İçeriğe git


Welcome to Kadim Dostlar ™ Forum
Register now to gain access to all of our features. Once registered and logged in, you will be able to create topics, post replies to existing threads, give reputation to your fellow members, get your own private messenger, post status updates, manage your profile and so much more. This message will be removed once you have signed in.
Login to Account Create an Account
Resim

Devlet Nedir? | Ulus Devlet - Sosyal Devlet - Tampon Devlet - E-Devlet - Üniter Devlet İlkesi

- - - - -

  • Yanıtlamak için lütfen giriş yapın
Bu konuya 6 yanıt gönderildi

#1
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.


:z08: Devlet Nedir?



Devlet'in ne olduğu hakkında günümüze kadar ve günümüzde de birçok tanım yapılmıştır fakat düşünürlerin/yazarların birçoğu devlet hakkında birbirlerinden farklı tezler öne sürmüşlerdir.

Örneğin Marx'a göre devlet: Yavaş yavaş yok edilmesi gereken topluma zararlı bir yapılanma, Hegel'e göre; Tanrı'nın yeryüzündeki yürüyüşü, Weber'e göre; güç kullanma yetkisini en üst düzeyde kullanan bir yapılanma, sosyal demokrasiye göre; durmadan artan bir eşitliğe ulaşma ereğinde işe yarar bir araç olarak bakar.

-1-Devlet aslında kiminin menfaatine çalışıyor gibi bazı öğretilerde işlense de bir çok öğretinin ya da düşüncenin ortak bir fikri vardır: Devlet hiç kimsenin menfaatine çalışmaz,devletin tek menfaati kendisidir ve kendisini güçlü kılmak istemesidir.Liberal düşünce devleti pek önemsenmeyecek kadar küçük bir yapılanma olarak görür bunun nedeni de ekonomik olarak dolgunluğa ulaşan liberalizmin devleti pek fazla önemsememesi ve zaten isteklerini de gerçekleştirecek meşru bir ortam hazırlayabilmesidir.

Devlet uluslararası düzenin baş aktörüdür, fakat bunun yanında sivil toplum kuruluşları, uluslararası şirketler önemli bireyler de(tüm dünya'nın saygı duyduğu birisi) aktör olma konusunda önemli bir yer işgal ederler. Buna rağmen devlet her zaman gücünü kullanarak istediği birçok şeyi yapma yetisine sahiptir.

18. yüzyıla kadar filozoflar(o zamanın siyaset bilimcileri)en iyi sistem nedir sorusuna cevap bulmaya çalışırken 19. yüzyılda devlet, kurum devlet organları, vatandaş hakları incelenmiştir günümüzde ise devlet(ler) hakkında birçok şey açığa çıkmış ama devletin ne olduğu konusunda hala kesin sonuç alınamamıştır. Bunun nedeni de devletin birçok kurumdan meydana gelmesi ve bu kurumların işleyişindeki sorunlar olmasıdır. Devleti oluşturan kurumların bir çoğu belli bir yere bağlı olmadan tek başına çalışması ve belli dönemlerde devlet'in yerine geçmesidir. Örneğin;vergi vereceğiniz zaman devlet vergi dairesidir ve işlerinizin hızıyla doğru orantılı olarak büyüklüğü ölçülür.Hastaysanız devlet hastanelerdir ve size ne kadar değer verdikleriyle değeri ölçülür.Yani devlet içinde bulundurduğu kurumların çalışma hızlarıyla toplumda iyi yada kötü bir izlenim bırakır.

Devlete en fazla karşı çıkan öğreti marksist görüştür. Marksizm’de devletin kesin bir tavırla olmasa bile adım adım yok edilmesi ve böylece toplumun mutlak özgürlüğe kavuşması savunulmuştur. Lakin bu öğreti ile zaman birbirinden farklı işlemiş ve zaman, marksist öğretinin devletin yok edilmesi hakkındaki yorumunu silip gitmiştir, çünkü bu öğretide marksist devletin adım adım yok olması gerekirken, devlet gücünü çok daha fazla arttırmıştır ve faşizm ile marksizmin birbirine karışmasına yol açmıştır. Peki durum bu olunca devletin gücünü yitirip yok olmasını amaçlayan bu öğreti devletin egemenliği altına girmiştir? Devlet kendisini yok etmeye çalışan bu öğretiyi nasıl egemenliği altına alıp onu doğru yoldaymış gibi göstermiştir. Devlet bilindiği üzere Batı Avrupa’da gelişmeye başlamış siyasi bir örgüt biçimidir ve tüm dünya ülkeleri arasında kendine yer bulmuştur. Batı'nın bu siyasi yapısı karşı blokta yer alan S.S.C.B tarafından kesilmek istenmiştir ve bunun içinde Marksist görüş devleti alaşağı etmek istemiştir fakat bu kurum/siyasi yapılanma o kadar güçlüdür ki S.S.C.B bunu benimsemek zorunda kalmıştır.

Karl Marx 1859 tarihli önsözde toplumun iki temel yapıdan oluştuğunu söylemiş ve bunlara alt yapı ile üst yapı adını vermiştir. Marksist düşüncede iktisadi düşünce ön plana çıkmış ve bu düşüncede alt yapıya daha fazla önem vermiştir. Marx alt yapının, üretimin ve devamlılığın sağlanmasında en önemli rolü oynadığını belirtmiş, üst yapının ise alt yapıdan aldığı güçle ideolojik ve siyasi olarak varlığını sürdürdüğünü savunmuş bu yüzden de devletin üst yapı içinde varolduğunu belirtmiştir

-2-.Kısacası Marksizm devleti, alt yapının yönetmesi gerektiğini savunur. Fakat şu da göz önüne alınmalıdır ki devleti idare eden,alt yapı yada üst yapı içinde ki (Marx göre) siyasi yapılanmalar olsun yani her ne-kim olursa olsun devletin yönetiminde söz sahibi olanlar mutlaka siyasi bir ayrıcalığa sahip olup toplumdan kendilerini soyutlayacaklardır. Bu da bize gösteriyor ki devlet hiçbir zaman tam manasıyla yok olmayacak kadar toplumun her kesimine iyi yada kötü kendini kabul ettirmiştir.

Lenin 11 Temmuz 1919 da yaptığı konuşmasında hitap ettiği kitleye Marx ve Engels okumaları yönünde telkinde bulunarak devletin kötülüğünü vurgulamaya çalışmıştır. Peki devlet kimdir?
Devlet, amaçlarını/hedeflerini siyaset sayesinde gerçekleştirir. Siyasetin tümü devlet eylemi olmasa da devlet eyleminin tümü siyasettir

-3- ve bugünde gördüğümüz gibi anarşi artık dağlardan sokaklardan çekilmiş ve kaba kuvvet kullanmaya son vermiş (en azından bugün görünen budur) siyasi olarak yapılanmaya başlamıştır.

Son olarak Thomas Paine'nin dediği gibi " Dünyada mevcut olan iki hükümet modeli şunlardır:

Birincisi, seçim ve temsille oluşan hükümet,

İkincisi, saltanat ile oluşan hükümet.

İlki genelde cumhuriyet olarak bilinirken ikincisi monarşi ya da aristokrasi olarak bilinir.
Bu iki farklı ve birbirine zıt hükümet şekli kendilerini akıl ve cahilliğin iki farklı ve zıt esası üzerine bina ederler.

Hükümetin çalışması yetenek ve beceriyi gerektirdiğinden ve yetenek ve beceri ırsi bir kökene sahip olmadığından saltanatın insan aklının onaylamayacağı, yalnızca cahilliğin üzerine inşa edebileceği bir inancı gerektireceği aşikardır ve her hangi bir ülkede cahiller ne kadar çok olursa bu tip bir hükümet şekli için o kadar uygun bir durum ortaya çıkar.

Bunun aksine, iyi teşkil edilmiş bir cumhuriyetteki hükümet insanların akıllarına uymayan bir inanca sahip olmalarını gerektirmez.

Bu bağlamda sağduyu ve cehalet, birbirlerinin zıddıdır ve insanoğlunun büyük bir kısmını etkilemektedir. Bunlardan her hangi birisi yeterince fazla bir şekilde bir ülkede oluşturulabilirse devlet makinesi kolayca çalışmaya devam eder. Akıl kendiliğinden itaati; cahillik ise dikte edilen her şeye boyun eğilmesini sağlar." bu durumda devletin yönetim şekli ne olursa olsun devlet mutlak varlığını sürdürmeye devam edecektir ve devlet üç beş sayfaya sığmayacak kadar büyük bir yapının en üst basamağıdır.


Kaynaklar

-1-Cem EROĞUL, Devlet Nedir?, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 1999 syf:13
-2-Vahap ERDOĞDU, Marx, Engels, Marksizm, Sol Yayınları, Mayıs 1990 syf:285-304
-3-Cem EROĞUL,Devlet Nedir?, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 1999 syf:13



#2
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
:z08: Tampon Devlet



Coğrafi olarak iki güçlü ve birbirine husumet besleyen devletin arasında kurulan göreli olarak daha küçük ve güçsüz devletlere verilen addır.


Güçlü devletler açısından tampon devletlerin iki işlevi vardır:


İki güçlü ülkenin doğrudan komşu olmasını engelleyerek, doğabilecek küçük çaplı sürtüşme ya da sınır çatışmalarının hızlı bir şekilde topyekün savaşa dönüşmesini engellemek.

