İçeriğe git

Welcome to Kadim Dostlar ™ Forum
Register now to gain access to all of our features. Once registered and logged in, you will be able to create topics, post replies to existing threads, give reputation to your fellow members, get your own private messenger, post status updates, manage your profile and so much more. This message will be removed once you have signed in.
Login to Account Create an Account
Resim

Son Nesil Ağıtçı Kadınlar | Ağıdın Tarihçesi - Ağıt Geleneği - Avşar Sözlüğü

- - - - -

  • Yanıtlamak için lütfen giriş yapın
Bu konuya 1 yanıt gönderildi

#1
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Son Nesil Ağıtçı Kadınlar


Ağıtlar ölen kişiyi unutturmuyor; ama ölümü de unutturmuyor. Yas ve tefekkür iç içe... Sözlerde isyan yok. Fotoğraf çekmek, resim çizmek gibi... Kayseri’nin Avşar köylerinde, Sivas’ta ve Emirdağ’da ‘son nesil ağıtçı kadınlar’la görüştük.


Resmi ekleyen




Ardından ağıt yakılmayana ‘garip gitti’ diyorlar Emirdağ’da. Seveni olmayanlar, iki döküm gözyaşıyla, çarçabuk bırakılıyor toprağın koynuna. Ağıt demek, ağlamanın sözlücesi. Yüreğin titremesi, dolup dolup taşması gerek. Ondan sonra, eli hiç kalem tutmamış analar, bacılar, yengeler, komşu kadınlar, şairi şairliğinden utandıracak ne dörtlükler söylüyor bir görmeli. Ağıdın ve ağıtçı kadınların izini sürmek büyük şehirlerde olacak iş değildi. Buralarda, ölümü hatırlamaya vakti yok kimselerin; ama Anadolu’da, Kayseri’nin Avşar köylerinde, Sivas’ta, Emirdağ’da, ölümün baş tacı edildiğini görmek de şaşırtıcı doğrusu. Ağlamaya ve ‘ağız tadını kaçırıcı’ ölümü hatırlamaya bunca meyyal olabilir mi kadınlar?

Köylerin üzerinde, evlerin ahşap tavanında, boşluğa asılı kalmış yanık bir kadın sesi asırlardır ağıt söylüyor sanki… İtiraf etmeli ki, ağıtçı kadınlarla ilgili bir çalışma yapmak, onları ağıt yakılan doğal bir ortamda, cenazede görme isteğiyle, ‘Aman, Allah vermesin’ duaları arasında gerçekleşti. Bereket versin, bir cenazeye rastlamadık; ama bu kez de ‘Ninecim, teyzecim, oğluna hangi ağıdı yakmıştın, ne deyip de ağlamıştın?’ gibi durduk yerde acıları depreştiren tuhaf sorulara maruz bıraktık onları. Yaşları seksene dayanmış son nesil ağıtçılar, sabırla yokladılar zihinlerini. Seferberlik yıllarında söylenen ağıtlar da, en az bugün yakılanlar kadar tazeydi. Kına gecelerinde ya da gündüz ev oturmalarında eski ağıtları okuyup ağlaşırlarmış meğer… Bir tür toplu terapi yöntemi; ağlamanın ferahlattığı bilinir; ama ağıtçı kadınların yüreği, söz ile ağlamadıkça serinlemiyor. Onlar için gözyaşı ağıdın akışını kolaylaştıran bir nehir yatağı gibi.


BİLGEHAN’IN AĞIDIYLA KARŞILANMAK…


Ağıtçı kadınlara ulaşabilmek için bu kültüre aşina olan, bununla da yetinmeyip araştırma yapan, makaleler kaleme alıp kitaplar derleyen erkeklere ihtiyaç var. Çoğunlukla okuma yazması olmayan kadınların köyden çıkmışlığı yok. Doğrudan muhatap alındıklarında işi ya eşlerine ya oğullarına havale ediyor ya da ‘olmaz’ deyip kenara çekiliyorlar. Kayseri’deki mihmandarlarımız Saim Deligöz ve Adnan Menderes idi. Ekibe sonradan dâhil olan Duran Aydın ise, bize kadın ağıtçının dilinden en iyi erkek ağıtçının anlayacağını gösterdi. Kayseri’de hangi Avşar köylerini dolaşacağız, hangi kadınlarla konuşacağız diye plan yaparken küçük bir kitapçık kondu masaya. Saim Bey, oğlu Bilgehan’a yakılmış ağıtları iki kapak arasında toplamış. Çantada taşınan bu mütevazı kitapçık, ‘Ağıt deyince akla Avşarlar gelmeli’ sözünü doğruluyor. Acı taze, henüz bir yıl olmuş. Uykusunda ölen yirmili yaşlarda bir genç… Bilgehan’ın adı, ağıtlarla birlikte nesilden nesile dolaşacak bundan böyle: “Yüce vurun salını/ Gitsin görünü görünü/ Bilgehan’a düğün kurduk/ Emmisi tutsun davulu... Gelsin yanıma otursun/ Nerde kaldı Saim Hoca/ Yattın da uyku mu uyudun/ Oğlunun öldüğü gece… Ben de çok gördüm acıyı/ Ben söylerim uzca uzca/ Bunu yakan kim derlerse/ Hacı Ali’nin kızı Haçca”


