İçeriğe git

Welcome to Kadim Dostlar ™ Forum
Register now to gain access to all of our features. Once registered and logged in, you will be able to create topics, post replies to existing threads, give reputation to your fellow members, get your own private messenger, post status updates, manage your profile and so much more. This message will be removed once you have signed in.
Login to Account Create an Account
Resim

Bilim Dili ve Türkçe | Bilim Dilinde Anlaşılmazlık ve Yabancı Terim Sorunu - Türkçe Tıp Dili - Bilim Dili, Özerk Benlik Duygusu ve Özgür Düşünebilme Yetisi

- - - - -

  • Yanıtlamak için lütfen giriş yapın
Bu konuya 1 yanıt gönderildi

#1
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...
Bilim Dili ve Türkçe


Eski bir YÖK başkanı, Ankara Üniversitesi'nin senato toplantılarından birinde, vurgulayarak, "Türkçe bilim dili değildir ve yakın gelecekte de bilim dili olacağa benzememektedir" demiş (1). Üzülerek söylemeliyim ki, öz dili başka dillerin egemenliğine bırakılarak, eğitimden, bilimsel düşünceden uzak tutulmuş bir toplumun bilim ve uygarlık savaşımında yitirdiği yüzyılları düşünecek olursak, kimi bilim insanlarının bir dil bilinci ile öz dillerine sarılmamalarını anlamak gerçekten güçtür.

Eski bir YÖK başkanı, Ankara Üniversitesi'nin senato toplantılarından birinde, vurgulayarak, "Türkçe bilim dili değildir ve yakın gelecekte de bilim dili olacağa benzememektedir" demiş (1).

Üzülerek söylemeliyim ki, öz dili başka dillerin egemenliğine bırakılarak, eğitimden, bilimsel düşünceden uzak tutulmuş bir toplumun bilim ve uygarlık savaşımında yitirdiği yüzyılları düşünecek olursak, kimi bilim insanlarının bir dil bilinci ile öz dillerine sarılmamalarını anlamak gerçekten güçtür.

Bin yıl işlenmemiş ve horlanmış, fakat canlı kalabilmiş Türk dilinin, Cumhuriyetin kuruluş yıllarından sonraki atılımı, onun gücünü kanıtlamaya yeter. Türk dili üzerinde yapılmış olan bilimsel çalışmalar da, onun "biçim özellikleri, yapısı dolayısıyla değişik kavramların anlatımına, yeni ve yabancı kavramların karşılanmasına çok elverişli bir dil"(2) olduğunu yeterince kanıtlamıştır.

Anadili, toplumun her kesimini yakından ilgilendiren en önemli kimlik öğesidir. Ulusal kimliğin gelişmesi, yerleşmesi, güçlenmesi ortak bir dil aracılığı ile olur. Ancak, bu yazıda dil sorunu, daha çok bilim ve öğrenme çerçevesi içinde, öncelikle ruhsal açıdan ele alınmaya çalışılacaktır.

Bilimsel düşünmede ve bilimsel çalışma ürünlerinde uymak zorunda olduğumuz evrensel bilim kurallarının yanı sıra, şu niteliklerin de bulunması gerektiğine hepimiz katılırız sanırım: İletilemeyen düşünce ya da bilgi, düşünce, bilgi sayılamaz. Bilimsel düşünce ya da bilgi herhangi bir biçimde iletilirken, anlaşılabilir, yazılıp okunabilir, yayınlanabilir, öğretilebilir olmalıdır. Dil olmadan hiçbiri gerçekleşemez; hepsinin niteliği büyük oranda dile dayanır. Genellikle, bilimsel bir çalışmada denek seçimi, karşılaştırma kümeleri, gözlem, deney, değerlendirme yöntemleri, ölçümler, sayısallaştırma (istatistik) ve daha birçok kural öğretilmeye çalışılır. Fakat dille, anlatımla ilgili bu yalın zorunluluklar üzerinde pek durulmaz.