İki ülkeden biri yekdiğerine savaş açtığında, saldırıya uğrayan tarafın karşı tarafın taarruzunu kendi topraklarına ulaşmadan tampon devletin topraklarında karşılamak.


Birinci Dünya Savaşı öncesinde birbiriyle rekabet halinde bulunan Almanya ve Fransa arasında Belçika, Lüksemburg, Hollanda ve İsviçre tampon devletler olarak sıralanmışlar, her iki tarafın bu ülkeler üzerinden bir saldırı başlatması ihtimaline karşı, bu ülkelerin bağımsızlık ve tarafsızlıklarının muhafazası hususunda özel çaba gösterilmiştir.

Aynı şekilde, bugünkü Pakistan, Hindistan, Myanmar, Bangladeş, Sri Lanka ve Maldivler'i kapsayan Hindistan Kolonisi'ne sahip olan İngiltere ve 1868-1884 yılları arasında Orta Asya'daki Türk hanlıklarını ilhak ederek sözkonusu koloniye yaklaşan Rusya arasında İran, Afganistan, Tibet, Nepal ve zaman zaman Doğu Türkistan tampon devletler olarak yer almışlardır.

Osmanlı Devleti de zaman zaman savaştığı Lehistan Krallığı'nı (Polonya) Rusya'ya karşı tampon devlet olarak görmüş, bu devletin 1773, 1793 ve 1795 yıllarında Rusya, Prusya ve Avusturya tarafından taksim edilerek ortadan kaldırılmasının ardından Rusya'nın doğrudan saldırılarına hedef olan Osmanlı Devleti bu defa kendi hükümranlığı altındaki Romen beylikleri Eflak ve Boğdan'ı Rusya'ya karşı tampon devletler olarak kullanmıştır.


#3
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
:z08: Ulus Devlet



Ulus devlet, meşruiyetini bir ulusun belli bir coğrafi sınır içindeki egemenliğinden alan devlet şeklidir. Devlet politik ve jeopolitik bir varlık, ulus ise kültürel ve/veya etnik bir varlıktır. Ulus devlet kavramı ise bu ikisinin belli bir coğrafyada örtüştürür, ve böylelikle kendisinden önce gelen devlet yapılarıyla büyük ölçüde farklılaşır.

Tarihteki diğer devletlerden farklı olarak, ulus devlet modelinde devleti oluşturan tüm vatandaşların ortak bir dil, ortak bir kültür ve ortak değerleri paylaşması esastır. Ayrıca ulus devlet kavramı her milletin kendi kaderini tayin ve otonomi hakkına sahip olduğu fikrini içerir. Bu özelliğiyle dünyadaki bir çok milliyetçi harekete ilham kaynağı olmuştur.


Ulus Devletin Ortaya Çıkışı


Genellikle ulus devletin Fransız Devrimi sırasında tarih sahnesine çıkmış olduğu kabul edilir. Bu aynı zamanda feodalizmden kapitalizme geçiş sürecini belirleyen dönemdir.

Feodal devlette egemen olan meşrutiyet anlayışına göre devletin sahibi ve meşrutiyetin kaynağı monarşi idi. Feodal sistemin zayıflamaya başlamasıyla birlikte güçlenen burjuvazi sınıfı, politik etkinliğini pekiştirmek için kitlelerin desteğini arkasına almak zorunda idi. Buradan hareketle egemenliğin kraldan alınarak halka verilmesi süreci içinde milliyetçi akımların güç kazanması, milli egemenlik fikrinin kitlelerde geniş yankı bulmasını sağlamıştır.

Ancak ulusun mu yoksa ulus devletin mi önce ortaya çıktığı tartışmalı bir konudur. Milliyetçi görüşler genellikle ulusun önceden var olduğunu iddia ederler, ulus devlet bu ulusun egemenlik taleplerini karşılayacak bir model olarak ortaya çıkmıştır. Ancak modernleşme odaklı teorilere göre ulusal kimlik daha önceden var olan devletin politikalarının bir ürünü olarak görülmektedir.
19. yüzyıl Avrupa'sında Sanayi devrimi, yazılı basının gelişimi ve öğretimin kurumlaşması gibi etkenlere bağlı olarak ortak dil, kültür ve değerlerin yaygınlaşmasının önü açılmıştır. Bunlar da ulus devletin oluşumunu hızlandıran etmenlerdir.


#4
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
:z08: Sosyal Devlet


Sosyal Devlet Kavramı



Yaklaşık bir asır önce ortaya çıkan ve sosyal, ekonomik ve politik alanda giderek etkileri artan sosyal devlet, özellikle 1970’lerin ortalarından günümüze gerek ulusal, gerekse uluslararası düzeyde önem ve güncelliğini kaybetmeyen bir tartışma konusudur.


Sosyal devlet ya da refah devleti nedir?


Sosyal devleti tam olarak anlatan kapsamlı bir tanım bulunmamaktadır. Genel olarak literatürde yer alan tanımlar, sosyal devleti, ya amaçları ya da araçlarına dayalı olarak açıklamakta ve kapsanan amaç ve araçlardaki farklılık genel kabul gören tam bir sosyal devlet tanımına ulaşmayı engellemektedir. Bununla birlikte gerek amaçlara, gerekse araçlara dayalı olarak yapılan mevcut tanımların, sosyal devlet hususunda oldukça açıklayıcı bilgiler verdiği de görülmektedir.

“Refah devleti (welfare state)” kavramı, savaş zamanında Nazi Almanyası’nın “otoriter devlet (power state)”i ile savaş sonrası müttefik devletlerin yeniden inşaa edilmesi tutku ve ümidini ifade eden “refah devleti (welfare state)”ni birbirinden ayırmak için ilk kez Archbishop Temple tarafından İngiltere’de kullanılmıştır (Pierson, 1991, 102). Ancak burada paradoksal bir durumun varlığı söz konudur. 1941’den çok önce daha 1880 yılında sosyal sigorta sistemi Bismarck Almanyası’nda kurulmuş ve “Refah Devleti (Wohlfahrstaat)” kavramı 1920’lerde yine Almanya’da gündeme gelmiştir (Savaş, 1994, 190).

İngiliz iktisatçılarından Briggs refah devletini, amaç ve görevlerinden hareket ederek şöyle tanımlamaktadır (Gough, NP, 895): “Refah devleti, kişilere ve ailelere, sahip oldukları mülklerin piyasa değerine bakmaksızın minimum bir gelir garanti ederek; kişisel ve ailevi krizlere yol açabilecek hastalık, yaşlılık, işsizlik gibi belirli “sosyal riskleri” karşılayabilecek güce kavuşturmak suretiyle kişiler ve aileler için güvensizlik alanını daraltarak ve nihayet statü ya da sınıf ayrımı yapmaksızın tüm vatandaşlara belirli sosyal hizmetleri en iyi standartlarda sunmayı garanti ederek, piyasa güçlerinin işleyişini değiştirmek amacıyla devlet erkini politikalar ve idare yoluyla bilinçli olarak kullanan devlettir..”

Briggs’in tanımı esasen refah devletinin amaç ve görevleriyle birlikte; refah devletinin belki de en belirgin ve en fazla eleştirilen özelliğini de ortaya koymaktadır: “..piyasa güçlerinin işleyişini.......değiştirmek amacıyla, devlet erkini politikalar ve idare yoluyla bilinçli olarak kullanan devlet..”

Gerçekten refah devleti (welfare state), denildiği zaman, genel olarak sosyal refahın maksimizasyonu amacıyla devletin ekonomiye aktif ve kapsamlı müdahalelerde bulunmasını öngören bir devlet modeli anlaşılmaktadır. Refah devleti en genel anlamda piyasa ekonomisinin başarısızlıklarını ve yetersizliklerini ortadan kaldırma amacını gütmektedir ve müdahaleci, düzenleyici, yeniden dağıtıcı ve girişimci bir devlet anlayışıdır.

Refah devleti, "araçları" yönünden, diğer bir ifadeyle sunduğu hizmetlere göre de tanımlanmaktadır. Ancak refah devletinin araçları konusunda bir görüş birliği mevcut değildir. ILO tarafından kabul edilen minimum refah devleti araçları (refah devleti hizmetleri), kişilere sağlanan tüm nakdi faydalar (sosyal sigorta ve sosyal yardım) ve kamu sağlık hizmetleridir. Wilensky, bu listenin genellikle eğitim, kişisel sosyal hizmetler ve konutu da kapsayacak şekilde genişletildiğini ileri sürmektedir (Gough, NP, 895). Mishra, tam istihdam politikalarını; Titmuss, “mali refah” olarak isimlendirdiği vergi harcamalarını hatta işletmelerin kurum içi-mesleki refah programlarını; Gough ise, kişi ve firmaların, toplumdaki diğer kişilerin ve grupların yaşam koşullarını etkileyen özel faaliyetlerinin devletçe düzenlenmesini refah devletinin araçları arasında saymaktadır (Gough, NP, 895).

