İçeriğe git

Welcome to Kadim Dostlar ™ Forum
Register now to gain access to all of our features. Once registered and logged in, you will be able to create topics, post replies to existing threads, give reputation to your fellow members, get your own private messenger, post status updates, manage your profile and so much more. This message will be removed once you have signed in.
Login to Account Create an Account
Resim

Açılımın Şifreleri 1 - 7 | Arslan BULUT

- - - - -

  • Yanıtlamak için lütfen giriş yapın
Bu konuya 6 yanıt gönderildi

#1
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...

Resmi ekleyen


AÇILIMIN ŞİFRELERİ -1-


Yıl: 1991 Turgut Özal, Alman Frankfurter Allgemeine gazetesine konuştu: Bölgede (Türkiye-İran-Irak ve Suriye’yi kastederek) kurulacak Kürt federasyonunun Türkiye için zararlı olacağına inanmıyorum.

Yıl: 1993 Öcalan, siyasetçilere “Demokrasi paketinizi bekliyoruz, dönmem için ordunun değişmesi gerekir” diyor, dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, “Silahını bırakanlar evlerine dönebilir” cevabını veriyordu.

Yıl: 1995 Apo’dan CIA’ya: Siz aracı olun! Biz Amerika’da olduğu gibi federal bir devlet istiyoruz. Eğer karşı taraf bu hakkı bize vermeye razı olduğunu belirtirse biz anlaşarak şiddeti bir gün içinde durdururuz.

Yıl: 1997 Yer Pentagon. Barkey ve Fuller raporu masada: Asker açılımı destekliyor. Cesur bir siyasetçi bulmamız gerekiyor. ‘Önce terör bitsin, sonra reform’ yaklaşımı hatalı. Kürtler TBMM’de temsil edilmeli...

Yıl: 2007 MİT Müsteşarı Emre Taner’den 80. Yıl açıklaması: Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok ulus devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır...

Yıl: 2009 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu sırada Kürt raporu hazırlatan Tayyip Erdoğan 6 yıldır Başbakan... Türk milletine müjdeyi (!) şöyle veriyordu: Açılımı başlattık, hayırlı olsun...

Arslan Bulut’un yazı dizisi
Yıl: 2010’a beş kala Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı Özel Kuvvetler Komutanlığı, “suikast” şüphesiyle basılıyor... Polis, hakim ve savcılara kapıya kadar eşlik ediyor. Başbakan: Kurumlar arasında çatışma yok!..

Öcalan, 1993’te açılımı bekliyor!

Gazeteci Hasan Cemal, 14 Nisan 1993’te, Lübnan’ın Beka Vadisi’ndeki Zahle kentinde bir evde Abdullah Öcalan’ın “misafiri” oldu. Öcalan, “Sivillere mesajım; Siyasal önerilerinizi peşpeşe sıralayın. Demokrasi paketinizi bekliyoruz. Askerlere mesajım da şu: Özel savaşı durdurun” diyordu.

Görüldüğü gibi 1993’te de bir “demokrasi paketi söz konusudur. Pakette neler olduğunu, dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin Nokta dergisine açıklamıştı. “Sezgin’den PKK’ya affa yeşil ışık” başlığı taşıyan haberde Sezgin Demirel’in devletin kin gütmeyeceği yolundaki görüşlerini bir ışık olarak nitelendiriyordu.”

Açılım politikaları, herkesin takdir edeceği gibi birkaç aydır gündemde olan bir proje değil, Turgut Özal ile başlayan, AKP iktidarı ile hızlanan bir süreçtir. Bu süreci 100 yıl öncesine, Wilson prensiplerine, Sevr’e kadar götürebileceğimiz gibi ABD’nin Büyük Orta Doğu projesi kapsamında da değerlendirebiliriz.

Fakat bu incelemede, yakın tarihten çok somut örneklerle açılım sürecinin nasıl başladığını, projenin asıl sahibinin kim veya kimler olduğunu sergileyeceğiz.

Başbakan Tayyip Erdoğan, Kürt açılımını, Alevi açılımı, Ermenistan açılımı, Kıbrıs açılımı ve Ortadoğu’ya yönelik “Mezopotamya açılımı ile eş zamanlı olarak başlattı.

Sürece karşı çıkanları ise önce ”analar gözyaşı dökmeye devam mı etsin?“ diye yılgınlığa sürüklemek istedi, bu koz inandırıcı olmayınca bu defa muhalefeti, ”Bu kanlı sektörden kendilerine siyasi çıkar sağlayanlar var“ diye suçladı.

Erdoğan, önce Kürt açılımı dediği, sonra demokratik açılıma dönüştürdüğü, son olarak da Milli Birlik Projesi” diye adını değiştirdiği açılımı, 2009 Kasım ayı “Ulusa Sesleniş” konuşmasında bir defa daha açıklamak ihtiyacı hissetti.

Erdoğan, terörle mücadelenin, askeri boyutu dışında başka boyutlarının da olduğuna işaret etti ve “Öncelikle devleti karanlıklardan tümüyle arındıracak, demokrasiyi, adaleti, eşitliği ve hürriyeti gölgesiz biçimde tesis edeceğiz. Sorun alanlarını minimize etmek suretiyle kısa vadede, orta vadede, uzun vadede bu yola devam edeceğiz. Bunları başarabilirsek eğer, terör bu ülkenin tek bir karış toprağında bile kendine zemin bulamayacak, insanlarımız arasına nifak tohumlarını ekemeyecektir. İşte bizim demokratik açılım dediğimiz budur, bu açılımdan muradımız da bundan ibarettir. Milli birlik ve kardeşlik projesi olarak biz bunu ifade ediyoruz. Bir barış ve sevgi projesidir bu” dedi.

Erdoğan, projenin, hükümetlerinin yedi yıl boyunca adım adım geliştirdiği demokratik vizyonun yeni bir aşaması olduğunu belirtti.

Hasan Cemal, Apo’nun misafiri


Aslında aynı açılımı 1993 yılında Süleyman Demirel’in başbakanlığındaki DYP-SHP koalisyonu da denemiş ancak işin içinden çıkamamıştı.

Bu denemenin nasıl yapıldığını 1993 tarihli önemli gazete ve dergileri inceleyen herkes öğrenebilir. Biz de öyle yaptık.

Bilindiği gibi gazeteci Hasan Cemal, 14 Nisan 1993’te, Lübnan’ın Beka Vadisi’ndeki Zahle kentinde bir evde Abdullah Öcalan’ın “misafiri” oldu.

Öcalan, beş saat süren görüşmeden sonra “Bu saatte Lübnan tekin değildir” diyerek Hasan Cemal’i yatıya da alıkoydu.

Ateşkesi uzattığını bildiren Öcalan, Hasan Cemal’e şöyle dedi:
“Ben samimiyim, ciddiyim. Sivillere mesajım; Siyasal önerilerinizi peşpeşe sıralayın. Demokrasi paketinizi bekliyoruz. Askerlere mesajım da şu: Özel savaşı durdurun.

Eğer üzerimize gelinmezse.. Yani operasyonlar durdurulursa.. Yaygın kitle tutuklamaları, faili meçhul cinayetler durdurulursa.. Köy boşaltmalarına son verilirse.. O zaman bizim de öyle şiddeti tırmandırmak gibi bir politikamız olamaz. Bir yerde zımni de olsa bir ateşkes yürürlüktedir anlamına gelir bunlar. Biz bunu dikkate alacağız.”

Sezgin: PKK’ya af gelebilir

Görüldüğü gibi 1993’te de bir “demokrasi paketi” söz konusudur. Pakette neler olduğunu, dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin Nokta dergisine açıklamıştı.

Sabah gazetesinde Hasan Cemal’in Abdullah Öcalan ile yaptığı röportajın yayınlandığı sayfada bu haber de yer almaktadır:

”Sezgin’den PKK’ya affa yeşil ışık“ başlığı taşıyan haber şöyleydi:
”İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, Nokta dergisine verdiği demeçte, Güney Doğu’ya barış ve huzur getirmek istediklerini belirterek ’Her nasıl ve ne şekilde olursa olsun, dağa çıkan, eline silah alan, fakat hiçbir şekilde silahlı eyleme katılmayan gençlerimiz gelsinler silah bıraksınlar. Biz bunları tespit edelim ve affedelim. Yargı işlemine tabi tutmadan bunları affedebiliriz. Böyle bir düşünceyi geliştirebiliriz’ dedi.

Eyleme katılanlarla katılmayanları nasıl ayıracakları sorusuna ise Sezgin, ’Biz biliriz. O yörede yıllardan beri çalışanlar, olağanüstü hal yönetimi ve güvenlik güçlerimiz, istihbarat örgütü, kim karışmıştır kim karışmamıştır buluruz’ cevabını verdi.

Sezgin ayrıca öldürme eylemine katılanların cezalarında da indirim yapılabileceğini, pişmanlık yasasındaki cezaların daha da indirilebileceğini söyledi.

Sezgin böyle bir uygulamaya çocukları ve eşleri ölenlerin tepki duyabileceği ihtimali ile ilgili olarak da ’Tabii bunun kamuoyunu, milli vicdanımızı, yüce parlamentomuzu tatmin etmesi lâzım. Kamu yararı söz konusu olduğunda kişisel olarak istemesek de bir takım kararlara varabiliriz’ dedi.

Sezgin Başbakan Süleyman Demirel’in de devletin adil olması gerektiği ve kin gütmeyeceği yolundaki görüşlerini bu konudaki ışık olarak nitelendirdi.

Nokta Dergisi’nin konu ile ilgili Müşerref Seçkin imzalı ana haberi ise “Üst düzede uzlaşma sağlandı; Hükümet ön çalışma içinde.. PKK’lılara af. Güneydoğu’da bahar havası esiyor. İki aşamalı tasarıya göre eyleme karışmamış PKK’lıların yargıyla ilişkilendirilmeden affedilmesi, eyleme karışanlar için de Pişmanlık Yasası kapsamının genişletilmesi düşünülüyor. Atfan, Apo da yararlanabilecek” başlıklarını taşıyordu.

Aynı derginin 21-27 Mart 1993 tarihli sayısında ise Abdullah Öcalan ile görüşen Cengiz Çandar, “Apo’nun kuşkusu kontrgerilla. Kendi ifadesiyle kontrgerilla içinde barışı bozacak mihraklar olabileceği şüphesi var” açıklamasını yapıyordu.

Beşir Atalay’ın sözleri de aynı

İşte 2009 yılında açığa çıkan ve Ergenekon operasyonlarının hemen ardından uygulamaya konulan proje budur.

İçişleri Bakanı Beşir Atalay da Habur’dan dönüş yapan grubu Hükümet’in “Kürt açılımı”nın başarısı olarak anlatırken “Eve dönüş” olarak adlandırmayı tercih ettiği sürecin, ilk uygulaması olarak göstermişti. Atalay, bunun “demokratik açılım”ın bir parçası olduğunu vurgulayarak açılımın bir paketten ziyade bir süreç olduğu değerlendirmesini de hatırlattı. Atalay “eve dönüş” süreciyle ilgili önceden açıklama yapılmamasının da alınan tedbirlerin bir parçası olduğunu ileri sürdü. “Çoğu uygulamayla görülecek bazı hazırlıklarımız var. İdari tasarruflarla olabilecekler var. Meclis tasarrufuyla olacaklar var. İnce ince dokumak gerekiyor. Yöntem, üslup, çok önemli.. Hassasiyetleri koruyarak yürüyeceğiz” dedi.

Atalay, uygulamanın alt yapısının “pişmanlık yasası” olarak adlandırılan TCK’nın 221. maddesine göre gerçekleştirildiğinin altını çizdi. Erdoğan da teröre bulaşmamış olanlara kapılarının açık olduğunu tekrarladı.

Mehmet Ağar, açılımın şifrelerini nasıl kırdı?

Demirel, Çiller, Mesut Yılmaz, Erbakan ve Ecevit hükümetlerinin önüne sürülen, Sabancı’nın hazırlattığı “Bask Modeli” raporu ve Bülent Eczacıbaşı’nın Doğu Ergil’e hazırlattığı Doğu raporu ile desteklenen, ancak uygulanmayan bu proje, AKP hükümeti tarafından nasıl hayata geçirildi?