Bilim Dilinde Anlaşılmazlık ve Yabancı Terim Sorunu

Bilindiği gibi, 16.yüzyıldan önce bilim dili Avrupa'da Latince idi. Halkın dili ile ne din, ne bilim eğitimi yapılamazdı; toplumların bilimi ve dini anlaması gerekli görülmüyordu. Büyüsel gücü olan bilim adamı, bir hekim ya da kimyacı, toplumdan soyutlanmıştı. İslam ülkelerinde ise bilim dilinde Arapça’nın egemenliği 20.yüzyıla dek sürdü; din eğitiminde de ulusal dillere yer tanınmadı. Batı ülkelerinde, Yeniden Doğuş (Rönesans) ile birlikte din dilinde olduğu gibi, bilim dilinde de ulusal diller giderek daha çok kullanılır oldu. Bu ulusal diller zaman içinde bilim dili olma niteliğini de kazandılar. Ancak, yeni kavramlara, buluşlara terim bulmak için Latince ve eski Yunanca’ya başvurma eğilimi 20. Yüzyılın başlarına dek sürdü.

Günümüzde, çoğu yeni buluşların, bilimsel gelişmelerin gerçekleştirildiği Batı ülkelerinde, artık geçen yüzyılda olduğu gibi, terimler Latince ve eski Yunanca köklerden türetilmemektedir. 20.yüzyılın ikinci yarısından beri, Batı ülkelerinde yalın halk dilini kullanma eğilimi giderek büyük bir ivme kazanmıştır. Bu ülkelerde bilim adamları anlamayı, öğrenmeyi kolaylaştırmak amacı ile, yeni buluşları için daha çok kendi öz dillerinden, günlük halk dilinden sözcükler alarak bunlara terim niteliği kazandırmaktadırlar. Bu değişimin, eğitimi daha kolaylaştırdığı, bilim dilini daha yalın, anlaşılır bir duruma soktuğu açıktır.

Tıpta, biyolojide, fizikte, kimyada, uzay biliminde, bilgisayar dilinde, artık bir çocuğun anlayabileceği dilden terimler kullanılmaktadır. Bunun sayısız örnekleri gösterilebilir. Örneğin, bilgisayar dilinde neden teknolojik havası olan bir terim yerine “mouse” (fare) gibi bir sözcük konmuştur? Bir çocuğun anlayabileceği sözcükler, artık bilim dilinde kolayca kullanılan terimler olabilmektedir.

Ülkemizde eskiden olduğu gibi, bugün de bilim dilinde yaygın bir yabancı sözcük ve terim düşkünlüğü vardır. Bunun yanı sıra, bilimsel yazılarda zor anlaşılır ya da anlaşılmaz olma eğilimi sık gözlenmektedir. Bilim dilinde süregelmekte olan anlaşılmaz olma ve yabancı terim, sözcük kullanma eğilimini yalnızca bilimdeki eğitim ve yazma alışkanlıklarına, yabancı dili iyi bilmemeye, dilde özensizliğe bağlayamayız. Eğitimin kendi kendisini anlaşılmazlığa, dilde özensizliğe sokmasının altında başka etkenler aramak gerekir.

Bu bildiride, daha çok hekimlikle ilgili Türkçe yayınlardaki gözlemlerime dayanarak, bu karmaşıklığın, anlaşılmazlığın ve yabancı sözcük kullanma düşkünlüğünün altında yattığını düşündüğüm iki temel nedeni açıklamaya çalışacağım:

1. Eski çağlardan kalma büyüsel düşünceye dayanma eğiliminin değişik biçimlerde süregelmesi.

2. Özerk, eleştirici, araştırıcı düşünme yetisinin çocukluktan başlayarak kısıtlanması, söndürülmesi.

