin şu bölümlerini yazabilirsiniz.

3. Bizim ağzımızdan yazmayın, kaynağı açıklamadan kaleme alabilirsiniz.

Kimlerle görüşüyordum?

Cumhurbaşkanı...

Başbakan, bakanlar...

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde Genelkurmay Başkanı’ndan kuvvet komutanlarına pek çok kesim...

Dışişleri’nin hemen hemen tüm katları...

Devlet bürokrasisinde Maliye’den yargıya kadar geniş bir yelpaze...

Tabii siyasetin bütün renkleri...

GÜNLÜK DEĞİL GAZETECİ NOTLARI

Bu görüşmelerimde önemli bulduğum kimi bilgileri ve ayrıntıları ayrıca not ettim. Bunu bir günlük havasında değil gazeteci notları biçiminde yaptım.

Daha sonra içeriğine de gireceğim bu görüşmelerin yelpazesini ve biçimini ayrıntılı aktarmamın nedeni şu:

Malum iddianamede, yaptığım görüşmelerin sadece belirlenmiş bazı makamlarla olanları bir araya getirilmiş. Sadece aktarılan biçimde görüşmeler yaptığım havası doğmuş. Bunu özellikle netleştirmek istedim.

Bu aktarımdan sonra görüşmelerimin, devletin kimi katlarının havasına geçelim.

‘SİVİL DARBE GİRİŞİMİ’

3 Kasım 2002 seçimlerinin öncesindeki hava girişte de vurguladığım gibi karmaşık ve sisliydi. Önceki bölümlerde bu konuda kimi ayrıntılara yer vermiştim. Özellikle Ecevit hükümeti etrafında olup bitenler çok önemliydi. Bu konuda benim de görüşmelerim, gözlemlerim, notlarım oldu ama benden daha ayrıntılı bilgiye ve kaynağa sahip meslektaşlarımın yazıları, kitapları oldu.

Bunlardan biri “kaynak” niteliğinde. Milliyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Fikret Bila’nın “Sivil Darbe Girişimi ve Gizli Belgelerde 1 Mart Tezkeresi - Ankara’da Irak Savaşları” adlı kitabı (Güncel Yayıncılık) hem kulis hem somut bilgiler içeriyor.

Bila’nın kitabının 140. sayfasında koalisyon hükümetinin son günlerinde yaşanan olaylarla ilgili şu tümce yer alıyor:

“Ecevitler’in ve Bahçeli’nin 2002’de yaşanan olaylara bakışları birbirine yakındı: Sivil darbe girişimi...”

Darbenin konuşulduğu dönemlerin çok geride kaldığını belirten Büyükanıt: Herkes görevini demokrasi çerçevesinde yapmalı

Resmi ekleyen


‘Askerden medet umma dönemi bitmeli’

Yukarıda sözünü ettiğim görüşmelerde gündeme gelen başlıca konular şunlar oluyordu.

- AKP hükümetinin uygulamaları.

- Kıbrıs’taki gelişmeler.

- Asker - hükümet ilişkileri.

- Irak’ın durumu.

- Öcalan’ın 15 Şubat 1999’da Türkiye’ye getirilip yargılanmasının ardından terörün boyutları ve terör örgütünün durumu.

Bu konuların hemen hemen tümüyle asker de, öyle ya da böyle, ilgili olunca gazetecilerin günlük haber ağlarından biri de ister istemez Türk Silahlı Kuvvetleri oldu.

Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Aytaç Yalman, yukarıdaki konuların tümünde, deyim yerindeyse hassastı. Bu konularda gazetecilerle hem görüş alışverişinde bulunmak hem de düşüncelerini aktarmak için temas kurardı. Kimi görüşmelerde, “Az önce şu gazeteci ile, şu işadamı ile konuştum” dediği çok olmuştu.

Dönemin zor konumdaki kişilerinden biri de Genelkurmay 2. Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt idi. Org. Büyükanıt’la birkaç kez gazeteci grubuyla, birkaç kez de baş başa görüştüm. Durumu analiz ederken değişik benzetmeler yapmayı ve küçük anılar aktarmayı severdi.

BÜYÜKANIT’IN İKİ ÖNEMLİ KAYGISI


Görüşmelerden süzdüğüm kadarıyla Org. Büyükanıt’ın iki önemli kaygısı vardı.

1. TSK’nin bütünlüğüne ilişkin en ufak bir şüphenin dahi olmaması.

2. Rejim tartışmalarının yaşanmaması.

Genelkurmay Başkanı Org. Özkök daha kapalı durduğu için Büyükanıt, gazeteciler açısından önemli bir diyalog kapısı idi.

Org. Büyükanıt, askerin artık ülke yönetimine müdahalesinin, daha açık vurgulamak gerekirse darbenin konuşulmayacak bir konu olduğunu, bunların konuşulduğu dönemlerin çok geride kaldığını söylediği bir konuşmasında şöyle bir örnek vermişti:

“Türkiye’de, dünyada her şey değişiyor. Bakın sokağa 50 model araba var mı? Yok. Her şey değişiyor.”


Büyükanıt, “ters giden bir şeyler olduğunda askerin akla gelmesinden” yakınmış, şu anısını anlatmıştı.

“Şili Büyükelçiliği’nin bir yemeğiydi. Gayet zarif, iyi giyimli bir kadın genel gidişten kaygısını dile getirdi. Ürktüğünü söyledi. Sonra da bana bakıp gayet doğal bir hava içinde, ‘Neyse ki asker var’ dedi. Oysa ben daha farklı bir şey bekliyordum. Demokrasi içinde mücadele ederiz, ödün vermeyiz gibi şeyler... Kadının yüzüne baktım, şakayla karışık, ‘Şimdi sana bir çakarım’ dedim... Herkes görevini yapmalı, sıkışınca askerden medet umma dönemi bitmeli...”


‘KAYGILARIMIZI AKTARDIĞIMIZ İLGİLİ ZEMİNLER VAR’

Şunu da eklemeyi ihmal etmedi:

“Bizim de özellikle bizi ilgilendiren konularla ilgili, Türkiye’nin temel değerleriyle ilgili kaygılarımız oluyor. Bunların da söyleneceği yerler var. İlgili zeminler var... Bunun ötesinde başka bir şey düşünmemek lazım.”

Org. Büyükanıt bunları aktarırken ister istemez gazetecilik damarım tuttu. Sormadan edemedim: “Söylediklerinize aynen katılıyorum. Genelkurmay Başkanı da Başbakan’la görüştü. 23 Mayıs 2003’teki görüşmede sözünü ettiğiniz zeminde görüşlerini aktardı. Bu görüşmeden alabildiğimiz bilgiler kadarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nde, Türkiye’nin temellerini oluşturan kimi değerlerin yıpranmakta olduğu endişesi var. Medyada yazılıp çizilenler ortada... Siz de kimi kaygılarımız oluyor dediniz. Anlaşılan ciddi bir iç değerlendirme de söz konusu. Bu konuda ne dersiniz?”

‘EN HASSAS OLDUĞUMUZ ŞEY İÇ BÜTÜNLÜK’

Org. Büyükanıt hafifçe doğruldu, “Hah işte, Sayın Balbay” dedi, “en hassas noktaya geldik. Bizim en ama en hassas olduğumuz şey iç bütünlük. Biz kendi içimizde iç bütünlüğe sahip olmazsak, ülke bütünlüğüne nasıl sahip çıkacağız?.. Yer yer kaygılar değişik şekillerde dile getirilebilir ama bu, kesinlikle farklı düşünceler olduğu anlamına gelmez.”

Resmi ekleyen

#13
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Resmi ekleyen

Org. Şener Eruygur ve Tuğg. Levent Ersöz’le görüşmeler terör ve güvenlik konularında haber ve bilgi alma amaçlıydı

‘Habercilik sınırını aşmadım’

Gazetelerin haber kaynaklarıyla ilişkileri robotsal değildir. İster istemez konu çeşitliliği oluşur. Görüşme bazen görüş alışverişine de dönüşür. Burada belli bir denge ve çizgi çok önemlidir. Bu görüşmeleri yaparken, yerine göre gazete sayfalarına aktarırken hem haber kaynağıyla kurulan diyaloğu bozmamaya özen gösterdim hem de “habercilik” sınırlarının dışına çıkmamaya. Her iki unsuru da olabildiğince dikkatte tuttum. Yazılmamak üzere yapılan kimi görüşmeleri not etmekle yetindim.

Bu notların iddianameye ve iddianamenin eklerine konurken “işlenmiş” olduğunu gördüm. Ham hali gerçekten de gazetecinin günlük çalışma temposu içinde tuttuğu notlar olduğunu göstermeye yetiyor. Eruygur ve Ersöz’le yaptığım görüşmelere iddianamenin ruhu gereği ayrı anlam yüklenmiş. Eruygur ve Ersöz’den terör ve güvenlik konuları ağırlıklı olmak üzere bilgiler alırdım. Onlar da STK’lerin temsilcilerine, medyaya önemli görevler düştüğünü vurgularlardı.

Dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur’la görüşmelerimiz de Cumhuriyet’in yayın anlayışı çerçevesinde geçti. Bir keresinde Org. Eruygur, Cumhuriyet’in haberlerine - yorumlarına gönderme yaparak şu değerlendirmeyi yaptı:

“Cumhuriyet çizgisini koruyor.”


Bu tümce o dönemde çok karşılaştığımız bir saptamaydı. Cumhuriyet’te değişen hiçbir şey yoktu. Temel konulardaki hassasiyetleri devam ediyor, bunlara ilişkin olumsuzluk olduğunda haberleştiriyordu.

Ben de Cumhuriyet’in Ankara Temsilcisi olarak her taraftan farklı yorumlanan asker-hükümet ilişkilerinin fotoğrafını çekebilmek için bu tür diyalogları olabildiğince çoğaltmaya çalışıyordum.

Org. Eruygur, Cumhuriyet’in yanı sıra öteki yayın organlarıyla da temas kurardı. Ara ara bize de bu temaslarıyla ilgili gözlemlerini aktarırdı.

DENGE VE ÇİZGİ

Gazetelerin haber kaynaklarıyla ilişkileri robotsal değildir. İster istemez konu çeşitliliği oluşur. Görüşme bazen görüş alışverişine de dönüşür. Burada belli bir denge ve çizgi çok önemlidir.

Bu görüşmeleri yaparken yerine göre gazete sayfalarına aktarırken hem haber kaynağıyla kurulan diyaloğu bozmamaya özen gösterdim, hem de “habercilik” sınırlarının dışına çıkmamaya..

Her iki unsuru da olabildiğince dikkatte tuttum. Off the record, yani yazılmamak üzere yapılan kimi görüşmeleri not etmekle yetindim. Bunları yazacak olursam haber kaynağından izin istemek ve anlam bütünlüğü içinde kaleme almak gerekeceğinden notların çoğu özensizdi. Özensiz derken zaman zaman yer - ortam tarifleri yaptım ama, bilgileri aklımda kalan şekliyle ve hemen anımsayabileceğim sözlerle not ettim.

Söylenenleri bire bir aktardığım olduğu gibi bazen de görüştüğüm kişilerin söylediği, kullandığı sözcüklerle değil, kendi üslubumla ya da algıladığım biçemiyle not ettim. Bu, yapılan konuşmanın hangi bağlamda olduğunu hatırlamak için kullandığım yöntemdi.

‘BELLEK TASLAĞI’

Siyasilerle, askerlerle, yargı mensuplarıyla, diplomatlarla yaptığım görüşmelerin bazıları sonrası tuttuğum bu notlar için “bellek taslağı” da diyebiliriz.

Org. Eruygur, bir görüşmede İstihbarat Daire Başkanı Tuğgeneral Levent Ersöz’le tanıştırdı. Ersöz’ü Ankara’ya gelmeden önce görev yaptığı Bursa’daki kimi işlemlerinin haber olması nedeniyle gazetelerden tanıyordum. Ersöz, özellikle Uludağ eteklerindeki, jandarma bölgesine giren kaçak yapılaşmalara ve buradaki tarikat binalarına ilişkin operasyonlarıyla haber olmuştu.

Bu görüşmelerde benim üç temel konuda haber ve bilgi alma kaygım vardı:

- Asker - hükümet ilişkilerinde durum ne?

- Terörle mücadele hangi noktada?

- Olası Irak operasyonuyla ilgili Türkiye - ABD görüşmeleri nasıl gidiyor, Türkiye’den neler isteniyor?

Bu üç konuda bilgi alma kaynağım sadece Jandarma Genel Komutanlığı değildi. Gerçekçi bir rakam vermem gerekirse çok değişik kurumlardan 30’u aşkın kaynağım vardı diyebilirim.