İsmet Sezgin ve Beşir Atalay’ın açıklamaları öz olarak aynıydı! Hatta sürecin nasıl gelişeceğini herkesten önce gören DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, “Düz ovada siyaset” diyerek, açılımın şifrelerini kırmıştı. Fakat seçim öncesi konuştuğu için seçimde devre dışı kaldı. Tayyip Erdoğan ise o sıralarda, “Tek millet, tek devlet, tek vatan” sloganına sarılmıştı. Seçimden sonra kendisine neyin dayatılacağını o da biliyordu elbette ama önce seçimi kazanmalıydı!

27 Şubat 2009 günü Genelkurmay Başkanlığı İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak, haftalık basın bilgilendirme toplantısında, TRT 6’nın Kürtçe yayın yapması konusunda “Üniter devlet ve ulus devlet yapısına zarar vermeyecek tedbirleri de göz önüne almak kaydıyla devlet kültürel alanda bazı açılımlarda bulunabilir” cevabını verdi.

Bu değerlendirmeler, İlter Türkmen, Salim Dervişoğlu, Aytaç Yalman gibi emekli elçi ve komutanlardan oluşan Dış Politika ve Savunma Araştırmaları Grubu’nun, “Kürt sorunu” konulu raporu ile uyum içindeydi.

Raporda, “Üniter devlet temelinde Kürt kültürel kimliği tanınmalıdır. Etnik siyasi partilere karşı daha toleranslı davranılmalı, bu partilerin anayasal düzen içinde mevcudiyetlerini sürdürmelerinin terörün süregitmesine önemli bir engel oluşturacağı göz önünde bulundurulmalıdır” deniliyordu.

Tuğgeneral Gürak’ın açıklaması, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iflas beyanıydı! Devletin, bir etnik dilde 24 saat yayın yapması, aslında sınırlı bir kitle tarafından konuşulan Diyarbakır Kurmançi ağzını, bütün Güneydoğu Anadolu’nun ve Kuzey Irak’ın ortak dili haline getirme hedefinin ilk ciddi adımı idi.

O tarihte Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a hitaben “Bu kararlar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni tarihe gömer” uyarısında bulunmuştuk.

Başbuğ, 14 Nisan 2009 günü Harp Akademileri’nde yaptığı basın toplantısında “İkincil kültürel kimliklerin anayasal ve yasal çerçevede tanınması, ulus devlet ve üniter devlet yapısı içinde mümkün değildir. TSK, Atatürk’ün bize emanet ettiği ulus devlet ve üniter devlet yapısının korunmasında taraftır ve taraf olmaya devam edecektir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın” diye endişeleri gidermeye çalıştı ama “Devlet, dağ kadrosunun örgütten ayrılmasını sağlayacak şekilde mevcut yasal düzenlemelerin daha iyi şekilde uygulanabilmesini sağlamak için bazı değişiklikler yapmalıdır” dedi. Konu kamuoyunda tartışıldı ve “Ne demek istediği, Başbuğ’a Milli Güvenlik Kurulu’nda sorulacak” başlıklı haberler yayınlandı.

Sonuçta Tayyip Erdoğan, açılım projesinin “devlet projesi” olduğunu söylemeye başladı.

Devlet projesi idiyse, 1993’te İsmet Sezgin’in açıkladığı, hatta Demirel’in de yeşil ışık yaktığı aynı proje kimin projesiydi?

Demirel’e ”Kürt realitesini tanıyoruz“, Mesut Yılmaz’a ”AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer“ sözlerini söyleten bir proje yok muydu?

Abdullah Öcalan, 1993’te ”Demokrasi paketinizi bekliyoruz“ diye hükümete hitap ederken, paketi kimin hazırladığını bilmiyor muydu?

Biliyordu elbette?

Peki kimindi bu proje?



Arslan BULUT

#2
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...

Resmi ekleyen



AÇILIMIN ŞİFRELERİ -2-


Erdoğan’ın Necmettin Erbakan’a sunduğu 1991 Kürt raporu: Bölücü, ayrılıkçı ve terörist demeyelim!

Tayyip Erdoğan, 1991 yılında Refah Partisi İl Başkanı olarak Genel Başkan Necmettin Erbakan’a sunduğu Kürt raporunda “Bu bir Kürt sorunudur, Bugün Doğu ve Güneydoğu olarak adlandırılan bölgeler, tarihin en eski devirlerinde ‘Kürdistan’ olarak adlandırılan coğrafyanın içinde yer alan bölgelerdir” diyordu.

Abdullah Öcalan da Hasan Cemal’e 1993’te “Ne zaman Kürt kimliği anayasaya taşınacak? Kürtler kendi kimlikleri ile ne zaman politika yapabilecek? Binlerce insan zindanlarda. Genel af çıkmayacak mı? Kürtler için siyasal, kültürel bir çerçeve ne zaman kurulacak? Bazı adımların mutlaka atılması lâzım” diye konuşuyordu.

Vatan gazetesi yazarı Ruşen Çakır, Tayyip Erdoğan’ın 1991 yılında Refah Partisi İl Başkanı olarak Genel Başkan Necmettin Erbakan’a sunduğu Kürt raporunu yayınladı.

Çakır şöyle diyordu:
“Erdoğan, danışmanlığını yapan Mehmet Metiner’e hazırlattığı 18 Aralık 1991 tarihli raporu fazla vakit geçirmeden Genel Başkanı Necmettin Erbakan’a elden teslim etti.”

Raporda ilk bölümde “Bu bir Kürt sorunudur, bugün Doğu ve Güneydoğu olarak adlandırılan bölgeler, tarihin en eski devirlerinde ’Kürdistan’ olarak adlandırılan coğrafyanın içinde yer alan bölgelerdir. Kürtler’in konuştuğu dil olan Kürtçe, Türkçe’yle ilgisi olmayan müstakil bir dildir. 1985’ten itibaren başlayan PKK saldırıları dolayısıyla bölge bir yanda devlet terörü, öbür yanda da PKK terörü arasında sıkışıp kalmaktadır. Devlet, kontrgerillasıyla, özel timiyle, harcadığı trilyonlarca lirasıyla, köy korucularıyla vs. bu sorunun üstesinden gelinemeyeceğini artık anlamış bulunmaktadır. Kemalist devletin geleneksel zora ve silaha başvurma yöntemi artık iflas etmiştir. Çoklarının zannettiği gibi Kürtler, Türkiye’den kopmak istememektedir. En azından Kürtlerin büyük çoğunluğu Türklerle birlikte eşit ve gönüllü bir birliktelik oluşturmak istiyor. Kürt halkının büyük bir çoğunluğu Kürt ulusal kimliğinin tanınmasını ve Kürt kültürünün geliştirilmesini istemektedir. PKK ile sürdürülen geleneksel zora dayalı yöntemin başarısızlığa mahkûm olduğunun anlaşılması, Kürt sorununa ’tam demokrasi’ ve ’kültürel çoğulculuk’ temelinde yaklaşmayı beraberinde getirmiştir. Cumhurbaşkanı Özal’ın ilk defa Kürt varlığını tanıdıklarını ilan etmesi ve sonraki günlerde ’Federasyon da dahil her konu tartışılmalıdır’ türünden demeçler vermesi, Körfez Krizi esnasında Celal Talabani ve Mesut Barzani’nin temsilcisiyle en üst düzeyde görüşmeler yapması, Kürt sorununun yeni bir bakış açısı temelinde konuşulmasına rahat bir imkân sağlamıştır” deniliyor ve şu öneriler sıralanıyordu:

Erdoğan’ın 1991’deki önerileri

“Yeni dönemde RP olarak gelişmelerin gerisinde kalmak istemiyorsak artık Kürt sözcüğünü rahatlıkla telaffuz edebilmeli, Türkiye’de Kürt halkının çektiği onca acıya ve sıkıntıya tercüman olabilmeliyiz.

Türkiye’de 75 yıldan beridir resmi ideolojinin Kürt meselesinde inkârcı, asimilasyoncu, baskıcı davrandığını açık seçik söylemeli ve resmi ideolojiyi yüksek sesle sorgulayabilmeliyiz.

Türkiye’de Kürt kimliğinin tanınması ve Kürt kültürünün geliştirilmesi için engelleyici tüm yasaların kaldırılması Kürtlerin yaşadığı bölgelerde Kürtçe’nin öğrenilmesi ve öğretilmesi için yasal imkânların hazırlanması gerektiğini, bütün bu hakların Türkiye’de yaşayan diğer halklara da -Laz, Çerkez, Gürcü, Arap vs.- tanınması gerektiğini, bu çerçevede Türkiye’nin kültürel bir çoğulculuğa sahip olması gerektiğini savunmalıyız..

Devlet terörünü de kınamalıyız

Türkiye’de dileyen herkesin kendi anadilinde eğitim-öğretim yapabilmesini, kitle iletişim araçlarından yararlanmasını savunmalıyız.

İnsan hakları konusunda herkesten çok duyarlı politikalar geliştirmeliyiz.

Türkiye’de resmi ideolojisi ırkçı, asimilasyoncu ve baskıcı olmayan, Türkiye’de yaşayan herkesin eşit siyasal, sosyal ve kültürel haklar temelinde gönüllü bir birlikteliğini esas alan yeni bir hukuk devleti anlayışını ön plana çıkartmalıyız. Ülke bütünlüğünü bu gönüllü kardeşlik temelinde savunmalıyız.

PKK terörünü kınadığımız kadar devlet terörünü de kınamalıyız. Devlet-PKK çatışmasında devletçi bir safta gözükmemek, devletin eleştiri üslubunu benimsememek için ’Bölücü’, ’Terörist’, ’Ayrılıkçı’ vs gibi kelimeleri kullanmamalıyız.

Her türlü ırkçılığa karşı çıktığımızı, Türk ırkçılığına da Kürt ırkçılığına da karşı çıktığımızı ilan etmeli ve bunu davranışlarımızla göstermeliyiz.

Güneydoğu’da RP’nin diğer partilerden şanslı bir yanı var. O da inanç partisi olmasıdır. Müslüman Kürt halkının problemleriyle yukarıda belirttiğimiz yaklaşımlar çerçevesinde ilgilenildiğinde RP büyük bir başarı kazanacaktır.

Güneydoğu’da MHP ile ittifak dolayısıyla RP’ye küsen veya küstürülen insanlarımızın geri kazanılmasını sağlamalıyız.”

Abdullah Öcalan ne istiyor?

Peki Abdullah Öcalan, 1993 yılında Hasan Cemal’e ne diyordu:
“Silahla mücadele belli bir dengeye ulaşabildiğinde siyasal çözüm yolları imkân dahiline girer. Ben Türkiye’de bir tarafın diğer tarafa tam ekseri üstünlük sağlayacağına inanmıyorum. Bu bizim için de geçerlidir.

PKK silahını bırakmaz


Bu son iki aylık süreç eminim ki Türkiye’de de artık bazı gelişmelerin dönülmez bir noktaya geldiğini gösterir.

Bunun anlamı silâh bırakma değildir. PKK, silâhını bu koşullar sürdükçe bırakmaz. Sımsıkı elinde tutar fakat politikaya da en az bunun kadar ağırlık verir. Değişikliği burada görmek gerekiyor. Dağdan inmek, silâh bırakmak intihar olur. Bunu hükümet de bizden istemez herhalde.

Bu koşullarda ’dağdan in teslim ol!’ lafına kargalar güler. Bu ülke kendi Başbakanının asmış. ’Ben bir koyunum, gel beni boğazla’ diyemeyiz. ’Dağdan in, teslim ol, biz senin için iyi düşünüyoruz!’ İnsem, beni lime lime etmez misiniz? Önce güvence ver. Önce demokrasi yap? O zaman silahlar köklü susar. Kürtler tarihlerinde çok kandırıldılar.

Bize politika alanı açın. Siz bana inandırıcı güvenceler verin, ben yalın ayak sınırdan çıkar gelirim. Ama olmazsa ben silâhlı mücadelenin Allahını yaparım.