Bu noktada “sosyal”, “sosyal sorun” ve “sosyal politika” kavramlarına kısaca değinmekte yarar bulunmaktadır. Sosyal olan, herşeyden önce insanla ilgili olandır; ancak insanın tüm sorunları sosyal sorun olarak nitelendirilemez. İnsanın sosyal sorunları iki grupta toplanabilir (Göze, 1995, 20-21):

(i) İnsanların bedensel ve zihinsel gelişmesi, maddi refahı, tüm yeteneklerini geliştirmesi, tüm olanaklarını kullanması ile ilgili sorunlar. Bu açıdan sosyal sorunlar kişinin sağlığı ile, bedensel gelişmesi ile, yaşama olanakları yani iş hayatı ve bunlarla ilgili hastalık, yaşlılık, sakatlık, işsizlik, vb. tüm sorunları, bunun yanında insanın bedensel, ruhsal gelişmesi, kişiliğinin, yetenek ve olanaklarının geliştirilmesi ile ilgili eğitim, öğrenim, toplumsal hayatta ilerlemesi gibi sorunları kapsar.

(ii) İnsan doğduğu andan itibaren çeşitli kuruluşlar içinde yer alır, bunlara bağlı olarak yaşar, gelişmesini bu kuruluşlar içinde tamamlar -aile, mesleki kuruluşlar gibi. Bu da sosyal yapı sorunlarını ortaya çıkarır.

İnsan tek başına yaşayabilen bir yaratık olmadığına ve doğduğu andan başlayarak çeşitli ve değişik kuruluşlar arasında yaşamak zorunluluğunu duyduğuna göre, bireyin “sosyal” sorunlarının çözümü, onun içinde yaşamak zorunda kaldığı sosyal yapı sorunlarının çözümüne bağlıdır (Göze, 1995, 21). Bu bakımdan ailenin sorunları çözümlenmeden bireyin sorunları çözümlenmiş sayılamaz. Diğer yandan sosyal yapı sorunlarının çözümü de bireyin sosyal sorunlarının çözümüne bağlıdır.

"Sosyal" kavramını bu şekilde açıkladıktan sonra şimdi de "sosyal politika" kavramını kısaca açıklayalım. Sosyal politika "sosyal sorunları inceleyen ve bunlara çözümler öneren bir araştırma alanıdır. Refah devletleri, izledikleri sosyal politika ya da sağladıkları sosyal koruma bakımından büyük farklılıklar göstermektedirler. Arın’a göre, “sosyal devlet” nitelemesine layık refah devleti tipi "sosyal vatandaşlığı" mümkün kılan refah devleti tipidir (Arın, 1993, 70).

Buna göre; piyasa mekanizmasının serbest işleyişinin yol açtığı riskler ve sosyal sorunlar, sosyal politikalar aracılığıyla piyasaların yeniden düzenlenmesini ya da sonuçlarının telafi edilmesini gerektirmektedir. Bu yapılmadığı zaman ülkelerde bir demokrasi açığı ortaya çıkmakta, vatandaşlık ise sadece bir piyasa vatandaşlığı olmaktan ileri gidememektedir.

ABD ve Batı Avrupa’da sosyal devlet kavramından ziyade refah devleti kavramı kullanılmaktadır. Türkçe literatürde ise farklı yazarlarca her iki kavramın da kullanıldığı görülmektedir. Refah devleti ile sosyal devlet kavramlarının farklı anlamlar taşıdığına ilişkin bazı yaklaşımlara karşın, biz, iki kavramın da aynı anlama geldiği kanaatindeyiz.

Bize göre, refah devleti ile sosyal devlet arasında ayrıma temel oluşturan kriterler, esasen refah devletinin gelişim süreci ve refah devleti türleri ile ilgili hususlardır. Bu anlamda sosyal devlet-refah devleti ayrımı yerine biz, "az gelişmiş ya da gelişen" refah devleti (veya sosyal devlet) ve "ileri" refah devleti (ya da sosyal devlet) ayrımını tercih ediyoruz. Dolayısıyla bu çalışmada sosyal devlet ve refah devleti kavramlarını aynı anlamda kullanıyoruz.


#5
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
:z08: Sosyal Devlet



GİRİŞ

Klasik liberal demokrasinin ekonomik ve siyasal temellerinin değiştirmeden sosyal güvenliğin sağlanması,işsizliğin önlenmesi,emeğiyle yaşayanların korunması ve yaşam düzeylerinin yükseltilmesi yoluyla sosyal eşitsizlikleri giderme işlevini yüklenen devlet sistemine denir. Kapitalizmin yarattığı sosyal dengesizlik ve bunalımlara karşı emekçi sınıflardan gelen güçlü tepkinin ürünü olarak 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır.

Bütün bunlar devletin sosyal ve ekonomik yaşama müdahale etmesini zorunlu kılar. Sosyal devlet kavramının gelişmiş ülkelerle az gelişmiş ülkelerdeki anlamları arasında önemli bir fark vardır. Gelişmiş ülkelerde sosyal devletten beklenen,kapitalizmin iç ve dış kaynakları kullanarak yarattığı zenginlikleri biraz daha adaletli biçimde yeniden paylaştırması,emekçilerin ve sosyal bakımdan zayıf sınıfların tepkilerinin yumuşatılması ve böylece temel düzenin korunması işlevini de görür. Az gelişmiş ülkelerde ise,sosyal devlet bu klasik ödevinin yanında,ulusal zenginliklerin yaratılması için kalkınmasını sağlamak gibi yapıcı ve dinamik bir işlevi de yüklenmiştir.

Sosyal devlet, yurttaşlarının manevi ve fikri gelişme koşullarını da hazırlamakla görevlidir. Bunun için devlet yurttaşların eğitim ve öğretim ihtiyaçlarına cevap vermekle yükümlüdür.

Sosyal Devlet kavramı çağdaş devlet anlayışını dile getiren yeni bir kavramdır. Aslında Sosyal Devlet müessesinin doğuşu ile birlikte,devletin görev ve sorumluluklarının arttığı ve giderek daha çok fonksiyon yüklendiği diğer bir ifade ile cemiyet hayatında aktif bir rol oynamaya başladığı görülmektedir. Bu bakımdan günümüzün Sosyal Devleti Montesquieu’nun “Kanunların Ruhu” adlı tanınmış eserinde tasvir ettiği jandarma ve gece bekçisi devlet tipinden tamamiyle ayrılmakta,olayları sadece seyretmekle kalmamakta, bizzat olayları düzenleyici,cemiyete yeni şekiller verici önemli roller üstlenmektedir. Bu bakımdan modern devlet, seyirci devlet olmaktan, yani tribünlerden maç seyreden bir seyirci durumundan çıkmış,oyuna katılan,plüralist devlet ve cemiyet hayatında diğer organize gruplarla birlikte sahaya inerek oyuna karışan oyuncu devlet şeklini almıştır.

Gerçekten günümüzün devleti sosyal bünyede meydana gelen tahribatın giderilmesi ve sosyal tezatların ortadan kaldırılması amacıyla diğer demokratik kuruluşlarla birlikte sorumluluk taşıyan ve topluma yeni şekiller verme gücüne sahip bulunan bir devlet tipidir. Aslında mesele tarihi bakımından ele alındığı takdirde,18.yy’ın sonlarında ve özellikle 19.yy’da sanayi toplumlarında baş gösteren sosyal zararları ortadan kaldırma ve içtimai tezatları hafifletme fonksiyonlarına sahip devlet,Sosyal Devlet olarak isimlendirilmektedir.

Bundan da anlaşılacağı gibi,sosyal devletin esas ve ana fonksiyonunu zamanında ve derinliğine yapılacak sosyal reformlara dayanmak suretiyle sosyal ihtilalleri önleme teşkil etmektedir.

Diğer taraftan sosyal devlet ile sosyalist devlet arasında da çok dikkate değer farklar vardır. Şöyle ki, söylediğimiz gibi Sosyal Devlet aslında sosyal sınıflar,standlar ve gruplar arasındaki tezatları barışçı yollar ve usullerle dengeye getirmekte ve sosyal krizleri sosyalleştirme tedbirlerine hiçbir zaman başvurmaksızın, yani özel mülkiyetin elinde bulunan, yani özel mülkiyetin elinde bulunan modern-mekanik üretim araçlarını toplumun mülkiyetine almayı düşünmeksizin giderme amacını gütmekte ve hatta bu tür devlet, özel mülkiyet müesseslerinin devamına, serpilip gelişmesine bilhassa dikkat etmekte, özen göstermektedir .

Bu itibarla, Sosyal Devleti, sosyal görev ve sorumluluklar üstlenmiş, halkına insan şeref ve haysiyetine yaraşır maddi,medeni ve kültürel ihtiyaçları içeren asgari refah şartları sağlamayı hedef almış,sosyal güvenlik müesseselerini kurmuş çağdaş bir devlet anlayışı şeklinde tanımlamak mümkündür. Aslında Sosyal Devlet anlayışına göre,milli seviyede tespit edilecek bir asgari geçinme haddini toplumun bütün fertlerine adil şekilde uygulamak suretiyle, hayat ve geçinme standardının yükseltilmesi prensibi esas alınmalıdır.

Öte yandan Sosyal Devleti, sosyal adaleti sağlamak hususunda önlemler alan ve sosyal haklar bakımdan eşitlik ilkesini toplumun tüm fertlerine teşmil edecek uygulamalara girişen aktif bir uygulamalar ve müdahaleler devleti olarak da görebiliriz. Bu bakımdan Sosyal Devlet takip edeceği vergi ve ücret politikaları ile adil bir gelir dağılımının gerçekleşmesi görevini üstlenen,korunmaya muhtaç grup ve sınıfları gözeten,sosyal güvenlik uygulamaları ve istihdam politikalarına yön veren,eğitim,sağlık,mesken gibi toplumun asgari ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik politikaları uygulayan ve çalışma hayatını düzenleyici tedbirler alan çağdaş bir devlet anlayışı olarak tanımlanabilir.