GENÇKEN, AĞIT YAKMAKTAN USANIRDIK


Ağıdı söyleyen Haçca yani Hatice Korkmaz, Bilgehan’ın yengesi. Pınarbaşı’nın Hasırcı köyünden göçüp Kayseri’ye yerleşeli yirmi sene olmuş. Şehir hayatı rahat; ama koyun sağdığı, kuzu güttüğü zamanları hâlâ özlüyor. “İlk zamanlar biraz sıkıldım. Orada emmi dayının, konu komşunun içindeydik. Buraya apartmana geldik, perdeleri çektik. Köyde perde çekmezdik çoğu zaman.” Geride bıraktığı köyüne bir ağıt yakmış Hatice Teyze: “Akşam olunca camlara çekilir perde/ Oturup da konuştuğum hani komşularım nerde/ Yazın çimene oturur bizi güldürürdü Eşe/ Buzağılarım canlı olur zorla bağlardım taşa/ Küçük oğlum kuzu seçer ben bilmezdim kuzuları/ Yarı yaşta göçüvermek bu anlımın yazıları…” Söyleyip söyleyip ağlıyormuş Hatice Teyze, hâlâ rüyalarında gördüğü köyüne: “Bazen başım ağırlaşır, kanepeye uzanırım. Filan akrabanın ağıdı der söylerim, gardaşıma söylerim, bacıma söylerim.”

Erkek kardeşine yaktığı ağıt yürek dağlayacak cinsten: “Bacıların dağlarında/ Gardaş yatar üzgün üzgün/ Irak gezeydin gardaşım/ Saç taralı, bıyık düzgün/ Yazaca yüzümü yudum/ Şu gözümün yaşıyınan/ Gardaşım nasıl yatıyor/ Erciyes’in kışıyınan.” Ağıt söylemek rahatlatıyormuş onu. “Bak kızım, bir insan sigara çeker de başının dumanı gider ya. Ağıt söylemek aynı onun gibi. Bir acı gördüm mü, içime düzülüp gelir kelimeler. Kitap yazarsın da okursun ya. Söyleyince içim boşalıyor, serinliyorum, acı içimden çıkmış gibi oluyor.” Hatice Teyze’nin yanında amca kızı Sultan Aydemir de var. Cenazelere birlikte gidiyor, beraber ağlıyorlar. Ölen kişiyi tanımaları şart değil, “Bu iş bizim de başımıza geldiydi.” diye dertlenmeleri zor değil. Birine ağıt yakarken, daha önce kaybedilen insanları o ağıdın içinde anmak da geleneğin bir parçası. Bu, sönmüş ateşin yeniden alevlenmesi demek; ama hep söylenen bir söz var: “Avşarlarda yara kabuk bağlamaz.”

Sultan Teyze, gençlik yıllarında yaktığı ağıtların çoğunu hatırlamıyor. “Geceleri söyler, sabaha unuturum.” diyor. Kocasına yaktığı ağıt yavaş yavaş dökülüyor dilinden: “Yazmanın içine sığar/ Bir yere sığmaz ki başım…” Sesi boğuklaşıyor, son dizeleri söyleyemiyor. Cenazede de fenalaşıp, hastaneye kaldırılmış. Döndükten sonra, ‘Ağlama Sultan, ağlama’ diye teselli etmiş eşi dostu. Ağıtçı kadınlar, işte buna anlam veremiyor, yeni nesil ağlamaktan niçin korkuyor? Kocasına ağlarken, tıpkı Sultan Teyze gibi susturulmaya çalışılan bir kadını güngörmüş ağıtçılardan biri kurtarmış: “Geri çekil bre Mehmet/ Elleme ağlasın Solmaz/ Ne kadar acı gördük/ Ağlamayla adam ölmez.” Yıllar öncenin kederini yeniden yaşayan Sultan Teyze toparlanıp devam ediyor: “Gelinleri görünce/ Ağlamaya utanıyom/ Oğlanlarım bakar m’ola/ Issız evde yatamıyom.” Oğlanları bakmış bakmasına da, ‘ıssız ev’de kalmayı tercih etmiş o: “Gündüzleri konu komşuyla vakit geçiyor; ama akşam çöküp bir başına eve dönmek ağır geliyor.”