Bilim Dilinde Büyüsel Düşünce

Sözlerin, sözcüklerin ya da yazılı şeylerin büyülü gücü olabileceği inancı çok eski çağlardan beri vardır. Bir sözcüğe anlamının dışında bir güç, bir üstünlük sağlayan örnekler belki her dilde bulunabilir. Dinsel, yarı dinsel inançlarda, ruhsal bir bozukluk olan saplantı-zorlantı hastalığında (obsesif-kompulsif bozukluk) düşünceye, sözcüklere doğa-üstü büyüsel bir güç yüklenebildiğini biliyoruz. Düşünülen bir istek, söylenilen bir sözcük, bu hastaların zihninde, bir kişinin ölümüne neden olabilecek, ölümden kurtarabilecek, çeşitli uğusuzluklar getirebilecek güç kazanabilir. Çok yaygın olarak hasta olmayan kişilerin düşüncesinde de kimi sözcükler büyüsel bir üstünlük taşıyabilirler. Örneğin, toplumda çok yaygın olan "maşallah" sözcüğü sağlıklı güzel bir çocuğu göz değmesinden koruyabilir. Sözcüklere bu türden büyüsel güç yüklenmesi bireyin, toplumun inançlarına bağlıdır, bilimsel düşünce ile bir ilgisi yoktur. Ama, bilimsel sözcüklere, terimlere içerdikleri anlamın dışında bir güç, bir yetki yüklenmesi bilimsel olarak nasıl açıklanabilir?

Büyünün özü inanca ve anlaşılmazlığa, yani gizemciliğe dayanır. En eski bilimlerden astronomi, hekimlik, kimya gibi bilim dalları eski çağlarda büyük oranda inanç ve büyücülük ile iç içeydi. Hekimlik yarı tanrısal bir meslekti. O çağların şamanı, büyücü hekimi, yıldız falcısı ya da kimyacısı doğaüstü gücü ile aynı zamanda, anlaşılamaz, ulaşılamaz bir yetke (otorite) idi. Bilimsel düşüncenin, bilimin ve bilim dilinin, o çağlardan beri geçirdiği aşamalar bilim tarihi kitaplarında geniş olarak anlatılır Özünde bu gelişme, inanca dayalı gizemci, büyüsel düşüncenin egemenliğinden, akla, sorgulamaya, araştırmaya dayalı bilimsel düşünceye ulaşmanın uzun, zaman zaman da büyük acılarla dolu öyküsünü içerir.

İnsanoğlu, çok eski çağlardan beri, neden sonuç bağlantıları kuramadığı, açıklayamadığı olaylarla, örneğin hastalıklarla, doğal yıkım olayları (afetler) ile, ölümle savaşırken, bir yandan teknolojisini ve bilimsel düşünme yetisini geliştirmiş; öbür yandan da anlayamadığı, açıklayamadığı olaylar karşısında, büyüsel düşünceye dayalı inanç dizgeleri ile yetersizlik, çaresizlik, güvensizlik duygularını gidermeye, örtmeye çalışmıştır. Çağımızda da, kimi bilim adamındaki büyüsel düşünceye dayanma eğiliminin altında yetersizlik ve güvensizlik duygularının bulunduğunu, bunların az ya da çok, büyüsel düşünceye dayalı yollarla giderilmeye çalışıldığını görüyoruz. Özetle, yabancı sözcük ve terim kullanma tutkusunun temelinde kişinin kendi kimliğine ve bu kimliğin en önemli öğesi olan anadiline karşı güvensizlik, yetersizlik duyguları yatmaktadır.

Büyük gelişmelere karşın, bilimde büyüsel düşüncenin tümden silinemediğini gösteren birçok örnek verilebilir. Bir yabancı sözcük ya da terim neden bilimseldir de, tüm anlamını verebilen bir yerli sözcük bilimsel sayılmamaktadır?

Örneğin, “karın” sözcüğü neden bilimsel sayılmaz da “batın ya da abdomen” sözcükleri bilimsel sayılır? Örneğin, hekimler neden reçetelerinde "boite" yerine kutu sözcüğünü yazamazlar? Neden yalın, açık ve kısa bir cümle bilimsel sayılamıyor da karmaşık, uzun ve anlaşılması zor bir cümle bilimsellik izlenimi bırakıyor? Bu sözcüklerin, bu tür tümcelerin şu özelliklerini görüyoruz:

a. Anlaşılmamaları ya da zor anlaşılır olmaları
b. Bir yetkeden öğrenilmiş olmaları, yetkeyi temsil etmeleri
c. İçerdikleri bilimsel anlamın dışında ve o anlamla ilgisi olmayan, bilimsellikle açıklanamayacak bir değer, yani bir büyüsel güç yüklenmeleri.

