İçeriğe git

Welcome to Kadim Dostlar ™ Forum
Register now to gain access to all of our features. Once registered and logged in, you will be able to create topics, post replies to existing threads, give reputation to your fellow members, get your own private messenger, post status updates, manage your profile and so much more. This message will be removed once you have signed in.
Login to Account Create an Account
Resim

Öğrenilmiş Çaresizlik - Cam Tavan Sendromu | İnsanın Yapabileceği Bazı Şeyleri Yapamayacağına İnanması – Cesaretinin Kırılması - Başarısız Olması - Fillerdeki Öğrenilmiş Çaresizlik

- - - - -

  • Yanıtlamak için lütfen giriş yapın
Bu konuya 5 yanıt gönderildi

#1
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Öğrenilmiş Çaresizlik



Hindistan’da filleri yetiştirmek için, onları küçücükken kalın bir zincirle bir kazığa bağlarlarmış.



Resmi ekleyen




Tabi bu yavru filin bu zinciri koparabilmesi, kırabilmesi ya da kazığı söküp atabilmesi mümkün değildir. Küçük fil önceleri bundan kurtulmak için tüm gücüyle uğraşır, defalarca dener ama sonucu değiştiremez, özgürlüğüne kavuşamaz.

Yıllar geçer, fil kocaman olur… Bağlı olduğu kazığın ve zincirin onlarca katına gücü yetebilir artık. Ama fil asla böyle bir girişimde bulunmaz. O özgür olamayacağına inanmıştır, artık kırılamayan şey, filin zinciri değil inancıdır.

Buna psikolojide "Öğrenilmiş Çaresizlik" deniyor.


#2
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Öğrenilmiş Çaresizlik



1970’li yıllarda altına bağımlılıktan kurtulmasıyla kontrolsüz hale gelen ve küresel ekonominin kanseri durumundaki Borca Dayalı Para Sistemi (BDPS) artık son evresinde. Tam bir testere ekonomisi…

Bu devasız hastalık bütün vücudu saran metastaz halini almış haliyle artık tek tek hücreleri (insanları) bitirmekle kalmıyor. Organlar (ülkeler) iflas etmeye başladı.

Geldiğimiz noktada durum değerlendirmesi yapıldığında farklı grupları görüyoruz. Birisi kanserli hücrelerin devamından yarar temin eden, can çıkmamış hastadan umut kesilmez babından bundan yararlanmaya veya sistemi olabildiğince sürdürmeye çalışan azınlık. Bunlar sağlam kalan hücreleri ve organları sonuna kadar yemeye devam edecekler.

İkinci gruptakiler ise “başka alternatif yok” (BAY) mikrobunu almış, alternatif bir sistemi düşünmekten uzak, ancak mevcut sistemi de anladığını ve iyileştirebileceklerini zanneden paradigma dışına çıkamayan kişiler. Bunlar ağırlıklı olarak Ortodoks ekonomistler.

Aradaki gelip giden grupları da bir tarafa atarsak geriye en sondaki kahir ekseriyeti oluşturan kitle kalıyor.

Bunlar içinde saygı duyulan bir din adamı da var ki onun söyledikleri beni oldukça düşündürdü. Bu nedenle yazının konusu kendiliğinden şekillendi.

Kendisi, artık çöküşün eşiğine gelmiş ve sistemden yarar sağlayanların bile yıkılmakta olduğunu söylediği Borca Dayalı Para Sistemi hakkında şöyle diyor:

“Ama bugün dünyada yerleşmiş ve ha deyince değiştirilmesi mümkün olmayan bir para sistemi var ve Müslümanlar da bu sistem içinde meşru işlerini yürütmek, ayakta kalmak, değerlerini korumak için yeterli miktarda maddi güce sahip olmak durumundadırlar.”


Çözümü aslında bizce basit olan bu mesele ile ilgili olarak söylenenler elbette kabul edilebilir değildir. Ancak böyle düşünen kahir bir ekseriyet var. “Acaba onlar neden böyle düşünmektedirler? “ sorusunu sorduğumuzda tek bir cevap kalıyor geriye: Öğrenilmiş Çaresizlik.

Bunu zihinlerdeki cam tavan (glass ceiling) olarak da tanımlamak mümkün. Ancak farklı örnekleri de olduğundan öğrenilmiş çaresizlik şeklinde nitelemek daha uygun.


Zihinlerdeki cam tavan: Pirelerde Öğrenilmiş Çaresizlik


Biliyorsunuz pireler çok yükseğe sıçrayabilen muhteşem hayvanlardır. Bu hayvanlar rahatlıkla çok yükseğe sıçrayabilirler. Bir pireyle atın yüksekliğini karşılaştırırsanız aynı yetenekle atın Eyfel Kulesi’nin üzerinden rahatlıkla atlayabildiğini görürdünüz.