Kendiliğinden gelince ferahlık veren ağıt kimi zaman eziyete dönüşebiliyor. Taziye evine başsağlığına gelen her yeni kişiye ağıt yakma mecburiyetini hatırlamak bugün bile bunaltıyor Sultan Teyze’yi: “Ablam öldüğünde 14 yaşında kız idim. İlk o zaman ağladım; ama ağıttan da usandım. Konu komşu toplanır gelir, her gelene bir ağıt kurarsın. Mecbur ağlayacaksın. Bir gün saklandım; ama buldular, ille ağla dediler.” ‘Ağlamak’ ağıt yakmak ile aynı anlamda kullanılıyor. Sultan Teyze, Hatice Teyze’ye soruyor: “Sen evlendikten sonra ağladıydın değil mi?” Cevap, ‘evet’ oluyor. “Evlendikten sonra gardaşım öldü, ilkin ona ağladım. Babama, Emine bacım ağlamış. Bana da ağıdı o öğrettiydi zaten. ‘Babama şunu dedim, bunu dedim.’ diye tek tek bellettiydi. O ölünce ben de ona ağıt yaktım.”


AĞITLARI AVRUPA’DA


Ağıtlar sadece ölen kişiye yakılmıyor. Kaybolan hayvana, yıkılan eve, hatta küpe basılacakken evin erkekleri tarafından yenip bitirilmiş peynire bile ağıt yakılmış. Zamanla muziplik olsun diye söylenen dörtlükler bile ağıt adını almış. Hatice Korkmaz’ın, hastanede yatan eşine (aynı zamanda halasının oğlu) söylediği mani iyi bir örnek olsa gerek: “Şaştı bibim oğlu şaştı/ Doktor böbreğini açtı/ Dokuz böreğinen doymazdı/ Şimdi biskivüte düştü.” Bir de yıkılan ahıra söylediği ağıt var: “Ahıra vurdular kazma/ İçim yandı ağladım/ Hacı, sattığın ahıra/ Nice inekler bağladım.” Söz, ağıtçı kadınların komik manilerinden açılmışken Zelfinli Yeter Teyze’yi unutmak ayıp olur. Yıllar önce söylediği dörtlükler bugün bile güldürüyor insanları, satır aralarında ismi geçenlerin de vay haline.


Hikâye şöyle:


Köyden bazı erkekler, akşamüzeri yolun üzerinde bir yılan görüyor. Durdukları yerden taş atıyorlar; ama yılan her seferinde zıplıyor. Sonunda üzerini taşla kaplıyorlar. Sabah olup da olay yerine geldiklerinde yılan sandıkları şeyin aslında bir kendir ipi olduğunu görüyorlar. ‘Eyvah’ diyorlar, ‘Yeter bibinin diline düşmeyelim.’ Lâkin iş işten geçmiş, Yeter’e kuş uçurulmuş, mani dizilmiş bile: “Bire uzun, ikiye kısa/ Küreğinen vurdumusa/ Kara Halil taş atıyor/ Örenlerde pısa pısa.”

Kayseri’nin Alevi-Türkmen köylerinden Kümbetir’de şöhreti Avrupa’ya ulaşmış bir ağıtçı yaşıyor. Otoriter, iri yapılı, sözünü esirgemeyen bir kadın Arzu Karaduman. Avşar köylerine has gelenek burada da sevimli yüzünü gösteriyor. Kapısını tıklattığımız her evin, sorgusuz sualsiz misafiriyiz. “Hayırdır hemşerim, necisin, kimlerdensin?” diye girizgâh yapmak ayıp sayılıyor. Tanışma faslı geciktikçe gecikiyor, günler öncesinden beklenen konuklarmışız da, çay içip sohbet etmeye gelmişiz gibi. Söz ağıttan açılınca, yine bütün Avşar kadınlarının yaptığı gibi ağırdan alıyor Arzu Teyze. Cümleler hep aynı: “Benim aklım gitti, köyümün adını unutuyorum bazen.”


ÖLÜ SESİ DUYDUM MU DURMAZ GİDERİM


İlk elden naz yaptıkları düşünülse de ağıdın bu son temsilcileri, büyük acıların ve yaşlılığın getirdiği hastalıklara yenik düşmüş görünüyor. Bir vakitler ‘çağırı çağırı yoruldukları’ ağıtları hatırlamakta güçlük çekiyorlar artık. Kimi zaman da birbirlerine, ‘O kadın, bu acıları yedi de ölmedi mi daha?’ diye soruyorlar. Arzu Karaduman’a evinin yolunu şaşırtan olay da evlerden ırak. “Evim gürül gürül yansaydı, cigarayı yakar, sandalyeye oturur, ‘yansın anasını satayım’ derdim. Amma ölüme çare yok.” 17 yaşındaki torunu Ali, iki sene önce sınıf arkadaşları tarafından öldürülmüş. Cami kapısında ezan bekleyen, Kur’an okuyan tertemiz bir çocuk. Anne-baba alıp başını gitmiş, mezarı gözlemek babaannenin görevi. Arzu Teyze, torununa yaktığı ağıdı söyleyebilecek kadar metanetli değil, öyle bir ağıt ki, Fransa’dan, Almanya’dan telefonlar geliyor hâlâ: “Bacım sen kimsin? Nasıl ağladın da, bizi de burada ağlattın? Başın sağolsun.”