ERSÖZ’ÜN KONUŞMAK İSTEDİĞİ KONULAR

Resmi ekleyen

Buna karşılık Ersöz’ün gazetecilerle özellikle şu konularda konuşmak istediği dikkat çekiyordu:

- AKP hükümeti nasıl bir yol izleyecek?

- Medyanın durumu ne?

Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde uzun yıllar medyadaki gelişmeler üzerine ders verdim. Hangi kurum medya üzerine düşüncemi sorduysa görüşlerimi olabildiğince açık biçimde aktardım. Bu bazen genel konferans şeklinde oldu, bazen salon toplantıları biçiminde...

GİZLİCE KAYDA GEÇEN SOHBET

Ersöz de medyadaki genel gidişi, mevcut durumu sorunca düşüncelerimi aktardım. Benimle sohbetinde öteki gazetecilerden farklı olarak Cumhuriyet’in durumunu da sordu. Ben de gazetenin Ankara Temsilcisi olarak durumu, hedeflerimizi anlattım. Üniversitelerde yüzde 50 indirimli satıştan söz edince bunun kışlalarda da olabileceğini söyledi. Ancak bu konudaki sözlerin tümü sözde kaldı, hiçbiri yaşama geçmedi.. Ben de takipçisi olmadım. Zaten öneri benden gelmemişti. Böyle bir sohbet ortamının gizlice kayda geçirilebileceğini hiç düşünmemiştim.

Ersöz’le görüşmelerde bir amacım da o dönem sıcaklığını korumakta olan İstanbul’daki Sinagog, HSBC ve İngiliz Konsolosluğu saldırılarıyla ilgili haber almaktı. O günlerde Türkiye’nin, özellikle İstanbul’un terör - terörist üssü haline gelme kaygısı çok yüksekti.

Org. Eruygur’la görüşmelerde ise öncelikli olarak Milli Güvenlik Kurulu (MGK) zemininde yaşananları merak ediyordum. Bu zeminde gerilimin yer yer yükseldiği, ancak sözel değerlendirmelerin toplantı sonunda açıklanan bildiriye yansımadığı dikkat çekiyordu. Cumhurbaşkanı Sezer’in bu konuda ciddi bir özen içinde olduğu anlaşılıyordu.

‘NE YAPABİLİRİZ?’

Şunu bir ölçüde vurgulamadan geçemeyeceğim. Eruygur’un kaygıları daha çok anayasal sınırlar içinde “ne yapılabilir” sorusuna yanıt aramak olduğundan, yazılabilecek haber niteliğindeki bilgiler çok fazla değildi. Ankara gazeteciliğinin en az yarısı bu tür diyalog ortamlarından oluşur.

Eruygur, AKP iktidarının uygulamalarından çok rahatsız olan kişilerden biriydi. Bunu hem yeri geldiğinde yaptığı konuşmalarda hissettiriyordu hem de gazetecilerle yaptığı görüşmelerde. Benim de bulunduğum bu ortamlarda bazen 2, 3 hatta 4 - 5 gazeteci olurdu. Onların adını açıklamamak hele cadı kazanı kaynatıldığı bu dönemde gazetecinin en temel etik sorumluluğu ve mesleki haklarından biridir.

Notlarım iddianamede ‘işlenmiş’

NEDEN NOT TUTTUM?

Bir gazeteciye bu soruyu sormak, bir yargıca neden yasa kitapları bulunduruyorsun diye sormaya benzer. Nasıl ki bir yargıç vereceği kararlarda yasa metinlerine dayanmak zorunda ise bir gazeteci de bir dönemi yazacağı, yorumlayacağı zaman aldığı notlara ve ulaşabildiği bilgilere dayanmak zorundadır. Ama yineliyorum, bu ham notlara dayalı olarak bir şeyler yazacak olsaydım, elbet tüm bilgileri, yeniden gözden geçirirdim.

NEDEN BU NOTLARI SİLDİM?

Artık “teknik takip” diye bir gerçek var. Bunu yaşayarak gördük. O nedenle şimdi vereceğim bilgileri bu işi çok iyi bilen yetkililerin, uzmanların da okuyacağını dikkate alarak aktarıyorum.

2006 yılıydı... Bilgi-İşlem Merkezi’nden sorumlu arkadaşlar şunu söylediler:

- Yeni bir bilgisayar programına geçiyoruz. Mevcut programı, bilgisayar sistemini yeniliyoruz. Eskisini tümüyle iptal edeceğiz. Günlük yazılarınızı arşive koyuyoruz. Ayrıca eski program içinde olup yenisine aktarmak istediğiniz dosyalar var mı?

Bir an düşündüm, “Yok” dedim. Yıl 2006 idi. 2007’ye giriyorduk. Artık yeni gündem konuları vardı. Kitap yazma konusunda yeni program yapmıştım. Bir ölçüde kitap konularını değiştirmiştim. Eğer Türkiye’nin 2000’li yıllarını ayrıca yazmam gerekirse gazeteye giren haber ve yazılarımdan, öteki yazılardan yola çıkarak bunu yapabilirdim.

O program tümüyle iptal edildi. Yeni bir bilgisayar programına geçtik.

Bu notların delil niteliği taşıyıp taşımayacağına elbette yargı karar verecek. Sorgu sırasında notların nasıl bir doğallıkla silindiğini aktardığımda şu karşılık verildi: “Siz silmiş olabilirsiniz ama, değişik kurtarma pogramlarıyla geri getirilebiliyor.”

AYRI ANLAM YÜKLENMİŞ

Bu notların iddianameye ve iddianamenin eklerine konurken “işlenmiş” olduğunu gördüm. Ham hali gerçekten de gazetecinin günlük çalışma temposu içinde tuttuğu notlar olduğunu göstermeye yetiyor.

Eruygur ve Ersöz’le yaptığım görüşmelere iddianamenin ruhu gereği ayrı anlam yüklenmiş.

Eruygur ve Ersöz’den terör ve güvenlik konuları ağırlıklı olmak üzere bilgiler alırdım. Görüşmeler sırasında onlar da Türkiye’nin sorunlarını dile getirirler; siyasetçilere, sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerine, medyaya önemli görevler düştüğünü vurgularlardı.

Kimi haber kaynaklarından da “çok ileri”, hatta “hayal ürünü” diyebileceğim, maksadı çok aştığını düşündüğüm kulis bilgileri alırdım. Bunları yine ham olarak not etmekle yetindim. Kesin doğrulatabildiğim somut bilgileri, zaten o günlerin akışı içinde haberleştirdim ya da yorumlarımda yer verdim.

Kimi haber kaynaklarımın off the record olarak verdikleri bilgileri sonradan kullanmayı düşünseydim, mutlaka yeniden konuşur, son şeklini verir, ondan sonra değerlendirirdim.

ÖDÜLLÜK NOTLAR


Şu noktanın da altını çizmeden geçemeyeceğim.

Eğer ben bu notları, ayrı bir iş edinip işleseydim, altını üstünü doldursaydım, muhataplarıyla yeniden konuşup izin verdikleri ölçüde kaleme alsaydım ve yeni bilgilerle bir yazı dizisi haline getirseydim ödül alırdım.

Bir gazetecinin ödüllük notları - arşivi bugün bambaşka bir biçimde kamuoyu önünde.

Resmi ekleyen

#14
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Resmi ekleyen

Şenkal Atasagun’un gazetecilerle buluşmasında Öcalan, eve dönüş yasası ve İstanbul’daki terör olayları konuşuldu

‘MİT’olojik görüşmeler

Dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, Başbakan Ecevit,

“Öcalan Türkiye’de” açıklamasını yaparken hemen yanında oturdu. O tarihten itibaren meydana gelen gelişmeler MİT’i belli başlı ulusal gazetelerin temsilci ve yazarlarıyla diyalog halinde olmaya itti.


15 Şubat 1999’da terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesinde önemli paya sahip devlet kurumlarının başında Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) geliyordu.

Dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, Başbakan Ecevit “Öcalan Türkiye’de” açıklamasını yaparken hemen yanında oturuyordu. Atasagun, sonradan gazetecilere bu konuda şunu söyleyecekti: “Teşkilatımızın operasyonda büyük payı vardı. Bunun simgesel bir göstergesi olarak benim açıklama sırasında orada bulunmamı Sayın Ecevit de uygun gördü.”

O tarihten itibaren meydana gelen gelişmeler MİT’i belli başlı ulusal gazetelerin temsilci ve yazarlarıyla diyalog halinde olmaya itti.

MİT’İN MEDYA AÇILIMI

MİT Müsteşarı Atasagun, 1999 - 2005 arasında 4-5 kez gazetecilerle gruplar halinde buluştu. Bu buluşmaların belli başlı nedenleri şunlardı:

1. Öcalan’ın yakalanmasından sonra iç barışın nasıl sağlanacağı sorusuna verilen yanıtlardan biri “Öcalan’ın idam edilmemesi” idi. Ancak bu süreçte medyanın oynayacağı rol önemliydi. Bilgilendirmek gerekiyordu.

2. Terörün tümüyle sıfırlanması için kamuoyunda eve dönüş yasası diye bilinen düzenlemeleri topluma anlatma biçimi önemliydi. Bunun da yine medya aracılığıyla “çok yapıcı” aktarılması gerekiyordu.

3. Kasım 2003’te İstanbul’da meydana gelen sinagog, HSBC ve İngiliz Konsolosluğu patlamalarının ardından Türkiye’nin, daha çok İstanbul’un deyim yerindeyse “terör üssü” olma tehlikesi gündemdeydi.

Medyanın hem çok sağduyulu yayın yapması hem de terör örgütü propagandası yapma noktasına düşmemesi gerekiyordu.

Yukarıdaki üç temel başlık Atasagun ve yardımcılarının medya temsilcileri ile geçmiş dönemde olmayan biçimde buluşmasını beraberinde getirdi.

MİT’İN İKİ İSTEMİ

Bir kez daha altını çizmek gerekirse, bu görüşmeler sırasında verilen bilgilerin tümü için iki istem vardı.

1. Önemli bir bölümü off the record idi.

2. Yazılabileceklerle ilgili olarak da kaynak belirtilmemesi, en ileri anlatımla “güvenilir kaynaklardan edinilen bilgiye göre” ibaresinin kullanılması isteniyordu.

Biz Cumhuriyet olarak genellikle Hürriyet, Milliyet, Sabah ekibinin hemen sonrasında çağrılıyorduk.

Yukarıda aktardığım gibi görüşmeler yazılmamak üzereydi ama, iddianamede yer aldığı için en azından duruma açıklık getirmek kaçınılmaz hale geldi.

Atasagun ve yardımcıları terörle mücadelede sadece güvenlik güçleriyle yapılabileceklerin yapıldığını, gerekirse bu tür yöntemlerin yine devam edeceğini, ancak bunun yanında başka önlemlerin de şart olduğunu düşünüyorlardı. Bu çok hassas bir durumdu. İyi anlatılması gerekiyordu. Ülkenin yeniden terörle karşı karşıya kalmaması için medyanın da üzerine düşeni yapması gerekiyordu.

Resmi ekleyen


‘Çekiçle sinek ezilmez’

Sözünü ettiğim görüşmelerde ana konunun ne olduğu ilk 10-15 dakikada belli olurdu. Bunların tümü yukarıda aktardığım üç şıktan biri oluyordu... Bunun yanında Atasagun’un bir hedefi daha vardı:

“MİT’in imajını, toplumda algılanışını daha olumlu hale getimek.”


İlk 1990’da başlayan bu açılım Atasagun’la bir doz daha genişledi. Atasagun geçmişte bazı yanlış anlamaların, hatalı davranışların olabileceğini, ancak gelinen noktada MİT’in kendisini daha net anlatabilecek hale geldiğini düşünüyordu.

Ana konu terörle ilgili yapılabilecekler konusunda “güvenlik güçlerinin mücadelesinden” sonraki şıklar, deyim yerindeyse, çok da net değildi. MİT yetkilileri, bu konuda üretilen önerilerin “sahibi” olmak gibi bir algıdan da uzak durmak istiyorlardı. Bir görüşmede konuların, atılabilecek adımların etrafında dolaşılırken Atasagun’un bir yardımcısı durumu şöyle özetledi:

“Çekiçle sinek ezilmez.”

Bu değerlendirmenin devamının ne olduğu sorumuz yukarıda aktardığım nedenlerle havada kaldı. Ancak “Terör örgütlerine eleman sağlayan ortam nedir” sorusunu açmadan geçmediler.