Ateşkese nasıl devam edeceğimizi bilmiyoruz. Ne zaman Kürt kimliği anayasaya taşınacak? Kürtler kendi kimlikleri ile ne zaman politika yapabilecek? Binlerce insan hâlâ zindanlarda.. Bir genel af çıkmayacak mı? Kürtler için siyasal, kültürel bir çerçeve ne zaman kurulacak? Bazı adımların mutlaka atılması lâzım.. Ordu da durumunu gözden geçirmeli.

Apo: Ne vereceksen ver

Hükümetin bir politikası yok. Kör şiddete saplanmış durumdalar. ’Demokrasi paketimiz var, terör durmadığı için bu pakete işlerlik kazandıramıyoruz’ deniyor. Biz bunun ciddi olup olmadığını göstermek için ”Al uygula bakalım paketi diyoruz. Şimdi terör yok. O paketin içinde Kürt kimliği meseleleri var. Ne vereceksen ver. Demokrasiyi ne kadar geliştirirsen geliştir! Haydi sana son derece uygun bir fırsat, hatta tek taraflı tarihi bir fırsat!

Kısacası PKK teröristtir kozunu elinden alıyoruz hükümetin.

Bugünkü politikanın başarıya gideceğinı inanmıyorsa, siyasal alternatife işlerlik kazandırmayı istiyorsa özel savaşı tırmandırmaz, durdurur, sınırlandırır. Bundan sonraki aşamada adımları geliştirir. Genel bir aftır bu. Anayasal ve yasal güvencelerdir. Bölgeye ilişkin ekonomik tedbirler, kültürel tedbirlerdir.

PKK -Ankara diyaloğu


PKK ile Ankara arasında neden diyalog kurulmasın. Belki şimdi kamuoyu buna hazır değildir. Söyleyeyim; Ben kamuoyunu hem Kürdistan hem Türkiye kamuoyunu hazırlayabilirim, zor değildir. Görüşmeleri başkaları yürütürse rahatlarım, Şahsen ihtiraslı da değilim. Çok engel olarak görülüyorsam, devre dışı bırakılmaya da varım. Ben devre dışı bırakılsam, ben kendimi bıraksam, bizce işler daha rahat bir muhataba kavuşup yürüyebilir mi?

Özal’ın bazı yaklaşımları daha özlü.. Bazı gerçekleri görüyor. Ama galiba gücü yetmiyor. İkinci Cumhuriyet tartışmaları anlamlı.. Hain bir görüş, çok fantastik bir entel görüş de değil, gerçekler buna zorluyor.

Silah politika içindir. Ama biraz politika yapmak şansı olduğuna göre niye illâ her şey yalnız ve yalnız silâhla mümkün diyelim. Niye politik seçeneği daha fazla devreye sokmayalım. İşte değişiklik burada, Daha fazla politika yapılacaktır. Daha fazla yasal sınırlar zorlanacaktır. Daha fazla ittifaklar, uzlaşmalar geliştirilecektir. Diplomasi geliştirilecektir. Diyaloglar geliştirilecektir.

“Tarihi fırsat” diyen de Öcalan idi!

Erdoğan’ın 1991 raporu ile Abdullah Öcalan’ın 1993 açıklamalarını kıyasladığımız zaman taleplerin hemen hemen aynı olduğu görülmektedir.

Bu benzerlik daha sonraki yıllarda “Türkiye kimliği”, “Demokratik Cumhuriyet” kavramları üzerinden de sürdürülecektir. Zaten Tayyip Erdoğan hükümetlerinin açılım politikaları da hem raporun uygulanması hem de Öcalan’ın taleplerinin karşılanması anlamına gelmektedir.

Abdullah Öcalan, terörist olarak nitelendirilmekten rahatsızdır. Tayyip Erdoğan raporunda da “Terörist demeyelim” ifadesi kullanılmaktadır.

Ve yine görüldüğü gibi “Kürt meselesinin demokratik çözümü”nü, ilk defa “tarihi fırsat” olarak niteleyen de bizzat Abdullah Öcalan’dır.

Açılım uygulamaları aktif olarak başlatıldığında Amerikan Büyükelçisi James Jeffrey, partileri ziyaret etmiş ve DTP’nin ABD’de temsilcilik açma kararı açıklanmıştı. Abdullan Öcalan ise taleplerini 15 Ağustos’ta savcılık kanalıyla devlete iletmişti.

Öcalan bu arada Fırat Haber Ajansı’ndan Tayyip Erdoğan’a hitap etti:
“Bu işlerde risk alacaksın. Bu iş öyle risk alınmadan ben şurayı kaybederim, şurayı kazanırım kaygısı taşıyarak yapılamaz. Bu büyük bir sorundur. Risk alınarak, çözüme yönelik kararlı tavır ve davranış içerisinde olunarak sorun çözülebilir. Cesur olunmalı, yoksa bu Ergenekoncu zihniyet hepsini bitirir. Ya darbecilerden, Ergenekoncular’dan yana tavır alacaksınız ya da demokratikleşmeden yana tavır alacaksınız.”

Ulusal Kanal’ın haberine göre Öcalan’ın taleplerini American Kurdish Internatıonal Network adlı düşünce kuruluşu şöyle açıklamıştı:

- Operasyonların durdurulması.
- Koruculuk ve özel harekât birimlerinin dağıtılması.
- Dağdan inen kadrolara siyasi haklar verilmesi.
- Kendisi için olmasa bile PKK için genel bir affın çıkarılması.
- Kendisinin hapishane koşullarının iyileştirilmesi.
- Irkçılık temelinde işlenen suçların cezalandırılması.
- Bölgede yaşanan faili meçhuller ve diğer kontr-terör faaliyetlerinin yargılanması.
- Belediyelerin yetkilerinin arttırılması.
- Belediyelerin, bölgedeki yeraltı ve yerüstü kaynaklardan yararlanmasının sağlanması.
- Bölgede yaşayanların dini ve etnik haklarının genişletilmesi.
- Özel dil eğitimi yapan kuruluşlarının denetiminin hafifletilmesi.
- 12 Eylül Anayasası’nın değiştirilmesi.
- Kürt halkının iradesinin tanınması.
- PKK’nın üst düzey yöneticilerinin Kuzey Avrupa ülkelerine gönderilmesi.
- Bütün bu hakların verilmesinden sonra denetlemenin uluslararası kurumlar tarafından denetlenmesi ve yapılacak düzenlemenin uluslararası hukuktan doğan haklar dikkate alınarak uygulanması.

Öcalan, bu taleplerle Türkiye’nin, 15 Ağustos 2000 tarihinde New York’ta Volkan Vural eliyle imzaladığı, daha sonra AKP döneminde onaylanan Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmeleri’nden güç alıyordu:

Türkiye, imzaladığı İkiz Sözleşmelerle “Etnik azınlık grubu mensuplarının kültürlerinden faydalanma, dinine inanma ve bunu öğretme ve dilini kullanma hakkı gibi hak ve özgürlükler ile halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkı ile kendi doğal zenginlik ve kaynaklarından özgürce yararlanma hakkı”nı kabul etmişti.

Daha pek çok bilgi ve belge var.




Arslan BULUT


#3
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...

Resmi ekleyen


AÇILIMIN ŞİFRELERİ -3-

Bu rapor, Türk basınında ilk defa yayınlanıyor...
Apo’dan CIA’ya: Siz aracı olun!


Abdullah Öcalan, 1995’te görüştüğü CIA ajanı David Korn’a “Biz Amerika’da olduğu gibi federal bir devlet, İspanya ve Almanya’da olduğu kadar demokrasi istiyoruz. Ayrı bir devlet konusunda hiçbir şartta ısrar edemeyiz. Biz, insanların temel ekonomik, kültürel, sosyal ve politik haklarının verildiği bir devlet istiyoruz” diyordu.

CIA ajanına “Eğer karşı taraf bu hakları bize vermeye razı olduğunu belirtirse biz anlaşarak şiddeti bir gün içinde durdururuz. İsteğimiz soykırıma son verilmesi ve sizin aracılık yapmayı kabul etmenizdir. Şu ana kadar hiçbir ABD kuruluşu veya vatandaşına yönelik bir eylem yapmadık” diyen Apo, Türkiye’yi soykırımla suçladı.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın bir FBIS bülteni vardır. Bülten, Amerikan Büyükelçilikleri vasıtasıyla her ülkedeki diğer büyükelçiliklere dağıtılır.

27 Haziran 1995 tarihli FBIS bülteninde, aslında bir CIA ajanı olan, fakat Moritanya eski Büyükelçisi sıfatını kullanan David Adolph Korn’un Abdullah Öcalan ile 11 Nisan 1995 tarihinde karşılıklı el yazılarıyla yaptığı bir röportaj yayınlandı.

Bu belgenin konusunun ne olduğundan önceki araştırmalarımda bahsetmiştim. Burada ilk defa bir özet veriyorum.

Apo’dan soykırım suçlaması

FBIS raporuna göre Öcalan bu röportajda Amerikalı muhatabına şöyle diyordu:

“Soykırıma uğrayan insanların milli demokratik kimliklerinin tanınmasını istemesi ve milli demokratik haklarını araması dışında bir davası yok. Neden uluslararası soykırıma karşı çıkmak uluslararası bir terörizm hareketi olsun? Tarih boyunca Türk Cumhuriyeti ve Türk barbarlığı, insanlar ve kültürlere soykırım uygulayan bir buldozerdir. O, insanların en önemli ve kutsal vazgeçilmeyen hakkı olan kişilerin kimliklerini ve ırklarını korumak konusunu düşmanca ve öldürücü ithamlarla yorumluyor.

“Türkiye faşist bir devlet!”

Biz Amerika’da olduğu gibi federal bir devlet, İspanya ve Almanya’da olduğu kadar demokrasi istiyoruz. Ayrı bir devlet konusunda hiçbir şartta ısrar edemeyiz. Bizim açıkça istediğimiz, insanların temel ekonomik, kültürel, sosyal ve politik haklarının verildiği bir devlet istiyoruz. Bu haklar tek bir devlet yapısı içinde kullanılabilir veya ayrı bir devlet de olabilir. ABD’de federal bir devlet sistemi var. Tek bir devlet olmasına rağmen Almanya’da da federal bir yapı var. Belçika iki milletiyle birlikte çift milletli bir yapıya sahip.. İspanya geniş otonomların yaşadığı bir devlet.. Amerikan Devletler Federasyonu oluşuyor. Avrupa Topluluğu var. Hatta Türki Devletler Federasyonu oluşuyor. Yine Rusya Federasyonu hepimiz için iyi bir örnek olabilir.

PKK’nın bağımsızlık için bastırması ne kadar gerçekçi olmazsa, en faşist ülkelerin başında gelen Türkiye Cumhuriyeti’nin de otoriter bir eksene dayalı katı bütünlük anlayışında ısrar etmesi o kadar gerçek dışıdır. Mustafa Kemal tarafından kurulan şimdiki devlet Stalin’in temsil ettiği, Mussolini ve Hitler tarafından da uygulanan 20’nci yüzyıl ortası sosyalizm anlayışından etkilenmiştir.

Böyle faşist bir devlete karşı verilen demokratikleşme mücadelesinin bağımsız bir devlet kurmak için ayırımcılık için yapılıyormuş gibi gösterilmesi gerçeklerin saptırılmasıdır.

Beklediğimiz şey, politik diyaloğun açıldığını belirtmeleri. Böylece milli demokratik haklar formüle edilerek üst düzey bir demokrasi elde edilir ve insanların eşitlik ve bağımsızlık haklarıyla aynı sınırlar içinde yaşamaları mümkün olabilir. Biz buna hazır olduğumuzu söylüyoruz.