Hastalıklarla, ölümle savaşan, sıklıkla çaresizlik, güvensizlikle karşılaşan tıp biliminde bu eğilimin izleri, doğal olarak başka bilim alanlarına göre, daha fazla görülebilmektedir.

Büyüsel düşüncenin en azından ülkemizde yapılan yayınlardaki yerini ele alarak bu konuyu Türkçe açısından tartışmak isterim.


Türkçe Tıp Dili

Aydınlanma gemisini yüzyıllar önce kaçıran ülkemizde, bilim dilinde Arapça'nın egemenliği 1932'lere dek sürdü. Türkçe tıp dilinin son yüz altmış beş yıllık geçmişine bakacak olursak, düşündürücü bir öykü görürüz. İlk Türk tıbbiyesinde eğitim önce İtalyanca ile başladı (1827). Eğitim bu dille yürütülemeyince 1838'de “Mektebi Tıbbiyeyi Adliyeyi Şahane”de Fransızca eğitime geçildi. Türkçe (aslında Osmanlıca) eğitimi savunan Osmanlı aydınları ile Fransızca eğitimi savunan ve çoğu Ermeni ya da Rum olan hekimlerin otuz yıllık tartışmaları sonucunda, 1866'da padişahın emri ile sivil tıp okulu kuruldu ve Osmanlıca eğitim başladı.

O dönemin Türk hekimleri büyük bir coşku ile her yabancı terime Arapça ve Farsça'dan türetilmiş, uydurulmuş sayısız terim buldular; derslerinde, yazılarında bunları kullandılar. Örneğin abdomen yerine batın (karın), arter yerine şiryan (atardamar), manik-depresif psikoz yerine “cinneti-manyai-inhitatiye” (taşkınlık-çökkünlük hastalığı) dediler. Bu savaşımın temelinde bilim dilinin anlaşılabilir, öğretilebilir olması kaygısından çok, gelişmekte olan ulusalcı (Osmanlı ulusalcılığı) akım yatıyordu.

Atatürk'ün 1932'de başlattığı dil devrimi, bilim dilimizi kuşkusuz çok değiştirmiştir. Bir bakıma Avrupa'da 16.yüzyılda başlayan ve yüzlerce yıl süren bilim dili evrimi, ülkemizde 1932'den sonraki yıllarda, hızlı bir devrim niteliğinde gerçekleşti. O zamandan günümüze dek, politik akımlara bağlı gerilemelere karşın, bu hızlı gelişme ile 1990'larda bilimsel yazılardaki Türkçe oranı %75-85'i buldu. Günümüzde, Türk dilinde en karmaşık tıbbi bilgiler, bilimsel kavramlar büyük bir verimlilikle anlatılabilmekte, öğretilebilmektedir. Türkçe, matematiksel nitelikli grameri, değişik türden ön ve son ekleriyle inanılmaz sayıda sözcük ve terim üretme yetisi olan, gelişmeye çok yatkın bir dildir. Bin yıldır oldukça ağır biçimde bir yana itilmiş, işlenmemiş, hatta Osmanlı döneminde horlanmış olmasına karşın, son 70 yılda varılan gelişme düzeyi bu dilin gücünü göstermiştir. Yapılan dilbilimsel çalışmalar, Doğan Aksan’ın dediği gibi, Türkçe'nin "biçim özellikleri, yapısı dolayısıyla değişik kavramların anlatımına, yeni ve yabancı kavramların karşılanmasına çok elverişli bir dil" olduğunu artık yeterince kanıtlamıştır.