Resmi ekleyen




Pire sirklerinde bu hayvanlarla gösteri yaparlar. Bunlar belli yükseklikteki cam kavanozun içerisinde sıçrar dururlar ve hiçbirisi bunun üzerinde sıçrayıp kaçamaz. İşin ilginç tarafı ömürleri birkaç hafta ile birkaç ay arasında değişen bu hayvanların eğitimi haftalar alabilir ve belli kısmı daha sirkte gösteri yapamadan ölür. Peki bu pireler yeteneklerine rağmen nasıl fazla yüksekliğe zıplayıp kaçmazlar?
Buyurun. Bunları eğitim sırasında bir cam kavanozun içine koyarlar. Kavanozun tavanı da camla kaplıdır. Kavanoz alttan ısıtılır. Zavallı pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar ama nafile. Tavandaki cama çarparak düşerler.

Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplar, tekrar cama vururlar. Pireler sonunda cam tavan sayesinde bu yükseklikten fazla zıplamamayı öğrenirler. Cam kapak açıldığında da daha fazla yükseğe atlamazlar.

Yani artık çaresizliği öğrenmişlerdir. Pireler sirkte gösteriye hazırdır. Üzerlerinde cam engeli olmamasına ve daha yükseğe zıplama imkânları olmasına rağmen buna hiç cesaret edemezler.

Öğrendikleri çaresizlik nedeniyle var olan yeteneklerini ömürlerinin sonuna kadar kullanamazlar. Köle olarak yaşamaya devam ederler. Özgürlükleriyle aralarında aslında zihinlerinde oluşturduğu cam tavan vardır.


Fillerdeki Öğrenilmiş Çaresizlik



Öğrenilmiş çaresizlik deyince hemen fil örneğini de verelim.



Resmi ekleyen




Yavru fillere uygulanan sistematik eğitimle çaresizlik öğretilir. Bunlar yavruyken ağır metal zemine sağlam zincirle bağlanır. Hayvan her kaçmaya çalıştığında acılar çeker. Çaresizliği öğreninceye kadar bu uygulanır. Siz de sirkte 5 tonluk bir filin kafasına bağlanan ince bir ip ve ucunda minicik bir çomakla yere sabitlendiğinde neden kaçmadığını düşünür durursunuz. Hatta Hintli bir çocuk neredeyse toprağa sembolik olarak bağlar tahta bir çomakla fili. O asla kaçmaya yeltenmez. Halbuki özgürlüğüyle arasında sadece zihnindeki öğrenilmiş çaresizliktir onu esir eden.


Turna Balıklarının Öğrendiği Çaresizlik


Üçüncüsü ise bir deney. Bu deneyde turna balığı akvaryuma diğer minik balıklarla beraber konur. Tabi onları afiyetle yer durur. Ancak bir süre sonra akvaryuma cam bir panel eklenir.



Resmi ekleyen




Minik balıklar bir tarafta camın diğer tarafında turna balığı. Turna balığı her mücadelesinde cama toslar. Ta ki çaresizliği öğrenene kadar. Öğrendikten sonra cam paneli kaldırdıklarında minik balıklar ve turna akvaryumun her yerinde yüzmeye başlarlar. Turna balığı çok sayıda minik balığın ortasında ölme pahasına hiç birisini yakalamaya yeltenmez.


İnsanların öğrendiği çaresizlik: Bu sistem değiştirilemez


Maalesef pirelere, fillere ve turna balıklarına uygulanan eğitim insanlara verilmektedir. Bu iş sistematik hale getirildiği için başta ekonomi kitapları olmak üzere belli eğitime tabi tutulmaktayız. Örneğin; bir mühendislik ekonomisi kitabını ele alın. Kitap, daha önce safsatadır diye ifade ettiğimiz “paranın zaman değerinden” başlar, basit faiz ve bileşik faizlerle devam eder. Kitabın sonuna kadar nakit akışı analizleri, enflasyon vs hepsi faiz ve özellikle bileşik faiz üzerine kurgulanır.

Bu öğrenilmiş çaresizlikte faizsiz bir hayat tarzı olamaz. Hiçbir kurum herhangi bir fazlalık olmaksızın birisine borç veremez. Ya faiz olacaktır ya da kar payı…

İnsanların Müslüman olanları kendi tarihinden ders alıp Hılful Fudul denen müessesenin ne olduğunu bile anlamaz ve hatırlamaz. Bu, çaresizliği öğrenmesi nedeniyledir.