Aslında Sosyal Devlet ekonomik sistemler içinde kapitalist ekonomi düzeni içinde yer almaktadır. Özel mülkiyeti ve bireylerin üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ilkesini koruyan,bireylere çalışma özgürlüğü,dilediği iş ve mesleği seçme özgürlüğü veren be özel teşebbüsün varlığını yasal güvence altına alan bir devlet şeklidir. Sosyal Devlette kamu işletmeleri kurup işleten devlet,özel teşebbüsü denetim ve gözetim altında tutmaktadır. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet hakkı kamu yararına aykırı olarak kullanılamaz ve devlet gelir dağılımını müspet yönde etkileyici,kişilerin mülkiyet hakkını himaye edici tedbirler alır .

Sosyal Devlet 19.yy’ın ilk yarısında sanayi devriminin gelişmesine paralel olarak ortaya çıkmış,19.yy boyunca güçlenmeye devam etmiştir. II.Dünya savaşından sonraki Alman ve İtalyan Anayasalarında da siyasi ve şekilci klasik demokrasiyi tamamlayan ve zenginleştiren temel bir ilke olarak yer almıştır . 1961 Anayasamız da bu ilkeye Türkiye Cumhuriyetinin temel nitelikleri arasında baş yeri vermiş ve onu gerçekleştirecek birçok hükümler koymuştur.

Sosyal Devlet düşüncesinin doğuşunu,sanayileşmenin 19.yüzyıldan bu yana ekonomik ve dolayısıyla da bütün sosyal hayatta yarattığı değişikliklerde aramak gerekir.

Farklı gelir düzeylerine sahip tabakaların yanyana yaşamaları sosyal tezatları en açık şekilde ortaya çıkarmış ve bunun sonucu olarak da sosyal bünyede çeşitli huzursuzluklar ve gerginlikler meydana gelmiştir.


Bunun sonucu olarak da toplumu meydana getiren sınıflar arsındaki huzursuzluk ve gerginlikleri gidermek ve dengeyi sosyal reformlarla sağlamak ihtiyacı sonucu “Sosyal Devlet” doğmuştur. Sosyal Devlet anlayışı,devletin olayların seyrine müdahalesi esasına dayanır.



SOSYAL DEVLETTEN SOSYAL HUKUK DEVLETİNE


Sosyal Hukuk Devleti,bir hukuk devletinin yapısı içindeki devlet şeklidir. Diğer bir deyişle, demokratik prensiplerin arızasız ve noksansız tarzda işlediği, fertlerin şahıs haklarının, toplantı, dernek ve sendika kurma, seçme ve seçilme, yani genel oy hakkının,basın hürriyetinin, mesken masuniyetinin ve seyahat hürriyetinin var olduğu, bir kelime ile plüralist devlet ve cemiyet düzeninin yerleşmiş bulunduğu devlet şeklidir. Sosyal devlet bu refah devleti tipine bağlı olarak mütaala edilmelidir.

Devletin ekonomik ve sosyal alanlara müdahalesinin kabul edilmediği liberal devlet anlayışından bugüne değin devletin değişen,artan ve çeşitlenen görev ve sorumlulukları onu sadece siyasi düzenin bekçisi olma hüviyetinden çıkartmış,koruyucu,planlayıcı ve düzenleyici fonksiyonlar üstlenmesine yol açmıştır. Nitekim günümüzün devlet bütçelerinde sosyal hizmetler için ayrılan fonlar düzen ve asayişi sağlayıcı,düzenleyici hizmetlere ayrılan fonları aşmış bulunmaktadır .

Örneğin ABD’’de sosyal refah harcamaları 1965’de toplam devlet harcamalarının % 42.4’ünü,1970’de % 47.9’unu ve 1972’de %52.9’unu teşkil etmiştir .

Federal Almanya’da ise eğitim,sağlık,mesken ve sosyal hizmet harcamalarının toplam tüketim harcamalarına oranı 1960’da % 76.5,1970’de % 81.8,1975’de ise % 85.2’dir

Ayrıca çağdaş devlet anlayışı,vatandaşlarına sunduğu hizmetleri kantite olarak arttırmakla kalmayıp,kalite olarak da geliştirip,çeşitlendirmektedir.

Bunların yanı sıra devlet istihdam şartlarını tanzim edici,gelir dağılımında adaleti sağlayıcı tedbirlerle ekonomik ve sosyal planlama gibi çok çeşitli fonksiyonları da üstlenmiş bulunmaktadır.

Devlet anlayışındaki değişimi tarihi perspektif içinde inceledikten sonra,liberal görüşü benimseyen tüm ülkelerin değişen ve gelişen devlet sorumluluklarından ne denli etkilenerek bu yönde tedbirler almak zorunluluğunu duydukları açıkça ortaya çıkmaktadır. Zira sosyal görev ve sorumluluklar üstlenmiş siyasi iktidarlarca yönetilen ülkelerde devletin vatandaşlarına sunduğu hizmetler toplumda devlete olan güveni arttırmakta,siyasi gerginliklerin azalmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bu itibarla,gerek toplumun talep ve baskısının,gerek devlet yöneticilerinin huzur ve güven arayışının bir sonucu olarak devlet himayeci,koruyucu bir sosyal görev ve sorumluluklar devleti hüviyetine bürünmüş olmaktadır. Çağımızın devlet anlayışındaki değişimin sebep ve hikmeti budur.


TÜRKİYE’DE SOSYAL DEVLET İLKESİNİN DOĞUŞU ve GELİŞİMİ


1-CUMHURİYET ÖNCESİ DÖNEM


Türkiye’de devletin sosyal hayata müdahalesinin Cumhuriyet dönemi ile başlatmak bazı eksiklikler doğuracağından,Cumhuriyet öncesi dönemdeki sosyal nitelikli önlemlere ve bu mahiyetteki kanunlara kısaca değinmek uygun görülmüştür.

Küçük sınıfların zayıflaması,bunların mesleki organizasyonları olan Loncaları da etkilemiş ve 19.yüzyılın ortalarına doğru Türk sanayiinin modern esaslar dairesinde gelişebilmesi için siyasi ve ekonomik şartların uygun olmadığı bir dönemde Mecelle ile ortadan kaldırılmaları ile sonuçlanmıştır. 1860’da kabul edilen Mecelle,çalışma ilişkilerini düzenleyici ilk yasa niteliğine sahip olmak bakımından önemlidir. Bu dönemde çalışma hayatı ile ilgili çeşitli mesleklere uygulanmak üzere bazı yasalar ve tüzükler çıkarılmasına rağmen,hepsinde de iş ilişkilerinin düzenlenmesinde Mecelle’de olduğu bireyci görüş egemen olmuştur .

1869 yılında çıkarılan “Maadin Nizamnamesi” ile maden ocaklarında çalışanların sağlık ve güvenliği ile ilgili önlemler getirildiği görülmektedir . Bu nizamnameyi sosyal güvenlik alanındaki ilk devlet müdahalesi olarak kabul etmek mümkündür .

I. Meşrutiyet ve bunu izleyen dönemde sınırlı ve dolaylı bazı yasalaştırma girişimleri yapılmış olmakla birlikte, II.Meşrutiyet dönemine kadar maden işçilerini korumaya yönelik faaliyetler dışında bir devlet müdahalesine rastlanılmamaktadır. Meşrutiyetin ilanından sonra Fransız Devrimi ile gelen siyasi akımlar, zaman zaman sosyal hareketlerle de birleşerek bu devrin işçi hareketini oluşturmuştur .

II.Meşrutiyetin ilanı ile ortaya çıkan nispi özgürlük havası içinde,siyasi faktörlerin etkinliği daha fazla artmış ve işçi faaliyetleri hızla artmış, dernek kurma grev hakkı ve hatta 1909’da çıkarılan Cemiyetler Kanunu ile sendika kurma hakları kazanılmıştır.

İmparatorluk döneminde asker ve memurlarla sınırlı bazı işyerlerinde çalışanların belirli risklere karşı korunması amacıyla resmi ve özel yardımlaşma sandıkları kurulmuştur. Bunlardan 1909 yılında kurulan “Tersane-i Amireye Mensup İşçi Vesairenin Tekaüdiyeleri Hakkında Nizamname” isimli tüzükle kurulmuş olan sandık, işçileri yaşlılık ve malullükten ötür uğrayacakları gelir kayıplarına karşı koruyacak ilk sosyal güvenlik kurumunu teşkil etmektedir .


2- CUMHURİYET DÖNEMİ


Cumhuriyetin ilanından önceki dönemde Ankara hükümeti özellikle çalışma koşullarını içeren bazı yasa düzenleme çalışmalarında bulunmuştur. Ülkede çalışan tüm işçileri kapsayacak ve onların çalışma şartlarını düzenleyecek bir yasanın çıkarılması yerine,her iş alanı ve bölgesi için o bölgenin şartlarını içeren ayrı yasalar hazırlanması yoluna gidilmiştir. Bu çalışmaların bir sonucu olarak da 28.4.1921’de 114 sayılı “Zonguldak ve Ereğli Havza-i Fahmiyesinde Mevcut Kömür Tozlarının Amele Menafii Umumiyesine olarak Füruhtuna Dair Kanun” ile 10.9.1921’de 151 sayılı “Ereğli Havza-i Fahmiye Maden Amelesinin Hukukuna Müteallik Kanun” çıkarılmıştır . Bu kanun Türkiye’de asgari ücretlerin ilk defa tespit edilmesini sağlamış olmak bakımından önem taşır . Bu kanun uygulama alanı ve işçilere tanıdığı haklar bakımından sınırlı olmakla birlikte,çıkarıldığı devir için sosyal devlet ilkesi bakımından büyük bir anlam taşımıştır .