MAGAZİNLEŞME RAHATSIZLIĞI

MİT yöneticilerine göre “terörist yetiştiren” etmenlerin başında şunlar geliyordu:

1. Ekonomik bozukluk ve gelir dağılımındaki dengesizlik.

2. Gecekondu semtlerinin özel durumu. Birinci şıkkın bu bölgelere yansıması.

3. Televizyon programlarındaki olağanüstü magazinleşme.

Atasagun, üçüncü şıkkın üzerinde çok durdu. Bu konuda bizim eteğimizde taş yoktu. Bunun bilincinde olduğunu söyledi, ancak medya temsilcileriyle bir araya gelme nedenlerinin başında bunun geldiğini söyledi. Sanırım Atasagun bu konuyu ilgili medya temsilcileriyle daha ayrıntılı konuştu. Bu konuşmalardan biri yazılmamak üzere olduğu halde gazetelerde şöyle yer almıştı:

“O programları izlesem ben de komünist olurdum.”

Atasagun off the record olduğu halde bu görüşmenin yazılmasından yakındı, amaçlarını şöyle özetledi:

“Medyaya yakın olmak, ama medyada yer almamak.”

Görüşmeler genellikle ucu belli bir saate kadar açık akşam yemeği biçiminde olduğu için ister istemez gündemdeki başka konulara da giriliyordu.

ATASAGUN’UN DİYALOG ÖNERİSİ

Bu konulara girilirken “off the record”un altı bir kez daha çiziliyordu. Bunlar şu başlıklar altında sıralanabilir:

- Asker - hükümet ilişkileri.

- Irak’a ABD’nin olası müdahalesi ve sonrası.

- Kıbrıs’taki gelişmeler.

- Hükümetin uygulamaları.

Atasagun, genel bir gerilim olduğunu bize de hissettiriyordu. Askerlerle hükümet arasında dikkati çeken gerilim konularının ise “giderilemez” olmadığı görüşündeydi. Medyada yer alan haberlerin ise gerilimi yansıtmasının yanı sıra özellikle ordunun içinde dışarıda fazla hissedilemeyecek etkiler yarattığı görüşündeydi. Bu görüşünü benim kaleme aldığım “Genç Subaylar Tedirgin” manşetiyle ilgili olarak da dile getirdi. Genelkurmay Karargâhı dışından gelen kimi haberlerden kendisinin de bilgisi olduğunu anlattıktan sonra şunu önerdi:

“Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, bu konularda diyaloğa açık bir kişi. İsterseniz ben de devrede olabilirim.”

Bir gazeteci olarak bu tür, her diyalog kapısı kabulümdü ama, Atasagun’un önerisinin arkası gelmedi.

CUMHURİYET’İN ETKİSİ

Atasagun’a göre Cumhuriyet’in, tirajıyla ters orantılı bir etkisi vardı. O nedenle Cumhuriyet’te çıkan bir haberin etkisi, öteki gazetelerden çok farklı oluyordu. Bunu ben de yaşayarak görüyordum. Bizim için haberin doğruluğunun elbette çok önemi vardı. Ancak “demek ki Cumhuriyet olayı böyle görüyor” saptamasının yapılması da doğal olarak bizim dışımızdaydı. Bazen Hürriyet’te ya da Milliyet’te çıkan bir haber bizde yer almazdı.

Gazetecilik deyimiyle haberi “atlamış” olurduk. Ne var ki Ankara kulislerinde bu durum şöyle karşılanırdı: “Cumhuriyet bu haberi vermek istemedi.. Anlaşılan işine gelmedi...”

Böyle bir yorumla karşılaşınca öyle olmadığını, haberi atladığımızı söylerdim ama, çoğunlukla yerleşmiş olan önyargıyı aşamazdım. Bunun tam tersi de yaşanıyordu. Verdiğim özel haberin “özel amaçlı” olduğu yorumu yapılıyordu.

Resmi ekleyen

MİT yöneticileri gazetecilerle yaptığı görüşmelerde ‘terörist yetiştiren’ etmenlerin başında ekonomik bozukluk ve gelir dağılımındaki dengesizliğin olduğuna dikkat çekmişti.


Resmi ekleyen

#15
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Resmi ekleyen


Resmi ekleyen

Ankara’da metrekareye dört arayış düşer

3 Kasım 2002 seçimlerinde Meclis’e 2 partinin girmesi ve verilen oyların yüzde 45’inin parlamentoda temsil edilememesi, yeni bir arayış dalgasını beraberinde getirdi. Eski-meyen siyasetçilerle, uzun yıllar siyaseti yakından izleyip sahaya inmeyen kişiler sık sık buluşup “çare aramaya” başladılar. Bu arayıştakiler “platform” adının yanı sıra “grup” ve “topluluk” adlarını da kullandılar. Kamuoyunda esrarengiz ya da gizli bir toplantıymış gibi tartışılan Kent Otel toplantılarına da 4-5 gazeteci, 8-10 siyasetçi, 4-5 akademisyen, 10-15 bürokrat-yargı mensubu, 2-3 emekli asker, 2-3 belediye başkanı olmak üzere 30-50 arası kişi katılırdı. Devletin resmi koruma görevlileri, yani polisler de otele gelirdi. Eğer bu toplantılar gizli ya da yasadışı kabul edilecekse polislerin konumu nasıl açıklanabilir?

Başlık benim sık kullandığım sözlerden biridir ve Ankara gerçeğidir. Hani bir söz vardır:

Her sabah dünya yeniden kurulur, her sabah taze bir başlangıçtır.

Bu söz başkentteki siyasete uyarlanırsa şöyle denebilir:

Her sabah siyaset yeniden şekillenir, her sabah taze bir hareketin başlangıcıdır.

Bu anlamda Ankara’nın son 25 yılı şöyle özetlenebilir:

• 80’li yıllar sağda ve solda birleşme arayışlarıyla sürdü.

• 90’lı yıllarda sol şekillendi ve kemikleşti. CHP - DSP ayrımı netleşti. Sağda ise birleşme arayışları sürdü. ANAP ve DYP birbirlerine vura vura çöktü. Ama her iki siyasi kanatta da arayışlar sürdü.

• 2000’li yıllarda mevcut siyasi partilere yeni bir iktidar seçeneği eklenebilir mi arayışları bölük bölük devam etti.

Genel durumun özeti buydu.

Ben bir gazeteci olarak, bir fikir gazetesinin yöneticisi olarak bu sürecin tam göbeğinde idim.

CHP’nin 1999 seçimlerinde barajın altında kalmasının ardından arayışlar daha da yoğunlaştı ve çatallaştı.

Arayışların genellikle “platform” diye biten adları vardı. “Anadolu Platformu”, “Sosyal Demokrasi Platformu” gibi.

İşte bu yoğunluğa bakıp o günlerde şu yorumu yapmıştım: “Bu gidişle Ankara’da metrekareye dört arayış düşecek. Ama sonuca bakılırsa bunlar daha çok arayış arayışları.”

Gerçekten de öyleydi. Arayışlar, tıpkı bozkırda bir süre akıp kuraklaşan, toprakta kaybolup giden cılız derelere benziyordu. Böylesi arayışların içinde yer almış kişilerin bana kırılacağını düşünmüyorum. Çünkü ben bu düşüncelerimi hem yazdım hem de yeri geldiğinde, ortamı olduğunda yüzlerine söyledim. 80’li 90’lı yıllardakiler bir yana.. 2000’lere gelirsek...

‘ÇARE ARAYIŞI’

3 Kasım 2002 seçimlerinde Meclis’e 2 partinin girmesi ve verilen oyların yüzde 45’inin parlamentoda temsil edilememesi, yeni bir arayış dalgasını beraberinde getirdi.

Merkez sağ çökmüştü...

MHP parlamento dışında kalmıştı...

DSP yüzde 22’den yüzde 1’e düş-müştü...

Parlamento dışında kalan bu zeminlerden yeni bir parti ya da partiler çıkarılabilir miydi?

Eski-meyen siyasetçilerle, uzun yıllar siyaseti yakından izleyip sahaya inmeyen kişiler sık sık buluşup “çare aramaya” başladılar.

Bu arayıştakiler “platform” adının yanı sıra “grup” ve “topluluk” adlarını da kullandılar.

Gruplar toplantı yeri olarak genellikle otel salonlarını kullanıyorlardı. 4 - 5 yıldızlı otelin çok amaçlı salonlarından biri tutuluyor, saatlerce konuşuluyordu. Yer otel olunca, lobisi de bu toplantıya gelenlerin şoförleri ve korumaları ile doluyordu.

‘TOPLANTILARA GAZETECİ KİMLİĞİMLE KATILDIM’

Toplantıların bazılarına ben de gazeteci kimliğimle katıldım. Bu ortamlar hem yeni insanlar tanımak hem de sürmekte olan siyasi arayışların içini dışını öğrenme bakımından bizler için önemliydi.

Şunu da vurgulamadan geçemeyeceğim. Katıldığım toplantılarda benim dışımda en az 2-3 gazeteci daha olurdu. Onların da temel kaygısının benimkinden farklı olmadığını görüyordum.

Benim gördüğüm kadarıyla kamuoyunda esrarengiz bir havaya büründürülerek tartışılan toplantıların genel içeriği böyleydi.

Kimi toplantılar da siyasi bir parti kurma ya da benzeri hedeften çok, “ne yapmalı” sorusuna yanıt vermek üzere yapılırdı.

Zaman zaman misafir konuşmacılar katılır; konuşmacı, uzmanı olduğu konu çerçevesinde görüşlerini ortaya koyar ve konu tartışılırdı. Ankara’daki bu bir araya gelmeler İstanbul’un Taksim Toplantıları’na benzetilebilir. Taksim Toplantıları’na hiç katılmadım ama, katılanların anlattığı kadarıyla böyleydi...

‘DEVLETİN POLİSLERİ ‘GİZLİ TOPLANTI’LARDA!

Kamuoyunda esrarengiz ya da gizli bir toplantıymış gibi tartışılan Kent Otel toplantılarının da ruhu buydu. 4-5 gazeteci, 8-10 siyasetçi, 4-5 akademisyen, 10-15 bürokrat-yargı mensubu, 2-3 emekli asker, 2-3 belediye başkanı olmak üzere 30-50 arası kişi katılırdı. Katılımcıların görevi-konumu gereği koruması olanlar da vardı.

Devletin resmi koruma görevlileri, yani polisler de otele gelir; ya lobide oturur ya da toplantılara katılanlarla aynı donanımdaki yan bir salonda yemeğini yerdi.

Eğer bu toplantılar gizli ya da yasadışı kabul edilecekse polislerin konumu nasıl açıklanabilir?

Toplantılarda siyasi gelişmeler konuşulduktan sonra çoğunlukla şu görüş öne çıkardı:

Başta CHP olmak üzere mevcut partiler güçlenmeli ve daha geniş bir açılım sağlamalı, herkesi kucaklamalı.

SİYASİ PARTİLER MEZARLIĞI

Gazeteci olarak bir ya da iki kez katıldığım kimi arayış toplantılarında ise yeni bir siyasi parti kurma fikri çok tartışılırdı.

Hemen herkesin gözü, doldurulmadığını düşündükleri merkezdeydi.

Yeni bir merkez partisi...

Bir kez katıldığım Patalya Oteli toplantısında da bu yönde toplumun bir beklentisinin olup olmadığı konuşulmuştu.

“Sayın Balbay sizin görüşünüz nedir” diye sorduklarında, “Ben düşüncelerimi köşe yazılarımda da dile getiriyorum, değişiklik yok” diye başlar, şöyle devam ederdim:

“Türkiye’deki en büyük mezarlık siyasi partiler mezarlığıdır. Toplumda yeni bir siyasi parti arayışı olmadığı sürece ya da güçlü bir siyasi seçenek olarak ortaya çıkılmadığı sürece bütün parti kurma düşünceleri ölü doğar. Bir süre yaşasa bile büyüme umudu vermediği için büyüyemez.”

Yazı aramızda başlangıçta bana kızarlardı. Bir süre sonra hak verirlerdi.

‘BALBAY SİYASETE GİRSEN BU İŞLERİ TOPARLARSIN’

Gelinen noktada birbirine benzer bu toplantılarda konuşulanları olabildiğince açık biçimde aktarmam gerekiyor...

Gazeteciliğe 1980’de İzmir’de başladım. 1989’da Ankara’ya haber müdürü olarak geldim. 1992’de İstanbul’a haber merkezi müdürü olarak geçtim. 1993’te Ankara’ya temsilci olarak geldim. Aynı yıl köşe yazılarına başladım. Halen ulusal ölçekli gazeteler içinde en eski Ankara temsilcisi benim. Mesleğimizden siyasete geçenler de olduğu için kimi ortamlarda yarı şaka yarı ciddi bana seslenirlerdi:

- Balbay sen çıksan.. Girsen siyasete vallahi başarılı olursun... Düşünmüyor musun?