Bankaların reel sektörle faizli kredi verme dışında uğraşmasına gerek yoktur. Sermaye birikimi adı altında onlar muazzam şekilde zenginleşip doyacak ki ekonomiye katkı sağlayabilsinler. Bu meyanda kısmi rezerv adı altında onlarca kat hayali parayı yaratmalarına izin verilir.

Öte yandan iktisat fakültelerinde bile “paranın nasıl üretildiği” doğru dürüst okutulmaz. Bizim yazılarımızı okuyan çok sayıda genç bana gönderdikleri mesajlarda bunların derslerde görülmediğini ve tartışılmadığını ifade etmekteler.

İnsanların çoğu parayı devlet basıyor zanneder durur. Paranın nasıl üretildiğini bırakın genç bir liseli, doktoralı insanlar bile bilmez. Halbuki dünyadaki paranın %90’ı borca dayalı olarak yani kaydi para şeklinde yaratılır ve yok edilir. Üretilmeyen faiz kısmı ise devlet bankalara borçlandırılarak temin edilir. Üstelik bileşik faizle…

Büyüme hesapları öyle formüle edilir, içindeki borçlanmalar, faizler ve diğer belli parametreler büyüme içerisinde öyle yer alır ki insanlar işin içyüzünü fark edemez.

Sermaye terakümü denen kavramla yoktan zenginler var edilir. Kısmi rezerv ile olmayan paralar var edilir ve yok edilir. Gerçekte olmayan on kat paranın üzerinden faiz kazancı elde edilir.

İktisat öğrencileri girdikleri zorlu sınavlarda devlet tahvili ve hazine bonosu farkını ayırt etmeye ve iyi not almaya çalışırlar.
Ama hiç kimse şunları sorgulamaz: “Tahvil veya bono. Adına ne derseniz deyin. Hepsi devletin para üretme adına bankalara faizli borçlanmasıdır. Bunun yıkıcı sonuçları nelerdir? Devlet tahvil basabilirken neden kendi parasını faizsiz basamasın” diye…
Ekonomi kitaplarında alternatiflere yer verilmez. Hele para üretim mekanizması kutsaldır. Asla o konulara girilmez.

Genç iktisatçılar başta olmak üzere herkese tavsiyem. Artık şu ekonomi derslerini bu gözle okuyun. Bunların içindekiler değişmez kurallar değildir. 50 sene önce ekonomi kitaplarında bu kavramların pek çoğu yoktu. Bu kitaplar yokken (200 yıllık veriye göre söylüyorum) enflasyon genelde savaş/kıtlık gibi istisnai hallerde ortaya çıkan ve tekrar eski normal haline dönen bir kavramdı.

Ne oldu da 40 yıldır enflasyon hiçbir ülkede denetim altına alınamadı? O kadar ekonomi kitabına, fiyat istikrarı adına Merkez Bankalarının çabalarına rağmen…

Kısaca söylemek gerekirse…

Özgürlüğümüzle aramızdaki engel zihnimizdeki öğrenilmiş çaresizlikten başkası değildir.


Prof. Dr. B. Gültekin Çetiner

30 Aralık 2011


#3
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Cam Tavan Sendromu - Öğrenilmiş Çaresizlik



Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görür. Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar. Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışır ama başlarını tavandaki cama çarparak düşer. Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplar, tekrar başlarını cama vururlar. Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çeker. Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıplamamayı öğrenir.



Resmi ekleyen



Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplar! Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkanları vardır ama buna hiç cesaret edemezler. Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı “hayat dersi”ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkanları vardır ama kaçamazlar. "Çünkü engel artık zihinlerindedir". Onları sınırlayan dış engel kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel varlığını sürdürmektedir. Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini gösterir. Buna “cam tavan sendromu” denir. Bir insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır.


Cam tavanınız hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir. Yapabileceğin, yapabileceğini düşündüğün kadardır.



Öğrenilmiş çaresizlik, kişinin herhangi bir durumda çok sayıda başarısızlığa uğrayarak, bir şey yapsa da hiçbir şeyin değişmeyeceğini, olayların kendi kontrolünde olmadığını, o konuda bir daha asla başarıya ulaşamayacağını düşünüp, bir daha deneme cesaretini kaybetmesidir.

Öğrenilmiş çaresizlik, geçmişteki acı deneyimlerden çıkarılan negatif şartlanmaların bugünkü davranışları belirlemesidir.