Memlekete dönüşlerde sırf ağıt kaydetmek için ona uğrayan Almancılar, kimi zaman komik olaylara da sebep oluyormuş. Gece uykusu kaçıp da balkonda ağıt kaseti dinleyen adam yüzünden bazı köylüler kınamış Arzu Teyze’yi: “Bu avrat, gecenin bir vakti nörüyor o evde?”

Bereket versin, sadece sesin ona ait olduğu anlaşılmış da zan altında kalmaktan kurtulmuş. Kasetler, ağıtları unutulmaktan kurtarıyor; ancak tecrübeli ağıtçının kendine özgü yöntemleri de var: “Okuma yazmam yok. Cenazede söylediğim ağıdı unutmayayım diye çocuklara parayla yazdırıyorum. Böyle böyle kaç defter doldurdum.” Defterleri Ali’nin annesi, ‘Ben bunları sana dedirtmem.’ diye alıp götürmüş. Arzu Teyze’ye göre defterlerin külü çoktan göğe savrulmuştur.

Arzu Teyze, ağıt için uzak yakın demeden yollara düşüyor. “Ölü sesi duydum mu duramam, mutlaka giderim. Ağıdımı ağlarım, baş sağlığı diler, gelirim. Cenaze evine eli boş varmam. Sigarasını, çayını, şekerini götürürüm.” Ağıt yakma uğruna jandarmayla ters düştüğü de olmuş: “Köyde biri öldü, kardan tipiden cenazesini çıkaramadılar evinden. Benim ölüyü bir görmem gerek; ama kapıda cendermeler bekliyor, kimseyi de tıkmıyorlar içeriye. Cendermenin döşünden ittim, şöyle bir tünedim odada. Hemen bir görüp çıktım adamı. ‘Bu avrat deli mi?’ dediler benim için. Parayı verip ağıdı yazdırdım.” Ağıtları hatırlamakta zorlanan Arzu Teyze’nin imdadına, akranı Fatma Yaşar yetişiyor. Köyleri dolaşıp tuz satan babayiğit İsmail’in ağıdı geliyor dillerine: “Ankara’ya vardımıdı/ Doktor bakmıyor yüzüme/ Başucumda dolanıyor/ Annem vuruyor dizine/ Ankara’ya giden taksi/ Geri dönmüş boş geliyor/ Şu ellere yaz gelirken/ Ana bize kış geliyor.” Arzu Teyze biraz mahcup: “Ayağınıza kurban oluyum, geldiğinize değmedi.”


EL KIZI EVDE Mİ DURUR?


Toklar köyünden Rahma Doğan seksen yaşına bir kala, sessiz ve küskün oturuyor odasında. Söyleşip halleşeceği bir akranı yokmuş yanında: “Gece uyuyamam, hep ağıtları saylaştırırım. Kafama göre birini bulamam. Gençler ne anlar benim lafımdan. ‘Anam hikâye ediyor.’ der giderler.” Rahma Nine ‘kendi günü’nden ağıtları hatırlıyor. Ona göre eskiler altın kıymetinde, yenilerde ne var ki? İlk ağıt, çobanlık yaparak ev geçindiren oğlunun askerlik pusulası çıktı diye üzülen kadına ait: “Şuralarda çuvan ettim/ Dağı dolanı dolanı/ Muhacirden un topladım/ İte dolanı dolanı.”

Çuvan denilen ot kökünden sabun yapıp, muhacir köylerinden un dilenen kadın, oğlu gidince hepten fakir kalmaktan korkmuş; ama ne var ki ondan daha dertli bir kadın varmış yanında, hiç çocuğu olmamış bir kadın: “Çobana pusula çıktı/ Teslim olucu mu davar/ Oğlun var da asker olmuş/ Kele anam sana ne var.” Bir de Sultan’ın oğluna söylediği ağıdı hatırlıyor Rahma Bibi. Hikâye özetle şöyle: Adem, bacısına tokat vuruyor. Anası da, “İşe güce gittiğin yok, bir de bacına vuruyorsun.” diye azarlıyor oğlunu. Ne bilsin ki, gurur yapıp da kendini samanlıkta asacak… “Ulu bayram gelirkene/ Emmilerin verir harçlık/ Adem’imi bulamıyom/ Gün ışıdı, oldu kuşluk/ Kapıya diktiğim söğüt/ O bile döktü gazeli/ Dışarı çıkamaz oldum/ Evin ardında mezeri/ Odası kilitli kalanım/ Tepemden çıkar yalımım/ Giderken mezere var da/ Helalleş ne var gelinim/ Yalın ayak düştüm yola/ Hele bak benim kadere/ Eğlenir mi elin kızı/ Ne kadar etsen mudara (boşuna)”