Bu olumlu gelişmelere karşın ülkemizde, bilim dilinde, hemen hemen her alanda yabancı sözcük ve terim kullanma eğiliminin oldukça yaygın biçimde sürmekte olduğu da bir gerçektir. Son yıllarda çıkmış tıp dergilerini gözden geçirince, Türkçe düşünme, anlatma, yazma bilincinin yeterince yerleşmemiş olduğunu açıkça görebiliriz. Yabancı sözcük ve terim kullanma düşkünlüğünün yanı sıra, yazılarda ilginç, çapraşık bir anlatım biçimiyle de sık karşılaşmaktayız. Bilimsel yazıların çoğunda, gözden geçirilen kaynaklar genellikle İngilizce yayınlardır. Bunlardan bilgi aktaran yazarlar, sıklıkla, bu kaynaklardan çıkarılacak bilginin özünden çok, yabancı dildeki metne kendilerini kaptırıyorlar. Bu yazılarda, yabancı kaynağın anlatım biçiminin ve dil yapısının da Türkçe'ye aktarılmaya çalışıldığını görüyoruz. Ortaya çeviriye benzeyen, fakat çeviri de olmayan çapraşık bir dil çıkabiliyor.

İlginçtir, kullanılan kaynaklarda İngilizce'nin günlük halk dilinden alınıp terim olarak oturtulan yalın sözcükler, hiç çekinmeden Türkçe yayınlarda kullanılabiliyor. Örneğin, short-wave (kısa dalga), sharp-wave (keskin dalga), turnover (dönüşüm), release (salıverme), reuptake (geri alım), off and on (aç-kapa), rapid-eye-movements (hızlı göz hareketleri), diaper rash (pişik), borderline (sınırda), rebound (geri tepme), relapse (depreşme), kindling (tutuşma), self (kendilik, özbenlik), mouse (fare), save (saklamak, kaydetmek) ve daha birçokları....

Terim olarak oturmuş görünen bu sözcüklere Türkçe karşılık önerilince, İngilizce'deki sözcüğün terim olması nedeniyle bu önerilerin yeterli olmadığı söylenebiliyor. Örneğin “expressed-emotions” karşılığında “duygu-dışa vurumu” önerildiğinde, bunun yalnız duygularla ilgili bir kavram olmadığı, duygu-dışavurumunun yetersiz kaldığı söylenebiliyor. Bilinmiyor ki, İngilizce’deki bu iki sözcüğün kavramsal içeriği, zamanla, kullanıldıkça yerine oturmuş ve terim niteliği kazanmıştır. Kısacası, kimi çevrelerde, İngilizce'deki yalın bir sözcüğe terim olmak hakkı tanınıyor; Türkçe'deki, belki de daha uygun bir sözcüğe bu hak tanınmıyor. Türkçe yalın sözcükler, kimilerince, bilim diline yakıştırılamıyor. Açıkça, büyüsel düşüncenin fazla bulaştığı bu tutum, yabancı dil bilenlerde, bilgili, yetenekli kişilerde de görülebilmektedir.

Şimdi, anlaşılmazlığın ve yabancı sözcük ya da terim düşkünlüğünün kökeninde olduğunu düşündüğüm ikinci etkene geçmek istiyorum.


Bilim Dili, Özerk Benlik Duygusu ve Özgür Düşünebilme Yetisi

Çocukta soru sorarak öğrenme, bilme tutkusu 2.5-3 yaşlarında, hatta daha da erken başlar. Bu yaşlardaki çocukta, devinim, dil ve bilişsel yetilerin gelişmesiyle birlikte beynin de gelişmesi çok hızlı olur. Çocuğun soru sorarak öğrenme ve bilme tutkusu 4-7 yaşlarında doruğa ulaşır. Sözelleştirmenin, yani nesneleri, olayları sözcüklerle belirlemenin en etkili olduğu yaş diliminin de 4-7 yaş arası olduğu bilinmektedir. Dilbilimcilere göre, evrendeki nesnelerin bellekte daha kolay tutulmasında, nitelenmesinde, nesneler ve olaylar arasında ilişki kurulmasında, genel kuralların açığa çıkarılarak, sorun çözme işlemlerine aktarılmasında sözelleştirmenin büyük yeri vardır.