Daha önceki denemelerde karşılaşılan başarısız sonuçları, kendini sınırlayacak şekilde yanlış yorumlamaktır. Öğrenilmiş çaresizlik hepimizin içinde az ya da çok vardır. Hepimiz bir şeyleri defalarca deniyor, yanılıyor, başaramıyoruz. Sonra bir daha yanılmamak için, bir daha denememeyi öğreniyoruz. Bu sırada şartlar değişiyor. Eğer denersek başarılı olabileceğimiz bir hale geliyor ama biz ezberlediğimiz gibi yaşamaya devam ediyoruz. Arazi değişiyor ama bizim zihin haritamız değişmiyor. Böylece başarısızlığı öğrenmiş oluyoruz. Öğrenilmiş çaresizlik ve atalet, insanın potansiyelini kendinden çalıyor. Düşlerimizi çürütüyor. Özgüvenimizi eritiyor, cesaretimizi kırıyor. Aslanı kediye çeviriyor. Kazanmayı değil, kaybetmeye katlanmayı öğretiyor.

Kritik olan nokta, hangi sorunun çözülebilir, hangisinin çözülemez olduğuna karar vermektir. Bir insanın gerçekten çaresiz durumda olup olmadığına karar vermesi pek kolay değildir. Özellikle de çaresiz durumdayken! Fuzuli'nin deyimiyle, "Akıntıya kapılan, kıyıyı yürür sanır."

Çaresizlik duygusu yaşayanlar düşünmeli: "Gerçekten çaresiz durumda mıyım, yoksa çaresiz olduğumu mu düşünüyorum?

Bütün ihtimalleri taramadan, "Kurtuluş yolu yok!" dememek gerekir. Korkunun kendisi korkulan şeyden daha fazla zarar verir. Öğrenilmiş çaresizlik, öğrenme ile korku arasındaki ilişkiyi de açıklar. Öğrenilmiş çaresizlik başarısızlığa uğrama korkusu nedeniyle hareketsiz kalma durumudur. Öğrenilmiş çaresizlik içinde yaşayan kişilerde yoğun bir başarısızlık beklentisi görülmektedir.

İnsan niçin denemekten korkar? Kaybetmekten korktuğu için! Çaresizliği öğrenmiş kişiler sürekli, "Bir daha başarısızlığa uğramamak için ne yapmalıyım?" sorusuna cevap arar. Buldukları cevap ilginçtir: "Hiçbir şey yapmamak!"


1. Öğrenilmiş çaresizlik yaşayanlar önce tutkularını kaybederler.

2. Öğrenilmiş çaresizlik yaşayanların akılları ve düşünme yetenekleri de zayıflar.

3. Öğrenilmiş çaresizlik durumunda yaşayanların duyguları zayıflar.

4. Öğrenilmiş çaresizlik canlıları sadece psikolojik olarak değil, biyolojik olarak da çökertmektedir.



Kaynak: Mümin Sekman


#4
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Öğrenilmiş Çaresizlik Üzerine



Uzun zamandır yaşadığımız hayatın içinde sahiplendiğimiz, kaçtığımız ya da kızdığımız sorunlara karşın tavrımızın iç dinamiklerini merak ediyordum. Yaşanan “gitmek mi zor kalmak mı zor” tartışması gibi gelinen bazı noktalarda kendi oluşlarımızı ya da maceralarımızı başkalarının da paylaştığı ya da paylaşması gerektiği çıkarımıyla sadece seçimlerimizi dayattığımız konularda pek bir öğrenme ve iletişim açısından ilerleme sağlanamadığını gözlemledim.

Etrafımdaki insanların davranışlarını incelemek kendimi tanımama katkıda bulunurken kendimi tanımak ta başkalarını anlamama yardımcı oldu hep. Toplumun daha iyi eğitim almış kısmının içinde bulunduğu kesimin daha bezgin daha bıkkın daha umutsuz daha kırgın daha yenik olmalarının da aslında bir tür okumuşluğun ya da öğrenmişliğin doğal tepkilerimizin yerine geçmesi nedeniyle olduğunu düşünüyorum. Tabii bu öğrenme süreci okumuşluğun artması ile doğru orantılı olabilir. Gerçi gazete ya da kitap okumayıp daha çok televizyon seyredenlerin aldığı uyarılar da var..

Bizden önceki kuşakların türlü yokluk ve yoksulluk içinde hayatta kalma ve yer tutma mücadelesine rağmen bizim ve daha sonraki kuşağın nispeten türlü varsıllıklara rağmen haklı gerekçeleri olabildiği gibi başkalarının yenilgilerinden (okumak, gözlemlemek ve tembihlenmek suretiyle) fazla miktarda etkilenerek kendilerini çoğu konuda bedbin, mutsuz, yenik çaresiz hissettiklerini düşünüyorum. Hatta insanların bir mücadeleye girmedikleri konularda yenik hissetmeleri de bana epeyce çelişkili görünüyor. Bunun en önemli sonuçlarından birisi de bilgiye ulaşmada son derece isteksiz bir çoğunluk(bilgiye ulaşmada imkan sahibi olmalarına rağmen) haline gelmemiz.