GELİN GİTTİĞİ EVDEN KAÇAN KIZA AĞIT


Gelinin bir anda ‘el kızı’ olması ağıtlardaki ortak temalardan biri. Yeğeni Adem’in cenazesine gelen Melek de üzerine ağıt yakılmış gelinlerden. Vaktiyle o köyde evliyken Almanya’daki eşi ölüp başka yere gidenlerden. İstemeden de olsa bir yarayı kanatıyor Melek. Eski kayınvalide Asiye, gelinini torunuyla gelmiş görünce oracığa çöküveriyor: “Elimi verdim yüzüme/ Gurban oluyum kuzuma/ Memmed’imin günü sandım/ Melek görünme gözüme.” Kaynananın çilesi büyük. Başka bir gün de gelin gittiği Karapınar köyünde rastlıyor Melek’e. Üstelik ona çeyiz verdiği yorgan duvarın üzerinde güneşleniyor. Artık orada kim tutar Asiye’yi: “Eliminen Alamancı ettim/ Baban gurban ben gurban/ Karapınar’da geziyor/ Memmed’e döktüğüm yorgan…”

Asiye çoktan rahmetli olmuş. Onun yaktığı ağıtları okuyan Rahma Bibi hüzünleniyor iyice, karşısında oturan ağıtçı Duran’a sesleniyor: “Herkes ölücü Duran oğlum, gadanı alıyım, kim kalıcı, vaktini, saatini bekliyor herkes.” Duran, yörenin meşhur erkek ağıtçılarından. Kadın ağıtçıların dilinden en iyi o anlıyor, onları en güzel o söyletiyor. Önceleri nazlanan Rahma Bibi de Duran’a boyun eğiyor: “Dağda bir oğlan öldüydü. Berçin derler oraya. Pikniğe gidenler bulup getirmişler köye. Ona bir ağıt yaktıydım: Olmaz olasıca Berçin/ Bu garibi nerde buldun/ Kafama takıntı oldu/ Anam diyerek mi öldün.”

İmamkulu köyünün meşhur ağıtçısı, mihmandarımız Adnan Menderes’in teyzesi Aniş Bacı. Niyetimizi anlar anlamaz, “Benim dudağım dudağıma yapışmış. Ancak bismillah derim. Ağıdım çalınmış, söylenmiş. Kıprar halim yok.” diyor. Bu, beklediğimiz bir cümle, köy köy gezinirken gördük ki, hiçbir ağıtçı kadın, “Ben ne ağıtlar söylerim, siz isteyin yeter ki.” demiyor; ama sonrasında da bildiği bütün ağıtları okumaktan geri durmuyor. Âdet böyle demek ki… Nitekim Aniş Teyze de ilerlemiş yaşına rağmen güzelliği yitmemiş sesiyle öyle ağıtlar okuyor ki, hep beraber ağlaşıyoruz. Çok ölümler görmüş; ama hiçbiri, gelin ettiği gece başkasına kaçan kızı kadar üzmemiş onu. Kızına yaktığı ağıdı okumak istiyor; ama yanındaki kadınlar uyarıyorlar: “Deme bacım, fenalaşırsın, sesini bir duyan olur, ayıp olur.”


SAÇLARI KINALI KOCA HÜRÜ


Aniş Teyze kararlı, kapıyı pencereyi sıkı sıkıya örttürüyor ki, ağıt duyulup da aileyi bugün bile utandıran olay yeniden akıllara düşmesin: “Dostumunan düşmanlarım gülüştü/ Gözlerimin yaşı çaya karıştı/ Gönülsüzüm desen vermezdim seni…” Burada ağlamaya başlıyor Aniş Bacı, “Bunu diyemiyeceğim gı” diyor sesi titreyerek; ama devam ediyor: “Anamın adını verdim de nazladım/ Çeyizini eliminen düzledim…” Yine ağlıyor, sesi yine kesiliyor ve devam ediyor: “Nere bindirdim de/ Nereden çıktın/ Benim ciğerimi köz gibi yaktın/ Zehir kattın ekmeğime, aşıma/ Ermez aklım ne getirdin başıma/ Yekindim yekindim de kalkamıyom/ Ellerin yüzüne bakamıyom/ Kurşuna karar verdiler/ Ciğer tatlı sıkamıyom.” Aniş Teyze, sesinin ve söyleyişinin güzelliğiyle yer ediyor içimizde. Şu dizelerin hiç okumamış bir kadının ağzından dökülmesi, nasıl açıklanabilir: “Felek bizi örseledi/ Dolu vurmuş bağlar gibi.”