Ülkemizde, çocuk yetiştirme ve eğitme uygulamalarına, koşullarına bakacak olursak, bu yaşlarda çocuklar aile içinde ve okulda, baskılar, korkutmalar ve ezberlemeler ile yüklü yoğun bir eğitim-öğretim düzeni içerisine sokulurlar. Çocukların sorarak öğrenme, bilme tutkuları büyük oranda sınırlanır, hatta söndürülür. Böylece, çocuklarımızın büyük çoğunluğu soru sormaktan çekinir; sınav korkusunun dışında özerk öğrenme ilgisi taşımaz; derslerde, kitaplarda verilen bilgileri kendi özerk eleştiri, tartışma süzgecinden geçirmez; ezberci, aktarmacı olur. Özetle, bu ülkede çocuklar, soru sormadan, düşünmeden öğrenen, anlamadan inanan, özerklik duygusu kısıtlı kişiler olarak büyür. Böyle bir eğitim-öğretim ortamında daha çok kul benlikli kişiler yetişebilir.

İşte ülkemizde, bilimsel yayınlarda dili, anlatımı karışık, yabancı sözcük ve terimlerle dolu yazıların sık görülmesinin ikinci temel nedenini özerk düşünme ve öğrenme yetisinin çocukluktan başlayarak baskılanmasında görüyorum. Yabancı terimler üzerinde düşünmeye, bunun gerçek anlamını kavrayarak özümsemeye ve bunun kendi dilindeki karşılığının ne olabileceğini araştırmaya gerek görmeyen bir kafa yapısı çocukluktan beri oluşmaktadır. Bir yabancı terim üzerinde düşünmek, onun Türkçe karşılığını bulmaya çalışmak, araştırıcı bir düşünce yapısını gerektirir.

Bilim insanlarının, aydınların yabancı dil düşkünlüğünün ve bilgiyi yeterince özümsemeden aktarma eğiliminin altında başka eğitimsel, ekonomik, politik, kültürel ve kişisel etkenler de bulunabilir. Örneğin, son zamanlarda yaygınlaşan kısa, kolay yoldan yapılan yayınlarla akademik yer edinebilmenin, bir bilim alanında ya da yabancı dilde iyi yetişmemiş olmaya bağlı yetersizlik ve aşağılık duygusunun, öğrenim ve araştırma için olanak yetersizliğinin, serbest pazar ekonomisindeki dil değerlerinin ve politik etkenlerin bu konuda önemli yerleri olabilir. Ben bu bildiride, çalışma alanımla ilgili gözlem ve deneyimlerime dayanarak sorunun iki kökeni üzerinde bir çözümleme (analiz) yapmaya çalıştım.


Sonuç

Anadili konusu her şeyden çok beynin, düşünme ve öğrenme yetilerinin gelişimi bakımından önemlidir. Çocukta beyin, dil ve bilişsel yetiler sürekli etkileşim içinde gelişirler. Dil olanaklarını yeterince kullanamayan bir kişide beynin üst düzey işlevlerinin gelişmesi de olumsuz etkilenebilmektedir. Bilimde ilerleyebilmenin temelinde bulunan özgür, özerk düşünebilme, soyutlama ve kavramlar oluşturma yetileri ancak kişinin anadili ile gelişebilir. Bunun yanı sıra anadili, bireysel ve toplumsal yaşamın en önemli iletişim öğesi, toplumsal birliğin, ulusal kimlik duygusunun temel taşıdır. Bir toplumu ulus yapan etkenlerin en önemlisidir. Bireyin ya da toplumun anadili kısır kalınca, ulusal kimlik duygusu zayıflar; özgür ve özerk düşünebilme yetisinden yoksun bireyler bilim alanında söz söyleme gücü kazanır. Böyle kişiler Türkçe'yi yetersiz görürler, "yaşayan dil", "evrensel bilim dili" gibi geçersiz görüşlere tutunurlar. Eğer bir ülkede bilimin gelişmesi, dünyada en yaygın olan bilim dilinin, yani İngilizce'nin eğitimde egemen olmasına ve kullanılmasına bağlı olsaydı, çok güçlü dil bilinci olan Almanya, Fransa, Japonya, Rusya, İsrael gibi ülkelerin, İskandinav uluslarının, bilimsel açıdan geri kalmış olmaları gerekirdi.