Türkiye’nin ezici, barbar ve aşırı derecede suçlu bir geçmişi var. Tarih boyunca hiçbir başka topluluğun varlığını kabul etmediler ve onlara karşı sonuna kadar mücadele ettiler Yok edebildiklerini ettiler, edemediklerini öldürüp parçalayıp ülkeden sürdüler Aynı politikayı Kürtlere uygulamak istiyorlar. Daima Kürt halkının varlığını reddederek yok etmeye çalıştılar. Türkiye insanlık dışı vahşi bir ülke.. Sizin çabalarınızın bu duvarı biraz olsun hafifletmesi gerek. Eminim ki siz de Türkiye’nin bu kadar hoşgörüsüz olmasına razı değilsiniz ki bu da bir soykırım ile sonuçlanıyor.

ABD de terör uyguladı...

KORN: Türk hükümetinin Kürt azınlığı için federal bir sistemi kabul ettiğini düşünelim. Böyle bir çözüm Güney Doğu dışında İzmir, İstanbul, İzmir gibi Batı şehirlerinde yaşayan Kürtlerin görüşünü etkileyecek mi? Eğer federasyonun Kürtlerin sorunlarını çözeceğine inanmıyorsanız ne gibi alternatifleriniz var?

ÖCALAN: Bu ülkenin isminden M.Ö. 399 yılında Xenefon’un Anabasis’inde bahsedilmişti. Türkler ise bu topraklara 10’uncu yüzyılda geldiler. Bu bölge sadece son 100 yıldır Türkiye olarak biliniyor. Kürtlerin de 4 bin yıllık varlığı olmasına karşın Türkiye, milli varlığını son 100 yıldır kabul ettirdi. Siz tek bir ülke olmanıza rağmen 52 federe devletiniz var. Öyleyse, neden insanlık tarihinde ismi geçen en eski insanların kendi federal sistemi olmasın? Ayrıca büyük şehirlerde yaşayan insanlarımız oralara işkence, zülüm ve baskı sonucu gittiler. Federal bir sistem insanların kendi topraklarına hemen dönmelerini sağlar. Avrupa’da yaşayan 2 milyon Kürt var. Bir federasyon kurulursa onlar da Avrupa’ya daha fazla baş ağrısı yapmadan ülkelerine döner.

Siz Amerikan bağımsızlık savaşında gerçek terörist organizasyonlar kurarak bağımsızlık elde etmediniz mi? Böyle olunca sizi terörist olarak tanımlamak doğru olur mu? Ayrıca biz sizin kadar büyük bir devlet olmak istemiyoruz. Bütün istediğimiz tek bir devlet yapısı içinde insani hakları elde etmemiz. Bunlar Kürt halkının kimliğini, kendi kültürünü, dilini ve ekonomik sistemini oluşturup politik aktiviteler yapmaktır. Eğer karşı taraf bu hakları bize vermeye razı olduğunu belirtirse biz anlaşarak şiddeti bir gün içinde durdururuz. İsteğimiz soykırıma son verilmesi ve sizin aracılık yapmayı kabul etmenizdir.

Amerikan sevgisi

Şu ana kadar hiçbir ABD kuruluşu veya vatandaşına yönelik bir eylem yapmadık. Birkaç Amerikan vatandaşı, Kürdistan’da yakalandıysa da kendilerine çok iyi bakıldı daha sonra serbest bırakıldı. Bunun dışında Kürtlerin milli, demokratik kimliğini tanıyan bir yapının Anayasa’ya yansıtılması da zor değil!”

Apo tarihi nasıl çarpıtıyor?

Görüldüğü gibi Abdullah Öcalan, CIA ajanına Türkleri soykırımlar yapmakla şikâyet ederken tarihi de çarpıtıyor. Xenefon’da Kürt kelimesi yoktur. Türkler ise 10’ncu yüzyılda değil, yüz yıllar, hatta bin yıllar önce de Anadolu’da idi. Heredot tarihine göre, M.Ö. 7. asırda da Anadolu’yu İskitler yönetmişti. Roma döneminde de Anadolu’nun yerli halkı arasında Kumanlar, Peçenekler hatta Oğuzlar bulunuyordu. 1924 mübadelesinde Yunanistan’a gönderilen Karamanlar, tarihi Hun göçüne katılan, Batı Hun devleti yıkıldıktan sonra Bizans tarafından Anadolu’yu yerleştirilen Oğuzlar idi. Hıristiyanlaştırıldıkları için Türklüklerini de kaybetmişlerdi. Ana dilleri, adları, mezar taşları Oğuz Türkçesi idi. Hatta Hakkâri’nin Gevaruk yaylasındaki kaya resimleri ile Kırgızistan’ın Saymalı Taş veya Kazakistan’ın Tamgalı Say kaya resimleri birebir aynıdır. Benzer örnekler Anadolu’nun her yerinde vardır. Özellikle Doğu Anadolu’ya Türkiye veya adını ise Selçuklular döneminde Batılılar vermiştir. Mısır’daki Türk devletinin resmi adı da Türkiye idi..

Genelkurmay’ın 1995 görüşü

Abdullah Öcalan 1995’te bir CIA görevlisine Türkiye’yi ve Türkleri barbarlar diye anlatırken aynı yıl yılında Genelkurmay Başkanlığı, “Politik-Askeri Durum Değerlendirmesi” başlıklı bir belge hazırladı. Belgenin terörle ilgili son bölümünde, “İç Güvenlik Harekâtı ve Terörle Mücadele” başlığı altında 1984-1995 yılları arasındaki terörle mücadelenin genel bir değerlendirmesi vardı.

Belgede, terör örgütünün “Dört aşamalı hedef stratejisi”, özetle şöyle ifade ediliyordu:

“-Bölücü terör örgütü, ilk aşamada, kültürel ve sosyal bazı hakların temin edilmesini,
-İkinci aşamada özerk veya federasyon tipi bir yönetim sisteminin oluşturulmasını,
-Üçüncü aşamada, ülkemiz topraklarında sözde Kuzey Kürdistan devletinin kurulmasını,
-Son aşamada ise bağımsız ve birleşik sözde Büyük Kürdistan devletinin oluşturulmasını hedeflemiştir.

-PKK terör örgütü, 1995 yılının ilk altı aylık dönemi sonunda siyasi alanda dört aşamalı hedef stratejisinden birinci aşama olan kültürel ve sosyal bazı haklar temin edilmesi hedefini, başta Batı kamuoyu ile uluslar arası kuruluşları etkileyebilmek maksadıyla, çağımızın evrensel değerlerinden olan insan hakları ve demokrasi kavramları ile maskelemeyi başarmıştır.

-Bu kapsamda, sadece Kürt gerçeğinin kabul görmesinin, sorunun çözümüne yetmediği; Kürt toplumuna kültürel ve siyasi haklar tanınmasının yanı sıra, bölgedeki terörün sona erdirilmesinin, ancak olaya siyasi bir çözüm bulunması ile mümkün olabileceği düşüncesini dış ve iç kamuoyunun gündemine sokmuş, ancak bundan sonraki aşamaya geçecek şartları yaratamamıştır.

Üzerinde durulması gereken en önemli hususlardan biri, örgütün, ülkemiz kamuoyunda etkilemeyi başardığı güç ve menfaat odakları ile yandaşı konumundaki siyasi oluşumları, medyayı, demokratik olarak adlandırdıkları kuruluşları ve kışkırttığı kitleleri harekete geçirerek terörün masum istekler şeklinde lanse edilen demokratik hakların verilmesi ile sona erebileceği imajını yaratmış olmasıdır.

Oysa dağlardaki tehdit devam ettiği sürece devletimizce verilecek her taviz, yeni bir talebi doğuracak ve bu durum, örgütün ülkemizden toprak koparmak olan nihai hedefi gerçekleşinceye kadar aşama aşama devam edecektir.”

Açılımın mimarı halen netleşmedi değil mi. Yarın biraz daha netleştireceğiz.




Arslan BULUT


#4
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...

Resmi ekleyen



AÇILIMIN ŞİFRELERİ -4-

Yıl 1997: ABD açılım için cesur bir siyasetçi arıyor

Amerikan gizli servisi CIA’nın, AKP açılımıyla birebir örtüşen bir raporu 12 yıl önce hazırladığı ortaya çıktı. Rapor, Graham Fuller ve Prof. Henri Barkey’in imzasını taşıyor. Yıl 1997.

Yer Pentagon. Barkey ve Fuller raporu masada: “Asker açılımı destekliyor. Cesur bir siyasetçi bulmamız gerekiyor!”

Raporda “Çözüm, sorumluluk almak istemeyen siyasilerin tutumundan dolayı gecikiyor. ‘Önce terör bitsin, sonra reform’ yaklaşımı hatalı. Kürtler TBMM’de temsil edilmeli ve ’ekonomik, sosyal, kültürel, siyasi “önlemler alınmalı” deniliyor. Apo da Hasan Cemal’e aynısını söylemişti!

15 Ağustos 2009 tarihli Yeniçağ gazetesinde Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın, “ABD açılım için Ankara’ya da PKK’ya da baskı yapıyor” başlıklı bir yazısı yayınlandı. Manşette ise Mustafa Duran’ın “CIA planında şok tespit” başlıklı haberi yer alıyordu:

“Yıl 1997. Yer Pentagon. Barkey ve Fuller raporu masada: Asker açılımı destekliyor. Cesur bir siyasetçi bulmamız gerekiyor!..

Amerikan gizli servisi CIA’nın, AKP açılımıyla birebir örtüşen bir raporu 12 yıl önce hazırladığı ortaya çıktı. Rapor, SSCB’ye karşı oluşturulan ’Yeşil Kuşak’ projesinin de fikir babası olan Orta Doğu Şefi Graham Fuller ve Türkiye uzmanı Prof. Henri Barkey’in imzasını taşıyor.

Sözde Kürt sorununun çözümüne dair ilginç tespitler içeren raporda şok ifadeler yer alıyor. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Abramowitz’in isteğiyle hazırlanan rapor, askerin ’açılım’a sıcak baktığını ancak ’cesur bir siyasi lider gerektiği’ tespitini yapıyor. İşte rapordan çarpıcı satır başları:

RP lideri Erbakan Kürtler’in Müslüman kimliğine hitap etti ve şiddeti reddeden bazı dinci Kürt milliyetçilerini partisinde topladı. Ancak bunlar PKK’yı tercih eden laik Kürtler gibi... RP tam bir seçenek değil.

Kürtler hem geleneksel partiler, hem de kendi partileri aracılığıyla TBMM’de seslerini duyurma çabalarında başarılı olamıyor. Türkiye Cumhuriyeti yasaları ’bölücülük’damgası vurarak tüm girişimleri engelliyor. Devlet kendini reformlarla yenileyerek Kürt sorununu çözebilir.

Sivil politik liderler çok zayıf. Türkiye’de bu sorunu askeri olmayan yöntemle çözme cesaretini gösterecek lider yok. (O tarihte siyasi lider olmayan Erdoğan, şimdi tek başına meydan okuyor.)

Çoğu çevrede ileri sürüldüğünün aksine, sorunun çözümünü asker engellemiyor. Çözüm, sorumluluk almak istemeyen siyasilerin tutumundan dolayı gecikiyor. ’Önce terör bitsin, sonra reform’ yaklaşımı hatalı. Kürtler TBMM’de temsil edilmeli ve ’ekonomik, sosyal, kültürel, siyasi’ önlemler alınmalı.”

ABD, kukla bir hükümet istiyor

Görüldüğü gibi 1997’de hazırlanan Barkey-Fuller raporundaki görüşlerle, Abdullah Öcalan’ın 1993’te Hasan Cemal’e anlattıkları hemen hemen aynıdır!

ABD, Türkiye’de istediği iktidarı kurabilmek için Kemal Derviş üzerinden DSP’yi böldü, MHP’yi de bölmekle tehdit ederken Devlet Bahçeli seçim kararı aldı. Derviş’in istediği zaten buydu. MSP-Refah-Fazilet Partisi çizgisinin önemli adamlarından Şevket Kazan’a göre Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül, hep Amerikan merkezlerine gitmişlerdi. Görüştükleri kişilerin geçmişinde mutlaka CIA damgası vardı. Dünyayı küreselleştirdiklerini iddia edenler, bütün ulus devletleri, etnik ve dini farklılıklarına göre parçalayarak eski Yunan siteleri gibi şehir devletlerine bölmeyi ve tek merkezden yönetmeyi plâna programa bağlamış durumdaydı. Erdoğan, kendisine gizli bir memorandumla bildirilen bu küresel planı kabul ettiğini, bu memorandumu parti programı yaparak ortaya koyuyordu. Dünyayı yönetmeye soyunmuş İslam düşmanı Neocon tarikatı, Kuzey Irak ve Güneydoğu Türkiye’de bir kukla devlet kurmak için önce Türkiye’de kendileriyle uyumlu bir hükümet oluşturmak planını uygulamaya çabalıyordu. Kurmak istedikleri hükümetin birinci vazifesi, AB dayatmalarının hepsini kabul etmekti!