Bu ve benzeri önerilere, seslenişlere yanıtım şu olurdu:

“Hayır, ben gazetecilikten başka bir şey düşünmüyorum. Bence siyaset çok önemli bir kurum. Ülkenin düzlüğe çıkması için birinci işlev siyasetin. Ama bu ülkenin gazetecilere de gereksinimi var.”

Bazen İlhan Abi de şaka yollu takılırdı:

“Balbay siyasete girsen bu işi toparlarsın...”

Ben de yine şakaya vurup yanıtlardım:

“Abi galiba niyetiniz benden kurtulmak. Ama kurtulamazsınız. Benim gazetecilikten başka bir niyetim, hedefim yok. Daha bu meslekte yapacağım çok şey var.”


Resmi ekleyen

#16
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Resmi ekleyen


AKP hükümetinin çağdışı icraatları Köşk, Türk Silahlı Kuvvetleri, YÖK ve rektörlerin sık sık tepkisini çekti

Eğitimde gerilim 5 başlıydı

İktidara gelen AKP’nin ana gündem konularından biri eğitimdi. AKP’nin hedefleri şöyleydi: YÖK yönetimini ve yapısını değiştirmek. Üniversite rektörlerinin ve üst yönetiminin tümünü yenilemek. Üniversiteye giriş sınavında katsayıyı kaldırıp imam hatip lisesi mezunlarının tüm fakültelere girebilmesini sağlamak. Kılık kıyafet yönetmeliğini değiştirip üniversiteye türbanla girişin önünü açmak. AKP temel bir yasa değişikliğiyle bunların tümünün “çözülebileceğini” düşünüyordu. Bu girişim Ankara’nın tüm katlarında gerilim üretti.

Ekonominin krizde, uluslararası ilişkilerin çıkmazda olduğu bir dönemde iktidara gelen AKP’nin ana gündem konularından biri şuydu: Eğitim.

AKP kadroları eğitimin önemini kavramış, bu alanda atılacak adımların, geleceği kazanmak için en önemli hamle olduğunu görmüştü.

AKP, toplumun büyük kesiminin “evet sorun var” dediği konu ve kurumlara şöyle yaklaştı:

“Madem ki herkes sorun olduğunu kabul ediyor. O zaman çözelim.”

Nasıl çözelim?

“Uzlaşmayla...”

İlk bakışta güzel bir çözüm zemini. Ancak AKP’nin “uzlaşma” derken en çok şu noktaya kadar geldiği görüldü:

Tarafların istediği değişiklikler yasaya konur, Meclis son şeklini verir, böylece uzlaşma sağlanmış olur.

Eğitimle ilgili konularda da denenen bu “uzlaşma” ne yazık ki sonuç vermedi.

AKP’NİN HEDEFLERİ

2003 yılını pek çok yönüyle işledik ama YÖK Yasası’nda yapılmak istenen değişikliklerin en az öteki temel konular kadar gerilim yarattığını vurgulamadan geçemeyeceğim.

AKP’nin hedefleri şöyleydi:

• YÖK yönetimini ve yapısını değiştirmek.

• Üniversite rektörlerinin ve üst yönetiminin tümünü yenilemek.

• Üniversiteye giriş sınavında katsayıyı kaldırıp imam hatip lisesi mezunlarının tüm fakültelere girebilmesini sağlamak.

• Kılık kıyafet yönetmeliğini değiştirip üniversiteye türbanla girişin önünü açmak.

AKP temel bir yasa değişikliğiyle bunların tümünün “çözülebileceğini” düşünüyordu.

Bu girişim Ankara’nın tüm katlarında gerilim üretti.

En tepeden başlayalım...

SEZER’DEN ÜNİVERSİTELERE ÖZEL ÖNEM

Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, üniversitelere özel bir önem veriyordu, öyle ki; yasal haklarını en geniş biçimde burada kullandı desek abartmış olmayız.

Sezer, rektör atamalarında son sözü söyleyen makamdaydı. Üniversiteler 6 aday seçip YÖK’e gönderiyor, YÖK bunu 3’e indirip Köşk’e gönderiyor. Köşk 3 kişiden birini rektör olarak atıyor. Seçim, cumhurbaşkanının. Birinci sıradakini de atayabilir üçüncü sıradakini de...

Sezer, siyasetten gelen bir cumhurbaşkanı değildi. Bu anlamda eteğinde taş yoktu. Tek kriteri şu oldu:

Üniversitede laik, demokratik, çağdaş eğitime öncelik verecek, Atatürk devrimlerini özümsemiş kişileri rektör olarak atamak.

Burada, ilk 3’e girip hatta ilk sırada olup atanmayanlarla ilgili olumsuz bir düşünce yerleştirmek amacında değilim. Ancak Sezer, kendi ölçütleri doğrultusunda böyle bir yöntem benimsedi.

Sezer, atanmasında titiz davrandığı, hatta oy sayısı nedeniyle risk alarak tercih ettiği rektörlerin görev başında yaptıklarını da dikkatle izledi. Temaslarını hiç eksik etmedi.

Sezer, benzer kriterleri YÖK üyelerinin seçiminde de korudu.

Hal böyle olunca YÖK Yasası’ndaki değişiklikler konusunda da gücü ve yetkileri doğrultusunda hep devrede oldu.

MUMCU’NUN DENGE ARAYIŞI

Hükümetin hedeflerini girişte aktardık. Yasaya geçirmek için her türlü çabayı gösterdi. İlk aşamada vitrinde dönemin Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu vardı.

Mumcu ANAP kökenliydi. Çıkacak YÖK Yasası’nın hem AKP’yi hem de YÖK’ü ve rektörleri tatmin etmesi için çaba harcadı.

Bu, tek sözcükle olanaksızdı. Ancak Mumcu yine de çabalarını sürdürdü. Kasım 2002’de göreve geldikten kısa bir süre sonra Üniversitelerarası Kurul’a katıldı ve şu sözü verdi:

“Yasada sizin evet demediğiniz tek madde olmayacak.”

Söz güzeldi ama, tutması zordu.

Öyle oldu.

Mumcu kısa bir süre sonra, şu anlama gelen bir açıklama yaptı:

“Rektörlerle mutabakat halinde hazırlanan yasa metni Meclis’te değişebilir.”

Tablo, Mumcu’nun denge arayışları içinde bir sonuca gidemeyeceğini ortaya koyuyordu.

DAHA ‘KARARLI’ BAKAN ÇELİK

Daha “kararlı” bir Milli Eğitim Bakanı gerekiyordu.

Bulundu...

Erdoğan’ın Başbakanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte Milli Eğitim Bakanlığı’na Hüseyin Çelik getirildi.

Çelik’in bakışı şöyle özetlenebilir:


Madem ki bu bakanlığın adı Milli Eğitim, o zaman eğitimin tüm aşamaları bu bakanlığın tasarrufu altındadır!

Çelik, temelde bu mantıkla yasa değişikliği çalışmaları başlattı.

Resmi ekleyen

AKP’nin eski Milli Eğitim bakanları Erkan Mumcu ve Hüseyin Çelik.


REKTÖRLER AKP’NİN YÖK YASASI’NA KARŞI

Dönemin YÖK Başkanı Prof. Kemal Gürüz hükümetin planladığı değişikliklere karşı çıkıyordu. Bunu yüksek sesle dile getirmekten de çekinmiyordu.

Arşivler Gürüz’ün bu konudaki demeçleriyle doludur.

Üniversite rektörleri ise şöyle bir zıt durumla karşı karşıya idi:

YÖK’ün yetkilerini gereğinden fazla buluyorlardı. Üniversitelerin akademik, idari ve mali özerkliğe sahip olmasını istiyorlardı.

Ancak hazırlanan yasa, mevcut durumdan daha geriye gidiş anlamına geliyordu.

Bir başka deyimle rektörler değiştirilmesini istedikleri, sadece koordinasyon görevini üstlenmesinden yana oldukları YÖK’e sahip çıkmak durumundaydı. Çünkü AKP’nin hazırladığı YÖK Yasası mevcut akademik, mali, idari hakları da ortadan kaldırıyordu.

İş başa düşmüştü...

YÖK yönetiminin sürdürdüğü çabanın yanı sıra rektörler de Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) aracılığıyla devreye girdi. Rektörler devletin tüm katlarını ve medyayı defalarca dolaşıp “bilgilendirme” mücadelesine giriştiler.

Cumhuriyet’e gelen rektörler heyetiyle yukarıdaki zıtlaşmayı paylaştım. Durum bir başka yanıyla kara mizahtı.


Resmi ekleyen
Rektörler mevcut akademik, mali, idari haklarını geriye götüren AKP’nin YÖK Yasası’na karşı mücadele ettiler.

TSK: EĞİTİMİN BİRLİĞİ - LAİKLİK SİYASET DIŞIDIR


Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bünyesindeki Eğitim ve Doktrin Komutanlığı’na (EDOK) bir gezi düzenlendi.

EDOK’un hazırladığı projeler, uygulamalar, gazete ve televizyonların Ankara temsilcilerine ve savunma muhabirlerine aktarıldı. EDOK’ta, askerlerin eğitiminin sadece okulda değil meslek boyunca devam ettiği anlatıldı. Öyle ki, görev süresi bitiminde emeklilik dönemi için bile “eğitim programı” hazırlanmış.

Bu programın gerekçesini şöyle açıklamışlardı:


“Personelimiz emekliliğe daha görevde iken hazırlanmalı ki, yaşamının kalan dilimine uyumu sağlıklı olsun.”


Toplantı bitiminde gazetecilerin çoğu birbiriyle şu görüşü paylaşmıştı:

“TSK eğitimin önemini kavramış ve çözmüş.”

TSK kendi içindeki eğitim sorununun yanında dışındaki gelişmelerle de ilgilenmeyi sorumluluk kapsamı içinde gördü.

Bunu da “laiklik temelinde” değerlendirdi. Bu tartışmanın ayrıntısına girersek, çıkamayız. Sadece konumuz bağlamında değerlendirme yapmak gerekirse; AKP hükümetinin YÖK ve imam hatiplerle ilgili yasa çalışmaları için açıklama yapmak durumunda kaldılar.

Resmi ekleyen

#17
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Resmi ekleyen

AKP hükümeti iktidara gelir gelmez imam hatiplerin önünü açan katsayı değişikliğini yapmak istedi


YÖK geriliminin kilometre taşları

Durumun taraflarıyla ilgili genel görünümü dün aktardık. Şimdi tarihe not düşmek bağlamında 2003 - 2004 döneminde eğitim çerçevesinde yaşanan tartışmaları Cumhuriyet arşivinin ışığında özetleyelim.

AKP hükümeti, iktidara gelir gelmez yaptığı ilk denemenin ardından önce Ekim 2003’te, sonra da Mayıs 2004’te YÖK Yasası’nda değişiklik yaparak imam hatip liselerinin üniversitelerdeki tüm bölümlere girebilmelerini sağlayabilmek için katsayı uygulamasını değiştirmek istedi. Türkiye’deki akademik çevrelerin tepkisini çeken yasa değişikliği girişimlerine Genelkurmay Başkanlığı’ndan da sert açıklamalar yapıldı. AKP hükümeti, iktidara geldikten 11 ay sonra imam hatiplilerin önünü açan, tek maddeden oluşan ve katsayı uygulamasının kaldırılmasını öngören YÖK Yasası değişikliğini gündeme getirdi. Üniversitelerarası Kurul (ÜAK), YÖK ve üniversitelerden gelen tepkiler nedeniyle geri adım atmak zorunda kalan AKP’nin ilk YÖK Yasası krizi şöyle gelişti:

9 Ekim 2003 tarihinde ÜAK yaptığı toplantının ardından yasanın TBMM’ye gönderilmeden geri çekilmesi yönünde bir açıklama yaptı. Dönemin ÜAK Başkanı Prof. Dr. Ayhan Alkış, “Mevcut düzenleme imam hatip liselerine ayrıcalık ve üstünlük sağlayarak milli eğitim sistemimizi çağdışı bir eğitim sistemine dönüştürecektir” dedi. Tüm gelişmiş ülkelerde üniversitelerin öğrenci seçme kriterlerinin belirlenmesinde tek söz sahibi olmasının, üniversite özerkliğinin en önemli özelliği olduğunu dile getiren Alkış, “Bu gerçeğin bilinmesine karşın anayasamızın 130 ve 131. maddeleri ile Yükseköğretim Kurulu’na verilen anayasal hakkın, üniversitelerden alınarak MEB’e devredilmesi girişimi ile üniversite özerkliği ihlal edilmiş olacaktır” diye konuştu.