Aşağıda Seligman’ın deneyinde 2. grupta gözlendiği gibi elektrik şoku verilerek ve mevcut sıkıntılı şartları düzeltmek için bir şey yapılamayacağını, ya şartların kendiliğinden ya da başkaları tarafından düzeltilmesini bekleyen grup çaresizliği bir eğitim alarak öğreniyor.

Ancak 1 grup; zorluklarla başetmek için bir düğmenin olduğu konusunda eğitim aldıklarından kendilerini bu durumdan kurtarıyorlar.

Ancak bu konuda hiçbir eğitim ya da şartlanmaya tabi tutulmayan grup, kendi içgüdüleriyle verilen elektrik şokuyla buradan kaçmayı başarabiliyor.

Burada dikkat edilecek diğer bir husus ta 2 gruptakilerin çok az bir kısmının bu şartlanmaya rağmen bu durumdan yine de kurtulabilmeleridir. Yani 8 denekten 2 si şokun kesilmeyeceğine şartlanmalarına rağmen çaresizliği öğrenmiyor

Yaşadığımız hayattaki zorlanmalarımız ya da yenilgilerimiz bize ya da bazılarımıza en ufak bir şeyi bile değiştiremeyeceğimiz konusunda sonuçlara ulaştırırken mevcut ve şikayetçi olduğumuz şartların ya kendiliğinden değişmesini bekleyeceğiz ya da başkalarının düzeltmesini. Düzeltmeye kalkanlarımız da belki çaresizlik eğitiminden kurtulsak bile acelecilikten, donanımsızlıktan ve neyin bilgi olduğu konusunda sabır gösteremediğimizden ilk heyecanla saldırdığımız şey tarafından hayal kırıklığına uğratılarak diğerleriyle daha da yakınlaşacağız. Ve kendimize ya da başkalarına açıklamalarımız yenilginin bilgisizlik dolayısıyla olduğu şeklinde olmayacak diğer çaresizliği öğrenmişlerden kopya çekeceğiz.

Yaşanmış deneyimlerden etkilenmenin veya olumsuz etkilenmenin kişiye göre değiştiğine dikkat edersek kişiliğin burada baskın rol oynadığını söyleyebiliriz. Ayrıca insan karakterini ölüsevici (nekrofil) ya da yaşamsever (biyofil) olarak keskin hatlarla ayrıştıramasak bile bu ruh hallerinden ölüsevici eğilimi daha baskın olanın çaresizliği daha kolay öğrendiğini kendi gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim.


Mehmet Sayım Karacan



Öğrenilmiş Çaresizlik Deneyi


1965’in başlarında, Martin E. P. Seligman meslektaşları ile birlikte, öğrenme ile korku arasındaki ilişkiyi incelemek üzere, köpekler üzerinde Pavlov’un (klasik koşullanma) şartlı refleks deneyini yaparken tesadüfen beklenmedik bir fenomen keşfetti. Kendinizi veya bir köpeği gözlemlediğinizde göreceğiniz gibi, size bir yiyecek gösterildiğinde tükürük salgılama eğilimindeydiniz. Pavlov, yiyeceğin gösterilmesiyle zil (veya bir sesin) çalınması işleminin defalarca tekrarlanarak eşlenmesi sonucunda köpeklerin salya akıttıklarını keşfetti. Bundan sonrası zili çalıp köpeğin salya akıtmasını izlemekten ibaretti.

Seligman deneyinde, herhangi bir deneye tabi tutulmamış 24 tane köpek aldı ve onları üç gruba ayırdı. Birinci gruptaki köpeklere “kaçış grubu” adını verdi, beyaz bir kabinin içerisine yerleştirilmiş bir hamağa sarmalanmış bir halde yatarlarken, arka ayaklarından 500 voltluk zararsız bir elektrik şoku uyguladı. Bu gruptaki köpekler kabinde kafalarının bir yanındaki paneldeki bir düğmeye basarak şoku kesme imkanına sahiptiler. Eğer 30 saniye içinde düğmeye basılamazsa şok kendiliğinden kesiliyordu. Bu köpekler düğmeye basmayı hızla öğrendiler ve gittikçe daha az sürede düğmeye basmayı başardılar.