Tansu Çiller’in, “ABD Irak’a girdiğinde benim başbakan olmam lazım” demesi durumun vahametini gösteriyordu. AB ve ABD, Türkiye’de kukla hükümet istiyor, Türkiye’deki siyasiler de sıraya girmiş, “Ben olayım, ben olayım” diyordu. Türkiye bir yol ayırımına gelmişti.

Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’yi “Ermeni soykırımını kabul etmeye, Kıbrıs’taki işgale son vermeye ve Kürt azınlığa kendi dilinde eğitim öğretim veya yayın gibi hakları vermeye” davet etmesi hep aynı amaca hizmet eden zorlamalardı. Türkiye’ye karşı geniş bir cephe açılmıştı. Türkiye halkı etnik ve dini ayrışıma tabi tutulmak istenmekteydi. Türk toplumunun asli unsuru olan Kürtler ve Aleviler’in azınlık gibi gösterilmek istenmesinin başka ne sebebi olabilirdi? Bu dayatmalar, gerçek bir “kuşatma”nın ilk uygulamalarıydı.

İç savaş planları

Hedef, Lozan’ı yıpratıp Sevr şartlarını kabul ettirmekti..

Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın da tespit ettiği gibi, “Türkiye’nin AB’ye 25 yıl sonra da olsa girebilmesi için dayatılan üç önemli nokta vardı. Birincisi etnik gruplara önce kültürel daha sonra politik özerkliği veya federal bir yapıyı kabul etmesidir. İkincisi, devletin bu süreci durdurması halinde veya Türk vatandaşlarının devletlerini kaybettiklerine inanmalarından dolayı tepki göstermeleri durumunda ülkenin bir iç savaşa sürüklenmesi ve parçalanmasıdır. Üçüncüsü, bir iç savaştan sonra devletin yeniden şekillendirilmesi ile federal bir Türkiye’nin kurulmasıdır. Bu durumda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir milli devlet, hatta bir devlet olarak varlığını sürdürebilmesi, akla değil tutkuya dayanan AB’ye tam üye olma politikasını tamamen terk ederek, AB-Türkiye ilişkilerini gerçekçi bir zeminde yeniden tanımlamasına bağlıydı.”

Dayatmalar, tıpkı İstiklal Savaşı sırasındaki gibiydi. Türkiye’de Ermenistan ve Kürdistan diye iki devlet kurulmasını da öngören ve Sevr’de Osmanlı’ya kabul ettirilen Wilson prensiplerini, şimdiki ABD ve AB yönetimi ele almış, gereğini yapıyordu. O zaman kuramadıkları Kürdistan’ın temelini, Barzani ve Talabani ile birlikte attılar.

Uyum yasaları içinde yer alan vakıflarla ilgili düzenleme, azınlık vakıflarına Türkiye’de yeni gayrımenkul edinebilme hakkı tanıyordu. Yabancı vakıflar da Türkiye’de serbestçe faaliyet gösterebileceklerdi.

Bu iki girişim, Wilson prensiplerini yerine getirebilmenin alt yapısını oluşturmaya dönüktü.

Tarih Vakfı’nın Rockefeller Vakfı desteğiyle, Türkiye’de Osmanlı dönemine ait azınlık tapularını araştırması, eş zamanlı olarak Amerika’daki Ermeniler’in Türkiye’de atalarının sahip olduğu topraklar adına dava açmaları ve sigorta şirketlerinin kazanılan yüz binlerce davada söz konusu tazminatları sigorta etmesinin anlamı buydu.

Türkiye’yi PKK ile masaya oturtmak

Kürdistan’ı esas olarak İsrail istiyordu. Kürdistan’ın kurulması ve Irak’a müdahale sırasında bölgenin karışması, GAP bölgesinin de yeni devlete dahil edilmesi planlanıyordu. Asıl hedef, Büyük İsrail’di...

Nevzat Erkeskin’e göre Yapılmak istenen, ABD ve AB tarafından desteklenen ve son zamanlarda tırmanış gösteren PKK terörü baskısıyla Türk Devletini PKK ile masaya oturtmaktı.

Masaya oturduktan sonra federasyon konuşulacak, (mahalli idareler yasasını hatırlayalım), daha sonra da Irak’ın kuzeyindeki oluşumla Türkiye içinde oluşturulan federasyon birleşerek denize de açılma imkânı olan bir Kürt devleti kurulacaktı. Böylece Misakı Milli hudutları parçalanan Türkiye de kısa süre içinde, bölgelere bölünerek parçalanacaktı!

Erdoğan-Öcalan söylem paralelliği!


Erdoğan, kabul ettiği vatandaşlara, ”Kürt sorunu ya da daha pek çok başka sorun, bizim için demokratikleşme sorunudur. Hepsi, büyük demokratikleşme şemsiyesi altında, demokratik cumhuriyet prensipleri içerisinde ve Anayasal düzen dairesinde ele alınmalıdır“ diyordu.

Öcalan da İmralı savunmasında ”demokratik cumhuriyet“ demişti ve hâlâ da öyle diyordu. O da demokratikleşme sorunundan bahsediyordu.

Nitekim Öcalan ”Başbakan’ın açıklamalarını olumlu buluyorum. Başbakan’ın kullandığı kavramları daha önce ben kullanmıştım, bu kavramlar bana aittir“ diyecekti.

Öcalan, Erdoğan’ın alt kimlik-üst kimlik tartışmasını da çok beğenmiş olacak ki, ”Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını, anayasal üst kimlik olarak kabul ediyoruz. Alt kültürel kimliklerinin önündeki engellerin kaldırılmasını istiyoruz“ diyordu artık.

Demokratik konfederalizm

Öcalan 2004 yılında, farklı tarihlerde, avukatlarına şu notları yazdırmıştı:

- (...) Ulus-devleti biliyorsunuz Fransa yarattı. ABD ulus -devlet yapılanmasını aştı. AB ile Avrupa aşıyor. Irak’taki korkunç durum, yarın Suriye’de, İran’da, Türkiye’de başlayacak. Devlet adına bunu karşılayacak bir yapı da yok.

- Türkiye demokratik konfederalizmi diyorum. Bölgeleri Türkiye içinde öneriyorum. İzmir demokratik konfederalizmi olabilir. Trakya olabilir. Karadeniz’in yerel özellikleri var. Antalya kendisi için özel statü istiyor. Eğer bu uygulanırsa Çin’in yaptığı gibi Türkiye de şaha kalkabilir.

- Ortadoğu kaosunda Türk-Kürt ortaklaşa demokratikleşmesine dayalı bir çıkışın en az tarihteki benzer stratejik çıkışlar kadar bir anlamı vardır. Bunu görmemek ve uygulamamak için ya halk düşmanı ya da vatan haini olmak gerekir.

- Kürt sorununun uzatılması, çatışmalı bir konumdan düşürülmemesi ve olası yeni bir savaş sürecine sokulması, Türkleri Anadolu’da bin yıldır yaşatan stratejinin ana direklerinden birinin tamamen yıkılması olacaktır. Bunu görmemek için, tekrarlıyorum, ya vatan haini ya halk düşmanı olmak gerekir.

- “Türkiye’ye vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” demek yanlış. Mustafa Kemal’de bu yok. Halkı Türkleştirmeye çalışmıyor. “Ne Mutlu Türküm Diyene” derken söylediği, Türkmenler, Yörükler vb. grupların kendi Türklüklerini ifade etmelerini sağlamak içindir. Bunu ne Araplar ne de Kürtler için söyledi. (Öcalan bu iddiasına herhalde kendisi de inanmıyordur. Çünkü Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk Milleti denilir” diyerek ulus devleti kurmuştu.) Gönüllü kendini Türk hissetmeye karşı değilim. Kültürel kimliklere dayalı, bunu tanıyan bir ulus reformu öneriyorum. Vatandaşlık kültürel kimlikleri kabul eden, kendi kültürel varlıklarına dayalı ulus vatandaşlığıdır. Herkesi zorla Türk saymak yerine, Türkiyeli ya da Türkiye ulusu vatandaşı. Amerika’da da böyledir. (...) Türkiyeli ulus kimliği, üst ulus kimliğidir. Hepimizi bağlayan bir Türkiyeli ulus kimliği ancak böyle yaratılabilir. (...)

- Mustafa Kemal “Türk Devleti” kavramını kullanmadı. O dönem “Paşam, Türk Cumhuriyeti diyelim” diyenlere “Hayır, Türkiye Cumhuriyeti diyeceğiz” demiştir. Biz nasıl Türkiye Büyük Millet Meclisi diyorsak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti diyorsak, Türkiye Ulusu da deriz. Mustafa Kemal, “Türkiye Cumhuriyeti olacak” diyor. Daha sonra 1930’larda Mahmut Esat Bozkurt gibilerle bu Türklük şeyi gelişti. (...)


Bu sözler Öcalan’a ait ve Atatürk’ün ulus devlet anlayışı ile ilgili sözleri kesinlikle doğru değil ama yazının girişine bakmamış olsaydınız, ulus kimliği ile ilgili cümleleri Tayyip Erdoğan’ın konuşmasından alıntı da zannedebilirdiniz. Açıkça görüldüğü gibi alt Türk kimliği yerine Türkiye kimliği yerleştirmek gibi konularda Tayyip Erdoğan, tıpatıp Abdullah Öcalan’ın görüşlerini savunmuştur.



Arslan BULUT

#5
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...

Resmi ekleyen




AÇILIMIN ŞİFRELERİ -5-


MİT müsteşarı devrede: Ulus devletlerin sonu geldi

Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Emre Taner 80’inci kuruluş yıldönümü dolayısıyla bir mesaj yayınladı. Askerler tarafından olumlu karşılanması, hükümetten bir tepki gelmemesi, mesajın sadece MİT’in tasarrufu olmadığını gösteriyordu.

Taner, “Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok ulus devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır” diyor; Deniz Baykal ise “Bu, Türkiye’yi de Ortadoğululaştırmak sürecinin bir parçasıdır” diye cevap veriyordu.

Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Emre Taner, 80’inci kuruluş yıldönümü dolayısıyla bir mesaj yayınladı. Askerler tarafından olumlu karşılanması, hükümetten bir tepki gelmemesi, mesajın sadece MİT’in tasarrufu olmadığını gösteriyordu. O zaman yaptığımı değerlendirme şöyleydi:

Taner’in üç önermesi var:

1- ”Türkiye, kendisini olayların akışına bırakma ya da ’bekle-gör-tavır al’ taktiği ile sınırlama lüksüne sahip değildir. Yalnız savunma pozisyonunda olmak kabul edilemez. Doğru ama Türkiye ne yapacak? Kendi stratejisi var mı? Türkiye’nin Başbakanı, ABD, İngiltere ve İsrail’in ortak stratejisi olan Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’nin eş başkanlığına atandığını iftiharla anlatıyor!

Taner, Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Orta Asya’da, Başbakan’ın emriyle bu projenin istihbarat görevlerini mi yapacak, yoksa direnecek mi?