BAŞBUĞ’DAN SERT TEPKİ

13 Ekim 2003’te dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, imam hatiplilerin önünü açan düzenlemeye tepki gösterdi. Genelkurmay Başkanlığı Karargâhı İnönü Salonu’nda yapılan bilgilendirme toplantısının ikinci bölümünde, Orgeneral İlker Başbuğ, gazetecilerin sorularını yanıtladı. TBMM’ye sunulan yükseköğretime giriş sisteminde tüm liseleri eşitleyen yasa tasarısının anımsatılması üzerine Başbuğ, ulusal güvenlikle ilgili yaşamsal konularla karşı karşıya bulunan bir süreçte toplum içinde gerginlik yaratacak girişimlerin ülke çıkarlarına uygun olmadığını düşündüklerini söyledi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın din hizmetleri için yıllık tahmini kadro ihtiyacının 5 bin 500 olduğunu belirten Başbuğ, imam hatip liselerinin 25 bin olan yıllık mezun sayısının neden arttırılmak istendiğini anlamakta güçlük çektiklerini ifade etti. Türkiye’nin eğitim sisteminin, YÖK de dahil olmak üzere iyileştirmeye ihtiyacı olduğuna inandıklarını ifade eden Orgeneral Başbuğ, bütün ülkeyi ilgilendiren bu tür çalışmaların ilgili kurumlarla karşılıklı uzlaşı içinde yapılmasının önemine dikkat çekti.

‘CİDDİ ENDİŞELERİMİZ VAR’

Başbuğ, tasarıyı parlamentoya gönderen hükümeti şu sözlerle eleştirdi: “Ancak hazırlanan kanun tasarısının TBMM’ye sevk edilmiş olması, uzlaşı ümitlerinin azalmasına neden oldu. Kanun tasarısının anayasanın ilgili maddelerine uyumlu olduğu konusunda ciddi endişelerimiz vardır. Eğitim sisteminin temel sorunları varken beklentimiz, öncelikle temel sorunların bütün olarak ele alınıp çözümlenmesidir. Amaçları açık şekilde topluma anlatılmayan konuların neden öne çıkarıldığını anlamakta güçlük çekiyoruz.”

Başbuğ, milli eğitimin sorunlarına çözüm bulunurken Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 32. maddesine ve Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun 4. maddesine uyumlu çözümler üretilmesinin önemine vurgu yaparak şunları söyledi: “Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 32. maddesinin gerekçelerini, komisyon raporlarını incelerseniz, 32. madde ile getirilen değişiklikten güdülen temel amacın, ‘imam hatip lisesi mezunlarının kendi alanlarındaki yükseköğrenime devam edebilmesinin sağlanması’ olduğunu görürsünüz. Bu hususun değerlendirilmesini de takdirlerinize sunuyorum. Bu konuda temennimiz, aklıselimin galip gelmesidir.”

Konu hakkında incelemelerde bulunduklarını belirten Başbuğ, milli eğitimin temel sorunlarından ilkinin normal lise öğrencilerinin durumu olduğunu söyledi. 2003’te normal liselerden mezun öğrencilerin ne kadarının üniversiteye girdiği incelendiğinde, ancak yüzde 8.2’sinin üniversiteye girdiğinin görüldüğünü anlatan Başbuğ, normal lise mezunlarına göre meslek lisesi öğrencilerinin maliyetinin devlete 5-6 kat daha fazla olduğunu vurguladı. Başbuğ, “Bu boyutu ile meslek okullarından mezun olanların neden kendi alanları dışına yönlendirildiğini anlamakta zorluk çekiyoruz” dedi.

AKP’DEN GERİ ADIM

15 Ekim 2003 tarihinde AKP, Genelkurmay’dan gelen uyarıların ardından geri adım atmak zorunda kaldı. Erdoğan, görüştüğü rektörlerden gelen, imam hatiplerle ilgili tasarının, üniversitelerle birlikte hazırlanacak geniş kapsamlı YÖK Yasası değişikliği ile birlikte Meclis’e sevk edilmesi önerisini kabul etti. Bu çerçevede imam hatip tasarısının aynı gün TBMM Milli Eğitim Komisyonu’nda alt komisyona havale edilerek “beklemeye alınması” benimsendi. Rektörlere uzlaşma mesajı veren Erdoğan, görüşmeden sonra ise “tehditkâr” bir üslup kullandı. Kendisinin de imam hatip lisesi mezunu olduğunu belirten Erdoğan, imam hatip liselileri Türkiye’nin başına “bela” olarak niteleyenler hakkında dava açacağını söyledi.

İmam hatiplerin önünü açan YÖK yasası değişikliği Ekim 2003’teki ilk denemeden 7 ay sonra tekrar gündeme geldi

AKP hükümetinin katsayı inadı

İmam hatiplerin üniversiteye girişte önünü açan bu girişimi bir süre gündemine almayan AKP hükümeti Mayıs 2004’te yine benzer bir yasa değişikliği istemiyle bu konuyu ısıtmaya başladı. AKP’nin ikinci YÖK yasası değişiklik girişimine de dönemin YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç ve YÖK üyeleri de şiddetle karşı çıktı. 2004 yılının Mayıs ayında ortaya çıkan YÖK yasası krizinde süreç şöyle yaşandı:

• İmam hatiplerin önünü açan, YÖK’ün yapısını değiştiren taslağa karşı ilk sert tepki Rektörler Komitesi’nin 2 Mayıs 2004 tarihli toplantısından geldi. Teziç başkanlığında toplanan komite, düzenlemenin ÖSS öncesinde bir “keşmekeşe” neden olacağını, 1999’da uygulamaya konulan ÖSS sisteminin MEB ile YÖK’ün ortak çalışmasıyla belirlendiğini, bundan sonra da aynı sistemin uygulanması gerektiğini vurguladı. Teziç, hükümetin tek başına “yalnızca siyasi temenniyi, isteği dile getirmeye yönelik bir düzenlemeye gitmesinin” ileride daha ciddi sakıncalar doğuracağına dikkat çekti.

• 3 Mayıs 2004 tarihinde dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Bakanlar Kurulu toplantısında değişiklik hakkında bilgi verdi. Çelik, TBMM’nin, yoğun gündemini dikkate alarak geniş kapsamlı YÖK yasa taslağından vazgeçtiğini ifade etti. Bunun yerine, “katsayı değişikliği” esasına dayanan, kapsamı daraltılmış bir yasa hazırladığını belirten Çelik, YÖK’ün genel yapısının da değişeceğini kaydetti. 11 maddelik tasarıda liselerde eğitim alan öğrencilerin öğretim gördükleri alana göre yeni katsayılara tabi tutulması, imam hatip lisesi öğrencilerinin sosyal bilimleri tercih etmesinin önündeki engellerin kaldırılması yönünde düzenlemeler yer aldı.

• 4 Mayıs 2004 tarihinde ise Erdoğan, AKP grup toplantısının basına kapalı bölümünde imam hatip okullarına katsayı eşitliği sağlayan düzenlemenin yetersiz olduğu yönündeki eleştirilere, “YÖK konusunda birinci etap çalışması olduğunu” söyledi. Milletvekillerinden “sabırlı” olmalarını isteyen Erdoğan, “Bu bir maraton ve daha yolun başındayız” dedi. Erdoğan’ın bu açıklaması AKP’nin “gerçek niyeti” olarak yorumlandı.

TEZİÇ: HÜKÜMETİN GİZLİ AMACI ORTAYA ÇIKTI

• 5 Mayıs 2004 tarihinde yasa tasarısının imam hatip liselerine üniversiteye girişte katsayı avantajı sağladığının ve YÖK’ün tasfiyesini öngörmesinin kamuoyuna yansımasının ardından üniversitelerden konu hakkında art arda bildiriler yayımlanmaya başladı. Üniversite senatoları ve rektörler arka arkaya yaptıkları açıklamalarla hükümetin girişimine sert tavır koydu. Teziç, tasarıyla birlikte hükümetin “gizli amacının” ortaya çıktığını belirterek, “Belirledikleri amaca giderken bunun aracını oluşturmakta da kendilerini daha rahat hissedecekleri bir düzenleme yapıyorlar” açıklamasını yaptı. ODTÜ Senatosu şu açıklamayı yaptı: “Üniversitelerin görüşleri göz önüne alınmadan TBMM’ye sevk edilen tasarının, üniversitelerimizin aylardır yetkililere aktardığı acil ve önemli sorunlarına yönelik bir önlem getirmeyen, ancak toplumumuzun huzurunu ve eğitim sistemimizin tümünü tehlikeye atan bir metin olduğu üzüntü ve tepkiyle saptanmıştır.”

Ankara Üniversitesi Senatosu ise “Bu düzenlemeyi sadece eğitim birliğini bozucu, eğitim alanında önemli sakıncalar yaratıcı değil, devletimizin demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti niteliklerini zedeleyici sonuçlar da doğurabilecek bir düzenleme olarak görüyoruz” açıklamasında bulundu.

6 Mayıs 2004 tarihinde YÖK Genel Kurulu AKP’nin YÖK yasasında yapacağı değişiklik gündemiyle olağanüstü toplandı. Toplantıdan, iktidarın imam hatiplerin önünü açan ve YÖK’ü tasfiye eden 11 maddelik yasa tasarısına sert bir yanıt çıktı. Yayımlanan bildiride, mevcut uygulamadaki üniversiteye giriş sistemine ilişkin bilgiler verilirken, hükümetin tasarısının hukuki boyutu incelendiğinde “dar kapsamlı düzenlendiği, farklı siyasi amacın çok açık şekilde ortaya çıktığı” kaydedildi. Yayımlanan bildiride şu görüşler vurgulandı:

• Mevcut uygulamanın değiştirilmesine yönelik girişimlerin gerçekleşmesi halinde mesleki eğitimin temel amacından sapılacağı için yapılmış büyük yatırımlar boşa gidecek, hedeflenen oranlara ulaşılamayacak.

• Meslek lisesi mezunlarının mağdur edildiği iddiasıyla öne sürülen değişiklik önerisi, aslında tam bir eşitsizlik doğuracaktır. Şayet değişiklik önerisinin arkasındaki esas amaç bir grup meslek lisesi mezununun mağduriyeti iddiasını taşıyorsa o zaman sorgulanması gereken, bu meslek liselerinin varlık gerekçesi ve işlevidir.

• TBMM’ye sunulan tasarının dar kapsamlı düzenlenmiş olması, farklı siyasi amacını çok açık şekilde ortaya koymaktadır. Bu siyasi amaca ulaşmak için de hükümet, YÖK’ün mevcut kompozisyonunu tasfiye etmek suretiyle kendi niyet ve hedeflerine engel olarak gördüğü bir yapıyı ortadan kaldırmayı planlamaktadır. Yapılması istenen değişikliğin doğuracağı vahim sonuçlardan biri de meslek lisesi mezunlarının çoğunun bilinçli olarak ve boş ümitlerle dershaneye yönlendirilecek olmalarıdır.

• Hangi ortaöğretim programlarından mezun olanların, yükseköğretimin hangi programlarına hangi ölçütler kullanılarak girebileceği, anayasanın 131. maddesinde YÖK’e münhasır bir yetki olarak tanınmıştır. Kaldı ki yükseköğretime öğrenci seçiminin esaslarını belirlemek, yükseköğretim özerkliğinin bir gereğidir. Tasarıda katsayıların yasama organı tarafından belirlenmesi, bu maddeyi “konu unsuru” açısından sakatlamakta ve dolayısıyla bu da anayasaya aykırılık sorununu gündeme getirmektedir.

• YÖK Genel Kurulu, Türk yükseköğretiminin ve ülkemizin insan kaynağı planlamasında onarılamayacak bir tahribata neden olacağını düşündüğü bu tür girişimlere karşı olduğunu ve bunları engellemek için de meşru ve hukuki zeminlerde her türlü çabayı kararlılıkla göstereceğini açıklama yı bir görev bilir.

Resmi ekleyen

#18
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Resmi ekleyen

ERDOĞAN’DAN ELEŞTİRİLERE YANIT

11 Mayıs 2004 tarihinde Başbakan Erdoğan, gerilime neden olan YÖK yasa tasarısı konusunda sivil toplum örgütleri, üniversiteler ve Genelkurmay Başkanlığı’nın eleştirilerine sert yanıt verdi. “Toplumsal mutabakatı kurumlarda değil, milletin vekâletinden aldıklarını” söyleyen Erdoğan, “Egemenlik hakkını milletin verdiği yetkiyle kullanacağız. Bu iradeye de kimse baskı yapmanın gayreti içine lütfen girmesin” diye konuştu. Erdoğan’ın “Sistem içindeki organlar, kurumlar ve toplumsal aktörler, bu hukuki-teknik prosedürlere riayet etmezlerse meşru zeminin dışına çıkmış olurlar” sözleri de “Genelkurmay’a mesaj” olarak yorumlandı.