Koca Hürü’nün köyü Arslantaş’a yağmurlu bir akşamda varıyoruz. Hürü Nine seksen yaşında, dizleri pek tutmadığından köyün cenazelerine bile gidemiyor. Bunalıyor, ağlayamıyor artık, nefesi daralıyor. Bize ağıt okuyacak; ama önce bir şerbet istiyor torunundan. İlk ağıdını otuz yıl önce, Van’da askerdeyken vurulan teyze oğluna söylemiş. Sonra babasına, oğluna, bacısına, hatta hastanede yattığı günlerde kendisine… “Ağlamak, bizim cinsimizde var.” diyor, “Ebem Kara Hatçe de ağıt yakarmış. Biz ona çekmişiz.” Hürü Nine aralarda of çekerek oğluna yaktığı ağıdı okuyor: “Ava mı gidicin oğlum/ Al tüfeği tak dalına/ Dizlerimden kalkamıyom/ Gülden gitsin su getirsin/ Oğlu ölüp gelini çıkan/ Gelsin yanıma otursun…”

Aynı köyde bir ağıtçı daha var; daha doğrusu merdivenden düşüp hafızası zayıflayana kadar ağıt söyleyen biri; Gümüş Teyze. Bin bir güçlükle ve ağıtçı Duran’ın yardımıyla kardeşine söylediği ağıdı hatırlıyor: “Kayseri’ye varınca/ Koğuşunu ararım/ Sen evini tut gardaşım/ Ben yağını salarım…” Gümüş Teyze zorlanınca, kocası kenardan laf dokunduruyor: “Tarlaya yemlik toplamaya giderken geriden dinle sen bunları, gümrenerek gider, gümrenerek gelirler.”

Almanya yolunda kaza yapan Halil Emmi’nin ağıdı geliyor akıllarına. Bacısı Dudu söylemiş, sonra dilden dile dolaşmış: “Ne ağlıyon bre ana/ Sen mi büyüttün nazlayarak/ Almanya’ya ben gönderdim/ Valizini düzlüyerek.” Ağıtta anaya yapılan sitemin de bir sebebi var: çocuklarını ufacıkken bırakıp ayrılmış evden.

Gitme zamanı gelince söz Duran’a düşüyor: “Ne demiş atalar: Söndü köz/ Tükendi söz/ Dağılın siz/ Yatıcıyık biz.”

Kayseri şehir merkezinden başlayıp Tomarza ilçe köylerine uzanan yolculuğumuz yine Tomarza’ya bağlı Dadaloğlu kasabasında son buluyor. Civarda ağıtlarıyla ünlenen kadınlar belediye başkanının evinde toplanıyor. Odada yarım halka şeklinde oturuyorlar, kapı örtülüyor, ağıtlar başlıyor… Sözü ilk Cingözlü köyünden Hatice Doğan alıyor; ağıt kendisine ait değil, trafik kazasında ölen uzak bir akrabaya söylenmiş. Ardından Hatun Ocaktan, amcasına eşi tarafından yakılmış ağıdı okuyor, ama herkesi birden ağlatan ağıdı Hatun Teyze’nin kız kardeşi Hürü Taşkıran dillendiriyor. Hürü, konuştuğumuz ağıtçılar içinde en genci, henüz 38 yaşında. Ağıdı ablası Hatun, babaları öldüğünde henüz 10 yaşındayken okumuş. Hürü o günlerde bebekmiş. Ağıda başlayacak Hürü’ye sağdan soldan telkinler geliyor: “Ağlamadan söyle yeğenim, çığıramıyorsan Mustafa emmimin ağıdını söyle.”


AĞIDIMDAN BEN AKLIMI YİTİRDİM


“Mektebin içine vardım/ Karyolası boş duruyor/ Evimize gidek babam/ Gürleyerek kış geliyor/ Kınaman gadanız alıyım/ Yetim anası olucuyum/ Zala bibim sana küstüm/ Fakir deyin gelmedin mi?” Hürü ağlamaya başlıyor; sadece o değil, herkes… Ev sahibi mendil dağıtarak imdada yetişiyor. Otuz altı yıl önce ölmüş babaya yakılan ağıt bugünmüş gibi ağlatıyor. Acı bunca taze kalabilir mi? Yaranın kanaması bunca kolay olabilir mi? Ağlaması tez olanın gülmesi de tez olurmuş. Eskiden halı dokurken söyledikleri türküleri hatırlayınca gam kasavet dağılıyor odanın üzerinden: “Halı dokurum halı artmaz/ Babamın borcu bitmez/ Babamın borcu bitse/ Bana Ankara yetmez/ Halı dokurum kara/ Parmağım oldu yara/ Kusura bakma Mahmut emmi/ Halı kaldı bahara.”