ABD Türk kamuoyunu ikna etmek için bazı gazete genel yayın yönetmenleri ve köşe yazarlarına, bir Türk tarihçisini kullanarak Osmanlıcılık dersi verdirdi. AKP hükümeti, federasyonun yasal alt yapısını da bir-iki eksiğiyle tamamladı. Özal dönemindeki gibi bir Türk-Kürt federasyonu mu tasarlanıyor? Irak’ın kuzeyinde kurulan devlet bir Kürt devleti midir, yoksa İsrail’in uzantısı mıdır? Türkiye, İsrail ile ortak devlet mi kuracaktır? Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce Tayyip Erdoğan’a bu alanda geçici bir başarı kazandırma gibi hazırlıklardan söz ediliyor! “Hoş geldin Osmanlı” başlıklı mektuplar alıyorum! Bu arada İsrail ile Doğu Akdeniz Birliği kuracağını 2002 seçim bildirgesi ile açıklayanlar da vardır! Büyük İsrail, Türkiye ile birlikte mi kurulacak?

Bu projeler hakkında MİT ne düşünüyor?

“Ulus devletler maratonu kaybediyor” iddiası

2- “Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok ulus devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır. Bu devletler günümüz teknolojik devriminin ve küresel ekonominin rekabetine dayanamayıp ulusal egemenliklerini de büyük ölçüde yitireceklerdir.”

Şu ana kadar tarih maratonunu kaybedenler, ulus devletler değil, federasyonlar oldu! Sovyetler Birliği ve Yugoslavya gibi! Irak ise bir ulus devlet değildi? Iraklı diye bir millet yoktu ki ulus devlet dağılmış olsun! Çin, Rusya, Hindistan, Türkiye, İtalya, Almanya, Fransa, İran gibi devletler mi dağılacak? Avrupa Birliği, yeni bir ulus devlet inşası girişimi değil midir? Küresel rekabet içinde Çin ve Hindistan’ın ağırlığı artıyor! Bu rekabet sonucunda asıl ABD dağılmaz mı?

Ulus devleti, devletin yöneticileri tehdit ediyor!

3-
“Ulusal ve uluslararası düzeyde gerçekten sağlam politikalar üretebilmek ve uygulayabilmek için ulusal güvenlik ve ulus-devlet yapısına yönelen tehdit ve kaynakları iyi algılayabilmek, ulusun karşı karşıya olduğu fırsatları ve tehditleri öngörmek, doğru analiz edebilmek ve uygun vasıtalar ile karşı koymak zorunluluğu/ihtiyacı her zamankinden daha fazla hissedilir hale gelmiştir..”

Doğru da Türkiye’nin ulus devlet yapısına en büyük tehdit devletin kendi kurumlarını yöneten kişilerden gelmektedir. Federasyon tartışması ve “Türk dediğin nedir ki?” lafları ile ulus devlet yapısını sarsmaya başlayan Turgut Özal, bu ülkenin Cumhurbaşkanı idi.

“Milliyetçilik öyle olmuş ki, Türkçülük şeklinde alınmış ve bu ister istemez aksini de bazı insanların aklına getirmiştir. Mesela bunları açık söylemek zorundayım, ’Ne mutlu Türk’üm diyene’ lafını tutup her yere yaza yaza, Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür. Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden, en büyük tahribatı vermiş olan sistemin ilkelerinden biri de laiklik ilkesidir.

İkinci Cumhuriyet, yeni Osmanlıcılık kavramlarının ve bu tartışmaların ortaya gelmesini ben çok sağlıklı görüyorum ve geleceğe çok ümitle bakıyorum” diyen kişi de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’dür.

Ulus devletin temeli olan Türk kimliğini değiştirmeye çalışan Tayyip Erdoğan, halen Başbakandır. Partisinin grup başkan vekili Ayşenur Bahçekapılı, Anayasa’daki Türk kavramını kaldıracaklarını söyleyebilmiştir.

Türkiye’yi etnik ve dini ayırımlarla bölmek isteyen Avrupa Birliği’ne giriş ise bugüne kadar devlet yönetiminde bulunan bütün partilerin ana programıdır! Cumhurbaşkanları, Genelkurmay Başkanları ve Başbakanlar, bunu bir devlet politikası olarak ilan etmiştir!

MİT müsteşarı, bankalarını, madenlerini, haberleşme ve enerji sistemlerini Rio Tinto ve Citibank’a ve İngiliz İstihbarat Servisi MI6’ya devreden, en büyük müttefiki olan ABD’nin subayları tarafından NATO seminerinde parçalanmış haritaları gösterilen bir ülkenin nasıl kusursuz dış politika izleyeceğini ve caydırıcı bir askeri yapılanmayı nasıl geliştireceğini de açıklayabilir mi?

Baykal’ın çıkışı

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ise isim vermeden MİT müsteşarının “ulus devletlerin sonu geldi” açıklamasını eleştirdi. Baykal, şöyle dedi:

“Son zamanlarda yeni bir söylem geliştiriliyor; ’Artık globalleşme çağındayız, böyle bir ortamda artık milli, ulusal devlet dönemi geçmiştir, milli devletin modası geçmiştir’anlayışı, Türkiye’de bir süreden beri bilinçli, planlı olarak yaygınlaştırılmak isteniyor. Bu, Türkiye’yi de Ortadoğululaştırmak sürecinin bir parçasıdır. Türkiye, bu coğrafyada ancak bir milli devlet olarak ayakta durur.

Güzel sunumlarla, parlak vaatlerle Türkiye geçmişte de bir maceraya çekilmek istenmiştir. Şimdi içinde bulunduğumuz coğrafyanın çok ciddi bir sarsıntıya sürüklenmekte olduğunu görüyoruz, Ortadoğu ile ilgili haritalar, yaşanan gerçekler, işleyen süreçler var. Bütün bunları görerek böyle bir oluşumun parçası haline dönüşme tehlikesi karşısında çok dikkatli, bilinçli olmamız gerekiyor. Bütün milletimizi çok dikkatli olmaya çağırıyorum, sakın ha o söylemlerin tuzağına düşmeyin. ’Ulus devletin modası geçti’diye diye Türkiye’nin içinden bir ulus devlet çıkarmaya çalışanların tuzağına düşmeyelim.”

İşçi Partisi Genel Sekreteri Nusret Senem ise daha radikal konuştu:

“Açıklamanın özü, ABD’nin Ortadoğu’dan Orta Asya’ya genişlemeyi hedefleyen projesinde figüranlık üstlenmektir. Müsteşar Taner’in bir çok ulus-devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih sahnesinden çekileceği ya da ulusal egemenliklerini büyük ölçüde yitireceklerini öne sürmesi ile ABD’nin ’Ortadoğu’da 22 devletin sınırları değişecek’ saptaması eş anlamdadır. Uluslararası emperyalist sistemin bir parçası olarak, bu sistemin içinde Türkiye’nin milli savunmasını yapması, devlet egemenliğini ve toprak bütünlüğünü koruması mümkün değildir. Müsteşar Taner ise Türkiye’yi bu sistem içinde kalmaya mecbur ve mahkûm etmektedir.

Emre Taner’in karmaşık açıklamasında Türkiye’ye yönelik tehditlerden söz edilmekte ancak bu tehdidin kaynağı gizlenmektedir. Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Ortadoğu’da tehdit kimden, nereden gelmektedir? Taner’in açıklamasında ABD ve AB emperyalizmi yoktur.

Bu figüranlık rolünün, bizi Ortadoğu ve Asya ülkeleriyle cephe cepheye getireceği herkesçe bilinmektedir. Karanlık bir roldür ve felaketten başka sonuç getirmeyeceği ortadadır. Amaç, ABD’nin Türkiye-Kürdistan federasyonudur.”

Habur’daki sözde teslim olma operasyonunu, görev süresi açılım hazırlıklarını sürdürmesi için uzatılan MİT müsteşarı Emre Taner’in temasları sonucu gerçekleştiği artık bilinmektedir.

Federasyon tartışması

İncelemeye, Hasan Cemal’in 1993 yılında, 14 Nisan 1993’ta, Lübnan’ın Beka Vadisi’ndeki Zahle kentinde bir evde Abdullah Öcalan’ın “misafiri” olduğu ve güvenlik sebebiyle yatıya da kaldığı gece ile başlamıştık.

Öcalan o görüşmede şunları da söylemişti:

“Güreş, (Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş), geçenlerde şöyle bir şey demiş: Biz federasyonu kabul etsek kimse bizi Kızılay’a indirtmez. Yoh Yoh! (Gülüyor) Bence bazı Kürt hakları biraz kabul edilse, Kızılay’da omuzlarda taşınırlar. Türkiye halkı biraz demokrasi istiyor. Kimse kendini aldatmasın. Türk halkını aptal yerine koymasın. Yeter ki demokrasinin yolu açılsın.”

Hasan Cemal ilaveten yorum yapıyordu:

“Silâhlı mücadele defterini artık kapatmak istiyor Apo.. İç ve dış ortamın da bunu gerekli kıldığı ve uygun olduğu kanaatinde. Köşeye sıkıştırılmazsa, buna kararlı.

İşi siyasal plana kaydırmayı ve mücadeleyi meşru platformlarda yürütmeyi amaçlıyor.

Yani artık yeraltında değil, yer üstünde politika yapmayı arzuluyor. Klasik deyişle legale çıkmak niyetinde PKK lideri. Gece yarısı bir ara ’Üç aylığına gelmiştim buralara, 14 yıldır hala dönemedim’diye yakınması ilginçti.

Böyle bir süreç işlerken, PKK dahil öteki Kürt hareketlerini de kendi şemsiyesi altında toplayacak bir parti ya da cephe partisi Türkiye’te legal olarak faaliyete geçebilir diye düşünüyor Apo.

Apo Türkiye Kürtlerinin tek çatı altında toplanmasına yönelik çalışmaların hızla ilerlediğini söylüyor. Türkiye’de legale çıkacak böyle bir hareketin başına kim gelebilir? Bugünlerde Kemal Burkay adı ön plana çıkıyor bugünlerde. Bu konuyu konuşurken, kendisinden çık emin bir izlenim veriyor Apo. Nasıl olsa ipler bizim elimizde olur havası..”

Peki kimdi Abdullah Öcalan’ı üç aylığına Suriye’ye gönderen? Programı neydi? Üç ay sonra Türkiye’de ne olacaktı? Öcalan “Üç aylığına Suriye’ye geldim” deyince bu sorular sorulmalı değil miydi? Güreş, federasyonu kabul etmek veya etmemekten söz ediyorsa, bu konuda devletin içinde bir tartışma mı vardı? Öcalan bunlar hakkında ne biliyordu?

Soruların cevabını yarın biz vermeye çalışalım.



Arslan BULUT

#6
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...

Resmi ekleyen




AÇILIMIN ŞİFRELERİ -6-


12 Eylül’de PKK korundu ve büyüdü

Mahir Kaynak, Hürriyet’te Yener Süsoy’a yaptığı açıklamalarda, 12 Eylül’ü bir hezimet olarak değerlendirmiş ve “Anarşi görevini bitirdi. Durdu” demişti. Anarşinin görevi, Türkiye’nin yönetimini bir darbe ile değiştirebilmek için zemin hazırlamaktı. Darbe olunca Abdullah Öcalan’ın anarşisine artık ihtiyaç kalmamıştı.

Emekli kıdemli albay Mithat Işık, “Yarasa Operasyonu” adlı kitabında, “12 Eylül 1980 harekâtından en az zarar gören, hatta ve hatta hiç zarar görmeyen terör örgütü, PKK’dır. Yaşanan kardeş kavgasını, akan kanı durdurmak, terörü önlemek amacıyla yapılmış olan bir askeri müdahaleden, böyle bir terör örgütünün zarar görmemesi anlaşılır gibi değildir” diyor.

Mahir Kaynak, Hürriyet’te Yener Süsoy’a yaptığı açıklamalarda, 12 Eylül’ü bir hezimet olarak değerlendirmiş ve “Anarşi görevini bitirdi. Durdu” demişti. Anarşinin görevi, Türkiye’nin yönetimini bir darbe ile değiştirebilmek için zemin hazırlamaktı. Darbe olunca Abdullah Öcalan’ın anarşisine artık ihtiyaç kalmamıştı.