Yayımladığı bildiride hükümetin yapmak istediği düzenlemenin laik eğitimi ve öğretim birliğini zedeleyeceğini vurguladı

Genelkurmay’dan sert çıkış


6 Mayıs 2004 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı’ndan sert bir bildiri yayımlandı. Hükümetin imam hatiplerle ilgili getirmek istediği düzenlemenin temel eğitim sisteminin dışına çıktığı, “laik eğitimi” ve “öğretim birliğini” zedeleyecek unsurlar içerdiğini belirten Genelkurmay, “Türkiye’nin son derece hassas meselelerinin olduğu bir ortamda, gereksiz yere ilave ciddi sorunları beraberinde getireceği açık olan bu değişiklik tasarısına, ilgili kurum ve kuruluşların dikkatle ve sağduyu içinde yaklaşacaklarına ve yüce milletimizin bu konuya gerekli hassasiyeti göstereceğine inanılmaktadır” açıklamasını yaptı.

Yapılan açıklamanın, konu başlıklarıyla tam metni şöyle:

HAKKIMIZ OLMASINA KARŞIN GÖRÜŞ BELİRTMEDİK: TSK, AB sürecinde ülkemizin önünü açıcı ve yapıcı katkı sağlamak amacıyla, son anayasa değişiklikleri içerisinde yer alan, doğrudan kurumumuzla ilgili konularda dahi karşı görüş belirtmek için haklı gerekçeleri olduğu halde, görüş belirtmekten özenle kaçınmıştır. Nisan 2004’te gerçekleştirilen basın toplantısında, kamuoyuna yeterince yansıtılmayan ancak kurumumuzun vazgeçilmez kabul ettiği ve açıkça taraf olduğu konular açıklanmıştı. Bu çerçevede, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan Yükseköğretim Kanunu Değişiklik Tasarısı’na ilişkin gelişmeler dikkatle izlenmektedir.

İMAM HATİPLERİN VARLIK NEDENİ BELLİ:
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 32’nci maddesi, “İmam hatip liseleri, imamlık, hatiplik ve Kuran kursu öğreticiliği gibi dini hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli elemanları yetiştirmek üzere, Milli Eğitim Bakanlığı’nca açılan ortaöğretim sistemi içinde, hem mesleğe hem yükseköğrenime hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumlarıdır” hükmüne amirdir. Kanun maddesinin gerekçesinin yazılı olduğu Meclis ve Senato komisyon raporlarında da belirtildiği gibi, burada kastedilen yükseköğrenim kurumlarının, kendi alanlarındaki yükseköğrenim kurumları olduğu açıktır. Ayrıca 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun 4’üncü maddesi; Milli Eğitim Bakanlığı’nca, dini bilgiler konusunda yüksek uzmanlar yetiştirmek üzere üniversitede bir ilahiyat fakültesi kurulmasını ve ayrıca, imamlık ve hatiplik gibi dini hizmetlerin yerine getirilmesiyle görevli memurların yetişmesi için de ayrı okullar açılmasını öngörmektedir. Görüldüğü üzere, söz konusu kanunlar; imam hatip liselerini, sadece din hizmetinde görevlendirilecek eleman yetiştiren öğretim kurumları olarak tanımlamaktadır. Olaya bu açıdan bakıldığında, söz konusu değişiklik tasarısının bahse konu bu kanunların lafzına ve ruhuna uygun olduğunu söylemek mümkün değildir.

GENEL SİSTEMİN DIŞINA ÇIKILIYOR:
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 32’nci maddesi ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun 4’üncü maddesi ile tesis edilen sistemin dışına çıkacak uygulamaların, söz konusu maddelerin amaçladığı “öğrenim birliği” ve “laik eğitim ilkelerini” zedeleyeceği açıktır. Bu nedenle, Cumhuriyetin temel niteliklerine bağlılığı şüphesiz olan kesim ve kurumların bu değişiklik tasarısını benimsemesi beklenemez.

YETKİ DEVRİ DE HASSAS: Değişiklik tasarısının getirdiği diğer önemli husus ise Yükseköğretim Kanunu’nun 6. maddesindeki Yükseköğretim Kurulu’na ait bazı yetkilerin üniversitelere devrine imkân veren değişikliktir. Bu yetki devriyle amaçlanan hususlar üzerinde de hassasiyetle durulması gerekmektedir. Hatırlanacağı gibi 2003 Ekim ayı içerisinde, meslek liselerine ilişkin bir kanun tasarısı TBMM’ye sunulmuş, ancak kamuoyunda oluşan tepkiler üzerine gündemden düşürülmüşken yaklaşık altı ay sonra, ne değişmiştir ki, aynı kapsamda bir kanun tasarısı, birçok kurum ve kesimin karşı çıkmasına rağmen yeniden gündeme getirilmiştir? Bu tavrı görmezden gelmek mümkün değildir.

ESAS OLAN ÇAĞDAŞ UYGARLIK DÜZEYİ: Elbette yükseköğretim sisteminin düzeltilmesi gereken pek çok yönü bulunmaktadır. Burada esas olan, “çağdaş uygarlık düzeyi”ni hedefleyen bir toplum için öğretim kalitesini artırmak, öğretim ve istihdam arasındaki dengeyi sağlamaktır. Bu düzenlemeler bilimsel kavramlar içerisinde, anayasa ve kanunlarla çizilen çerçevede eğitim ve öğretim sistemini bir bütün olarak ele almak suretiyle yapılmalıdır.

TSK’NİN TAVRI DEĞİŞMEZ: TSK’nin Cumhuriyetin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti nitelikleriyle ilgili düşünceleri ve tavrı dün ne ise bugün de aynıdır ve yarın da aynı olacaktır. Hiç kimsenin TSK’nin bu düşünce ve tavrı üzerinde şüphe ve yanılgı içinde olması düşünülemez.

Resmi ekleyen

Hükümetin eğitimin dinselleştirilmesi yolunu açan YÖK yasası değişikliğine üniversiteler tepkili

Rektörler, AKP’yi Ata’ya şikâyet etti

13 Mayıs 2004 tarihinde YÖK yasa tasarısı, 22. dönemin en uzun birleşiminde kesintisiz 18.5 saatlik mesaiyle TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi.

Gergin görüşmede CHP’liler iktidara “Karşıdevrim girişiminde bulunuyorsunuz, laiklikle boğuşuyorsunuz. İmam devlet istiyorsunuz. Eğitim sistemini dinselleştiriyor, yozlaştırıyorsunuz” eleştirilerini yöneltti. AKP yöneticileri ise ilk imam hatip okulunu İsmet İnönü’nün açtığını söyleyerek muhalefete yanıt verdi. Aynı gün Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nusret Aras, Yıldız Teknik Üniversitesi Rektörü ve Üniversitelerarası Kurul Başkanı Prof. Dr. Ayhan Alkış, ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Ural Akbulut, Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Tunçalp Özgen, Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Rıza Ayhan, Kırıkkale Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Tahsin Durlu, Süleyman Demirel Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Rüştü Çakmakçı, Gaziantep Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hüseyin Filiz, Muğla Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İbrahim Yokaş, Sıvas Cumhuriyet Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ferit Koçoğlu, Ufuk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ergün Ertuğ ve Dicle Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fikri Canoruç’un ön sırada yer aldığı, yaklaşık 4 bin öğretim üyesinden oluşan kortej, Aslanlı Yol’da yürüyüşü gerçekleştirdikten sonra Atatürk’ün huzuruna çıktı.

Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nusret Aras, “Türkiye üniversiteleri öğretim elemanları” adına imzaladığı Anıtkabir Özel Defteri’ne şunları kaydetti: “Yüce Atatürk, 1933’te kurduğun çağdaş Türk üniversitesi sistemini çağın dışına iten yeni yükseköğretim yasası ile yapılan siyasi müdahaleyi protesto etmek için huzurundayız. Toplumu muasır medeniyetler düzeyinin üstüne çıkarma azmi ve kararlılığı ile bize açtığın yolda laiklik ilkesinin bekçileri olarak aydınlığa doğru yürüyüşümüzü sürdüreceğiz. Minnet ve şükran duygularıyla huzurunda saygıyla eğiliyoruz.”

Resmi ekleyen

#19
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Resmi ekleyen

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, imam hatiplerin önünü açan YÖK Yasası’nı kamu yararı ilkelerine aykırı bularak iade etti

‘Laiklikten ödün verilemez’

Erdoğan’ın iktidara gelir gelmez ilk demeçlerinden biri, “40 yıllık politikalarla bu iş çözülmez” oldu. 2003-2004’te, Annan Planı’nın verdiği enerjiyle AKP ve çevresi Kıbrıs sorununda kesin çözüme ulaşıldığı heyecanı içindeydiler. Özellikle Denktaş’ın ardından Talat’ın Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasıyla birlikte çözüm heyecanı daha da arttı.

28 Mayıs 2004’te dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, imam hatiplerin önünü açan YÖK Yasası’nı Öğretim Birliği Yasası ve laiklik ilkesine aykırı bularak veto etti. YÖK Yasası‘nın 1, 5, 6 ve 7. maddelerinin bir kez daha görüşülmesi için düzenlemeyi TBMM’ye iade eden Sezer, gerekçesinde şunlara dikkat çekti:

KAMU YARARI YOK: YÖK’ün Bakanlar Kurulu’nca seçilecek 5 üyesinin nitelikleri belirtilmeyerek Bakanlar Kurulu mutlak bir takdir yetkisiyle donatılıyor. Yasa, Bakanlar Kurulu’nca, YÖK’e seçilecek adayların rektörlük ve öğretim üyeliğinde başarılı hizmet yapmış profesörler arasından olmasını öngören anayasanın 131. maddesiyle bağdaşmıyor. YÖK üyesi olmak için hiçbir nitelik aranmayan ve dolayısıyla görevin gerektirdiği asgari nitelikleri taşımayan, hatta kamu görevlisi bile olmayan kişilerin politik yaklaşımlarla bu göreve atanmalarının olanaklı kılınmasının sakıncaları açıktır. Bu nedenle düzenlemede kamu yararı yoktur. Anayasadan çıkartılmış olmasına karşın, yasada YÖK’e Genelkurmay Başkanlığı‘nca da bir üye seçileceğinin öngörülmüş olması, anayasanın, yasaların anayasaya aykırı olamayacağına ilişkin 11. maddesine açık aykırılık oluşturmaktadır.

GENÇLER İMAM HATİBE YÖNLENDİRİLİYOR: Yükseköğretim ortaöğretime göre biçimlendirilmeye ve yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Bunun nedeninin de, mesleki-teknik ortaöğretim kurumlarını, bu bağlamda özellikle imam hatip liselerini bitirenlerin kendi alanları dışında bir yükseköğretim programına girmek istemeleri durumunda, aynı gruptaki genel liselerle eşit katsayıdan yararlandırılmalarının sağlanması olduğu açıktır. Böylece, gençlerin imam hatip liselerine yönlenmelerinin özendirilmesi amaçlanmaktadır.

TEKNİK EĞİTİM SANAYİNİN CAN DAMARI: Ülkemizde eğitim ve istihdamla ilgili sorunların büyümesinin nedeni, mesleki-teknik ortaöğretim yerine, yalnızca yükseköğretime hazırlayan genel ortaöğretime ağırlık verilmesidir. Çağdaş ülkelerde, ortaöğretim içindeki mesleki-teknik ortaöğretim kurumlarının oranı yüzde 65, liselerin oranı ise yüzde 35 iken, ülkemizde bunun tam tersi geçerlidir. Oysa, mesleki-teknik eğitim sanayi ve ticaret sektörünün can damarıdır. Mesleki-teknik öğretimin her yönden niteliğinin arttırılması ve mezunlarına istihdam olanaklarının yaratılması, böylece öğrencilerin bu okulları tercih etmeleri ve alanlarında yükseköğrenim yapmaları konusunda özendirilmeleri gerekirken bu tür liseleri bitirenlerin kendi alanları dışındaki okullara yönlendirilmeleri kamu yararıyla bağdaştırılamayacak sonuçlar yaratır. Mesleki-teknik ortaöğretim kurumlarını bitirenlerin farklı katsayı uygulaması sonucu haksızlığa uğradıkları savı gerçeği yansıtmıyor.