İkinci gruba “boyunduruk grubu” adını verdi ve bunlar “kaçış grubu" ile aynı şartlar altında şoka maruz bırakılıyorlardı. Ancak bu köpekler düğmeye bassalar bile şok kesilmiyordu. Bu köpeklere uygulanan şok süresi kaçış grubundaki bir köpeğe uygulanan kadardı. Böylece kaçış ve boyunduruk grubu aynı sürelerde şoka maruz kalıyorlardı. Ancak boyunduruk grubu panele bassa bile şok kesilmediği için 30 denemeden sonra paneldeki düğmeye basmaktan vazgeçiyordu.

Üçüncü gruptaki köpekler ise kontrol grubuydu ve herhangi bir şoka maruz kalmıyorlardı.

24 saat sonra tüm köpekleri kısa bir çitle iki bölmeye ayrılmış kapalı bir alana götürdüler. Köpeklere 10 kez şok veriliyor ve köpeklerin bu 10 denemenin birinde duvarın üstünden karşı tarafa atlayarak şoktan kurtulacakları umuluyordu. Kaçış grubu ve kontrol grubu kurtulmada hemen hemen aynı başarıyı gösterirken, “boyunduruk grubu” diğer gruplardan önemli ölçüde farklılık gösterdi. Bu gruptaki 8 köpeğin 6 sı 10 denemeden sonra bile duvarın üzerinden atlayıp şoktan kurtulamadı. Bir hafta sonra ise bu 8 köpeğin 5 i hala 10 denemenin herhangi birinde karşıya atlamayı beceremiyordu. Bu gruptaki köpeklerin %75’i neredeyse karşıya hiç atlayamıyor, %62.5’i ise yedi gün geçmesine rağmen hala başarısızlıklarını sürdürüyorlardı.

Deneyin sonuçları tuhaf biçimde ikinci gruptaki köpeklerin çaresiz olmayı öğrendiklerine işaret ediyordu. Bu sonuç B. F. Skinner’ın öngördüğü köpeğin orada öylece yatması için mutlaka ödüllendirilmiş (mesela nefis bir köpek bisküvisi ile) olması gerekir diyen davranışçılığı ile taban tabana zıttı. (Durumlarını kurtarmak için acının bir süreliğine dindirilmesinin köpeğe oturması karşılığında verilen bir ödül olduğunu bile iddia ettiler, ama bu iyi bir argüman değildi. Bir başkası ise buna alternatif olarak, oturduğu sürece şok devam ettiğinde köpeğin oturduğu için cezalandırılmış olduğunu ileri sürdü. Bu bana eski bir espriyi hatırlattı.

Soru: Adam başparmağını neden çekiçle ezdi?

Cevap: Çünkü kendisini çekici durduramayacak kadar iyi hissediyordu. )

Bu gözlemler bilişsel psikolojinin davranışçılığın yerini almasına neden olan bilimsel bir devrim başlattı. Düşündüğünüz şeyler davranışlarınızı belirler (sadece görünür bir ödül veya ceza değil).

Öğrenilmiş Çaresizliğin teorisi daha sonra his ve duygu yokluğu olarak tanımlanan depresyonu açıklayan bir model için insan davranışlarını da içine alacak şekilde genişletildi. Bunalan (depresyondaki) insanlar çaresizliği öğrendikleri için o hale geliyorlardı. Bunalımdaki (depresyondaki)insanlar ne yaparlarsa yapsınlar boşuna olacağını öğrenmişlerdi. Depresif insanlar görünüşe göre hayatları boyunca hiçbir şeyi kontrol edemediklerini öğrenmişlerdi.

Öğrenilmiş çaresizlik pek çok şeyi açıkladı, fakat ardından araştırmacılar bir çok kötü yaşam deneyiminden sonra bile bunalıma girmeyen insanlar gibi öğrenilmiş çaresizliğin de açıklayamadığı istisnalar bulmaya başladılar. Seligman bunalımdaki insanların kötü olaylar hakkında bunalımda olmayanlardan daha kötümser olduklarını keşfetti. O bu düşünceyi, “attribution theory” (kaynağına bakma teorisi) nden ödünç aldığı “açıklayıcı tarz” olarak adlandırdı.

Mesela, diyelim ki bir matematik sınavından çaktınız. Bunun nedenini nasıl açıklarsınız?


Şöyle düşünebilirsiniz:


1.
Ben aptalım,
2. Matematiğim pek iyi değil.
3. Çok şanssızdım, ayın 13’ü cumaya gelmişti
4. Matematik hocası önyargılıydı.
5. Matematik hocasının notu kıt.
6. O gün kendimi iyi hissetmiyordum.
7. Matematik hocası bu sefer bana özellikle zor bir test verdi.
8. Çalışmaya vaktim yoktu.
9. Hoca sınıf ortalamasına göre not verir.