O sıralarda, Babrak Karmal rejimi tarafından davet edilmesi sonucu, Sovyetler Birliği, Afganistan’ı işgal etmişti. CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit ise aynı tarihlerde, Türkiye’de kanlı bir devrime gerek olmadığını, tokmağı çevirerek duvarın öte tarafına geçmenin mümkün olduğunu savunuyordu. Ecevit, “halklara özgürlük” slogan ve pankartları arasında Güneydoğu’da mitingler yapıyordu. Ülkede yer yer kurtarılmış bölgeler oluşturulmuş, ülke kan gölüne dönmüştü. Devlet, “Terzi Fikri” tarafından yönetilen Fatsa gibi bir ilçeye, askeri birliklerle girmek zorunda kalıyordu. Doğu ve Güneydoğu’daki bölücü faaliyetler, öncelikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde hazırlanıyor, bu amaçla yüzlerce dernek kuruluyor ve bunlardan biri olan PKK’nın üzerine gidilmiyordu. O zaman “Apocular” diye anılan PKK, 12 Eylül öncesinde Diyarbakır, Şanlıurfa, Mardin gibi şehirleri kana buluyordu.

PKK’yı korumak ve kollamak mı?

1995-2000 yılları arasında Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı olarak Güneydoğu Anadolu’nun birçok köşesinde ve Irak’ın kuzeyinde başarılı operasyonlar yapan alay komutanı emekli Kıdemli Albay Mithat Işık, “Yarasa Operasyonu” adlı kitabında, “12 Eylül 1980 harekâtından en az zarar gören, hatta ve hatta hiç zarar görmeyen terör örgütü, PKK’dır. Yaşanan kardeş kavgasını, akan kanı durdurmak, terörü önlemek amacıyla yapılmış olan bir askeri müdahaleden, böyle bir terör örgütünün zarar görmemesi anlaşılır gibi değildir.

Bunun iki sebebi olabilir. Ya sözü edilen örgüt çok iyi teşkilatlanmıştır ve çok gizli faaliyet göstermektedir ya da bu terör örgütü birileri tarafından korunmuş, bir şekilde kollanmıştır. Bu durumun başka izahı olamaz!” diyor.

12 Eylül öncesinde Ankara’da ihtilal provaları yapılıyor, bir defasında Başbakan olan Ecevit, başbakanlığa gidemiyordu. Üniversitelerde, iki kampa ayrılan gençlik, hâkimiyet mücadelesi veriyor, bu mücadele, sokaklara taşıyor, bazı bölgelerde her gün cinayetler işleniyordu. Olaylar o kadar artmıştı ki, günlük ölü sayısı 35’ten aşağı düşmüyordu... 11 Eylül’ü 12 Eylül’e bağlayan gece, İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa ve Adana’da yüzlerce bombalı veya bombalı süsü verilmiş pankartlar asılıyor, zaten Pol-Bir ve Pol-Der diye ikiye bölünmüş polis bunlarla meşgul ediliyordu. Maraş, Çorum, Malatya ve Hatay’da mezhep çatışmaları kışkırtılıyor ve kan dökülüyordu. 12 Eylül sabahı olaylar bıçakla kesilir gibi durdu. Sonradan bu durumu, Kenan Evren “İhtilalin olgunlaşması için zeminin hazır olmasını beklemek durumundaydık” diye açıklayacaktı...

Abdullah Öcalan, işte bu süreçte örgütünü rahatça geliştirmişti!

Peki, 12 Eylül yönetiminin görmezden geldiği PKK hareketi, Turgut Özal tarafından da 1984 Eruh baskını sırasında “üç buçuk çapulcu” olarak gösterilmemiş miydi?

İşte o üç buçuk çapulcu, ABD ve AB desteğinde, devlet politikası haline getirilen bir açılım süreci içinde Türkiye Cumhuriyeti ile masaya oturmuş durumdadır!

ABD ve AB’nin başından itibaren Türkiye’yi getirmek istediği nokta buydu.

Tayyip Erdoğan’ın Necmettin Erbakan’a 1991’de sunduğu plan ile 1993’te Abdullah Öcalan’ın Hasan Cemal’e anlattıkları, 1997’deki Fuller Barkey raporu, yahut 2009’daki Barkey-David Philips raporu arasında özde hiçbir fark yoktur.

Menderes, Demirel, Evren ve Özal’a federasyon baskısı

Peki, ordu meseleye nasıl bakıyordu?

Doğan Güreş’in “Biz federasyonu kabul etsek kimse bizi Kızılay’a indirtmez” dediğine bakılırsa, ordu da Turgut Özal’dan dolayı konuyu gündemine almıştır. Esasen, ABD, Wilson prensiplerini uygulayabilmek, yani Türkiye’den Ermenistan ve Kürdistan adı altında iki devlet daha çıkarabilmek için Menderes döneminden itibaren yoklamalara başlamış ve Türkiye’nin federal bir yapıya dönüştürülme ihtimalini hep gündeme getirmiştir. Aynı öneri Demirel’e de Kenan Evren’e de yapılmıştır. Bu konularda ağızlarını bıçak açmadığı için gerçekler Türk halkından saklanmaktadır.

Yakın tarihte neler olduğunu hatırlayalım:


Foreign Affairs dergisinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Avrupa Birliği’ne bakışıyla ilgili konu ile ortak bir makaleleri yayınlanan Ersin Aydınlı, Nihat Ali Özcan, Doğan Akyaz’ın tespitlerine göre, Türk Silahlı Kuvvetleri, uzun süredir mücadele verdiği İslamcı ve Kürt ayrılıkçı hareketleriyle başa çıkma konusunda, Türkiye’nin AB üyeliğini en iyi strateji olarak görüyordu.

Fikret Bila’nın makaleden çıkardığı özete göre, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “Neden AB?” sorusuna bakışı şöyleydi:

“TSK’nın bu kararı, ordunun bir asır boyunca desteklediği modernizasyon sürecinin son aşamasının AB üyeliği olduğu düşüncesiyle uyumluydu.

Genelkurmay Başkanlığı, belirsiz ve tehlikeli de olsa AB üyeliğine giden yolun Türkiye’nin büyük sorunlarından bazılarına çözüm olabileceği görüşündeydi. (Kürt sorunu, yükselen İslamcılık, Yunanistan’la kötüleşen ilişkiler. Kronik ekonomik sorunlar, Irak’ta ABD politikaları konusundaki anlaşmazlıklar, Türkiye’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasının dışında tutulması gibi sorunlar)

TSK’da, Kürt ayrılıkçılığı, Marksist eylemler, radikal İslamcılık, ultra milliyetçilik gibi tehditlerin onlarca yıl geçmesine karşın yok edilememiş olması nedeniyle doğan yorgunluk.

Makalede, TSK’nın AB üyeliğini desteklemesinin sebeplerini böyle sıraladıktan sonra önümüzdeki sürece ilişkin üç önemli tespit yapılıyordu:

1- TSK’nın beklentisi tam üyeliktir, başkaca bir sonuç, sorunları büyütür ve fay hatlarını derinleştirip harekete geçirir.

2- Süreçte, Ankara’nın Güney Kıbrıs’ı tanımaması, Türkiye’deki İslamcı gücün yükselmesi ve Kürt ayrılıkçılığı sorun olmaya devam edecektir.

3- Kürt ayrılıkçıların şiddete başvurması (tırmandırması), İslamcıların, TSK’nın bırakacağı boşluğu doldurmaya kalkması halinde, ordu desteğini kesebilir.”


Oysa AB üyeliği ile ilgili karar Türkiye’nin demokratik karar mekanizmaları tarafından verilmedi! Türkiye’nin tepedeki yöneticileri, kendilerine önerilen ve hatta dayatılan bu sözde stratejiyi, Türk halkına rağmen uygulamak kararı aldılar sadece!

“AB’ye girilirse TSK Kemalizmi de yeniden tanımlar” ifadesi!

Yine Türk Silahlı Kuvvetleri kökenli üç yazarın ortak makalesinde “AB süreci, ordunun Türkiye’ye dönük tehditleri bertaraf etmeyi amaçlayan ideolojisini sürdürme gereği duymadığı bir noktaya gelirse, TSK Kemalizmi de yeniden tanımlar” ifadesi var.

Aslında “Egemenlik kavramı değişmiştir” veya “Egemenliğin devri tartışılmalıdır”, hatta “TSK’nin Avrupa Birliği’ne karşı olduğunu söyleyeni Allah çarpar” gibi TSK komuta kademesinin başında yer alan üç komutanın sözleri, bu tanımlama girişiminin yeni bir şey olmadığını göstermektedir!

Ancak, Kemalizmi, Kemalizm olmaktan çıkarmış olan bu yönelimin gerek Türk Silahlı Kuvvetleri’nde, gerek Atatürk ideallerine içtenlikle sahip çıkan aydınlarda ve gerekse Türk halkında taban bulduğunu söylemek mümkün değildir. Bu yönelim, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini ortadan kaldırmak, hatta Türkiye’yi ortadan kaldırmak sonucunu dahi getirebilir.

Batı, neden bölmek istiyor?

Suat İlhan’ın belirttiği gibi, “Atatürkçülük; altı ilkesine taban oluşturan tam bağımsızlık, millet egemenliği, hukukun üstünlüğü ve ulus devlet genel ilkelerine dayanır.”

Suat İlhan, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini incelerken şu tarihi tespiti açıklamaktadır: “Atatürk devriminden yani 1920’den önce, bugün Batı dediğimiz medeniyetin elindeki topraklar, 25.5 milyon mil kare idi. 1993’te bu rakam 12.7 milyon mil kareye, yani yarısına düşmüştür.

İslam dünyası ise 1920’de 1. 8 milyon mil kare üzerinde egemenlik sahibiydi. 1993’te İslam dünyasının sahip olduğu topraklar 11 milyon mil kareye yükselmiştir.”

İşte, 1923’den beri süren mücadeleyi, kimin kazandığı bu rakamlarla ortadadır. Avrupalılar, Amerikalılar, Atatürk adını duyunca, bu yüzden ifrit kesiliyor. Çünkü İslam dünyasını ayağa kaldıran güç, Atatürk modelidir!

İşte Kürt açılımı ile yıkılmak istenen, sadece Atatürk Cumhuriyeti değil, bütün İslam dünyasıdır. Herkes biliyor ki İslam dünyasının en büyük dünyevi dayanağı Türkiye’dir ve Türk Milleti’dir. Türkiye parçalanırsa, İslam dünyasını ele geçirmek, Hıristiyanlaştırmak daha kolay olacaktır.

Açılım politikalarının arkasında Türkiye’nin Hıristiyanlaştırılması projeleri vardır ve buna da İslamcı denilen bir partiye gönül veren milyonlarca insanın dini duygulara kapılarak veya tamamen duygusal sebeplerle bu gerçeği görememesi yüzünden uygulamaya konulmuştur. Patrik açılımının arkasında da Heybeliada Ruhban Okulu’nun arkasında da aynı süreci planlayanların bulunduğu yalın bir gerçektir.

Türkler, bu topraklarda kimseyi çarmıha germedi ama böyle giderse bütün Türkleri çarmıha gereceklerinden emin olmak gerekir.

Unutmayalım ki, Patrikhane’nin kin kapısı hala kapalıdır ve orada bir Türk devlet adamı asıldığı zaman açılacaktır.




Arslan BULUT

#7
Sema

Sema

    Ne Mutlu Türküm Diyene!!

  • Yönetici
  • 5.470 İleti
  • Gender:Female
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Ülke Gündemi, Siyaset ve Köşe Yazıları...

Resmi ekleyen



AÇILIMIN ŞİFRELERİ -7-

Mezopotamya Projesi: 4’lü Kürt federasyonu!

* Turgut Özal, Alman Frankfurter Allgemeine gazetesine verdiği demeçte, bölgede kurulacak bir Kürt federasyonunun Türkiye için zararlı olacağına inanmadığını söylüyordu.

* Türkiye, İran, Irak ve Suriye’deki “4 parça Kürdistan”ı birleştirip, bölgede Asurlular gibi bir devlet kurmadıktan sonra, ne Ahmet Türk’ün ciğeri soğuyacak, ne Abdullah Öcalan’ın ne de Barzani ve Talabani’nin

* Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 2009 Ağustos ayında, Irak, Suriye gezisine çıkmadan önce “İki ülke arasında güçlü bir stratejik işbirliğinin ortaya çıkması, ortak bölge olan Mezopotamya Havzası ve Orta Doğu’yu refah ve istikrar alanı haline dönüştürecektir. Bu bizim vizyonumuzdur” diyordu.