Gerçekten de bu kanunla işverenler hastalanan, kazaya uğrayan işçilere ücretsiz olarak sağlık yardımları yapmaya,bunu sağlamak için maden yakınında hastahane açmaya ve doktor bulundurmaya mecbur tutulmuşlardır. Bütün bunlar, bugünkü Sosyal Sigortalar uygulamasının Türkiye’deki başlangıcı olarak nitelendirilebilir .

Yukarıda söz konusu edilen bölgesel nitelikteki kanunların yanı sıra, geniş kapsamlı bir “İş Kanunu” çıkarılması girişimlerine 1921yılında başlanılmıştır .

Cumhuriyetin ilanından sonra en önemli olay 1923 yılında İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi olmuştur. Ülkenin ekonomik kalkınma çabasının en önemli adımlarından biri olarak nitelendirilen bu kongre, M. Kemal Atatürk’ünde ifade ettiği gibi “Yeni Türk Devletinin temellerinin süngüler üzerinde değil ekonominin üzerinde kurulacağının” ilk ciddi girişimi sayılabilir. Türkiye İktisat Kongresi ülkenin ekonomik politikasını tayin amacıyla faaliyete girişmiş ve sanayileşmeyi teşvik edecek, kredi imkanları sağlayacak,gerekli vasıflı eleman eğitimine imkan verecek ve ulaşım sorunlarını hafifletecek bazı tavsiyeler geliştirmiştir. Hükümet bu kararların ışığında faaliyetlerini yoğunlaştırmış ve Kongrede alınan kararlar 1923-1933 döneminde Türkiye’ye liberal bir politikanın hakim sağlamıştır .

Cumhuriyetin ilanından sonra yeni Türkiye Devleti’nin ilk Anayasası olan 1924 Anayasası devletin sosyal görevleri konusunda oldukça sınırlı hükümler içerir. Yeni Türk Devletinde milletin refah seviyesini yükseltmek ve yurdu imar etmek düşüncesi, iktisat ve imar sahasında ferdi teşebbüslerin mahdut faaliyeti yerine devletin şumüllü ve üstün kudretinden istifade etmek lüzumunu meydana koymuştur .

1924 Anayasasının kabulünden sonra devletin sosyal hayata müdahaleleri artmış, nitekim hemen sonrasında, ”Tafta Tatili Kanunu” kabul edilmiştir. 1926 yılında kabul edilen Borçlar Hukuku kanununda, sosyal güvenlikle ilgili önemli hükümler kabul edilmiştir.

Öte yandan,6 Mayıs 1930 da çıkarılan “Umumi Hıfzısıhha Kanunu” da çalışanları koruyucu nitelikteki yasalar arasında yer almaktadır. Bu kanun çalışma şartlarına ilişkin ilk müdahaleleri belirlemek bakımından önemlidir. Çalışma yaşı,çalışma saatleri,kadınların çalışma şartlarına ilişkin hükümler bu kanunla kesinlik kazanmış bulunmaktadır.

Türkiye 1932 yılında Milletlerarası Çalışma Teşkilatına üye olmuş ve dolayısıyla bu kuruluşun statüsünü kabul etmiştir. Statü hükümlerine göre,Türkiye bir İş Kanunu hazırlamakla yükümlü tutulmuş ve bu yükümlülüğü yerine getirmek üzere yeni bir İş Kanunu tasarısı hazırlamıştır. Bu tasarı 3008 sayı ile 1936 yılında kabul edilip bir yıl sonra yürürlüğe girmiştir. Bu yasanın en bariz özelliği,kabul edildiği dönemde egemen olan devlet müdahalesi görüşü ile çalışma koşullarının her şeyden önce toplum yararına uygun düzenlenmesi ilkelerine sadık kalmış olmasıdır.

1936 tarihli İş Kanunu eksikliklerine ve uygulamadaki aksaklılara rağmen çalışma hayatını düzenleyici mahiyetteki ilk ciddi girişim olmak özelliğine sahiptir.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra da müdahaleler devam etmiştir.Çalışma Bakanlığının kurulması,İş ve İşçi Bulma Kurumunun kurulması,1947 yılında kabul edilen Sendikalar Kanunu ve buna bağlı olarak grev hakkının tanınması ve bu mahiyette birçok kanun bu dönemde kabul edilen önemli kanunlardır.

Cumhuriyetten 1960’lara kadar gelişen devlet müdahalelerinin ve devletin artan görev ve sorumluluklarının 1961 Anayasası ile başlatılan Sosyal Devlet uygulaması için uygun bir zemin hazırladığını söylemek yanlış olmayacaktır.


3-1961 ANAYASASI


Türkiye’de Sosyal Devlet anlayışının genişliğine derinliğine yerleşmeye başlaması 1961 Anayasasına bağlanabilir. Nitekim 9.7.1961 tarihli Anayasamızın Genel Esaslar kısmının 2. maddesi Cumhuriyetin Nitelikleri başlığı altında “Türkiye Cumhuriyeti,insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan,milli,demokratik,laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” ibaresiyle Sosyal Devlet anlayışının kabulünü açıkça dile getirmektedir. Anayasanın başlangıç kısmında,insan hak ve hürriyetlerini,milli dayanışmayı,sosyal adaleti,ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletinin bütün hukuki ve sosyal temelleriyle kurulmasında,yine Anayasada yer almış bulunan sosyal prensiplerin rol oynadığı ifade edilmektedir.

Anayasanın tüm ilkeleri sosyal devlet prensibini destekler niteliktedir. Böylece 1961 Anayasası yukarıda da ifade edildiği gibi Türkiye’de ilk defa Sosyal Hukuk rejimini kurmuş bir Anayasa olarak kabul edilebilir.

Anayasada kabul edilmiş bulunan sosyal devlet anlayışı 41. maddede açıklanmakta ve sosyal devlet olmanın yükümlülükleri şöyle ifade edilmektedir. “İktisadi ve sosyal hayat,adalete,tam çalışma esasına ve herkes için insanlık haysiyetine yaraşır bir yaşayış seviyesi sağlanması amacına göre düzenlenir. İktisadi,sosyal ve kültürel kalkınmayı demokratik yollarla gerçekleştirmek,bu maksatla,milli tasarrufu artırmak,yatırımları toplum yararının gerektirdiği önceliklere yöneltmek ve kalkınma planlarını yapmak devletin ödevidir.”

Bu hüküm ile sosyal devletin görevleri belirlenmekte ve bu yolda izleyeceği ekonomik,sosyal ve kültürel amaçlı politikaları saptamanın bir devlet görevi olduğu ifade edilmektedir.

1924 Anayasasının kapsamına alınmamış olup,yasalarla düzenlenen çalışma şartları,sosyal güvenlik,sendika kurma,toplu sözleşme ve grev ile ilgili hükümler 1961 Anayasası metninde yer almış bulunmaktadır. 1961 Anayasasının işçi-işveren ilişkileri bakımından getirdiği en önemli hüküm,şüphesiz ki grev ve toplu sözleşme hakkının tanınmasıdır.

Sosyal devletin en başta gelen görevlerinden biri de sosyal güvenliktir. Anayasasının 48. maddesi ise sosyal güvenlik hakkına ayrılmış olup,”bu hakkı sağlamak için sosyal sigortalar ve sosyal yardım teşkilatı kurmak ve kurdurma”’nın devletin ödevlerinden olduğunu açıklamaktadır.

Anayasada yer alan sosyal devlet esprisinin ışığı altında faaliyete geçen yasama ve yürütme organları gerek çalışma hayatının düzenlenmesi,gerek devletin diğer sosyal görevleri konusunda çeşitli önlemler geliştirmişlerdir. Bunlar arasında 275 sayılı “Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu” ve 274 sayılı “Sendikalar Kanunu” sosyal devlet açısından önemli yasalardır.

Böylece devlet, 1961 Anayasasında kabul edilen sosyal devlet prensibini çıkarttığı kanunlarla destekleyerek devletin sosyal alandaki düzenleyici,denetleyici gücü ortaya konulmuştur.

1961 Anayasası ile devlet,ekonomik ve sosyal hayatı düzenlemek üzere sosyal devlet anlayışına da uygun olarak kalkınma planları yapmaya başlamıştır. Kalkınma planları aracılığı ile Sosyal Devlet bu anlayışın gerektirdiği hedefler doğrultusunda ülkenin sosyal ekonomik ve kültürel politikasını düzenleyici,bu konularda yol gösterici ve bizzat devlet yürütme organlarınca da bu politikaların uygulayıcısı olarak ekonomik ve sosyal hayata müdahalelerini arttırmıştır.

Kalkınma planlarının sosyal devlet esprisine sadık kalınarak hazırlandığı bilinmektedir. Nitekim planlar sosyal devlet esprisinin ışığı altında incelendiğinde,”başta sosyal gelişme hedefi olmak üzere,sosyal barış,sosyal denge ve sosyal bütünleşme hedeflerine tüm planlarda sadık kalındığı görülecektir .”