Seligman bu açıklamaların 3 boyutta değerlendirilebileceğini buldu:

Kişiselleştirme:
İçsele karşı dışsal,
Yaygınlık: Özele karşı evrensel;
İstikrar: Geçiciye karşı sürekli.


O en kötümser açıklama tarzının en ileri seviyedeki depresyonla orantılı olduğunu keşfetti.


“Ben aptalım” ifadesi içsel (ben kullanılıyor), evrensel ve de sürekli olarak sınıflandırılabilir. Bu cevap cesaretin kırılmasını, ümitsizliği ve çaresizlik duygusunu açığa çıkarır. Diğer taraftan, daha iyimser bir insan başka birisini veya başka bir şeyi sorumlu tutacak, mesela “matematik hocası bu sefer bana özellikle zor bir test verdi” diyecektir. En iyimser açıklayıcı tarz, dışsal, özel ve geçicidir. Buna karşın iyi bir olay için açıklayıcı tarz tam tersine döner Mesela, matematik sınavında mükemmel bir not için depresif biri zekasını hafife alarak “O gün şanslıydım diyebilir”. İyimser insan ise “ben akıllıyım” gibi çok daha cesur bir şey söyleyebilir. Açıklama tarzlarını genellikle ebeveynimizden öğreniriz.

Hem iyimser hem de kötümser açıklayıcı tarzların avantajları vardır. Bir buluş yapabilmek için ya pazarlama gibi bazı işlerde iyimser bir bakış açısına ihtiyaç vardır. Muhasebecilik ya da kalite kontrol gibi işlerde ise kötümser bakış açısı gereklidir.

Seligman “öğrenilmiş iyimserlik” isimli kitabında, insanların yeni açıklama tarzlarını öğrenerek bunalımlarının (depresyonun) üstesinden gelebileceklerini ileri sürdü. Bu, bilişsel terapinin temelini oluşturur. Bu tür terapilerde, terapist müşterilerinin inançlarına ve yaşadıkları olaylara ilişkin açıklamalarına meydan okur.

Eğer son sınavdan çaktığınız için kendinizi bunalımda (depresif) hissediyorsanız, bu açıklamaya itiraz edin ve yukarıdaki kriterlere göre daha iyimser bir bakış açısı bulun ve öğrenin. Veya birkaç espri okuyun. Bütün bu kendine-yardım hareketi aslında kendimizi daha iyi yönde değiştirebileceğimiz iyimser inancına dayanır..


Not: Bu kısım Mehmet Sayım KARACAN ve Barış POYRAZOĞLI tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.




Kaynak

#5
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Öğrenilmiş Çaresizlik!



İnsanın yapabileceği bazı şeyleri yapamayacağına inanması, bir işi yapmaya teşebbüs ederken cesaretinin kırılması, kişinin başarısız olmasına neden olur. Kendine güvenini yitirdiği için de gelecekte de o işi başaramaz. Acaba çocuklarımızın başarısız olmasında: "Sen bunu yapamazsın.'', "Bunu başaramazsın." , "Sen kim onu yapmak kim." , "Zaten sen bundan fazla ileri gidemezsin." gibi sözlerimiz etkili olmamış mıdır, dersiniz.



Resmi ekleyen




Olumsuz düşünen insanları duymayın. Bu şekilde düşünen insanlara kulaklarınızı tıkayın, sağır olun. Çünkü bu gibi insanlar sizin ümitlerinizi, hayallerinizi, gelebilecek başarılarınızı, kısaca geleceğinizi çalarlar. Bu gibi sözler ailede, okulda, işyerinde, hayatın her alanında bizim davranışlarımızı kısıtlar.

Öğrenilmiş çaresizlikle ilgili olarak hayvanlar üzerinde yapılmış bazı ilginç deneyleri sizlerle paylaşmak isterim.


Küçük Balıkları Yiyemeyen Köpekbalığı


Araştırmacılar bir köpekbalığını oda büyüklüğündeki bir cam bölmeye koymuşlar. Cam bölmenin diğer tarafında da balıklar var. Köpekbalığı ne tarafa gitse cam bölmeye çarpmış. Bir süre sonra cam bölmeye çarpmamayı öğrenmiş. Çünkü ne kadar uğraştıysa da diğer taraftaki balıklara ulaşamamış. Köpekbalığı 21. günden sonra cam bölmelere hiç çarpmamayı öğrenmiş. Bunun üzerine cam bölmeyi çıkarmışlar. Köpekbalığı oralı bile olmamış. Kendisinin sadece o bölme alanına kadar yüzebileceğini sanıyormuş. Artık diğer balıkları yiyemeyeceğini anlamış ve balıklara dokunamamış. Çünkü köpekbalığı çaresizliği öğrenmiş.