Yörünge dergisinin 17-24 Mart 1991 sayısında “Gizli Belgelerde Kürt Örgütler” başlıklı incelemede, “Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Alman Frankfurter Allgemeine gazetesine verdiği demeçte, bölgede kurulacak bir Kurt federasyonunun Türkiye için zararlı olacağına inanmadığını söylüyordu Özal, önümüzdeki günlerde ABD’de Kürt Federasyonu planını Başkan George Bush ile tartışacak” deniliyordu.

Ahmet Türk’ün “4 parça Kürdistan” söylemi ve açılım!

DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ise partisi kapanmadan önce gittiği Erbil’deki konuşmasında “Kürtler arasında ortak bir fikir olması önemlidir. Dönem diyalog dönemidir. Silahlı mücadele dönemi değildir. Türkiye’de yaşanan Kürt sorununu biz diyalogla çözmek istiyoruz. Bizim amacımız halkların kardeşliği temelinde bir çözümdür. Kürtlerin üzerindeki baskılar ancak demokrasi ile çözülür. Avrupa Birliği bir birliktir. Neden Ortadoğu halkları arasında da bir birlik oluşmasın ve birbirlerini tanımasınlar. 4 parça Kürdistan’da Kürtler zorluk içinde ve baskı görüyor. Bu baskılar kalkmalıdır ve bu baskılar da demokrasi ile kalkar. Herkes kendini demokrasi ile ifade eder” dedi.

Demek ki, mesele demokratik açılımla, TRT Şeş ile Kürtçe kurs açmakla hatta Kürtçe eğitimle bitmiyordu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, taviz verdikçe, PKK ve DTP daha fazlasını isteyecek. Türkiye, İran, Irak ve Suriye’deki “4 parça Kürdistan” ı birleştirip, bölgede Asurlular gibi bir devlet kurmadıktan sonra, ne Ahmet Türk’ün ciğeri soğuyacak, ne Abdullah Öcalan’ın ne de Barzani ve Talabani’nin.

Barzani ve Talabani, doğrudan İsrail istihbaratı tarafından para ve silahla desteklenerek bugünlere getirilmiştir. Yani onların emelleri İsrail’in emelleriyle karışıktır. Son açıklamalardan anladığımız odur ki, Ahmet Türk ve Öcalan’ın emelleri de sınırlarını MOSSAD’ın çizdiği “Büyük Kürdistan” hedefi ile aynıdır! Bu haritayı eski Amerikan Büyükelçisi Pearson, “Erzurum’dan Bağdat’a uzanan bölge tek bir ekonomik bölge olacaktır” diye açıklıyordu. Barzani’nin İnternet sitesinde de haritaların altına, “Bu bölge sadece ekonomik bir bölge olarak kalmayacak, tek bir siyasi bölge haline gelecektir. İşgalci Türk Ordusu, Kuzey Kürdistan’dan çekilecektir” yorumu yapılıyordu.

Bu durumda demokratik açılım neye yarar? Türkiye’nin kendi eliyle kendi coğrafyasını, kurulmakta olan İsrail güdümlü bir devlete şimdiden peşkeş çekmesine yarar!

PKK açılımının ardında, İsrail’in “Mezopotamya Projesi” var!

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Ağustos ayında, Irak, Suriye gezisine çıkmadan önce “İki ülke arasında güçlü bir stratejik işbirliğinin ortaya çıkması, ortak bölge olan Mezopotamya Havzası ve Orta Doğu’yu refah ve istikrar alanı haline dönüştürecektir. Bu bizim vizyonumuzdur” demişti.

Cengiz Çandar da “Bağdat’ta ’Mezopotamya Birliği’nden Silopi’de ’Barış Grupları’na” başlıklı yazısında “Türkiye ile İsrail ilişkilerinde ara açılırken, Suriye ile vizeyi kaldırarak 40, Irak’la ’iki devlet-tek hükümet’sloganı ile adeta entegrasyona giderek 48 anlaşma imzalanmasının kendiliğinden bölge dengelerine getireceği ’devrimci değişikliği’görmek gerekiyor” ifadelerini kullanmıştı.

Bu arada, avukatları aracılığı ile konuşan terör örgütünün başı Abdullah Öcalan, şu iddiada bulundu:

“AKP benim yol haritamdan yararlanıyor. Davutoğlu dışarıda, Erdoğan içeride bundan yararlanıyor. Ben yol haritamda Ortadoğu’daki demokratik çözümleri belirtirken Dicle-Fırat Havzası Demokratik Konfederalizmini önermiştim. Davutoğlu şimdi bunun görüşmelerini yapıyor Irak ve Suriye’yle.”

Öcalan’ın daha eski tarihli açıklamalarını araştırınca, gerçekten de “Dicle-Fırat havzasında tarım, su ve enerji konfederasyonu” ifadelerini kullandığını görüyoruz.

The Economist dergisi ise PKK militanlarının Türkiye’ye gelişi ile ilgili haberinde “Bu adım, Türkiye, Amerika, savaşçıların üstlendiği dağlık bölgeyi kontrol eden Iraklı Kürtler ve belki de PKK arasında bir yıllık gizli görüşmelerden sonra gerçekleşiyor” dedi.

Bilindiği gibi Avrupa Birliği Komisyonu’nun 6 Ekim 2004 günü açıklanan Türkiye İlerleme Raporu’nda, Dicle ve Fırat havzalarındaki barajların ve sulama tesislerinin İsrail’in de dahil olduğu uluslararası bir konsorsiyum tarafından yönetilmesinden söz ediliyordu.

AKP hükümeti, o dönemde bir taraftan, AB’nin Türkiye’de yeni azınlıklar yaratma politikasına uyum sağlarken, diğer taraftan GAP ve Orta Anadolu bölgelerinde İsrail yatırımlarının önünü açıyordu. İsrail ile imzalanan mutabakat metni 5 Ekim 2004 günü Resmi Gazete’de yayınlanıyor, 6 Ekim günü de İlerleme Raporu açıklanıyordu.

Birincisinde, İsrail, GAP bölgesi ve Orta Anadolu’ya sulama tesisleri yatırımı için davet ediliyor, ikincisinde ise bu tesislerin uluslararası yönetime kavuşturulacağı belirtiliyordu!

3 Şubat 2009 tarihli ve “Olmert, Tayyip Erdoğan’ı Palandöken için mi kolluyor?” başlıklı yazımızda eski Tarım Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp’ın “Fırat ve Dicle’nin toplandığı suların havzası sadece Şanlıurfa veya Mardin’le sınırlı değildir. Kuzeyde Erzurum Palandöken Dağı’na kadar uzanır bu sınır. ’Suların idaresi’ne demek? Bu, Palandöken’den itibaren, idareyi onların eline vermektir. Ayrıca bu konsorsiyumda İsrail’in işi ne? Bu ülke Avrupa Birliği’nde midir? Belli ki ABD’nin AB’ye baskısıyla bu şart Türkiye’ye dayatılmaktadır. Bu şart asla kabul edilemez” açıklamalarına yer vermiştik. Vizyonda olan proje “Mezopotamya Projesi”dir.

Resmi ekleyen



Büyük tuzak

Değerli okurlar, Açılımın Şifreleri kitabım henüz yayınlanmıştı ki Yeniçağ gazetesi Genel Yayın Müdürü Hayri Köklü, konu ile ilgili bir dizi yazı hazırlamamı istedi.

Böyle durumlarda gelenek, kitabın bir özetini vermektir. Fakat ben öyle yapmadım. Kitapla aynı paralelde fakat bir kısmı yeni bilgi ve belgelerle bir dizi yazı hazırladım. Yazıyı bitirip teslim ettikten sonraki günlerde edindiğim bilgileri de köşe yazılarıma taşıdım.

Kitapta 2002-2009 yılları arasında, Türkiye’nin terör gündemi ile birlikte, Irak’ın parçalanma süreci, Irak’taki Türkmen varlığının eritilmesi, Büyük Orta Doğu Projesi’nin, ABD, İngiltere, İsrail ve Kuzey Irak bağlantıları ve bu süreçte AKP’nin Türkiye’yi dönüştürmek için giriştiği ekonomik, hukuki, siyasi ve hatta askeri faaliyetler gibi konuları iç içe geçmiş olarak işledim.

Açılım politikaları Türk okurunun takdir edeceği gibi birkaç aydır gündemde olan bir proje değil, Turgut Özal ile başlayan, AKP iktidarı ile hızlanan bir süreçtir.

Türkiye’de etnik ırkçılık faaliyetleri ve “Gerçek ideali İslâm imiş gibi davranan menfaatçi gruplar”ın sürdürdüğü örtülü Hıristiyan misyonerliği, 21’inci yüzyıl başında da Türkleri tarihten silmek için kullanılıyorsa meselenin bütün yönlerini tespit ederek Türk okuruna duyurmak gerekir. Biz bütün bu açılımların Türkiye’ye kurulmuş tuzak olduğunu ispat ettik. Bunu yaparken de açılımın bütün şifrelerini okurun bilgisine sunduk.
A. B.


ABD, Türkiye’den ne istiyor?

ABD, “Kürtçe eğitim, ikinci resmi dil, yer adları, alfabe” gibi dayatmalarda bulunuyor. Hem de 1960 yılından beri!

TBMM’de ’Devlet Adamları Yayın Serisi’ kapsamında basılan “Alparslan Türkeş’in TBMM’deki Konuşmaları” adlı kitap, ABD’nin 1960’ta Kürtçe alfabe hazırladığını ve Güneydoğu’da denemek istediğini gün yüzüne çıkardı.

MHP’nin Meclis Grubu Müdürü Hüseyin Hüsnü Uğur’un derlediği kitaba göre Türkeş’in, 28 Ağustos 1992’de Şırnak ve Güneydoğu’da devam eden olaylarla ilgili olarak TBMM’de yapılan genel görüşmede, “ABD, hazırladığı Kürtçe alfabeyi Güneydoğu’da tecrübe etmek için 1960’ta Genelkurmay Başkanlığı’ndan izin istedi” dediği anlaşıldı. Türkeş’in sözleri şöyle:

“1960 yılında Genelkurmay Başkanlığı’nın Eğitim Dairesi’nde, o sıralarda bir okuma - yazma şubesi vardı. Bu okuma - yazma şubesine Amerikan yardım kuruluşundan 3 kişilik bir heyet geliyor. Diyorlar ki, ’Biz, ilmi araştırma yapıyoruz. Doğu Anadolu’da da ilmi araştırma yapmak istiyoruz. Bunun için bir Kürtçe alfabe düzenlendi Amerika’da. Bu alfabeyi doğuya gidip orada tecrübe etmek istiyoruz. Bunun için Genelkurmay’ın bize yardımcı olmasını, müsaade etmesini rica ediyoruz’ O sırada Genelkurmay ikinci başkanı, sonradan Cumhurbaşkanımız olan rahmetli Orgeneral Cevdet Sunay Paşa idi. Mesele ona intikal ediyor, tabii bu, Genelkurmayda duyuluyor, hepimizde bir infiale, öfkeye de sebep oluyor, ’Bu ne demekmiş, nasıl ilmi araştırmaymış bu, buna ne gerek varmış?’ gibilerden ve Genelkurmay Başkanı’nın da tasvibiyle reddediliyor..

Şimdi bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. 1960 yılında demek ki, ’Kürtçe alfabe’ söz konusu değilmiş, yokmuş..”

Yani Amerikalı çocuklar her sabah “Allah’ın gözetiminde bölünmez tek millet” andı içecek ama büyüyünce, kendi hazırladıkları Kürtçe alfabelerle Türk Milleti’nin içinden ikinci bir millet çıkarmak için çalışacaklar!


Arslan BULUT





0 Kullanıcı konuyu okuyor

0 Kullanıcı, 0 Misafir, 0 Kayıtsız kullanıcı