Bu planlarda ele alınan başlıca konular şu başlıklar altında toplanabilir:


-İstihdam Politikası
-Eğitim Politikası
-İşçi-İşveren İlişkileri ve Ücret
-Sosyal Güvenlik Politikası

Planlı dönemde ana hatlarıyla özetlenmeye çalışılan devlet politikaları,sosyal devlet ilkesinin ışığı altında devletin,sosyal hayata politikalar tespiti yolu ile yaptığı müdahaleleri göstermektedir. Bu müdahalelerin sonuçları itibariyle başarılı olup olmadıklarının tartışması konumuz dışında kalmaktadır. Burada izah edilmeye çalışılan,devletin planlı dönemde sosyal
hayata giderek artan müdahaleleri ve devletin sosyal alanda üstlendiği görev ve sorumluluklarındaki gelişimdir. Devlet imkanlarının sınırlı olması pek çok alanda planlanan hedeflere ulaşılamaması sonucu doğurmuştur.


1982 ANAYASASI


1982 Anayasasının 2. maddesi “demokratik,laik ve sosyal bir hukuk devleti” ibaresine yer vermektedir. Anayasasının devletin temel amaç ve görevlerini belirleyen 5. maddesinde ise “kişilerin ve toplumun refah,huzur ve mutluluğunu sağlamaya, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak şekilde sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya,insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya” devletin temel görevleri arasında yer verilmiştir.

Gerçek şu ki,Türkiye’nin sosyal devlet aşamasında daha çok yol kat etmesi gerekmektedir. Sosyal devlet harcamalarına G.S.M.H.’dan daha fazla pay ayrılması bu konuda gelişmelerin kilit noktasıdır. Şüphesiz bunun içinde güçlü bir ekonominin varlığı gereklidir. Ekonomik güç beraberinde huzurlu bir toplumun varlığını da getirecektir. Avrupa Birliği yolunda çıkarılan bazı yasalar bu yolda ilerleme kat ettirse de bunlar yeterli olmayacaktır. Refah devletine ulaşmanın en kestirme yolu,köklü reformlarla sistemin bu yapıya uygun hale getirilmesinden geçmektedir.

Ülkemizde sosyal devlet ilkesi,son iki anayasamızda yer almasına rağmen,pek uygulama alanı bulamamıştır. Henüz gelişmekte olan ülkeler statüsünde olmamız bunun bir göstergesidir. Şüphesiz,bu ilkenin mükemmel bir şekilde uygulaması ancak gelişmiş ülkeler olarak kabul edilen ülkelerde görülmektedir. Son ekonomik krizle birlikte işsizler ordusunun 10 milyonu aşması,sağlık sitemindeki aksaklıklar,eğitim sisteminin çökmesi,sosyal güvencesi olmayan milyonlarca insanın varlığı,işsizlik sigortası gibi kanunların henüz yeni çıkarılıyor olması ve toplumun içinde bulunduğu ekonomik çıkmaz,sosyal devlet ilkesinin devlet politikaları içindeki yerini anlamada birer ölçüt olarak kabul edilebilir.


SONUÇ


Devletin sosyal görevler üstlenmesinin nedenlerini sadece sosyal ve ekonomik şartların bir sonucu olarak kabul etmek doğru olmaz. Sanayi devrimi ile birlikte işçi sınıfının doğuşu ve teşkilatlanarak millet hayatında ağırlık kazanmaya başlaması iki şekilde sonuçlanmıştır. Bazı ülkelerde iktidar işçi kesimini siyasal partilerin eline geçerken,bunun gerçekleşmediği ülkelerde devlet çok geniş toplumsal önlemler almak zorunda bırakılmıştır.

Ne var ki, o dönemde devletin aldığı ekonomik ve sosyal nitelikli önlemler,günümüzün sosyal devlet anlayışının içerdiği sosyo-ekonomik müdahalelerden oldukça farklı bir yapıya sahiptir. Sağlık,emeklilik,işsizlik sigortası gibi toplumsal önlemlerin alındığı yerlerde dahi,devletin milli iktisat içinde faal bir rol oynaması o devrin dünya görüşü bakımından mümkün olamamıştır.

Devletin sosyal alana yapacağı müdahalelerde kıt kaynakların hangi alanlar için kullanılacağı yolundaki ekonomik tercihler bu konudaki hükümet politikalarına aittir. Bu politikalar devletin hangi alanlarda sorumluluk yükleneceği ve fonksiyonlarını ne şekilde yerine getireceğini tayin eden tercihlerdir.

19. yüzyılın ikinci yarısında sanayi devrimi ile gelişen ulusal ekonomiler beraberinde ekonomik belirsizlikler ve bunalımları da getirdi. Bu belirsizlikleri ve bunalımları aşmak için bazı ekonomik sistemler geliştirildi. Uygulandıkları ekonomiye göre uygulama farklılıkları gösteren bu sistemler,kendilerine konjonktürel yaşama alanları buldular.

Önce kapitalist sistem yaklaşık yarım yüzyıl dünya üzerinde kısmen de olsa hakimiyet sürdü. İşçi sınıfının güçlenmesi ile çatlak sesleri duyulan kapitalist düzen sermaye sahiplerini apaçık kolluyordu. Emeğin sesi olamayan bu sistem haliyle taban yayılamadı. Burdan beklediği desteği de alamadı. Cazibesini kaybetse de üst sınıfın çıkarlarını koruması hasebiyle varlığını devam ettirdi.

Çok geçmeden liberal sistem çok farklı bir söylemle ortaya çıktı. “Bırakınız yapsınlar,bırakınız geçsinler” parolasıyla tanınan liberal sistem,ekonomide tam bir serbestlik düşlüyordu. Devletin bekçilik ve jandarmalık görevinden başka insan hayatının seyrinden çıkmasını savundular. Onlara göre ekonomi her zaman kendini dengeye getirir. Yeter ki devlet organları aracılığı ile ekonomiye müdahale etmesin. İnsanlar ekonomik ilişkilerde,kendi menfaatlerini en üst düzeyde tutacakları için ekonomi sürekli gelişim gösterecektir. Yani ekonomide işsizlik,enflasyon,talep fazlası,arz fazlası gibi kavramlara yer yoktur. Bunlar geçici olgulardır. Ekonomi er yada geç kendini dengeye getirecektir. Bu aşamada müdahalenin yarardan çok zararı vardır. Fakat liberallerin unuttuğu çok önemli bir nokta vardı. Kişiler bu yarışa eşit şartlarda başlamıyorlardı. Yani fırsat eşitliği yoktu. Dolaylı olarak para babalarının ekmeğine yağ süren bu ince nokta göz ardı edilmiş oldu.

Ancak tüm dünyayı sarsan 1929 Dünya Ekonomik Buhranı olanlarla liberal sistemin hiç de aynı olmadığını gösterdi. Liberal sistemin hitap şekli belki hoştu,kulağa hoş geliyordu,insanlara cesaret veriyordu ama o günkü dünyanın hali bütün bunları unutturdu. Gerçektende durum öyleydi. Dünyanın en güçlü ekonomilerinden birine sahip olan Amerika’da bile binlerce işyeri kapanmış,milyonlarca insan işsiz kalmıştı. Dünya üzerinde birçok devlet açlıkla mücadele ediyor,halkının karnını doyurmayı düşünüyordu. Böylece ekonominin kendi kendisini dengeye getireceği hayali de suya düşmüş oluyordu.

O zaman ekonomiye dıştan müdahale gerekiyordu. Peki nasıl? Araya II. Dünya Savaşının girmesi bu sorunun cevaplanmasını bir müddet geciktirdi.60 milyon insanın yaşamını yitirdiği bu savaş insan hayatının değerini çok acı bir tecrübeyle anlattı tüm insanlığa. Aslında bu da insanlık için bir şans oluverdi. Hayatın değerini kavrayan insan oğlunun beklentileri arttı.

Tüm bu uzun süreç kademeli olarak Sosyal Devlet kavramını ortaya çıkardı. Bütün dünyada çalışanlar,devletlerine vatandaşlık bağı ile bağlanmış fertler, haklarını başka bir üslupla dillendirmeye başladı. Artık vatandaşlarının her türlü ekonomik ve sosyal sorunuyla ilgilenmek zorunda olan bir devlet sistemi vardı. Yılların geçmesiyle hızla güçlenen bu ilke toplumun her kesimine hitap ettiği için güç kaybetmedi. Bilakis hızla artan bir destek buldu. Önceleri az sayıda hedefi olan sosyal devletin gittikçe hedefleri de arttı. Tabi popülaritesi de.

Zamanla devlet politikası olan sosyal devlet nihayet anayasalara kadar girdi ve devletin bekçilik ve jandarmalık gibi görevlerinin yanında en az onlar kadar önemli bir ilke olarak devlet politikalarında yerini aldı.

Dünyada sosyal devlet uygulamaları başka bir bakış açısıyla değerlendirilmektedir. Amerika ve Batı Avrupa’da sosyal devlet gelişimini tamamlamış ve etkili bir şekilde uygulanmaktadır. Örneğin İngiltere’de 18 yaşını dolduran her işsiz gence işsizlik sigortası ödenmektedir. Bu ülkelerde her yıl gittikçe artan oranda refah devleti harcamalarına yatırım yapılmaktadır. II. Dünya Savaşı’ndan önce Amerika’da refah harcamalarına ayrılan pay % 10’lara varmazken bu savaş sonrası hızla artmış,1971 % 20’ye yaklaşmıştır. Aynı yıllarda İngiltere’de bu rakam % 24 olarak gerçekleşmiştir.