Zıplayan Pireler


Öğrenilmiş çaresizlikle ilgili psikologlar bir pire deneyi yaparlar. Pirenin ne kadar zıpladığını ölçerler ve 50 cm zıpladığını görürler. Pireyi yüksekliği 30 cm olan cam kavanoza koyarlar. Kavanozun ağzını kapatırlar. Kavanozun altından ısıtırlar. Pire ısındıkça zıplar ve zıpladıkça kapağa çarpar. Bir süre sonra pire kapağa çarpmamak için 29 cm sıçrar, düşer. Ama kapağa çarpmaz. Pire bunu alışkanlık haline getirdikten sonra kavanozun kapağını açarlar. Pire hala 29 cm sıçrıyor. Halbuki eskiden 50 cm sıçrardı. Pire bu deneyle 29 cm' den fazla sıçrayamayacağını öğrenir.


Filler Nasıl Eğitilir?


Filler daha yavruyken, kalın bir zincirle bacağından bir direğe bağlanır. Önceleri hayvan kaçmaya çalışır ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın ne zinciri koparabilir ne de direği yerinden oynatabilir. Fil yavrusu ayağında zincirle büyür ve kaçamayacağını kabullenir. Özgürlük kavramını yitirir. İşte bu noktada ayağındaki zincir çözülür ve yerine konulan ince bir halatla birkaç santimetre boyunda tahtadan bir çubuğa bağlanır. Fil, bu koşullarda kolaylıkla kaçabilecek olmasına rağmen olduğu yerde kalır. Çünkü hâlâ var olduğunu sandığı zincirini asla kıramayacağına inanır. Fil büyüyünce ipten kurtarılır. Ama artık o alanın dışına çıkamayacağını öğrenmiştir.

Çaresizliği öğrenmeyi şu iki ilginç öykü ne güzel anlatmaktadır:


Kurbağalar


Bir gün kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmışlar. Ve yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasında hiçbiri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece su sesler duyulabiliyormuş:

"Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!" Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş.

Seyirciler bağırıyorlarmış: "...Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!.." Sonunda, kurbağaların bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş bu işi nasıl başardın diye. O anda farkına varmışlar ki kuleye çıkan kurbağa sağırmış!


Kartal Yavrusu


Kartal yavrusu, bir vesileyle civcivlerin arasına düşmüş. Civciv olduğunu zannederek civcivler gibi yürürmüş. Civcivler gibi yeri gagalayıp yiyecek arıyormuş. Bir gün havada bir kartal görmüş.

• Muhteşem bir kuş bu ya. Ne kadar yükseklerden uçuyor. Keşke bende onun gibi olabilsem. Onun gibi yükseklerden süzülerek uçabilsem. Diye söylenirken. Yanındaki civcivler demiş ki:

• Bak biz civciviz, o ise kartal. Boşuna hayallere kapılma. Onun gibi yükseklerden uçamazsın.


Kartal yavrusu çok üzülmüş. Çünkü kendisinin de bir kartal olduğunu bilmiyormuş. Birilerinin ona kartal olduğunu söylemesi ve onu buna inandırması gerekiyormuş. Ama söyleyen olmayınca hayatının sonuna kadar civcivler arasında yaşamış.


Olumsuz düşünen insanları duymayın... Olumsuz düşünen insanlar olmayın... Yapabileceğinize inandığınız şeyleri yapmaktan vazgeçmeyin… İnsanları yapabilecek şeyleri yapmaktan vazgeçirmeyin… olumsuz çevre şartlarını düşünerek yapabileceklerinizi yapmaya devam edin. Neticede başarıya ulaşacaksınız.


Acaba bizler çocuklarımızla olan ilişkilerimizde onlara nasıl davranıyoruz. Köpekbalığına, pireye, file, kurbağalara ve kartal yavrusuna yapılanları bizler de çocuklarımıza yapıyor muyuz? Gelin bizler böyle yapanlardan olmayalım…


Mehdi Baran

PDR Uzmanı


#6
Hale

Hale

    Hayat nefeslerle sınırlı, sevgilerle sonsuzdur.

  • Yönetici
  • 49.690 İleti
  • Gender:Female
  • Location:İstanbul
  • Interests:Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Tarihi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü.
Öğrenilmiş Çaresizlik!




Resmi ekleyen




Dosya Ekle  ogrenilmiscaresizlik.jpg   101,6K   0 kere indirildi




0 Kullanıcı konuyu okuyor

0 Kullanıcı, 0 Misafir, 0 Kayıtsız kullanıcı