Sivas’ta Kangal’ın köylerinden Bektaş’ta, bir akşam vakti Zeynep Teyze’nin camını tıklatıyoruz. İçeriden cılız bir ses, “Uyuyorum yavrum, yarın sabah gelin.” diyor. Köyün hem ağıtçısı hem neşe kaynağı Zeynep Teyze, yetmiş yaşında, çiçek gibi bir kadın. Acının büyüğünü görmüş geçirmiş, yirmi beş yıl önce Van dağlarında şehit düşen oğluna yaktığı ağıtla yürekleri dağlamış. Şimdi, köyün tek şehit anası olmakla gururlanıyor ya, kendine gelmesi hayli zaman almış:

“Yoruldum da yol üstünde oturdum/ Ben askeri mezarlığa yatırdım/ Ağıtımdan ben aklımı yitirdim/ Ağlaya ağlaya olmuşum verem/ Geceler uykusu gözüme haram/ Issız yuvalarda ben nasıl duram.”

Oğlunun şehit haberi gelince mezarı hazırlamışlar; ancak kış günü cenazenin gelmesi beş-altı gün sürmüş. Zeynep Teyze o günlerde mezarın içine girer yatarmış, ‘belki vadem dolar da burada kalırım’ diye. Oğlu geldikten sonra da mezarın yanına yatmaya başlamış. Köylüler, Zeynep Teyze’nin o günlerde kendini yitirdiğini söylüyor, ta ki belli aralıklarla iki rüya görene kadar. Bir gün yine kabristanda yatarken rüyasına giren oğlu, “Anne beni rahatsız ediyorsun.” demiş. O günden sonra mezarlık ziyaretlerini seyrekleştiren ağıtçı teyze, köy sokaklarında ağlayarak dolaşmayı da ikinci rüyadan sonra bırakmış: “Ben ağlardım, yaktığım ağıttan köydekiler yatamazdı. Muhtarın anası iyi bir karıydı, öldükten sonra beyazlar giyinmiş rüyama geldi, yastığın üzerine oturdu. Dedi ki: ‘Şehit annesisin ağlama, ağlama. Tövbe et ağlama.’ Ondan sonra rahatladım.”

Okuma yazması olduğu halde ağıtlarını hiç yazmayan Zeynep Teyze, küskün ölen kardeşine de söylemiş: “Gardaş dediğin karlı dağımış/ Etrafı mor sümbüllü bağımış/ Gardaşsız bacının yurdu yoğumuş.”

Orta Anadolu’dan uzaklaşıp, ‘türkü yatağı’ olarak bilinen Emirdağ’a gidiyoruz. Afyon’un bu gurbetçi ilçesi ağıtlarıyla da meşhur. Türküyle ağıt yan yana yürüyor ne de olsa. Emirdağ ağıtlarında hâkim unsur, Avrupa’yla özellikle de Belçika’yla kurulan ilinti. Mihmandarlarımız, Pınar Halaç ve Metin Akın’la önce Ulviye Yaldız’ın bakkalına uğruyoruz. Kırk yıldan bu yana bakkal işleten ve eşinin ölümünden sonra çocuklarını bir başına büyüten Ulviye Teyze, tezgâhın arkasından çıkıp yanımıza oturuyor. Burada da taze bir acı var, henüz kırkı çıkmamış bir ölü... Ekrem Yaldızkaya ya da aile içinde bilindiği adıyla Efe Dayı, Ulviye Teyze’nin Belçika’da öldürülen yeğeni...

“Oynaşırdı limonla narla/ Kestiler mi koyun gibi zorla/ Gâvurdan getirmişler şanla/ Gurbanlar olurum Efe Dayı’ma/ Dolanı dolanı gelir yanıma/ Hiç değmedi bu yiğit telime…” Fakat, onun gönlünde annesine yaktığı ağıtların yeri başka: “Gömünün düzünde işler ekini/ Benim gelin anam gelin yapılı/ Ellerin kızları olmaz vekili/ Gurbanlar olurum anam geline/ Dolanı dolanı varmam evine/ Anamın evi de büyük evidi/ Ardımı verdim mi karlı dağıdı/ Anam öldü babam bizden soğudu.”


DESTANLAR YAZARDIM AMA...