Devletin maddi imkanları genişledikçe,yani devlet zenginleştikçe sosyal hizmetler için ayırdığı fonlar da büyümektedir. Bu itibarla G.S.M.H. rakamları ile sosyal hizmetlere ayrılan fonların karşılaştırılması bunu doğrular niteliktedir. Devletin maddi olanaklarının artması ve bunun bir göstergesi olan milli gelir ve tüketim harcamalarının sayısal değerleri ile refah hizmetleri için yapılan harcamaların mukayesesi yapıldığında söz konusu sayısal değerler arasındaki ilişki açıkça görülmektedir.

Devletlerin sosyal görev ve hizmet sorumluluklarını geliştirmelerinin maddi güçleri ile sınırlandırıldığı gerçeği böylece ortaya çıkmaktadır. Nitekim birçok ülkede olduğu gibi,Türkiye’de de bu sınırlılık,Anayasanın 53. maddesinde açıkça dile getirilmiş ve devletin sosyal görev ve sorumluluklarının ancak maddi olanaklar el verdiğince arttırılabileceği açıkça belirtilmiştir.


Mehmet Emin ÇAKALLI


#6
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
:z08: E-Devlet



Günümüz dünyası, sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişin temellerinin atıldığı, değişim ve dönüşümlerin inanılmaz bir hızla yaşandığı bir dünya olmuştur. Bilgi ve iletişim teknolojilerinin, ekonomide, toplum yaşamında ve kültürde kalıcı değişiklikler yarattığı bir süreçten geçiyoruz. Ulusal ekonomik gelişme ve rekabet stratejisini bilgi ekonomisine dayandıran ülkeler, bilim, teknoloji ve bilişim alanındaki mevcut kurumsal yapılarını yeniden düzenlemekte ve bu ekonominin gereklerine uygun yeni kurumsal yapılar oluşturmaktadırlar.

Bilgi çağının getirdiği değişim; tüm dünyada olduğu gibi bizde de yeniden yapılanma sürecini hızlandırmış ve ülkenin önüne önemli bir fırsat olarak gelmiştir. Ülkemizin bilgi toplumu'na dönüşebilmesi, bilgi ve iletişim teknolojilerini hem kullanan hem de dünya ölçeğinde üreten bir konuma gelebilmesi için gerekli stratejilerin belirlemesi, ulusal eylem planının hazırlanması ve uygulanması gerekmektedir (bu bağlamda ülkemizde e-Türkiye Eylem Planı, Vizyon 2023 ve AB
6. Çerçeve Programı gibi çalışmalar başlatılmıştır).

Eylem planın hazırlanması kadar bu planı uygulayacak/uygulatacak sorumluluğunu üstlenecek, kurumlar arası koordinasyonu sağlayacak, işi sadece ülkenin bilişim stratejilerini geliştirmek ve uygulatmak olan bir kurumun olması çok daha önemlidir.


e-Devlet en yalın biçimiyle;


"Devletin vatandaşlara karşı yerine getirmekle yükümlü olduğu görev ve hizmetler ile vatandaşların devlete karşı olan görev ve hizmetlerinin karşılıklı olarak elektronik iletişim ve işlem ortamlarında kesintisiz ve güvenli olarak yürütülmesidir." biçiminde tanımlanmaktadır.



Resmi ekleyen




Devletin temel unsurları olan vatandaş ve kuruluşlar (özel ya da kamu), e-Devlette, e-Vatandaş ve e-Kurum biçiminde kendini göstermektedir. e-Devleti oluşturan temel unsurlar e-Vatandaş, e-Şirket, e-Kurumdur. Ancak, e-Devleti oluştururken, söz konusu unsurlara öncelikler atamak ve ‘birini tümüyle gerçekleştirmeden (örneğin e-işyerlerini oluşturmadan) e-Devlet olmaz’ türü yaklaşımlarda bulunmak, e-Devletin oluşumunu olumsuz etkiler. Her bir unsur, kendi içerisinde “e” olgusunu gerçekleştirmeye çalışacak, birbirlerinden etkilenerek gelişecek ve zamanla e-Devlet oluşacaktır



Resmi ekleyen





Tarihçe


Dünya’daki e-Devlet yaklaşımları öncelikli olarak yerel yönetimlerdeki uygulamalarla başlatılmıştır. Diğer yandan Batı toplumundaki devlet vatandaş ilişkisinde var olan beyan edilen bilginin doğru olduğu güvenine dayalı ilişki, e-Devlet' e geçişi kolaylaştırmakta ve kurulan güvenlik sistemi yalnızca bilgilerin yetkili olmayanlarca kullanılmaması üzerine ya da bozulmaları önlemek üzerine tasarımlanmaktadır.

Gelişmiş ülkelerde e-Devlet servisleri ve uygulamaları konusunda bir çok Üniversitede araştırma projeleri başlatılmıştır. Örneğin, Washington State, California, Texas, ve Boston Üniversiteleri'nde konu ile ilgili önemli projeler yürümektedir.

İngiltere ve Kanada’da e-Devlet çalışmaları doksanlı yılların ortalarında başlatılmıştır. Bu ülkeler e-Devlet oluşumunda bu organizasyon içinde yer alan sivil toplum kuruluşları ile yerel yönetimlerin Bilişim Teknolojileri (BT) sektöründen nasıl etkilendiklerini ve beklentilerinin ne olduğunu belirleyerek çalışmalarını şekillendirmişlerdir.


Dünyadaki e-Devlet çalışmalarındaki yaklaşımların şu başlıklar altında ele alındığını görmekteyiz:

• e-Devlet servis önceliklerinin belirlenmesi,
• e-Devlet servislerinin sunulmasında sivil toplum örgütlerinin rolünün daha belirgin olması,
• Özel sektörün e-Devlet' teki hizmet rolünün yeniden tanımlanması,
• Sektörler arası güvenli ara yüzlerin kurulması,
• e-Devlet organizasyonu dışında kalan ya da kalmak isteyen bireylerin haklarının korunması.


e-Devlet’in sunacağı temel servisler;

1.
Devletten Vatandaşa,
2. Devletten Devlete,
3. Devletten İş yaşamına

yönelik olmak üzere, üç grupta sınıflandırılabilir. İzleyen kesimlerde , bu servislere ilişkin örnekler verilmektedir.


Rıfat Özgören


#7
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Üniter Devlet İlkesi




Kemal Gözler

Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2000, s.115-119'dan alınmıştır (www.anayasa.gen.tr/uniter.htm, 15 Kasım 2005).





PLAN

II. Üniter Devlet İlkesi


A. Genel Olarak Üniter Devlet
B. Türkiye Devletinin Üniter Niteliği


1. Ülkenin Bölünmez Bütünlüğü
2. Milletin Bölünmez Bütünlüğü


II. Üniter Devlet ilkesi

Anayasamızın 3’üncü maddesine göre, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür”. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olması onun “üniter devlet ” olması demektir. O halde şimdi üniter devlet ilkesini görelim. Bunun için de yine öncelikle genel olarak üniter devlet kavramını görelim.


A. Genel olarak Üniter Devlet



Bibliyografya.- Arsel, Anayasa Hukuku (Demokrasi), op. cit., s.30-37; Başgil, Esas Teşkilat Hukuku, op. cit. s.187; Kubalı, Anayasa Hukuku Dersleri, op. cit., s.66-73; Özçelik, Esas Teşkilât Hukuku Dersleri: Birinci Cilt: Umumî Esaslar, op. cit., s.159-174; Demir, Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.26-371; Araslı, Anayasa Hukuku (Ders Notları), op. cit., s.63-68; Teziç, Anayasa Hukuku, op. cit., s.121-132; Lijphart, op. cit., s.113-125; Schmitt, op. cit. s.427-437; Cadoux, op. cit. s.47-68; Wigny, op. cit. s.222-223, 582-622; Duguit, Traité de droit constitutionnel, op. cit., c.II, s.769-793; s. s.186-190; Esmein, op. cit. s.1-21; Hauriou, op. cit. s.119-128; Fabre, op. cit. s.16-29; Oktay Uygun, Federal Devlet, İstanbul, Çınar Yayınları, 1996; Atilla Nalbant, Üniter Devlet: Bölgeselleşmeden Küreselleşmeye, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 1997.

Anayasa hukukunun genel teorisinde, yapısına göre devlet şekilleri, “üniter (tek) devlet ” ve “karma devlet” olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Karma devletler de kendi içinde konfederal devlet ve federal devlet olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Konfederal ve federal devletleri incelemek konumuzun dışında kalmaktadır. Günümüzde konfederal devletlerin ortadan kalkmasıyla ortada sadece karma devlet olarak federal devletler kalmıştır.


Federal Devlet -Üniter Devlet Karşılaştırması.