Bilimde ilerlemiş ülkelerin hepsi kendi dillerine bilinçli olarak sarılanlardır. Ayrıca, bir dilin bilim alanında gelişmesi, onun dünyaca okunup anlaşılmasını gerektirmez. Bunun en açık örnekleri Japonca, İbranice ve İskandinav dilleridir. Bu yazdıklarımdan, yabancı dil bilmeye gerek yoktur anlamı çıkarılmasın. İyi yabancı dil bilmek, kuşkusuz, bilgimizi, dünyamızı genişletir; ama aynı zamanda kendi dilimizin zenginliklerini de tanımayı, araştırmayı sağlar. Ancak o zaman görürüz ki, bilimin gelişmiş olduğu ülkelerde, bilim adamları öz dillerine değer veriyorlar; yeni buluşlar, yeni kavramlar için kendi öz dillerinden, günlük halk dilinden sözcükler alarak, bunlara terim niteliği kazandırıyorlar. Bunun amacı öğrenmeyi, düşünmeyi, iletişimi kolaylaştırmaktır. Böylece, bilim dili ile halkın konuştuğu dil birbirine yakınlaşmakta, "evrensel bilim dili" görüşü de geçerliğini kendiliğinden yitirmektedir. Böylece, bilim adamının eski çağlardan kalma, dili ve uygulamaları ile gizemci dokunulmazlığı, büyüsel anlaşılmazlığı da ortadan kalkmaktadır.

Sorgulayan, araştıran, özgür ve açık düşünme biçimini geliştiren bir eğitim düzeni yaygınlaşmadan bağımsız, özerk kimlikler gelişemez. Özgür düşünme olmadan bilim yapılamaz. Ülkemizde düşünsel yaşamın, bilimin gelişmesi için en başta kendi dilimize değer verilmesi, Türkçe'nin geniş olanaklarına güvenilmesi gerektiğine inanıyorum. Bilimdeki hızlı değişmelere, yeni buluşlara, yeni kavramlara "yaşayan dil", "özgür Türkçe" ya da "evrensel dil" görüşleri ile ayak uydurulamaz. Ya olduğu gibi Batı dillerinden alacağız; kopyacı, aktarmacı kalacağız ya da dilimizin geniş olanaklarından yararlanarak, çocuklarımıza daha çocukluklarında soru sormayı, özgür ve bilimsel düşünebilmeyi aşılayacağız.

Ulusumuz için yaşamsal bir sorun olan dil bilincinin bütün toplum katmanlarında gelişebilmesi, ancak, niteliğini az önce tanımladığım bilinçli bir çocuk yetiştirme ve eğitim politikası ile gerçekleşebilir. Ulusal eğitimin, anaokulundan üniversitelere dek, her basamağında bu dil bilincinin vurgulanması gerekir. Bilimsel düşünme yetisinin gelişmesinde dilin önemi anlaşıldıkça, bu yeti bütün toplum katmanlarına açık ve yalın bir dille yayılabilecek, yetersizlik duyguları ile anlaşılmazlığa sığınma gereksinimi de azalacaktır.

Prof. Dr. M. Orhan Öztürk




Kaynaklar

1. Hacısalihoğlu H. Hilmi (1996) Türkçe Bilim Dili Olmaya Layık Değil midir? Türk Dili, Ağustos 1996, s.536.

2. Aksan D 1987) Türkçe’nin Gücü. Ankara: Bilgi Yayınevi. 3. Basım 1993.
(*) Türkiye Bilimler Akademisi'nde 2 Aralık 1995 ve Dil Bayramı nedeniyle Dil Derneği'nin 26 Eylül 2001 günlerinde düzenlediği toplantılarda yapılan konuşmadan kısaltılarak, değiştirilerek hazırlanmıştır.

Konu Hale tarafından 26 Kasım 2015 Perşembe - 22:47 tarih ve saatinde düzenlenmiştir
Konu İçeriği Düzenlenmiştir.


#2
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Konu İçeriği Düzenlenmiştir.




0 Kullanıcı konuyu okuyor

0 Kullanıcı, 0 Misafir, 0 Kayıtsız kullanıcı