EŞİTSİZLİK İDDİASI: Eşit katsayı uygulaması, asıl adaletsizliği, imam hatip lisesini bitirenlerle diğer mesleki-teknik liseleri bitirenler arasında yaratmaktadır. YÖK’ün farklı katsayı uygulamasına ilişkin kararının, haksızlık ve eşitsizlik yarattığı gerekçesiyle iptali istemiyle açılan davaların tümü Danıştay’ca reddedildi. Farklı katsayı uygulaması adaletli bir düzen kurmaktadır.

İMAM HATİPTE FAZLA ÖĞRENCİ VAR: Yasanın gerçek amacı imam hatip lisesini bitirenlerin alanları dışındaki yükseköğretim programlarına girişlerini kolaylaştırmak ve imam hatip liselerini yeniden çekici duruma getirerek bu okulların öğrenci sayısını daha da arttırmaktır. Oysa, bu okullarda bugün bile gereksinimden çok fazla sayıda öğrenci bulunduğu bilinen bir gerçektir. MEB verileri 2003 yılı itibarıyla Türkiye’de 536 imam hatip lisesinin bulunduğunu, bu liselerde 105 bin öğrencinin okuduğunu göstermektedir. Yıllık imam hatip gereksinmesinin 5 bin olmasına karşılık, bu liseleri bitirenlerin sayısı 25 bini bulmaktadır. Yapılan araştırmalardan, 2003 yılı itibarıyla imam hatip lisesini bitirenlerin sayısının 511 bini aştığı anlaşılmaktadır. Bu sayılar, eğitim düzeninde yaratılan çarpıklığı ortaya koymaktadır.

EĞİTİM SİYASİ TERCİHE BIRAKILAMAZ: Anayasanın 130. maddesi uyarınca hangi ortaöğretim programlarını bitirenlerin yükseköğretimin hangi programlarına, hangi ölçütler kullanılarak girebileceği, YÖK’e tanınan bir yetkidir. Ülkenin öğrenim çağındaki gençlerinin bilgi ve yeteneklerine göre ve ülke gereksinimleri de göz önünde tutularak uygun alanlara yönlendirilmeleri iktidarların siyasal tercih ve değerlendirmelerine bırakılmayacak kadar önemlidir. Yasa anayasanın 130. maddesine aykırıdır.

LAİKLİKTEN ÖDÜN VERİLEMEZ: Devletin eğitim ve öğretimdeki gözetim ve denetim görevi, laiklik ilkesine aykırı etkinlik ve öğretim yapılmasına izin verilmemesi görevini de kapsıyor. Laiklik ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan tüm değerlerin temel taşıdır. Atatürk devrimlerinin hareket noktasında laiklik ilkesi yatmakta ve devrimlerin temel taşını bu ilke oluşturmaktadır. Laiklikten verilecek en küçük ödün, Atatürk devrimlerini yörüngesinden saptırarak yok olması sonucunu doğurabilecektir. Laiklik, ümmetten ulusa geçmenin itici gücü olmuştur. Yalnız laik düzende insanlar inanıp inanmamakta, din seçiminde ya da dinsel uygulamalarda özgürdürler.

İKİLİ ÖĞRETİM KAOS YARATIR: İkili öğretim, yani bir yanda akla ve bilime öte yanda dinsel öğretiye dayalı öğretim toplumda ikiliğe yol açacak, kaos ve karmaşa yaratacaktır. Bunun çağdaşlaşma hedefine ve ulusal birliğe zararı açıktır. İmam hatip liselerinin genel lise statüsüne yükseltilmesi ya da bu liseleri bitirenlerin genel liseleri bitirenler gibi yükseköğretim hakkından yararlanmasının sağlanması, eğitimin laikleşmesini amaçlayan öğretim birliği ilkesiyle, laiklik ilkesiyle, demokratik, laik, eşitlikçi, adil, işlevsel ve bilimsel temellere dayalı eğitim anlayışıyla, kısaca anayasanın Atatürk ilke ve devrimlerini temel alan ruhuyla bağdaşmamaktadır.

İMAM HATİPLER AMACINDAN SAPTI: İmam hatip okulları yalnızca din adamı yetiştirilmesi için erkek öğrencilerin öğretim görmeleri ve bunların da ortaöğretim sonrasında kendi alanlarında yükseköğrenime devam edebilmeleri amacıyla kurulmuştur. İncelemeler, sonraki düzenleme ve uygulamalarla imam hatip liselerinin amacından saptırıldığını göstermektedir. İmam hatip liseleri, genel liselere alternatif öğretim kurumları durumuna getirilmiş, ikili eğitim-öğretim sistemi yaratılarak eğitim birliğine ve laiklik ilkesine aykırı düşecek önemli uygulamalar yapılmıştır. İmam hatip liseleri ülkenin din adamı gereksinimini karşılamak amacıyla kurulduklarına göre, bu liselerin hem okul hem öğrenci sayısı olarak ülke gereksiniminin gerektirdiği düzeyde tutulması öğretim birliği ve laiklik ilkelerine uygun düşecektir.

BELLİ KİŞİLER HEDEF ALINIYOR: YÖK’ün aradan çıkarılarak özel statülü devlet üniversitelerinin mütevelli heyet başkan ve üyeleri ile denetleme kurulu üyelerinin MEB’in önerisi üzerine ortak kararname ile atanmaları uluslararası sözleşme eki tüzük ile çelişmektedir. Yasadaki, mevcut üyelerin statüsüne son veren, bir başka deyişle belli kişileri hedef alan düzenleme, yasaların genelliği ilkesiyle de bağdaşmamakta ve bu yönden de hukuk devleti ilkesine aykırılık oluşturmaktadır.

YASA İLE NE AMAÇLANIYORDU?

Yasa ile imam hatip lisesi mezunlarına üniversiteye giriş kolaylığı sağlanıyordu. Ayrıca YÖK’ün yapısı değiştiriliyor ve YÖK üyelerinin görevlerine son veriliyordu. İmam hatiplilerin de içinde yer aldığı meslek liseliler, genel liselilere üniversiteye giriş sınavında uygulanan sözel, eşit ağırlık ve sayısal gruplandırma içine alınıyor, imam hatiplilerin ilahiyat fakülteleri dışındaki diğer fakültelere de gitmeleri sağlanıyordu. Yasayla YÖK’ün yapısı da tamamen değiştiriliyordu. 22 kişiden oluşan ve 7’si Cumhurbaşkanı, 7’si Bakanlar Kurulu, 7’si Üniversitelerarası Kurul, 1’i de Genelkurmay Başkanlığı’nca belirlenen ve toplam 22 kişiden oluşan YÖK Genel Kurulu’nun üye sayısı 16’ya indiriliyordu. Buna göre, 16 üyeden oluşan YÖK’ün 5 üyesi Cumhurbaşkanı, 5 üyesi Bakanlar Kurulu, 5 üyesi Üniversitelerarası Kurul, 1 üyesinin de Genelkurmay Başkanlığı‘nca belirlenmesi öngörülüyordu. Sezer’in vetosunun ardından değişiklik zaman tüneline bırakıldı. Cumhurbaşkanı ve YÖK Başkanı değişince AKP’nin YÖK’e bakışı da değişebilirdi!

Gerilimin Kıbrıs ucu

AKP, öyle bir dönemde iktidara geldi ki pek çok konuda çözülmesi gereken sorunlar halının altına süpürülmüş ve halı tümsekler oluşturmaya başlamıştı.

Bunlardan biri de Kıbrıs’tı. Ecevit hükümeti döneminde “Türkiye’nin AB’ye tam üyelik için aday olduğu” tümcesinin karşılığı olarak Kıbrıs’ta da “çözüm sürecinin” takvime bağlanması benimsenmişti.

AKP hükümeti de AB sürecine sonuna kadar sarılmak ve bunu çok önemli bir dış destek olarak kullanmak istiyordu.

Erdoğan’ın ilk demeçlerinden biri şu oldu:

“40 yıllık politikalarla bu iş çözülmez.”

Durum netleşmişti. Geleneksel olarak Denktaş’la sürdürülen Kıbrıs politikasında AKP kendi bakış açısını öne koyacaktı. Denktaş bu tür sonu çok net olmayan adımların hem KKTC’yi hem de Türkiye’yi çok zor durumlarda bırakabileceğini açık açık anlatmaya çalıştı, ama olmadı.

2003-2004’te, Annan Planı’nın verdiği enerjiyle AKP ve çevresi Kıbrıs sorununda kesin çözüme ulaşıldığı heyecanı içindeydiler. Özellikle Denktaş’ın ardından Mehmet Ali Talat’ın Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasıyla birlikte çözüm heyecanı daha da arttı.

AKP’nin dışında AB sürecine kökten bağlı liberal kesim Talat’ın Annan Planı’nı desteklemesiyle artık kesin çözüme ulaşılacağına o kadar inanmıştı ki, bir televizyon programında karşı karşıya geldiğimizde bana şunu söylemişlerdi: “Bakın 2004 yılındayız. Bu yıl çözüm yılıdır. 24 Nisan 2004’teki referandumla birlikte Kıbrıs bütünleşmeye bir adım daha atacak, sorun çözülecek. Seneye Kıbrıs’la ilgili sorun bağlamında konuşulacak bir şey olmayacak.”

Ben de şu karşılığı vermiştim: “Yanılıyorsunuz. Bugüne kadar kaç kez Kıbrıs’ta son viraj, çözüme bir adım kaldı, liderler el sıkıştı haberi yapılmıştı anımsamıyorum. O haberlerin tümü yan yana konsa buradan Kıbrıs’a yol olur. Bırakın önümüzdeki seneyi, yıllarca bu konuyu konuşmaya devam edeceğiz...”

Yıl 2009, tablo ortada...

Kıbrıs yine güncel...

Gerilimli yılların Kıbrıs ucunu bir bütün olarak aktarmak gerekiyor. Cumhuriyet’in arşivinin ve diplomasi muhabirlerinin süzgecinden geçirip 1999-2004 sürecini özetleyelim.

Resmi ekleyen

Adada derin görüş ayrılığı


1999 Aralık ayındaki AB Helsinki Zirvesi, Kıbrıs’taki taraflar için önem taşımaktaydı. Zirve sürerken New York’ta bulunan Türk ve Rum heyetleri zirveden çıkacak sonuca odaklandı. Ankara’ya adaylık statüsü tanınması olumlu bir adım olarak görülürken zirvenin sonuç bildirisindeki Kıbrıs’la ilgili ifadeler tartışmalara yol açtı.

Cumhurbaşkanı Denktaş, Kıbrıs adı altında Rum tarafına üyelik kapısının açılmasını “haksız ve kabul edilemez” olarak değerlendirirken Türk heyetinin anayasa danışmanı Mümtaz Soysal, Helsinki kararlarının görüşmeleri dinamitlediğini bildirdi.

31 Ocak 2000’de yine Cenevre’de yapılan 2. turda, Rum tarafı, Karpaz, Güzelyurt, Lefke ve Akıncılar bölgesinde 4 kanton oluşturulmasını önerdi.

Denktaş ise egemenlik konusu halledilmeden toprak ve harita konusunu görüşmeyeceğini açıkladı.

Kofi Annan, Kasım 2000’te 5. turda taraflara resmi olmayan bir belge sundu. Belgede tek ve bölünmez bir devlet hedeflenirken, bu devletin tek uluslararası kimliği ve vatandaşlığı olacağı belirtildi.

İki toplumun etkili bir şekilde merkezi hükümete katılması istenilen belgede, siyasi eşitliğin sayısal eşitlik anlamına gelmediği vurgulandı.

Belgede ayrıca, mal-mülk konusunda uluslararası hukuk kurallarının geçerli olması savunulurken önemli bir toprak parçasının Rum tarafına verilmesi ve Rum göçmenlerin kuzeydeki evlerine dönmesi öngörüldü.

Rumları önemli ölçüde memnun eden karara Türk tarafı sert tepki gösterdi. Cenevre sürecinin kendileri açısından noktalandığını söyleyen Denktaş, 24 Kasım’da Ankara’da yapılan zirvenin ardından Türk parametreleri kabul edilmedikçe dolaylı görüşmelere devam etmeyeceğini açıkladı. Böylece yaklaşık bir yıl süren dolaylı görüşme süreci de sonuçsuz noktalandı.

Tarafların yeniden masaya dönmesini sağlamak için BM’nin yanı sıra Amerikan, İngiliz ve AB temsilcileri de sık sık Ankara-Atina-Lefkoşa hattında girişimlerde bulundu.

KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş’ın, “Kıbrıs konusundaki gelişmelerden endişe duyuyorum. Bu nedenle Klerides ile yüz yüze görüşmek istiyorum” diyerek, Kasım 2001’de yaptığı girişimler sonucu, Denktaş ve Rum yönetimi lideri Glafkos Klerides, Kıbrıs konusuna kalıcı bir çözüm bulunması amacıyla 16 Ocak 2002’de doğrudan görüşmelere başladı.

Haziran 2002’ye kadar sonuca varılması hedeflenen bu görüşmelerde, eşit ve egemen iki devletin kuracağı yeni bir ortaklıkta merkezi hükümetin yetki ve fonksiyonları ile egemenlik, toprak, güvenlik, göçmenler, garantiler konuları üzerinde anlaşılmaya çalışıldı. Görüşmelerin içeriğiyle ilgili basına bilgi verilmese de Rum basını, görüşmelerde ele alınan konuların ayrıntılarını yayımladı.

Ele alınan konularda iki tarafın görüşleri arasında büyük uçurumlar olduğu ve hazirana kadar anlaşmaya varılmasının mümkün olmadığı görüldü. Gerek Türk, gerekse Rum yetkilileri, yaptıkları açıklamalarda, görüş ayrılıklarını dile getirdi.

Resmi ekleyen

#20
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Resmi ekleyen

BM Genel Sekreteri’nin taraflara sunduğu plan, 28 Şubat 2003’e kadar anlaşma sağlanmasının ardından da referandumu öngörüyordu

Adada yeni süreç: Annan Planı

Doğrudan görüşmelerin çıkmaza girmesi üzerine, BM Genel Sekreteri Kofi Annan, sürece yeni bir soluk vermek üzere, 14 Mayıs 2002’de adayı ziyaret etti.

Annan, 15 Mayıs’ta, önce Klerides, sonra Denktaş ile ayrı ayrı görüştü, akşam da ara bölgede, liderlerle yemekte bir araya geldi. Annan, liderlerden, doğrudan görüşmelerin daha etkin şekilde devam etmesini istedi.

BM Genel Sekreteri, 16 Mayıs’ta adadan ayrılırken yıl sonuna kadar anlaşmaya varılmasından umutlu olduğunu dile getirdi.

BM Genel Sekreteri, doğrudan görüşmeler sürecinde sonradan yeniden devreye girerek, Denktaş ve Klerides ile 6 Eylül 2002’de Paris’te bir araya geldi. Görüşmelerin sonunda Annan; Denktaş ve Klerides’i, 3-4 Ekim’de New York’a davet etti.

New York’ta 3-4 Ekim’de yapılan görüşmeler sonunda ise Kıbrıs konusunda iki komite kurulmasına karar verildi. Komitelerden biri, olası bir çözümde ortak devletin yasaları, diğer komite ise çözüm olması halinde ortak devleti oluşturacak devletlerin uluslararası anlaşmaları üzerinde çalışmalar yapacaktı.

ANNAN’DAN ÇÖZÜM ÖNERİSİ VE İKİ HARİTA

Cumhurbaşkanı Denktaş’ın geçirdiği kalp kapakçığı ameliyatından sonra New York’ta tedavisinin sürdüğü sırada, 3 Kasım 2002 genel seçimlerinin ardından Türkiye’de henüz yeni hükümet kurulmamışken BM Genel Sekreteri Annan, 11 Kasım 2002’de Türk ve Rum tarafına kapsamlı çözüm önerisiyle iki harita sundu. Annan, taraflardan planla ilgili ilk değerlendirmelerini bir hafta içinde kendisine iletmelerini istedi.

Rum tarafı, planı müzakere etmeyi kabul ettiğini bildirdi, ancak Klerides, “planda değişiklik olmazsa kabul etmeyeceğini” açıkladı. Türk tarafı, yanıt için süre istedi ve “planı müzakere edilebilir bir hale getirmek için müzakereye hazır olduğu” yanıtını verdi.

YENİLENEN PLAN

Annan, iki taraftan planla ilgili çekincelerini yazılı olarak kendisine iletmelerini istedi. İki tarafın görüşleri doğrultusunda gözden geçirilen plan, 10 Aralık’ta taraflara yeniden sunuldu. Cumhurbaşkanı Denktaş, “planın pek de yeni olmadığını, eski plan olduğunu” açıkladı.

İki tarafta da yoğun tepkilere neden olan Annan Planı’nın gözden geçirilmiş şeklinde, eşbaşkanlık 3 yıldan 2.5 yıla indirilirken Karpaz’da Rumların denetiminde bir kanton bölge oluşturulması ve Kuzey’e dönecek Rumların anayasal haklarına bazı sınırlamalar getirildi. İki harita birleştirilerek tek harita olarak sunuldu.

‘PLANIN İÇERİĞİNİ RUM YETKİLİLER BİLİYORDU’

Annan Planı’nın içeriğini, sunulmasından günler önce yayımlamaya başlayan Rum basını, plan sunulduktan sonra da planın içeriğinin çok önceden, bazı Rum yetkililer tarafından bilindiğini yazdı. Rum yetkililer, bunu tam olarak yalanlamadı. Avrupa Birliği’nin 12-13 Aralık’ta Kopenhag’da yapılan genişleme zirvesinde, Kıbrıs Rum kesimi, diğer dokuz ülkeyle birlikte AB üyeliğine kabul edildi.

Kıbrıs sorununda 28 Şubat 2003’e kadar çözüme varılması yönünde taraflara çağrı yapılan zirvede, Kıbrıs konusunda görüşmeler yapmak üzere, Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı temsilen Dışişleri ve Savunma Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu bulundu.

Kıbrıs konusu 28 Şubat’a odaklanırken Annan, Denktaş ve Klerides’e, bu tarihe kadar izlenecek prosedürle ilgili “yol haritası” niteliğinde mektup gönderdi.

New York’ta, 3-4 Ekim görüşmelerinde kurulmasına karar verilen teknik komitelerin hazırlık niteliğindeki görüşmesinin ilki, 20 Aralık’ta Lefkoşa’da ara bölgede yapıldı.

Resmi ekleyen
BM Genel Sekreteri Annan, Denktaş ve Klerides’le önerdiği planını görüştü.

Sonuçsuz kalan Lahey zirvesi

Rum kesiminde 16 Şubat 2003’te yapılan başkanlık seçimini Papadopulos’un kazanması Kıbrıs görüşmelerini etkiledi. Annan’ın Lahey’de Denktaş ve Papadopulos ile sabahlara kadar süren görüşmesinden bir sonuç çıkmadı

Kıbrıs konusunda Annan Planı çerçevesinde 28 Şubat 2003’e kadar çözüme varılması hedeflenirken Rum kesiminde ilk turu 16 Şubat 2003’te yapılan başkanlık seçimleri, sürece ayrı bir önem kattı.

Seçimlerde Glafkos Klerides’in yerine Tasos Papadopulos’un ilk turda seçimi kazanması, Kıbrıs görüşmelerini de etkiledi. Denktaş, sonuçla ilgili olarak “Papadopulos’un, Kıbrıs’ın ikiye bölünmesinde Klerides’ten daha fazla katkısı olduğu” yorumunu yaptı.

BM Genel Sekreteri Kofi Annan, gözden geçirilmiş planın 3. şeklini taraflara sunmak üzere 26 Şubat’ta Kıbrıs’a geldi. Annan, aynı gün önce Papadopulos, sonra da Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile bir araya geldi ve taraflara yeni planı sundu.

Denktaş, “Planda genelde değişen bir şey yok” açıklamasını yaptı. Annan, 27 Şubat’ta Denktaş, Klerides ve Papadopulos ile ara bölgede bir araya geldi. Annan liderlerden, 10 gün içinde kendisine yanıt vermesini istedi ve yanıtlarını açıklaması için de 10 Mart’ta Lahey’e davet etti.

27 Şubat’ta Lefkoşa İnönü Meydanı’nda yapılan “Çözüm ve AB’ye Hazırız” mitingine, ABD Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs Özel Koordinatörü Thomas Weston da katıldı. Annan, 28 Şubat’ta da Denktaş ve Papadopulos ile yeniden bir araya geldi ve adadan ayrılırken de “Yolun sonuna gelindi” açıklamasını yaptı. Denktaş ise “Yolun değil, görüşmelerin sonu olur” karşılığını verdi.

Kofi Annan, yeni planı liderlere sunarken “Üzerinde anlaşılsa da anlaşılmasa da planın referanduma sunulması taahhüdünü” istedi. Cumhurbaşkanı Denktaş, 1 Mart’ta yaptığı açıklamada, “ortada referanduma sunulacak ortak bir metin olmadığını” söyledi.

Cumhurbaşkanı Denktaş ile dönemin Başbakanı Derviş Eroğlu ve Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş, temaslarda bulunmak üzere 5 Mart’ta Ankara’ya geldi. 7 Mart’ta Lefkoşa’da “Egemenlik ve Varoluş Mitingi” yapıldı. Mitinge katılan Cumhurbaşkanı Denktaş, “KKTC’nin yaşatılması için mücadeleye devam edilmesini” istedi.

LAHEY ZİRVESİ

KKTC Cumhuriyet Meclisi Başkanlık Divanı, Annan Planı’nın referanduma sunulması yönünde bir karar almak üzere 7 Mart’ta toplandı. Denktaş, meclisten referandumla ilgili bir karar çıkarmamasını istedi. Meclis Başkanlık Divanı’ndan bir karar çıkmadı ve genel kurul toplanamadı.

10 Mart’ta Lahey’de BM Genel Sekreteri Annan’ın, Denktaş ve Papadopulos ile saatler süren ve 11 Mart sabahına kadar devam eden görüşmesinden bir sonuç çıkmadı. Rum basını, Lahey’de yaşananlara “gece yarısı korku filmi” benzetmesi yaptı. Papadopulos, 13 Mart’ta, Türk tarafının yüz yüze görüşme çağrısını reddetti.

Sonuçsuz kalan Lahey zirvesinin ardından, Annan Planı’nın gündemdeki ağırlığı bu tarihten itibaren yavaş yavaş hafifledi. Cumhurbaşkanı Denktaş, 24 Mart’ta yaptığı açıklamada, “Olmazsa olmazlarımız kabul edilmeden, Annan Planı masada olsa dahi anlamı yok”
dedi.


Resmi ekleyen

ANKARA ZİRVESİNDE ANNAN PLANI’NA RET

Gelişmeler Ankara’da da yakından izleniyordu. Ankara’daki Kıbrıs zirvesinden Annan Planı’na “ret” kararı çıktı. Zirveye ilişkin haber Cumhuriyet’te 7 Mart’ta manşetten “Annan’a hayır” başlığıyla yayımlandı. Haber şöyleydi:

“10 Mart’ta Lahey’de yapılacak toplantı öncesinde Kıbrıs hareketliliği giderek artıyor. Denktaş’ın Ankara ziyaretinin ikinci gününde Çankaya Köşkü’nde arka arkaya iki zirve düzenlendi. İlk zirveye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Başbakan Abdullah Gül, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ve bürokratlar katıldı. Bu toplantının hemen ardından Denktaş, KKTC Başbakanı Derviş Eroğlu ve KKTC Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu’nun da katılımıyla Türkiye-KKTC heyetleri bir araya geldiler.

Yaklaşık 4 saat süren zirvenin ardından Sezer’in dış politika danışmanı Tacan İldem bir açıklama yaptı. İldem şunları söyledi: ‘Annan planı, mevcut haliyle Türk tarafının temel kaygı ve beklentilerini karşılamaktan uzaktır. Kıbrıs ulusal davamıza Türkiye, Sayın Denktaş ile yakın danışma ve işbirliği içinde bulunmaya devam edecektir.’

Edinilen bilgilere göre Çankaya zirvesinde Türk tarafının Lahey’de izleyeceği politika da değerlendirildi. Şu görüşler öne çıktı:

• Genel Sekreter’in 3. planı ileride büyük tehlikelere neden olabilecek birçok eksiklikleri içermektedir. Bu haliyle imzalanması mümkün değildir. Dolayısıyla Türk tarafı, metinde istediği değişikliklerin yapılması için Annan’a istemlerini yazılı olarak bir kez daha sunmalıdır.

• Rum tarafı 10 Mart’ta Lahey’e imza atmaya değil, itirazlarını iletmeye gidecektir. Rum tarafının da imzaya ve referanduma hazır olmadığı bir belge üzerindeki değerlendirmeler yapay kalıyor. Türk tarafı da Lahey’de kendi itirazlarını dile getirebilir.

• Genel Sekreter’in taraflardan Lahey’de belgeyi kabul ettiklerini taahhüt etmelerini istemesi kabul edilemez.”

Resmi ekleyen




0 Kullanıcı konuyu okuyor

0 Kullanıcı, 0 Misafir, 0 Kayıtsız kullanıcı