- Federal devlet, federe devletlerden (eyaletlerden) oluşmuş bir devlettir. Federalizm, federal devlet ile federe devletler arasında anayasayla güvence altına alınmış yerel düzeyde bir iktidar paylaşımı olarak tanımlanmaktadır[46]. Federal devlet sisteminde, federal devlet ve federe devletler olmak üzere iki tür devlet vardır. Federe devletler de haliyle birden fazladır. Üniter devlet sisteminde ise tek devlet vardır. Federal devlet sisteminde, gerek federal devletin, gerekse federe devletlerden her birinin kendine has bir anayasası ve hukuk düzeni vardır. Üniter devlette ise tek anayasa, tek hukuk düzeni vardır. Federal devlet sisteminde gerek federal devletin, gerekse federe devletlerden her birinin, kendine has bir yasama, yürütme ve yargı organları vardır. Üniter devlette ise devleti oluşturan birimlerin (bölge, il, vs.) sadece idarî organları vardır. Federal devlet sisteminde federe devletler kendi içişlerinde bağımsızdırlar. Üniter devlette ise devleti oluşturan birimlerin içişlerinde bağımsızlığı diye bir şey söz konusu değildir. Böyle bir sistemde devlet iktidarı, federal devlet ile federe devletler arasında federal anayasa ile paylaştırılmıştır.

Üniter Devlet .

- Devlet, ülke, millet ve egemenlik unsurlarından oluştuğuna göre, üniter devlette, tek ülke, tek millet ve tek egemenlik vardır. Diğer bir ifadeyle üniter devlet, tek bir ülke üzerinde, tek bir milletin, tek bir egemenliğe tâbi olmasıdır. Bu nedenle, üniter devlette, devleti oluşturan unsurlar bölünmez bir bütündür. Şöyle ki:

a) Üniter devlette, devletin ülkesi bölünmez bir bütündür. Şüphesiz ki, üniter devletin ülkesi de “il” ve “ilçe” gibi idarî bölümlere ayrılabilir. Ancak bunlar, basit idarî bölümlemelerdir. Bunların sadece idarî yetkileri vardır. Yasama ve yargı yetkileri yoktur. Bunların hepsi aynı egemenliğe tâbidir. Bunların hepsinde aynı anayasa ve aynı kanunlar, kısacası aynı hukuk uygulanır.

b) Diğer yandan üniter devlette, millet unsuru da bölünmez bir bütündür. Milleti teşkil eden insanların millet unsurunu oluşturmalarında din, dil, etnik grup vb. bakımlardan ayrım yapılamaz. Üniter devlette “toplum”lar veya “cemaatler” temelinde egemenlik yetkilerinin kullanılmasında farklılık yaratılamaz. Üniter devlet sadece yer bakımından federalizme değil, cemaatler bakımından federalizmi yani “korporatif federalizm”i[47] de reddeder.

c) Nihayet üniter devlette egemenlik de tektir ve bölünmez bir bütündür. Tek olan egemenliğin sahası bütün ülkedir. Bu egemenliğe tâbi olan da bütün millettir. Egemenliğin kaynağı bakımından da ayrım yapılamaz.


B. Türkiye Devletinin Üniter Niteliği

Bibliyografya.- Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.155-156; Soysal, Anayasanın Anlamı, op. cit., s.119-124; Nalbant, op. cit., s.174-184.

Anayasamız “federal devlet” şeklini değil, “üniter devlet” şeklini benimsemiştir. Anayasamızın 3’üncü maddesine göre, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür”. Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlükten yukarıda açıklandığı gibi “üniter devlet” anlaşılır. Dolayısıyla Türkiye’de federal devlet şeklinin kurulması Anayasaya aykırı olur.

Anayasamızın 3’üncü maddesine göre devlet hem ülkesi, hem de milletiyle bölünmez bir bütündür.


1. Ülkenin Bölünmez Bütünlüğü

“Ülke” devletin üç unsurundan biridir. “Ülke, bir insan topluluğunun üzerinde yerleşmiş olduğu üç boyutlu maddî çevre” olarak tanımlanmaktadır[48]. Anayasamızın 3’üncü maddesinde, “Türkiye Devleti, ülkesi... ile bölünmez bir bütündür” denilerek ülkenin bölünmez bütünlüğü ilân edilmektedir. Bu hükümle kanımızca şu üç şey yasaklanmaktadır:

a) Bir kere, ülkenin bir parçası, yabancı bir devlete verilemez. Yani devletin, ülkeyi oluşturan toprakları terk etme, devretme yetkisi yoktur. Açıkçası, Türkiye Devleti ülkesini oluşturan bir toprak parçasını başka bir devlete bırakamaz.

b) İkinci olarak, devletin ülkesini oluşturan toprakların da devletten ayrılma hakları yoktur.

c) Üçüncü olarak, ülke parçalanıp üzerinde birden fazla devlet kurulamaz. Şüphesiz üniter devlette de ülke birden fazla bölümlere ayrılmıştır. Ancak bunlar basit idarî bölümlerdir. Bunların basit idarî yetkileri vardır. Ayrı bir egemenlikleri yoktur.

d) Dördüncü olarak, bu ilke, ülkenin kendi içinde parçalanmamakla birlikte bütünüyle başka bir devletin ülkesi haline gelmesini de yasaklamaktadır. Anayasamız işgale de, iltihaka da kapalıdır. Türkiye Devleti işgal edilmeyi kabul edemeyeceği gibi, kendisi de bir başka devlete iltihak edemez.

e) Federalizm Yasağı .- Beşinci olarak devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğü federalizmi yasaklamaktadır. Bu yasak mutlaktır. (1) Türkiye’de kendi içinde bölünmek suretiyle federal devlet kurulamaz. (2) Türkiye başka devletlerle bir araya gelip bir federal devlet kuramaz. (3) Türkiye bir federasyona katılamaz. Avrupa Birliğinin gelişim seyri federal devlet olma yolundadır. Eğer Avrupa Birliği bir federal devlet niteliğine bürünürse, kanımızca, Türkiye Cumhuriyetinin bu federal devlete katılmasına Anayasamızın değiştirilemeyecek maddeleri arasında yer alan 3’üncü maddesinde bulunan “ülkenin bölünmez bütünlüğü” ilkesi engel teşkil eder.


2. Milletin Bölünmez Bütünlüğü


“Millet” devletin üç unsurundan biridir. Millet kavramını aşağıda “Atatürk milliyetçiliği” ilkesini inceleyeceğimiz yerde göreceğiz[49]. Şimdilik milleti, devletin ülkesi üzerinde yaşayan ve devletin egemenliğine tâbi olan insan topluluğu şeklinde tanımlayabiliriz. Anayasamız 3’üncü maddesinde, “Türkiye Devleti... milletiyle bölünmez bir bütündür” diyerek milletin bölünmez bütünlüğü ilân edilmektedir. Buna göre, milleti teşkil eden insanlar, aralarında din, dil, etnik grup vb. bakımlardan ayrım yapılmaksızın aynı egemenliğe tâbidir. Keza devlet yönetimine katılmak bakımından milleti oluşturan insanlar arasında bir ayrım yapılamaz. Türkiye’de etnik gruplar, dilsel topluluklar veya dinî cemaatler temelinde egemenlik yetkilerinin kullanılmasında farklılık yaratılamaz. Türkiye’de sadece yer bakımından federalizm değil, etnek gruplar, cemaatler veya toplumlar temelinde federalizm, yani “korporatif federalizm ”[50] de kurulamaz.


* * *

Anayasa Mahkemesi 14 Temmuz 1993 tarih ve K.1993/1 sayılı Halkın Emek Partisi nin kapatılmasına ilişkin kararında devletin üniter niteliğini ve keza devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesini şu şekilde açıklamıştır:

“Üzerinde durulması gereken diğer bir husus da bölünmez bütünlük ilkesinin, egemenlik kavramıyla yakından ilişkisidir. Türkiye Devleti tekil devlet esaslarına göre kurulmuş, bütünlüğe dayanan devlettir... Bölünmez bütünlük ilkesi devletin bağımsızlığını ülke ve ulus bütünlüğünün korunmasını da kapsar... Tekil devlet esaslarına göre düzenlenen Anayasada federatif devlet sistemi benimsenmemiştir... Devlet yapısında ‘bölünmez bütünlük’ ilkesi; egemenliğin ulus ve ülke bütünlüğünden oluşan tek bir devlet yapısıyla bütünleşmesini gerektirir. Ulusal devlet ilkesi çok uluslu devlet anlayışına olanak vermediği gibi böyle düzende federatif yapıya da olanak yoktur. Federatif sistemde federe devletler tarafından kullanılan egemenlikler söz konusudur. Tekil devlet sisteminde ise birden çok egemenlik yoktur... Egemenlik ve devlet kavramlarının ‘ulus’ kavramıyla bütünleşmesi, devletin herhangi bir etnik kökenden gelenlerle ya da herhangi bir toplumsal sınıfla özdeşleştirilmesine engeldir”[51].




[46]. Lijphart, op. cit., s.113.

[47]. Bu kavram hakkında bkz. Lijphart, op. cit., s.122-124.

[48]. İlhan Akipek, Devletler Hukuku (İkinci Kitap: Devlet), Ankara, Başnur Matbaası, Üçüncü Baskı, Tarihsiz (1965?), s.13.

[49]. Bkz. infra, s.124-125.

[50]. Bu kavram hakkında bkz. Lijphart, op. cit., s.122-124.




TÜRK ANAYASA HUKUKU SİTESİ




0 Kullanıcı konuyu okuyor

0 Kullanıcı, 0 Misafir, 0 Kayıtsız kullanıcı