İlk ağıdını annesine yakmış ancak annesine eziyet eden babasına tek kelime söylememiş: “Hiç içimden gelmedi.” diyor. “Anamdan sonra üç kez evlendi. Bizi de evden kovdu.” Ulviye Teyze “Hiç okumuşluğum yok, zır cahilim. Ah elim kalem tutsaydı, destanlar yazardım.” diye hayıflansa da yöreye ait ağıtları ‘Emirdağ Ağıtları’ adlı bir kitapta toplayan araştırmacı Ömer Faruk Yaldızkaya’ya minnettar. Üç kızının da ağıt bilmemesi biraz endişelendiriyor onu; çünkü Emirdağ’da ardından ağıt yakılmayana ‘garip gitti’ diyorlar. Az sonra eltisi Kıymet Çelik giriyor bakkala. Uzun süredir Belçika’da yaşayan, Emirdağ’a tatil için gelen Kıymet Teyze’nin yüreği gurbetlikten yana yaralı: “Belçika’yla Türkiye’nin arası/ Arasına kara sular durası/ Şu bizi ayıranlar/ Ciğerinden yanası…”

Ağıt geleneği, Belçika’da da devam ediyor. Ölenlerin ağıdı hem Emirdağ’da söyleniyor hem Belçika’da. Emirdağlının ‘garip’ gitmesine izin verilmiyor henüz. Bir ağıdıyla madalya kazanmış bir ilçe burası, ağıtçılığı tescil edilmiş bir nevi. Olay şöyle gerçekleşiyor; 1945 yılında bir uçak düşüyor Emirdağ’da, dört asker şehit oluyor. Cenazeler ilçeye getiriliyor, subaylar geliyor. Namaz kılınacakken Döne kadın bir ağıt söylüyor, herkesi ağlatıyor. Ağıdı Suhule Yurdaer’den dinliyoruz: “Elimdedir yüzbaşının değneği/ Caminin içinde kanlı gömleği/ Kanadın kırıldı uçamadın mı/ Sen sisli dağları geçemedin mi.” Bu ağıttan sonra Ankara’dan Emirdağ’a madalya geliyor.


AĞIDIN TARİHÇESİ


Ömer Faruk Yaldızkaya, ‘Emirdağ Ağıtları’ kitabında ağıdın diğer dillerdeki karşılığına değiniyor: “İslamiyet öncesi devirlerde ‘sagu’ deyimi ile karşılanan ve ‘sıgtamak: ağlamak’ fiilinden türemiş ağıt, İngilizcede ‘mourning song-yas şarkıları’, Fransızcada ise ‘elegie’ kelimeleriyle adlandırılmıştır.” Yaldızkaya, Türk kültürüne ait en eski ağıt örneğinin M.Ö. 119 yılını işaret ettiğini söylüyor. Hunların Ordos’un kuzeyindeki topraklarını Çinlilere kaptırınca yaktıkları ilk ağıdın bir dörtlüğü Çin kaynaklarında kayıtlı. Emirdağ’da ağıt yakarken ölünün elbiselerini elden ele dolaştırma geleneği yok; Kayseri Avşarları da bu geleneği terk etmiş görünüyor. ‘Soyka’ denilen elbiseler yerine kimi zaman fotoğraf dolaştırma âdeti sürüyor.

Avşarlarda cenaze evine bir hafta, on gün yemek taşınıyor, harman zamanıysa harmanı kaldırılıyor. Ancak son yıllarda Kayseri şehir merkezinde başlayan ‘kıymalı pide’ âdetinin giderek köylere yayılması Avşarları endişelendiriyor. Gelenleri doyurmak cenaze evinin görevi oluyor ki, acılı insanları bir de misafir ağırlama külfetine sokmak şimdilik hoş karşılanmıyor. Emirdağ’da cenaze yemeğinin sırası hiç şaşmıyor: tarhana, etli pilav, hoşaf, bamya, sarma ve tatlı. Yemeği cenaze evi yapıyor, bunu yapamıyorsa güveç veriyor. Kırk gün dolmadan elbise yıkanmıyor, hamama gidilmiyor. Ölünün yedisi çıkıncaya kadar tıraş olunmuyor. Radyo, televizyon açmama, düğünleri erteleme ya da çalgısız yapma da ortak yas âdetlerinden.


AVŞAR SÖZLÜĞÜ


Avşar köylerinde dolaşırken sıkça duyduğumuz kelimeler ve deyimler şöyle:

Gadanı alayım: Derdin benim olsun.
Allah bu acıyı unutturmasın: Daha büyük acı vermesin.
Herkesin kazanı kapaklı kaynar: Kimde ne dert var bilinmez.
Saylaştırmak: Makamla okumadan şiir gibi söylemek.
Güzel ağlamak: İyi ağıt söylemek.
Pek dur ağlama: Ağıt söylerken kendini kaybetme.
Gaydelenmek: Makamlanmak
Gümrenmek: Makamıyla ağıt söylemek


Aksiyon Dergisi



Kaynak

Konu Hale tarafından 12 Ağustos 2015 Çarşamba - 07:07 tarih ve saatinde düzenlenmiştir
Resim Linkleri Düzenlenmiştir. Kaynak Belirtilmiştir.


#2
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Resim Linkleri Düzenlenmiştir. Kaynak Belirtilmiştir.




0 Kullanıcı konuyu okuyor

0 Kullanıcı, 0 Misafir, 0 Kayıtsız kullanıcı